14 Temmuz 2017 Cuma

Tevfik Fikret'i Anmak ve Anlamak

.

TEVFİK FİKRET’İ ANMAK VE ANLAMAK


Türk edebiyatının büyük şairlerinden Tevfik Fikret, Aralık 1867'de İstanbul Kadırga'da dünyaya geldi. 12 yaşında öksüz kalan Mehmet Tevfik, Mahmudiye Rüşdiyesi'nde okudu ve akabinde 1888'de Galatasaray Lisesi'ni birincilikle bitirdi. Henüz edebi kimliğine sarılmadan evvel akademik başarıları nedeniyle iyi kademe memuriyetlerde çeşitli görevler yaptı. Fakat ikinci ve asıl kimliğini eline alması çok da uzun sürmedi; 1891'de Mirsad dergisinin açtığı şiir yarışmasında birincilik kazanınca edebiyat çevrelerinde adını duyurmaya başladı. Kaleminin gücü ve yüreğinin sesi onun yazınlarına daha önce rastlanmamış ölçüde yoğun bir ruh kazandırıyordu. Hem çevresi, hem edebi bilgisi hem de düşünsel zenginliği gitgide artan Tevfik Fikret, 1896'da Servet-i Fünun Dergisi’nin Yazı işleri Müdürlüğü'ne getirildi. Dergi onun döneminde Edebiyat-ı Cedide'nin yayın organı kimliği kazandı. Aynı yıl Türkçe öğretmeni olarak girdiği Robert Koleji’nden aydınlar üzerinde süren yoğun baskılar nedeniyle katıldığı protestolar sebebiyle birkaç kez gözaltına alınınca bir süre sonra buradan ayrıldı.

1906'da okulun hemen yanında bir ev yaptırarak bu eve "Aşiyan" adını verdi, eşi ve oğlu Halûk'la birlikte buraya yerleşti. 1908'de II. Meşrutiyet'in ateşli savunucularından biri oldu, edebiyatçı arkadaşlarıyla Tanin gazetesini kurdu; ancak gazete İttihat ve Terakki'nin yayın organı haline getirilmek istenince buna karşı çıkan Fikret, gazeteden ayrıldı. Bu süreler boyunca Galatasaray Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi; fakat katıldığı 31 Mart protestoları sebebiyle müdürlük görevinden istifa eden Fikret, meslektaşlarının ısrarı ile göreve geri döndü. Ancak, Osmanlının son dönemlerindeki hararetli ve acımasız politik ortam sebebiyle hem siyasi hem de edebi çevrelerle takışan Fikret, hem görevini hem de içinde bulunduğu tüm çevreleri bir kenara bırakarak Aşiyan’a inzivaya çekildi ve bu çekiliş onun sonraki edebi hayatını büsbütün etkileyen bir nekahat dönemi oldu.

İnzivasından 48 yaşındaki vefatına kadar geçen sürede Tevfik Fikret’in söndürülemez gelecek umudunu ve bir o kadar ateşli olan öfkesini ve karamsarlığını yazımın ileriki kısımlarında anlatacağım. 150. doğum günü olan bu yıl da dahi halen bu karanlık ruh hali ve taşlamaları sebebiyle zaman zaman sertçe eleştirilen Tevfik Fikret’in psikolojisinin ve eserlerinin aslında ne denli çeşitli ve renkli olduğunu; birden fazla duyguyu, isyanı, ümidi, aşkı ve korkuyu bir arada bulundurduğunu anlatmak benim için çok keyifli olacağı kadar umarım sizler için de okuması bir o kadar keyifli olur.

Tevfik Fikret’i yalnızca edebi kişiliği ve yazınına etki eden özel hayatındaki kişiliği ile anlamak elbette ki mümkün değildir. Onun portresini çizebilmek için mensubu olduğu edebiyat topluluğunu da bilmek ve o topluluğun değerlerini anlayabilmek gerekir. Dönemin önde gelen hocalarından ve edebiyatçılarından Recaizade Mahmut Ekrem'in girişimiyle kurulan Servet-i Fünun Dergisi etrafında toplanan bazı gençler, Tevfik Fikret'in derginin başına getirilmesiyle edebi bir topluluk özelliği kazanır. Sonraları Cenap Şahabettin, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Celal Sahir Erozan, Ali Ekrem Bolayır, Halit Ziya Uşaklıgil'in katılımıyla bu topluluk daha da genişler ve her bir üyenin kendisinden aldığı özelliklerle bir karakter oluşturmaya başlar. Servet-i Fünun topluluğu döneminin diğer edebiyatçıları ya da peşi sıra gelen topluluklar tarafından kimi zaman ağır bir şekilde eleştirilmiştir. Bu topluluk modern Türk edebiyatının en önemli kilometre taşlarından olmayı başarmış; fakat genel olarak devlet yönetiminin baskıcılığını bahane etmeleri ve toplumsal konulara eğilmemeleri sebebiyle suçlanmışlardır. Sanatın toplum için kullanmamaları sebebiyle de eleştiri oklarına tutulmuştur. Topluluğun üyeleri ekseriyetle Fransız edebiyatından etkilenmişlerdir; ancak Batı Edebiyatı’nın yeni nazım şekilleri alınsa da Divan edebiyatı tekniklerine sıkıca bağlı kalarak aruzu eserlerinde başarıyla kullanmışlardır. Ülkenin içinde bulunduğu sosyal, kültürel ve politik durumu beğenmedikleri için uzak ülkelere gitme hayalleri kurmuş ve oralarda kendileri ve de bilhassa edebiyatları için yeni bir nefes bulma arayışı içinde olmuşlardır. İçlerinde şiir dalında en başarılı olan iki isim Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin, roman dalında en başarılı olan ise kuşkusuz Halit Ziya Uşaklıgil’dir.

Mustafa Karabulut’un incelemesinde yazdığı üzere Servet-i Fünûn edebiyatının psikolojik arka planında yer alan “marazîlik” ve “kaçış” temleri beraberinde melankolik yapıyı da getirir ve bu edebiyatın hemen hemen bütün sanatçıları “karamsarlık” konusunda ortak tavırdadır. Ancak Tevfik Fikret mizacı itibariyle diğer sanatçılardan daha kötümser, hırçın, hatta öfkeli ve hoşnutsuzdur.

Mehmet Kaplan, onun için söylenilenleri şöyle özetler: “Dinsiz-peygamber; vatansever-kozmopolit; cemiyeti seven-cemiyetten nefret eden; diğergâmbencil; cesur-korkak, ahlâklı-ahlâksız; melek-şeytan; derin surette hassas-çok sığ hassasiyetli vb.” (Kaplan, 1993, s.59). Bütün bu tezatlıklar Fikret’in şahsi hayatında olduğu gibi edebi hayatında da bir takım anlaşılmazlıklar ve ikilikler yaratmış, kendisiyle ilgili hissi ve düşünsel kavrayışı oldukça zorlaştırmıştır. Fikret’in psikolojik yapısı üzerinde çalışma yapmış olan psikiyatrist Serol Teber, şairin psikolojik durumunun “melankolik” ve “narsistik” yapıda olduğunu belirtir (Teber, 2002, s.45-57) Servet-i Fünûn dergisinin kapanması şairin hayatında daha köklü değişimlere neden olur. Fikret, insanların içinden ve gündelik yaşamdan elini eteğini çekip Aşiyân’a yerleştiğinde normalden daha da fazla karamsar bir ruh haline bürünmüştür. Fatih Kanter’in kendisi için bu bağlamda şöyle bir yorumu bulunmaktadır: “Ruhsal anlamdaki kaçışını hayaller âlemi sayesinde gerçekleştiren Fikret, fiziksel anlamdaki kaçışını Âşiyan ile gerçekleştirir.”

Tevfik Fikret’in en bilinen şiirlerinin başında “Sis” gelir. “Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi” olarak adlandırdığı İstanbul’a yazdığı bu şiirde Fikret’in karamsarlıktan da öte, şehirden ve şehre ait her şeyden adeta iğrenme ile kaçtığını görebiliriz. Her ne kadar İstanbul simsiyah bir portre çizse de, bu şiir bana göre İstanbul için yazılmış en sarsıcı şiirlerden biridir. Böyle kara düşüncelere sahip bir şairin bir şehri ne denli güzel anlatabileceğine dair şüpheleriniz varsa sizi şu birkaç dize ile baş başa bırakmak isterim:

“Ey parlaklığın ve ihtişamın beşiği ve mezarı olan,
Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi!
Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
sefahate susamış bağrında yaşatan.
Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde
sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın.
Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak,
ey bin kocadan artakalan dul kız;
güzelliğindeki tazelik büyüsü henüz besbelli,
sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor.
Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün
iki lâcivert gözünle ne kadar cana yakın görünüyorsun!”

Fikret’in bu derin ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisinde bile ne kadar çarpıcı betimlemeler yaptığı aşikârdır. Ben bu şiiri, bir şairin bütün bir ömür sevdalısı olduğundan kaçışı ve duyduğu aşkın, sevdalısının büründüğü çirkinlik yüzünden öfkeye dönüşmesi olarak yorumluyorum. Fikret’in İstanbul’a bu denli nefretle bakmasının ardında, şairin mizacının yanı sıra devrin siyasi yapısının da rolü olduğu yadsınamaz. “Sis” ile sembolleştirilen korku iklimi, zulüm sahası, ihtişamın beşiği ve mezarı, lânetin zehirli suyu gibi tamlamalar; İstanbul’un sadece görünüşüne yönelik değil, yıllar içerisinde çirkinleşen karakterine de yönelik ağır ithamlardır. Ancak ben baştaki savımı burada bir kez daha tekrar etmek istiyorum; Fikret’i melankolinin pençesinde can çekişen bir aşık ve İstanbul’u da aşığına yüz çevirmiş, biçim değiştirmiş ve artık tanınmaz hale gelmiş, bu sebeple de aşığının ona kustuğu öfkeye maruz kalmış bir maşuk olarak yorumluyorum.

Tevfik Fikret için, hem kendi döneminde hem sonrasında farklı sebeplerle onlarca inceleme ve yazı kaleme alınmıştır. Bu yazılardan bir tanesi de Fuad Köprülü’ye aittir. 1918 yılında küçük bir kitap olarak basılan değerlendirme Fikret incelemeleri için oldukça orijinal bir metin özelliğindedir. Köprülü bu kısa inceleme yazısında ahlaki değerleri ve bireyin iç dünyasına dair bir takım olguları Fikret’in şiirleri üzerinden değerlendirmeye almış ve belki de edebiyat tarihinin en mühim analizlerinden birini yapmıştır. Köprülü yazısında şöyle demiştir: “Hayat ile eser arasındaki râbıta ekseriyâ sahtedir… İşte Fikret eseriyle hayatı arasında bir âhenk mevcûd olan o çok nadir sanatkârlardan biriydi. Eserinde olduğu gibi hayatında da saf, sade ve samimiydi ve hiçbir zaman bu safvet ve samimiyetten ayrılmadı.” Yazının devamında Tevfik Fikret’in en bilinen bir diğer eseri olan “Rubab-ı Şikeste” üzerine detaylı bir analiz yapılmış ve şiir bölüm bölüm incelenmiştir. Bu inceleme içerisinde en çok dikkatimi çeken kısmı sizinle kısaca paylaşmak istiyorum: “Sevgilisiyle beraber saâdet yollarında gezerken bile bu derin düşüncelerle muazzeb olan adam görünüyor ki hayattan bezgin, tecrübeli, âteşin mâcerâlara atılamayacak kadar sakin bir ruha mâliktir” yorumunda bulunmuş Fuad Köprülü. Bu yazıyı hazırlarken Tevfik Fikret üzerine yazılan pek çok incelemeyi okumuş ve hali hazırda zaten Fikret’in şiirlerine aşina olan bir okuyucu olarak, bu düşünceyle hemfikirim. Kabul edilmelidir ki; Fikret çokça sert ve huysuz mizaçlı, zor beğenen, hayata karşı mutsuz ve tatminsiz bakış açısına sahip bir şairdir. Fakat bu, onun edebiyatındaki güçlü duruşunu asla sarsmamış aksine daha detaycı, hassas ve tutucu bir üslup kazandırmıştır. Tevfik Fikret şiirlerinde bu zamana kadar önemsenmemişlik veyahut yozlaşmışlık hissine hiçbir zaman kapılmadım. Üstelik, onun kalbinin ne kadar derin ve kırılgan olduğuyla da pek çok kez karşılaştım. Bu savımı pekiştirmek için de sizinle son olarak Fikret’in en sevdiğim şiiri olan “Sen Olmasan” dan bir bölümü paylaşmak istiyorum.

“Sen olmasan...
Seni bulmak hayâli olsa muhâl,
Yaşar mıyım dersin?
Söner ufûlüne bir lâhza kaail olsa hayâl;
Soğur, donar, kırılır senden ayrılınca nazar
Ne hazin
Gelir hâyât o zaman hem vücûda hem rûha,
Yaşar mıyız seni kaybetsek âh ben, kalbim,
Bu kalb-i muztaribim?”

Sizler belki bana katılır, belki de katılmazsınız; ancak eminim ki bu dizeler sizin de içinizde bir yerlere az da olsa dokunacaktır. Hepimiz yaşadığımız şehre kimi zaman nefret ve korku ile kimi zaman ise aşk ile bakmıyor muyuz? Aynı aşk ile bağlı olduğumuz her şeye öyle bakabileceğimiz gibi… Ve fakat her daim sadık, her daim ölçülü olmaya, inandıklarımıza tutunmaya çalışmaya devam etmiyor muyuz? Yoksa heyhât, bükâya değer mi bu hayat?


Alıntı: Artful Living internet sitesi  Yazar : Mehveş Demirer

.

Hiç yorum yok: