6 Ocak 2014 Pazartesi

Türk Edebiyatı Nereye Gidiyor?

.


TÜRK EDEBİYATI NEREYE GİDİYOR (2012 - HAZIRLAYAN ERKAN ARAZ)

Gültekin Emre - Şair

Benim şiir yazmaya, yayımlamaya başladığım 70’li yıllarda durumun daha başka olduğunu düşünüyorum bugüne baktığımda. Farklı bir coşku ve ilgi vardı şiire, şaire, şiir/edebiyat dergilerine, şiir kitaplarına. Günümüzdeki anma günlerininin içler acısı durumunu gözümün önüne getiriyorum da, içim acıyor, tüylerim diken diken oluyor! 70’li yıllarda, ünlü bir şairimiz için, bir anma günü yapıldığında, önce gençler gelirdi salona. Öyle kalabalık olurdu! Bugün gençler çoğunlukta, ama ortada yoklar. Anma günlerinde salonlar bomboş! Birkaç şiir yazan bile kitap çıkarma derdinde bugün. Olmadan, olgunlaşmadan, acemilik çekmeden, kendi şiir kanalını açmadan (oluşturmadan), edebiyat ortamımızın dikkat çeken dergilerinde şiirlerini yayımlatmadan... kitap çıkarma hevesine kapılan gençlere ne demeli! Öyle çoklar ki! Üstelik en yakın arkadaşlar bile birbirlerinin kitabını, şiirini görmezden geliyor. Başkalarının yazdıklarından haberleri yok. Şiirinin yayınlandığı sayının dışında dergi almıyorlar. Nüfusumuz artıyor ama dergi, kitap okuru azalıyor. Şiir yazan çoğalıyor bir yandan da. Cahil bir ortam! Herkesin birbirine “hocam” diye seslendiği, kısır bir ortam. Eskiden şair ve şiir mekânları vardı. Varlık’ın ekim sayısında Haydar Ergülen kendi “Şiir Mekân”larından söz ediyor. Eskisi gibi edebiyat, şiir mekânlarının olmadığını duyuyorum İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de yaşayan şair arkadaşlarımdan. Verimli şair, yazar buluşmaları da tarihe karışmış. Oysa Berlin’de şairler, yazarlar yeni yapıtlarını tartışacakları mekânlarda buluşmayı hep sürdürüyorlar. Yapıt üzerindeki eleştirilerden alınmıyor kimse, küsmüyor. Bizde, sıkı mı birini topluluk önünde eleştir bakalım! Gör başına neler gelir! Gençliktir bu ferman dinlemez ama sürekli övülmeyi beklemek de olur mu? Ülke, gençler paramparça. İstanbul’da eski Babıali kalmadı, yok oldu. Darmadağın oldu yayınevlerinin, dergilerin, gazetelerin mekânları ülkemiz gibi. Okur yazar buluşması için neler yapılabilir, bilmiyorum. Aslında kitap fuarları, imza günleri, söyleşiler, yazın belediyelerin düzenlediği şiir etkinlikleri... okur şair, yazar buluşması için yeterli olmalı. Bu konuda yayıncılar, etkinlik düzenleyicileri dertli, yakınıp duruyorlar hep. Demek, okurda bir şeyler var, yani eksiklikler. Okurun niteliği değişmeli artık. İyi kitabı, iyi şairi, iyi şiiri... bulmalı okur. İyi etkinlikleri beslemeli.

Bırhayal değil artık yazarın, kitapları çok satan, yazdıklarından geçinmesi. Ama bu o kadar da kolay değil! O kadar da az ki yazdıklarıyla geçinen yazarlar. Ülkemizde ve dünyada fazla değil yazdıklarından geçinen yazarların sayısı. Yazılanların niteliğiyle de ilgili bu. Çok satan kitap yazmak her babayiğidin harcı değil! Kitabın okur kazanmasının nedenlerini düşünmek gerekiyor. Yazdıklarından geçinemeyen yazarların ikinci bir işe mahkum olması kaçınılmazdır. Kavafis, şöyle düşünüyor ikinci iş için: “İkinci bir iş –insanın tüm zamanını almayan, ne çok ağır, ne de çok oyalayıcı bir ekmek kapısı- sanatçı için önemli bir kolaylıktır.” dedikten sonra bunun nedenini de şöyle dile getiriyor: “It refrehes him, arındırır onu, dinlendirir neredeyse.” Herkes için olmasa da bazıları için böyle, yararlı bir yanı olabilir ikinci işin. Ama nerede bulacaksınız sizin tüm zamanınızı almayan, size yazma özgürlüğü tanıyan bir işi? Yazarlık, hele şairlik meslek değil. Bir hevesi sürekli kılma uğraşıdır bu yalnızca. Bir süre sonra yazmadan duramama halidir.

Kendini yeterince geçmiş, günümüz ve dünya şiiri, edebiyatıyla beslemeyen, başka sanat dallarından destek almayan, ülke sorunlarına uzak bir gençlik yetişiyor; ortalıkta. Onlar markalı bir dünyada, imajlarla, karizmatik olma derdindeler. Kitabın, derginin, şiirin, sanatın... peşine düşenleri öyle az ki. Bir an önce ünlü olma, sınıf atlama, televizyonlarda gözükme, basında kendilerinden söz edilmesi derdindeler. Boş kafayla nereye varılabilir ki! Ama onlar bir yerlere varma derdindeler.
İçlerinde çabalayan, kendilerine şiir yolu bulma derdinde olan gençler de var, onların da hakkını yemeyelim bu arada. Çok çeşitli yelpazede yol alan bir şiir, sanat ortamımız var aslında. Deneysel şiirden, haikudan, geleneksel şiirimizden, halk şiirinden... beslenen şiir ortamımızın geleceği için ne söylenebilir bilemiyorum. Bunu gelecek yıllar gösterecek. Edebiyat Ortamı yıllığında genç şairlerin Turgut Uyar’ı keşfetmeye başladıklarını yazdı Mustafa Aydoğan. Bu da sevinilecek bir durum. Gençler, el alacakları şairleri keşfetmeli elbette.


Adnan Özyalçıner - Yazar


Edebiyat nerede? Nerede olsun, olduğu yerde başının çaresine bakıyor. Hep öyle olmadı mı? Kendi başına yalnız kalmadı mı? Yalnız bırakılmadı mı?

Edebiyat her şeyden önce dil demek, yeni bir dil yaratmak demek. Yaratılan bu yeni dille yepyeni bir dünyaya, bir şiir, bir öykü, bir roman dünyasına açılmak demek. Bu dünya insana, yaşama açılan bir dünyadır. Savaşların, baskıların, ölümlerin, öldürümlerin yaşandığı dünyamızda insanın, insanlığın mutluluğunu, eşitliğini, kardeşliğini, bir aradalığını yaşayacağı, yaşatacağı bir dünyanın, en azından, habercisidir. Edebiyat bir yaşama sevincidir, geleceğe güvendir, umuttur. Düşlerle, hayallerle, güzelliklerle, hep güzelliklerle, iyiliklerle, mutluluklarla, sevinçlerle yoğrulmuş bir yaşam özlemidir. Edebiyat, edebiyatçı, yazar hep bunu söylemeye çalışmıştır. İnsanın onurlu bir yaşam süreceği bir dünya kurmaya çalışmıştır. Savaşların, acıların, baskıların, haksızlıkların, ölümlerin, öldürümlerin sürekli yaşandığı, yaşatıldığı dünyaya karşılıktır yaptıkları, yapmak istedikleri.


Benim kişisel olarak ölçeğim şu oldu: Ben anası babası okuma yazma bilmeyen bir ailenin çocuğuydum. Babam işçiydi. Bütün çocukluğumla ilk gençliğim İstanbul’un kenar semtlerinden birindeki bir işçi mahallesinde geçti. O mahalledekiler çektikleri acıları derinden duyuyor, aralarında tartışıyorlarsa da ifade edemiyorlardı. Hayalleri, düşleri, gelecek umutları vardı, dillendiremiyorlardı. Edebiyat onların dili olabilirdi. Onun için öykülerimde onlar vardır. Doğu Anadolu’yu görüp Kürtlerle karşılaştığımda İstanbul’daki işçi kesiminin yoksunluklarıyla yoksullukları onları da pençesine almıştı. Üstelik dilsizdi onlar bir de. Konuşarak bile kendilerini ifade etme olanakları yoktu. Onların dili olmak, yaşadıklarını, açıkçası yaşayamadıklarını anlatmak edebiyatın işi olmalıydı. Onun için onları da dillendirdim.

Edebiyat çağına, gereğinde gününe tanık olmaktır. Yaşananları dile getirmektir. Yaşatılanların karşısında durmaktır. Yaşamı savunmaktır. Has edebiyatçılar, gerçek yazarlar hep böyle yaptı. İnsanın, insanlığın güzellikler, iyilikler ortasında onurlu bir yaşam sürmesini istedi/istiyorlar.

Hepsi iyi güzel de, her zaman, edebiyat istediğini yapamıyor. Ya yaptığı, yapmak istediği iyi şeyler perdeleniyor ya da düpedüz engelleniyor. Edebiyatın baştan beri düşüncesini özgürce ifade edememekten başı derttedir. Bu konuda çok badireler atlatmıştır/atlatıyor.

Bugün edebiyatın önünü kesen önemli başka bir şey var. Edebiyatın metalaştırılması. Kapital sahiplerinin ele geçirdiği edebiyat tanıklıklardan, düşünceyle düşündürtmekten alıkonularak serüvenci, cinselliği alabildiğine abartılmış, gerçekliği yansıtmayan fantezilere dayalı, boyun eğen, mistik bir yaşamın sözcüsü yapılmak istenmektedir. Bu konuda desteklenip çoksatarlığa yönlendirilerek sabunköpüğü, düşündürtmeyen, oyalayıcı, genel geçer bir edebiyat öne geçirilmiştir. Edebi değerlerin yerini reklâm değerleri almıştır/almaktadır. Bunların içlerinde çağının belki de gününün tanığı olanlar yok mudur? Vardır elbet. Ama onlar çağının ya da gününün ne özünü ne de düşüncesini yansıtırlar. Çağı da günü de dekor olarak kullanmaktadırlar. Buysa onlara yalancı bir parlaklık, içi boş da olsa takma bir çekicilik kazandırmaktadır. Çağcıl olmak da böylece, özellikle sahteleştirilmektedir.

Gerçek edebiyatın özellikle de edebiyatı geliştirecek olan genç yazarların okurlarına ulaşmada bir sorunu vardır bugün. Dağıtım sorunu. Öncelikle genel dağıtıcılar, bir ay içinde belli sayıda satmayan kitapları geri yollamaktadır. Kitapçılarsa yeni çıkan kitaplar için belli bir raf ömrü, sözgelimi bir ay, on beş gün gibi, belirlemiştir. Bu sürenin sonunda o kitabı dükkânda görmeniz olanaksızdır. Ya tezgâh altında bir yerdedir, ya da çoktan genel dağıtıcıya geri gönderilmiştir. Çoksatarlar, çok sattırılanlar edebiyatı bir de bu yönden perdelemektedir.

Bundan böyle edebiyat, düşünce kitaplarını yasaklamaya gerek yoktur. Edebiyatı ele geçiren kapital sahipleri onları zaten kendi yöntemleriyle yasaklanmaktan beter ediyor. Yok saydırıyor.

Ne olursa olsun edebiyat, yalnızlaştırılmak istense de başının çaresine bakıyor/bakacaktır. Bu hep böyle olmuştur. Markalara aldırmadan kendi bildiği yolda ilerleyecektir. Çünkü ilerici olan odur. Öne çıkarılanlar yerinde sayar. Kendi parlak görünüşlerine aldanarak yerlerinde sayacaktır. Kuşkunuz olmasın!



Necmiye Alpay


Edebiyatımızdaki temel sorun üzerine, edebiyat sosyolojisi alanında çalışma yapmadığım için yalnızca izlenimlerimi söyleyebilirim. Görebildiğim kadarıyla sürecin önemli bir özelliği, kompartmanlaşmadır. Edebiyatta siyasal temeldeki kompartmanlaşma artıyor. Kemalist çevre, İslamcı çevre, devrimci/özgürlükçü çevre... Bunlar akım kavramını aşan, birbirinden kopuk denebilecek çevreler/ortamlar olduğu için “kompartman” terimini kullanıyorum. Bu süreç 1950’li yıllardan beri azar azar belirginleşti. Öyküsü, romanı, şiiri, eleştirisi ve denemesiyle kendi içinde ayrı birer bütün oluşturuyor kompartmanlar ve birbirini okumuyor, okusa da yakından izlemiyor. Belki İslamcı kesim diğerlerini göreli olarak daha fazla izliyordur. Bunun dışında, çevrelerin her birinden birkaç kişi diğerlerini bir miktar izliyor, hepsi o kadar. Kürtçe gibi komşu dillerle olan ilişkileri de hesaba kattık mı, kompartmanlaşmanın düzeyi daha iyi anlaşılır. Bununla da bağlantılı ikinci bir temel sorun, edebiyat bilincinin yetersizliği. Tıpkı dil bilinci gibi, edebiyat bilinci de ansiklopedik bilgiyle karıştırılıyor. Diyebilirim ki edebiyat eğitimi ve bilinci, ayaklarının üstünde değil başının üstünde duruyor. Birkaç çok iyi akademik odak hariç.


“Yeni nesil edebiyat”ın bütününü izlemek kolay değil. A. Ömer Türkeş ve Metin Celâl gibi yazarlar daha yakından bakıyorlar ama, derinleşmeye zaman bulamamaktan herkes yakınıyor. Bir yönde derinleşirseniz bir başka yönde yaya kalmaya yazgılısınız. Hem bütüncül hem derinlikli analizler yapabilmek için, çok sayıda parçanın derinlemesine incelenmesi gerekir ki bu da pek bireysel çalışmayla altından kalkılacak gibi bir iş değil. Ama genel bir izlenim olarak, çok sayıdaki vasat yazarın yanı sıra iyi yazarların da çıkmakta olduğunu söyleyebilirim. Bir tarafta hayli klişeleşmiş, ayinleşmiş birtakım edebiyat “etkinlik”leri ve yayınlar devam ediyor, diğer tarafta daha hakiki, ufuk genişletici işlere rastlanabiliyor. Benzersiz yapıtlar her zamanki gibi az. Bütün bunların da ötesinde, eskinin pembe romanlarıyla Yeşilçam filmlerini aratmayan bir popüler edebiyat piyasası var ki, edebiyat sosyolojisinin ilgisini bekliyor o. Benim gibi (bir öğrencimin deyişiyle) “kenar köşe yazarı” olanlar, çoksatar kitapları olmayanlar, yazarlıkla geçinme hayali kuramaz pek. Ancak her tür çeviriyi ve dil danışmanlığını da yazarlıktan sayarsanız, o zaman son yıllarda hayatımı yazarlıkla idame ettirdiğimi söyleyebilirim. Okuyucu ile yazarın bir araya gelebileceği ve edebiyat sohbetleri üzerinden birbirini geliştirebileceği buluşmalar üzerinden yüz yüze iyi bir okur-yazar diyaloğu kurulabilir ama, ender bir durumdur bence bu. Bazı sempozyumlarla bazı söyleşilerde, belki. Eposta ve internet forumu gibi, yeni ve gayet iyi olanaklar da var aslında. Okuma grupları gibi, okuru aktifleştiren gerçek etkinliklerden bazılarının yıllardır sürdüğünü de işitiyorum.


Ahmet Telli - Şair

EDEBİYAT başlıbaşına sorun yaratıcı bir sanat pratiğidir. Doğal olarak, kendisinin de sorunları olacaktır. Okuru tedirgin edici, onun rahatını, huzurunu kaçıran edebiyat, yazarın da kendini gerçekleştirme olanağıdır. Okuruyla birlikte sorular üreten, ortak düşler kurmaya yönelten edebiyatın toplumun değer yargılarıyla uzlaşmadığı bellidir. Bu söylediklerim edebiyatın iç devinimleri, açılımı ya da daralmalarıdır. Edebiyat dışı müdahaleler edebiyatın değil toplumun sorunları olsa gerek. Nitekim popüler kültürün edebiyata müdahaleleri önemli bir sorundur. Egemen kültürün gerici yanı çeşitli biçimlerde gövde gösterir. Ulusal edebiyat, muhafazakâr sanat vb. Yaşadığımız dönemde böyle bir güç gösterisiyle karşıkarşıyadır edebiyat.
“Yeni nesil edebiyat” deyimi, yine “kuşak”laştırma gibi bir kategorileştirmeyi akla getiriyor ki, bu türlü adlandırmalara sıcak bakmıyorum. Edebiyat bir sürekliliktir; bu süreklilik elbette düz bir çizgide değildir. Zaman zaman sıçramalar da görülür. Sanat doğası gereği bu türlü kopuşlarla gelişir ya da arınır. Böylesi atılımlardan keyfi kaçan iktidar odaklı sanat anlayışları müdahale etmeyi hayata geçirebilirler. Nitekim muhafazakâr sanat gibi gerici bir anlayış “muhafaza” kavramını da gericileştirir.

Bir sanat dalı olarak kabul edilen edebiyat, meslek alanı değildir. Bu yüzden de roman, öykü, şiir alanında ürün verenlerin geçimlerini sağlayacak başka meslekleri olagelmiştir. Meslek olarak yazarlık, basın yayın alanı için söz konusudur ve bir de elbette, edebiyatın yaratıcı yanıyla değil de akademik yanıyla ilgili olanlar için edebiyat bir meslek olarak kabul edilebilir.


Adnan BİNYAZAR
Yazar

Sorunlu olmak edebiyatın yapısından geliyor. Başta ekonomik durum, toplumsal durum, siyasal dalgalanmalar edebiyata da yansır. Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne birçok sanatçı, kul duygusuyla davranmadıkları için hapislerde çürütülmüştür. Osmanlı dönemi de farklı değildir. Yurtsever Namık Kemal’in Magosa zindanlarında işi neydi? Toplumun dertlerini deşen, özgürlük, bağımsızlık savaşımına giren yazarların yazgısı cumhuriyet döneminde de değişmedi. İktidar yanlıları büyükelçiliklerde yan gelip yatarken, kalemlerini inançları doğrultusunda kullanan Nâzım Hikmet Bursa, Sabahattin Ali Sinop mahpushanesinin kalın duvarları arasında geçirdi gençlik yıllarını.

Gerçek edebiyat halktan yanadır. Kurulu düzen ise, hiçbir çağda gerçekleri gün yüzüne çıkaran yazardan hoşlanmamıştır. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde, adamlar ses duvarını aşarak 39 bin kilometre yükseklerden yeryüzüne atlarken, gerçekleri dile getirmenin ötesinde bir eylemi olmayan onlarca gazeteci neden Silivri’de adalet bekliyor?

Yazanın, düşünenin üzerindeki bu baskı, halk kendi demokrasisini yerleştirene değin sürecek. Zaman, aydınlığın muştucusudur; elbet bir gün o da gerçekleşecek.

Dosyanızda edebiyatın nereye gittiği sorusuna yanıt aranırken şu nokta gözden kaçırılmamalıdır. Yayınevleri arasındaki rekabetten dolayı basılan eserlerde belirgin bir kalite düşüklüğü yaşanıyor. Medyanın allayıp pullayarak öne sürdüğü yazarlar birden ilgi odağı olabiliyor. Toplumu aydınlatacak, edebiyata düzey kazandıracak esere binde bir rastlanıyorsa sevinelim. Pop salgınında olduğu gibi, birden parlayıp iki hafta sonra kimsenin aklına gelmeyen ürünler sardı ortalığı. Sanatta erotizmin pornoya dönüşmesinden öte düzeysizlik yoktur. Üstelik bu düzeysizliğe sanat adı altında düşülüyor. Ne yazık ki, konu eleştirel bir ortamda tartışılmıyor da. Kurgusuyla, anlatımıyla, beğeni düşüklüğüyle gittikçe yaygınlaşan bu tür kitaplar, edebiyatı özünden saptırmakla kalmıyor, toplumun edebiyat kavramına duyduğu saygınlığı da zedeliyor. Herkesin yakındığı okumama sorununun temelinde yatan budur.

“Türk edebiyatı nereye gidiyor?” sorusu bağlamında yazarın okurla ilişki kurması üzerinde de duruyorsunuz. Bence en önemli sorunlardan biridir bu. Rusya’da, özellikle romancıların, eserlerini bastırmadan, yazarlardan, eleştirmenlerden, okurlardan oluşan bir topluluk karşısında okuyup onların değerlendirmelerine sunduklarını okumuştum. Bunların arasında Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Mayakovski gibi devler de var. Bunun Avrupa’da öteden beri uygulandığını Berlin’de bulunduğum yıllarda öğrendim. Almanlar, büyük olasılıkla yazarın, kitabın değerini bilen bütün Avrupa ülkelerinde kitap yayımlandıktan sonra “okuma günleri” düzenleniyor. Kimi zaman, bir bakıma dinlenme, sohbet yeri olan kahvehanelerde toplanılıyor, kitap tanıtıldıktan sonra, yazar, kitabın kendince ilginç bulduğu yerini okuyor, daha sonra da sorulara geçiliyor. Yazara ücret de ödeniyor. Almanya’da okumalara çağırdıklarında honorar adı altında bir ödeme yapmışlardı da şaşırıp kalmıştım.

Bizde bu tür toplantılar yeni yeni başlıyor. Semih Gümüş’le A. Ömer Türkeş’in İstanbul Modern’de yazarlarla konuşmaları düzeyli bir başlangıç. Bu arada, önce özel okullarda başlamak üzere, sonra devlet okullarında da uygulanan yazar-öğrenci buluşmalarını kuşkusuz iyi bir gelişimedir. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Batı kültüründen etkilenen İstanbul konaklarında çocukların da katıldığı ev içi toplu okumalardan dolayı biz de bu tür toplantılara yabancı değiliz.

Son günlerde yayımlanan Orhan Karaveli’nin Kendi Heykelini Yapan Adam İlhan Selçuk (Doğan Kitap) adlı kitapta bunun somut bir örneğini görüyoruz. İlhan Selçuk’un kız kardeşi Ülfet Ertel anlatıyor:
“İlhan Abim şiirle yatıp kalkan bir insandı. Belleğinde yüzlerce şiir vardı ve ben biraz büyüyünce rütbe verme oyununu geçmişte bırakmıştık. Artık şiirle söyleşiyor, bir yandan da sanki birbirimizi sınava çekiyorduk. Sözgelişi o çok sevdiği Hacı Bektaş Veli’yle başlardı:

     Hararet nardadır sacda değildir
     Keramet baştadır taçda değildir
     deyince ben arkasını getirirdim:
     Her ne arar isen kendinde ara
     Kudüs’te, Mekke’de Hac’da değildir  

Bu şiir oyunu Yunus Emre’yle, Namık Kemal’le, Âşık Veysel’le, Ahmet Haşim’le sürer, sıra Nâzım Hikmet’e kadar gelirmiş.

İnsan, yalnızca beden değil, dünyayı ruhunda taşıyan sınırı belirsiz bir “içvarlık”tır. Beden zamanlı, içvarlık zamansızdır. İnsanda zamansızlığı edebiyat, sanat yaratıyor. İnsan, nice deneyimlerden geçerek vardığı moral değerleri içvarlığında oluşuma uğratarak insanlığını kurdu. Sözü, sizin deyiminizle “yeni nesil”e getireyim. Yeni kuşak, büyük çoğunluğuyla moral değerlerin oluşturduğu içvarlığını ruhunda duyumsayamıyor. Oysa içvarlık, kabuğu içinde kaplumbağa ne denli mutluysa, insana da aynı mutluluğu duyumsatır, o güveni verir; yani, insanı “insan” kılar.

Bu yargıya geçmişe özlem duygusuyla varmıyorum. Böyle algılanmasını da istemem. Ama şu da bir gerçek: “Eski”nin değerleri bu güne olduğu gibi taşınamaz ama birbirinin ardınca gelen kuşaklar, çağlarına uyum sağlarken, eski değerlerden doğan boşluğu doldurabilmelidirler. Yüzyıllar öncesinin Raffaello’sunun değeri, yüzyılımızda o gelenekten bir Picasso yetiştiği için anlamlıdır. İçvarlığını geliştirmeyen kuşaklar, insanlıklarından uzaklaşıp birer zulüm makinesine dönüyorlar. Okuyun gazete sayfalarını, kadına yapılan zulüm, tecavüz tüyleri ürpertiyor. Moral değerlerle oluşan sanat, edebiyat inanı vicdanlı kılan en etkili araçtır. Vicdanın ancak içvarlığı olan insanda bulunduğunu sanırım vurgulamaya gerek kalmayacaktır. İnsana, insan olduğu bilincini kazandıran da içvarlığıdır.

İletinizin sonunda da vurguladığınız gibi, yazarların, yayıncısıyla, okuruyla, kitabına emek veren kişilerle bir araya gelip çalışmalarını sohbet havası içinde değerlendirilmesi, yapılan işi daha düzeyli kılar. Babıâli özleminizde haklısınız. Ama ne yazık ki, yıllarca aynı apartmanda oturanlar birbirlerinin kapılarını çalmadıkları gibi yüzlerini de görmek istemiyorlar. İnsanlık yaban hayvanına döndü dönecek... Yukarıda sözünü ettiğim moral değer yoksunluğunun sonucudur bu duruma düşüş. Sanki, çevremizi saranlar insan değil, robotlardan oluşan teknik yaratıklar...

Gelelim yazarlığın “hayatı idame ettirip ettirmeme” sorununa... Sait Faik’e mesleği sorulduğunda “yazar” deyince, ilgili memurun, sekretere dönüp, “Yaz, mesleksiz!” demsinin üzerinden nerdeyse altmış yıl geçti. Bu gün de değişen bir şey yok. Yazarın iyi kötü bir mesleği olmasa, nerdeyse İranlı ozan Firdevsi gibi, ölüsü sokakta bulunur. Büyük yazar Orhan Kemal, parmağını gaz ocaklarında ısıtarak tefrika romanlarının parasını almak için kim bilir kaç gazete patronunun kapısını aşındırmıştır. Kaç yayınevi sahibinin bürosunda nöbet tutmuştur!..

Beş on yazarın dışında, yazarlığı geçim sağlayacak bir meslek olarak düşünmek hayaldir. Büyük yayınevleri az çok telif sorununu kurumlaştırdılar. Onların arasında bile ödeyecekleri telifi aylar sonrasına erteleyenler var. Küçük yayınevlerine kitap verdiyseniz telifi unutun. Az çok, sıkça yenilenen telif yasası da var. Ödememeyi yasaya nasıl uydurdukları bir sırdır.

Deveye boynun eğri demişler, o da nerem doğru ki demiş. “Türk edebiyatı nereye gidiyor?” Eğriliğini doğrultursa belki gidecek yeri de bulur...


Cengiz GÜNDOOĞDU
Eleştirmen

Türkiye, 12 Eylül 1980 faşist darbeden bu yana restorasyonda… Böyle dönemlerde insanlar, hızla nesnellikten, gerçeklikten kaçar, öznele sığınırlar. Falcılık, mistisizm yükselir. Toplum sorunları el yakıcı duruma gelir. Kişi, öznelin çıkmazında dolanır durur.

Türkiye’de yazın dünyası, roman, öykü bu restorasyona uygun biçimde duruyor. Bunun ayrıksı örnekleri varsa da, egemen yazın, restorasyona uygun olan.

Şimdi şunu sormamız zorunlu. Restorasyona uygun romanın, öykünün temel öğeleri nelerdir. İlk elde şunu söylemek gerekir. Bu ürünler gerçekçi değildir. İzleksiz bu ürünlerde küçük burjuvanın öznel bunalımları sergilenir. Arada sol hareketler aşağılanır, küçümsenir, alay edilir. Bu ürünler hiçbir biçimde estetik düzeye gelmeyi başaramaz. Birer düz yazıdır hemen hepsi…

Bakın ne diyor, genç yazar Serhat Çelikel, “Dürüst olmak gerekirse edebiyatı hep bireyin içe dönük faaliyeti olarak gördüm, en başından beri toplumcu edebiyatla aram pek iyi olmadı diyebilirim. Bence edebiyat bir dönem böyle toplumcu bir işleve ihtiyaç duysa bile –ki bu bile çok kabullendiğim benimsediğim bir durum değil- artık bu ihtiyacı karşılayacak, yani insanlığın dertlerinden bahsedecek başak mecralar var, benim görüşüm ve yapmaya çalıştığım şey de edebiyatın bu mecralardan biri olmadığı belki de olmaması gerektiği yönünde.” * Genç yazar, “salt birey olarak” neler duyumsar, hezeyanları, sıkıntıları nedir, bunları yazacakmış. Genç yazar, bunları nerden öğrenmiş, bilmiyorum. Ama yanlış öğrenmiş. Toplumcu yazın da bireyi yazar. Öznel, gerçekçilikten kaçan yazından ayrımı şudur. Toplumcu yazın, bireyi, toplumsal bir varlık olarak ele alır.
Bütün büyük gerçekçi yazarların yöntemi budur. İnsan, toplumsal varlıktır. Toplumu dışlayan bir yaşam, anlayış olarak, baştan estetikten düşer.

Gerçekçilikten kaçan ürünlerine bakarsam, Orhan Pamuk, İhsan Oktay, Ayşe Kulin, aslında daha çok ad sayabilirim ama, günümüzün starlarıyla yetiniyorum. Bu yazarların ürünlerinde örge yoktur, sergileme vardır. Oysa örge bir yapıtın omurgasıdır. Karakterler, olaylar, konuşmalar örgeden çıkar. Yapıt canlanır. Böylesi yapıtlarda örge, her durumu insanla ilişkilendirir.

Gerçekçi iki yapıttan, bu dediğime örnek zorunlu. Çünkü bu dediklerim kesinlikle anlaşılmıyor Türkiye’de.
Birinci örnek. Anna Seghers’den Ölüler Genç Kalır. Erwin’le Marie birbirini sevmektedir. Erwin tutuklanır, katledilir. Marie bunu bilmez. Sevgilisini uzun süre bekler. Erwin’den bir çocuk doğurur. Karısı ölmüş bir erkekle evlenir. Dondurucu soğuk bir gecede, camlar buz tutmuştur, Marie, sevgilisini boşuna beklediğini anlamıştır. Acıları dinmiştir. Ama birbirine benzeyen soğuk geceler gibi acısı yanıbaşındadır.
Buna nesnelerin birliği denir. AnnaSeghers, soğuk geceler deyip geçseydi, soğuk geceleri bir insanla ilişkilendirmeseydi bu roman estetik değerden düşerdi.

Ama bizde, soğuk geceler, yağan yağmurlar deyip geçen çok ürün var.
İkinci örnek Adnan Özyalçıner’in Tutsaklar adlı öyküsünden. Yusuf, Amerikalı iki askerle ciple köye girer. Sabahın erken saatleridir. Bu saatte bu hızla korna çala çala girdikleri görülmemiştir. Köylüler söylenir. Köylülerden biri kalkar. Yüznumaraya girer.
Burada duruyorum. Romanda, öyküde doğal gereksinimler gösterilmez. Tuvalete gitti, yemek yedi, uyudu denmez. Doğal gereksinimler gösterilecekse bunun bir konuma bağlanması zorunludur.
Adnan Özyalçıner, köylüyü yüznumaraya sokup, çıkarsaydı öykü estetik değerden düşerdi.
Bakın Adnan Özyalçıner n’apıyor. Köylü yüznumaraya girmeden sıralı duran kutulardan birini alır. Bu, ABD’nin Türkiye’ye gönderdiği ketçap kutularından biridir. Bütün köy buna benzer kutularla doludur.
Buna nesnelerin birliği denir.
Adnan Özyalçıner yüznumaraya giden köylüyle okura ABD emperyalizminin Türkiye’yi köylere kadar kuşattığını gösterir.

Buna ayrıca birey-toplum diyalektiği denir. Bütün büyük gerçekçi yazarlar yapıtlarını bu temel üstüne, birey-toplum diyalektiğiyle kurarlar.
Karşı gerçekçi öznel yazının ürünlerinde nesneler gelişi güzeldir. Birey-toplum diyalektiği yoktur.
Sorun, gerçekçi-karşı gerçekçi yazın tartışmasının çok ötesindedir. Sorun insanla ilgilidir.

Nasıl bir insan istiyoruz. Toplum sorunlarına kayıtsız, estetik bilinci dumura uğratılmış, kendini dünyanın merkezine koymuş bir küçük burjuva mı özlediğimiz insan. Değilse toplum sorunlarına duyarlı, öbür insanla insan türü, dolayısıyla insanlık bağıyla ilişkiye giren, estetik bilinci, tinsel yetileri gelişmiş insanı mı özlüyoruz. Öyleyse gerçekçi yapıt zorunludur.


Leyla ERBİL
Yazar

Temel sorun ülkenin, toplumun çöküş sürecine girmesidir bence. Yetmiş milyonluk bir ülkede düz yazının genelde en çok 2000 baskı adedini geçemeyişi, şiirin ise neredeyse hiç okunmaması giderek yayınevlerinin, artık şiir kitabı yayınlamayacağız demesi yeterince anlamlı.

Ümmetçilik geliştikçe çağdaşlık ve içinde çırpınan sanat alanları daralmakta. Temel sorun bu. Bir din tüccarının eline düştü bu toplum; o kafa yok olmadan entelektüel hayat ilerlemekte zorlanır.
Yeni kuşaklar arasında sevdiğim, izlediğim yazarlar var. Ancak ben ödül verecek bir jüri üyesi değilim. Biliyorsunuz ödül kurumuna karşıyım.

Geçim sorunu diyorsunuz, bu ülkede yazarlıkla geçinen pek olmamıştır. Sait Faik gibi en büyük yazarımız bile ailesinin olanaklarıyla geçinirdi. Belki birkaç isim, örneğin Yaşar Kemal yazdıklarıyla geçiniyordur? Tabii Orhan Pamuk ve Elif Şafak’ı saymak gerekmez.

Yazar okur ilişkisine gelince, böyle bir ortam yok ki! Hangi ilişki! Yazar kuruluşları bu işi üstlense belki bir şeyler olabilir diye düşünüyorum.
Biz ya da ben diyeyim, usta yazarları meyhanelerde yakalar sohbet ederdik; Asmalımescit’te falan! Şimdilerde bazı okurlar size ya mektup yazıyor, ya bir vesileyle tanışıyoruz. O kadar.
Bence yazar örgütleri bu işleri kültür bakanına bırakmamalı. Onun, gittiği belediye başkanının  hapiste olduğundan bile haberi yok!
PEN, TYS vb. gibi kuruluşlar bir araya gelip “ne yapmalı”yı tartışmalı. Böylece bazı adımlar atılabilir belki. Örneğin hiç değilse ayda bir gün –şu meyhanede ya da pastanede- üyelerimizi ve okurlarını bekliyoruz diyebilirler.
Olmayacak duaya amin!

....

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Leyla Erbil'in yazdıklarını okuyunca, insanın zihninsel körlüğünde sınır olmadığını bir kez daha ve biraz daha kesinlikle anlamış oldum. Kendi karanlık dehlizinde debelenip durmak kimilerine inanılmaz haz veriyor olmalı