10 Nisan 2014 Perşembe

Nazım Hikmet ve Sanat - Aziz Çalışlar

.


Nazım Hikmet ve Sanat – Aziz Çalışlar

(Bilim ve Sanat, Ocak 1982)

I.

Tarih boyunca bütün büyük sanatçılar, yalnız kendi sanatsal yaratımlarıyla değil, ama aynı zamanda, sanat üstüne kendi düşünceleriyle de, sanat kuramına ve estetiğine özlü katkılarda bulunmuşlardır. Söz gelişi, Diderot, Lessing, Schiller, Goethe, Tolstoy, Gorki gibi yazarlar yalnız yapıtlarıyla değil, ama sanat üstüne düşünceleriyle de sanat kuramı ve estetik bilimi içinde yer alırlar. Bu tür sanatçılar, kendi tarihsel gelişimi içinde sanatın yepyeni yasallıklarını bulmaları sonucu, yapıtlarını bu yasallıkların birer anlatımı olarak ortaya koyarken, getirdikleri yeni sanat anlayışını da kuramsal olarak temellendirmeye çalışmışlar; böylece, hem yaratımsal, hem de kuramsal alanda birer estetikçi olma niteliğini kazanmışlardır. İşte, Nazım Hikmet, aynı zamanda, böylesine bir sanatçıdır.
Ne var ki, sanatın yepyeni yasallıklarının bulunması ve gerek yaratımsal, gerek kuramsal alanda gerçekleşmeleri, aynı zamanda, dünya yüzünde toplumsal-tarihsel gelişmenin yeni yasallıklarının ortaya konarak gerçekleşmesine bağlı olduğundan dünya sanatsal kültüründe yapılan devrimler de, toplumsal-tarihsel gelişmelerdeki devrimlere bağlı olmuş; ancak kendi çağlarının bu genel özelliğini kavrayabilen devrimci kişilikte sanatçılar, sanatın da en yeni yasallıklarını bularak ortaya koyabilmişlerdir. Bunu şöyle de açıklayabiliriz: Nasıl Rönesans devler istiyor ve devler yaratıyorsa, insanoğlu tarihinin 20. yüzyıl başlarındaki en büyük devrimi de böylesine devler istiyor; örneğin Türkiye’den Nazım Hikmet, Sovyetler Birliği’nden Mayakovski, Bulgaristan’dan Vaptsarov, Yunanistan’dan Ritsos, Çekoslovakya’dan Nezval, Almanya’dan Brecht, Fransa’dan Aragon, İspanya’dan Alberti, Şili’den Neruda, Küba’dan Guillen gibi uluslararası bir devrimci kuşağın temsilcisi olan devler istiyor ve yaratıyordu. Nasıl bu dönemin büyük sanatçılarının çok-yönlülüğü onların kendi günlerinin toplumsal savaşımı içinde saf tutup savaşmalarına bağlıysa, biz de Nazım Hikmet’in çok-yönlülüğünü onun bu özelliğine öyle bağlayabiliriz. İşte bu Özelliklerdir ki, Nazım Hikmet’in çağının sanatının yepyeni yasallıklarını bulmasına ve çağının savaşımı içinde dünyayı hem yaratımsal. hem de kuramsal alanda, estetiksel ve sanatsal olarak özümleyip bunu derinliğine kurabilmesine olanak vermiştir. Ancak, bilindiği gibi, Nazım Hikmet, hiçbir zaman sanat üstüne başlı başına bir kitap ortaya koymamış; başlı başına bir sanat kuramı ya da estetik kitabı yazmamıştır. Bu nedenle de kendisine hep bir sanatçı gözüyle bakılmış, bir sanat kuramcısı ya da estetikçi olarak görülmemiştir. 

 Oysa, Nazım Hikmet, gençlik yazılarından bu yana, gerek sanatın özü, genel yasallıkları, yapısı, işlevleri ve türleri, gerek sanatın gelişmesi, sınıfsal, ulusal ve evrensel özellikleri üstüne kuramsal yaklaşımı ve düşünceleriyle karşımıza aynı zamanda bir sanat kuramcısı ve estetikçi olarak çıkar. Kaldı ki, Nazım Hikmet’in gerek şiir, roman, tiyatro: gerek sinema, resim ve uygulamalı sanat alanlarında hem yaratımsal-pratik, hem de kuramsal bir etkinlik içinde bulunmuş olması, onu ister istemez estetiğin genel alanı içine çekmiştir. Ancak (burada yapılmaya çalışıldığı gibi) onun çok geniş bir alana yayılan yazıları derlenip mantıksal bir sırada yeniden düzenlenerek yayınlandığında, Nazım Hikmet’in de, sanatın en genel yasallıklarının bilimi olarak estetik alanı içinde kendine özgü bir yer aldığı görülecektir. (1)

Bu yer, gerek ulusal, gerek uluslararası düzeyde değerlendirildiğinde, Nazım Hikmet’in önemi bir kat daha ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, Nazım Hikmet’ten önce Türkiye’de bilimsel maddeci sanat anlayışı ve düşüncesi varolmadığı gibi, bu anlayışta bir sanat yaratıcılığı doğrultusu da varolmamıştır. Türkiye’de o dönemdeki estetik biliminde görülen boşluk bir yana. estetik ve sanat kuramıyla ilgili literatüre de bakıldığı zaman, bunların bilimsel yetersizliklerle dolu olduğu kadar, Batı burjuva estetik ve sanat kuramının sloganı olan “Sanat sanat içindir” gibisine idealist anlayışın eklektik, aktarmacı ve yapay ürünleri olduğu da görülmektedir. Bu nedenle, Nazım Hikmet’in sanat ve edebiyatla ilgili düşüncelerini bütünsellik içinde ele aldığımızda şu çok önemli olguyla da karşılaşmaktayız: Türkiye’de sanat anlayışına, dünyanın sanatsal olarak özümlenişine ilk kez diyalektik maddeci dünya görüşünü ve yöntemini getirmiş, onun benzersiz örneklerini vermiş olan Nazım Hikmet,. Türkiye’de aynı zamanda, bilimsel maddeci sanat kuramı ve estetiğinin de kurucusu olmuştur.

II.

Nazım Hikmet’in dünya sanat tarihi içindeki bu benzersiz yeri, “eski”yi değiştirip “yeni”yi kurma mücadelesinden kaynaklandığı gibi, bunun doğal sonucu olarak, düşünce ile eylem arasındaki ayrılmaz ilişkiden, düşüncenin yaşamda gerçekleştirilmesi mücadelesinden kaynaklanır. Bu yüzden, Nazım Hikmet’e göre, dünyayı dönüşüme uğratma mücadelesinin ayrılmaz öğesi olan sanatçının, herşeyden önce, çağının bu mücadelesine bilinçli bir biçimde katılması gerekir; çünkü, sanatçı, yeni’nin yaratılmasında “yaşamı örgütlendiren” bir kişidir. Dolayısıyla, sanatçının, ilerici, aydınlatıcı olması gerektiği kadar; aynı zamanda etkin (aktif), eylemci, bu mücadelenin güçlüklerine katlanacak yüreklilikte bir kişi de olması gerekir. Bireyin iyiliği ile toplumun genel iyiliği arasındaki uyumlu ilişkinin kurulmasında sanatçı üstüne düşen görevi yerine getirmelidir, tarihin zorladığı yeni insansal bireşimi yaratmalıdır. Nitekim, her çağın en büyük yazarları ve sanatçıları bu nedenle toplumsal olayların hep ön saflarında yer almış oldukları gibi, hep de bu yolda belirli bir dünya görüşüne sahip olmuşlardır.

Dolayısıyla, Nazım Hikmet için, dünyanın sanatsal olarak dönüştürülmesinde başlıca çıkış noktası, sanatçının bu mücadele içindeki dünya görüşüdür. Böyle bir dünya görüşü, belli bir tezlilik taşır, bu tezse, çağımızda “toplumculuk”tur. Buysa, “bugün halkının ve bütün ilerici insanlığın mutluluk ve barış mücadelesi” içinde yer almak, bu uğurda kavga vermek, bilimsel dünya görüşünü tutarak mücadele etmektir. Çağımızda sanatta tezlilik artık sanatta yantutmaya dönüşmüştür. “Dünya tarihinde, çağın sorunları karşısında büsbütün yansız ve edilgin kalmış bir tek büyük yazar göstermek çok güçtür”; bir sanatçı, “nesnel olarak hiçbir zaman yansız olamaz”, “bilinçli olarak taraf tutması” gerekir. Dolayısıyla, Nazım Hikmet, burjuva sanat ve estetik anlayışı için bütünlükle yabancı olan yirminci yüzyıl sanatının, yani, toplumcu sanatın yepyeni bir yasallığı olarak, sanatta yantutma ilkesini ortaya koyarken bunu bir sanatçının ulaştığı en yüksek bilinçlilik düzeyi olarak, bir sanatçının yapıtındaki ideolojik yönün en tam anlatımı olarak ele almaktadır. Böylesine ileriye yönelik, dünyayı dönüştürücü bilinçlilik içinde, hiç kuşkusuz, iyimserlik, sanatçının dünya görüşünün ayrılmaz bir yanıdır. Nitekim, Nazım Hikmet’e göre, “Bütün büyük abideler aynı zamanda büyük müjdecilerdir. Onların herbiri bir devri müjdelemişlerdir”. Dolayısıyla çağımızda sanatçı, insanoğlu tarihinde yeni bir dönemin, toplumculuk döneminin müjdesini vermeli, bu uğurda yaptığı mücadelede geleceğe sahip çıkmalı, geleceğe inançla bakmalıdır. Eski’nin yerine yeni’nin kurulmasında iyimserlik bu nedenle ilerici dünya görüşünün en doğal bir özelliğidir.

Nazım Hikmet’te dünya görüşünün, düşünmenin yöntemi ile yaratmanın yönteminin bir oluşuna şaşmamak gerekir; çünkü, bu ikisi de diyalektik maddeciliğe dayanır. Nazım Hikmet de, bilgi kuramı, mantık ve diyalektik yöntem arasındaki birlikten yola çıkarak, gerçeklikle sanat arasındaki ilintiyi, “diyalektik maddeciliğin güzel sanatlara uygulanması” olarak görmekte, bunu, diyalektik maddeci yönteme bağlı bir yansıma-yaratma ilişkisi olarak ele almaktadır. Nazım Hikmet buna “Diyalektik bir gözle tetkik edilip içine etkin olarak karıştığımız hayatın sanatsal tespiti, yansıması” demekte ve sanatçıyı “Yalnız tespit etmekle kalmayıp, tespit ettiği şeyin değişmesine de etken olur” diyerek açıklamaktadır. Demek ki, Nazım Hikmet’e göre, hayat, insan bilincinden bağımsız olmakla birlikte, insanın eylemselliğini içermektedir; bir başka deyişle, insanın sanatsal olarak nesnel gerçeklikle ilişkisi, insanın eylemselliğini içeren hayatla olan ilişkisidir, sanatın nesnesini işte bu nesnel-öznel ilişki birliği oluşturur. Bu arada, Nazım Hikmet, insan bilincinin nesnel gerçekliği yalnız yansıtmakla kalmayıp, ama aynı zamanda onu yarattığını da vurgulayarak, sanatçıyı dünyayı değiştirici, etkin bir kişilik olarak ele almaktadır. Görüldüğü gibi. Nazım Hikmet, estetik alanına yalnızca bilgi kuramı açısından değil, ama değer bilgisi (aksiyoloji) açısından da yaklaşmakta; sanatta yaratıcı yöntemi diyalektik maddecilik üstüne böylesine temellendirmektedir. Bu diyalektik yöntem, aynı zamanda tikelden tümele (genele), genelden (tümelden) tikele gidip gelen bir tümevarım-tümdengelim, soyutlama-somutlaştırma yöntemini de içermekte, gerçekliği çok-yönlülüğü içinde verebilmenin yollarını göstermektedir. Ancak böylesine bir yöntem, bize gerçekliğin çok-karmaşıklığını, yaşamın çok-yönlülüğünü; gerçekliği bütün derinliği, genişliği ve boyutlarıyla sanatta yansıtabilme, onu sanatsal olarak özümleyebilme olanağını bize verir. Maddeci diyalektik yöntemin, kendi özüne aykırı biçimde, yani, gerek önyargısal ve katı, gerek saptırıcı ve salt relativ biçimde uygulanması ise, sanatta sekterliğe, dogmatizme ve revizyonizme yol açar. Buysa, sanatta “en büyük düşman”, “en büyük tehlike” oluşturan yöntemlerdir. Çünkü “gerçek sanat, yaşamı tüm karmaşıklığı içinde veren sanat” olup, bunu sağlayacak biricik yöntem gerçekçiliktir. “Gerçekliği etkin olarak, bütün karmaşıklığı ve akışıyla, kendi gelişmesi içinde yansıtan gerçekçilik devrimci sanatın temel ilkesi” ve “en ileri edebiyatın bayrağıdır”; çünkü, gerçekliği tüm somut bütünselliği içinde verdiği kadar, kendi devrimci gelişmesi içinde de görerek verir, dolayısıyla gerek biçimciliğin, gerek natüralizmin karşısında yer alır. Böylece, ne yaşamla özdeşleşerek, ne de yaşamdan soyutlaşarak, yaşamın somut bir modelleştirilişi, yaşamın kendi bütünselliği içinde çok-yönlü kuruluşu haline gelir. Bu modellendirmenin, yani yaşamın yeniden yansıtılarak yaratılmasının başlıca bir yolu, yaşamın ve insanların tipiklik içinde verilmesine dayanır. Gerçekçiliğin başlıca bir kategorisi olan tipiklik, soyutlama-somutlaştırma diyalektiğinin birliğini kendinde içerir. Bir başka deyişle, sanatçı, tarihsel-toplumsal gelişmeleri olduğu kadar insanı da ancak kendi tipikliği içinde somut olarak verebilir. Tarih düzeyinde, bu, göçmekte olan ile-gelmekte olan’ın diyalektiğini görebilmek, insanoğlu tarihinde değişen’in verilebilmesiyle kalıcı olan’ın yaratılabilmesi demektir. O halde, sanatçı ancak bu değişimi, yani, çağını geleceğin toplumu açısından görebildiği sürece çağındaki tipikliği bulabilir.

Nazım Hikmet, sanatta yaratıcı yöntem ile sanatın yapısı arasındaki diyalektik ilişkiye geçerken, “toplumcu gerçekçiliğin bir biçim sorunu değil, bir dünya görüşü” olduğunu vurgulayarak, yani, dünya görüşünün bir sanat yapıtının içeriğinde dile geldiğini belirterek, böyle bir içeriğin, sanatsal yaratıcı yöntemin kendi bir gereği olarak çok çeşitli biçimlere yol açacağını söyler: “İçerik toplumcuysa eğer, varsın milyonlarca biçim olsun”, “böylelikle insanca, en insanca, en insancıl ve çok karmaşık idealler” çok daha iyi verilebilir. Burada, Nazım Hikmet, biçimin içerikten görece bağımsızlığını ortaya koyarak, toplumcu gerçekçiliğin tek-biçimliliğe indirgenemeyeceğini vurgulamakta; öte yandan, sanatın yapısında asıl belirleyici öğenin içerik olduğunu da ortaya koyarak, içerik ile biçim arasındaki gerçek diyalektik ilişkiyi bizlere açıklamaktadır. Bu diyalektik ilişkiyi somut bir örnekle şöyle açıklar Nazım Hikmet: “Öyle içerikler vardır ki, onlarda kafiye istemez, konuşma dili ve ahengi ve imkanları yeter; bazı içerikler de vardır ki kafiye ister, kafiye de çeşit çeşit olabilir, kafiye imkânları da hudutsuzdur ve bazı içerikler vardır ki daha soyut bir dil ister.” Burada, Nazım Hikmet, aynı zamanda, sanatsal anlatım araçlarının, sanat dilinin, bir başka deyişle, sanatın semiotik yönünün nasıl yine içeriğe bağımlı olduğunu, başlı başına bir kurulma-(konstrüksiyon) olmadığını gösterisiyle, aslında, günümüzde de çok önemli olarak, maddeci estetiğin bilimsel derinliğini kanıtlamaktadır. İşte, biçimin içerikten görece bağımsızlığı, biçimin etkin bir öğe olarak alınışı. Nazım Hikmet’e göre, sonunda, “üslup zenginliği’ne yol açar: “İçeriği aktif olarak en uygun çerçevesinde biçimleyecek olan üslubun ne kadar çok taraflı olması gerekir.” Nazım Hikmet burada yine çok önemli bir noktaya açıklık getirmekte, biçim ile üslup arasındaki ayrımı ortaya koyarak, bu ikisini bir ve aynı şey olarak görmenin sanatta dogmatizme ve tekbicimliliğe yol açacağını işaret etmektedir. Ama. aslında, “biçim ile içerik bir birliktir”, bu nedenle de, önemli olan “bütünün uyumunu, mimarisini yapabilmek”tir. Nazım Hikmet, sanat yapıtına sistemsel, bütünsel bir açıdan yaklaşırken, onun bir başka özelliğine, yani, sanat yapıtının bildirimsel (informatif) yönüne de dikkati çekerek, bunun sanat yapıtının gerek konstrüktiv ve semiotik, gerek içeriksel yönüyle olan ilişkisini vurgular. Nazım Hikmet’e göre, bir yapıtın üslubu ile o yapıtın bildirimi arasında diyalektik bir bağlantı vardır. Örneğin, “Tolstoy’un, Gorki’nin üslupları temiz işlenmiş üsluplar ise bu her ikisinin de insana, okuyucuya saygı beslediklerinden ve muhtevalarının aydınlık, inanmış, marazilikten uzak bulunuşundandır”; çünkü, “realist edebiyatın en ön planda tutulması lazım gelen tarafı, tesirciliği, öğreticiliği, okuyucuyu hayatta, pratikte daha müessir kılabilmek için ona yol göstericiliğidir.” Görüldüğü gibi, Nazım Hikmet, sanat yapıtında içerili bildirimin (mesajın) işlevselliğini, üslup özelliği ile karşılaştırmaktadır; bir yapıtın yapısındaki bildirim ne denli yoğun, kapsamlı ve ileriye yönelikse üslubu da o denli çok-yönlü, ama açık ve yalın olacaktır. Ne var ki, “bunu çok ustaca bir surette yapmak lazımdır; “aksi takdirde roman roman olmaz, şiir şiir olmaz, sadece panfile, yahut vaiz ve nasihat olur.” Demek ki, sanatta, pedantikliğe ve didaktikliğe düşmemek, “demagojiden sakınmak”, salt propaganda haline gelmemek gerektiği kadar; açık yalın ve sahici (otantik) olmak ve okuyucuya yol göstermek, onu aydınlatmak gerekmektedir.

Nazım Hikmet’in burada sanatın toplumsal işlevselliğinden, halka yakınlığından, sanatın yapısı ile okuyucu arasındaki iletişimsel (komünikativ) bağdan söz ettiği açıkça ortadadır. Nitekim, Nazım Hikmet için, bir sanat yapıtı “geniş faydalar sağlayan, yurda yararlı” bir yapıt olmalı; “Türk halkı, sevgili memleket ve bütün namuslu insanlar için onlara layık büyük, namuslu eserler verilmelidir.” Burada da, Nazım Hikmet sanatın toplumsal işlevselliğinden söz ederken, sanat yapıtlarının halka indirgenmesinden değil, onlara “layık” yüksek düzeye çıkarılmasından söz etmektedir. Bu ikisi de, yani, sanatta “halka hizmet” ile “belirli bir dünya görüşünü savunmak” birbirinin ayrılmaz koşuludur. Çünkü, “bir toplumcu şairde memleket ve halk sevgisi konkre”dir, gerçekçilikten kaynaklanır. İşte, Nazım Hikmet için, dünyanın sanatsal olarak özümlenişi böylesine karmaşık bir diyalektik ilişkiler bütününü oluşturur.

III.

Nazım Hikmet’e göre dünyayı sanatsal olarak özümlemenin yasaları ve yöntemi bir, ama anlatım yolları, hiç kuşkusuz, farklıdır; “Sanatlar arasında Çin setleri yoktur. Bunlar bir bütünün parçalarıdır… Bunun aksini iddia etmek bilgilerimiz arasındaki diyalektik bağı görmemek demektir.” İşte, sanatlar, gerçekliği özümleme biçimimize göre birbirinden ayrılırlar; yoksa, aralarında birbirini bağlayan temel bağlar vardır. Nazım Hikmet’i önemli bir sanat kuramcısı ve estetikçi yapan en büyük özelliklerinden biri de onun bu bireşimci (sentezci), bütünsel düşünce özelliğidir. Sanata, örneğin, “edebiyat-merkezci” olarak bakmayışı, (özellikle mimari ve sinemaya ayrı bir önem verişi), sanatı kendi tümelliği İçinde görüşü, Nazım Hikmet’in sanat türlerinin özelliklerini çok iyi saptamasına ve bunlar arasındaki karşılıklı iç bağıntı ve ilişkileri görmesine olanak sağlamıştır.

Nitekim söz konusu edebiyat olduğu zaman da şöyle der Nazım Hikmet: “Şiirinden, masalından, dini menkıbelerinden modern romanına kadar bütün edebiyat şekilleri birbirine bağlıdır ve hepsi ana hatlarında anlatmak, hikaye etmek sanatıdır. Şiir de hikaye eder, masal da, roman da, piyes de, senaryo da; hatta bu hikaye ediş meselesi bir bakıma resme, heykele, musikiye ve hatta mimarlığa da şamildir. Zaten, kısacası, sanat yapmak; anlatmak, hikaye etmek demektir. Çeşitleri birbirinden ayıran şey ana hattında hangi vasıtalarla, hangi teknikle hikaye edilişindedir.”

“Hadiseyi şiir, hikaye, roman, tiyatro senaryosu başka başka mikyaslarda, hava ve derinliklerde verirler.” Nazım Hikmet, sanatları kendi anlatım araçlarına ve tekniklerine göre ayrımlarken, bunları tarihsel bir gelişme içinde de görerek açıklar. Çünkü eğer sanatları birbirine bağlayan temel yasalar varsa bunlar mutlaka tarihte değişime uğrayacak, dolayısıyla değişik biçimler ve özellikler kazanacaktır. Burada da Nazım Hikmet’in sanat türlerine nasıl tarihsel bir gözle baktığını; onların tarihsel koşullanmaları içinde nasıl diyalektik bir değişime uğradıklarını, sanatın gelişmesi ile sanatın yapısı arasındaki ayrılmaz ilişkiyi açığa koyduğunu görmekteyiz. Örneğin, “Belirli, toplumsal dönemler ve ekonomik ortamlardaki şiir şekli olan aruz ve hece vezinleri ve kafiye sistemleri toplumsal dönemin gelişmesi, ekonomik ortamın değişmesiyle yıkılmaya başladılar. Bu yıkılış ilk önceleri eski şekillerin kendi içinde oldu.” Öte yandan, toplumsal ilişkilerin değişime uğramasıyla sanayi de gelişmiş, sonunda “bileşik hikayeye göre bir şekil gerekmiş, roman meydana gelmiş”tir. İşte Nazım bu gibi saptamalarla çeşitli sanat türlerinin tarih içinde gelişmesini olduğu kadar, karşılıklı etkileşmelerini de ortaya koyarak sonunda sanatların çağımızdaki yerini saptamaya çalışır. Sanatlar önce sinkretik (ayrımlaşmamış} bir yapıya sahiptirler; örneğin, şiirle müzik içiçeydi, ama sonra, birbirinden gittikçe ayrımlaştılar. Nazım Hikmet için burada bütün sorun, sanatlardaki bu ayrımlaşmayı yeniden, daha yüksek bir aşama içinde, yeni bir bileşime ulaştırmak; günün gereklerine karşılık veren bir bireşimi oluşturmaktır.

Bu nedenle de Nazım Hikmet, böyle bir bireşimi, hem sanatlar arasında, hem de her bir sanat türünün kendi içinde gerçekleşmesinin olanaklarını arar. Koşuklu yazı ile düzyazı arasında ortak bileşimler oluşabileceğine işaret eder. “Eskiden şiir elemanlarıyla düzenlenmiş hikaye ediş tarzlarını tez kabul edersek, bunun antitezi, nesir tekniğiyle yazılmış… roman” olup, “bunun bir bireşimi gerekmektedir” ve “bu bireşim başka bir nitelik olacak”, bir başka deyişle, koşuklu anlatımla düzyazılı anlatım içice içerecektir, Öte yandan, sanatların kendi içlerinde de çağına uygun bireşimlere ulaşabileceğini vurgulayan Nazım Hikmet, örneğin, resimde “bileşken natüralizm”den söz ederken, tiyatro’nun da açık biçim özellikleriyle kapalı biçim özelliklerinin bir bireşimini yapması gerektiğini söyler.

Sanat türlerine böylesine, tarihsel-toplumsal gelişmeye bağlı yapısal oluşum açısından bakan Nazım Hikmet, sanat türlerinin kendi özelliklerine de büyük bir yetkiyle eğilmiş, inceden inceye bir çözümlemesini yapmıştır. Sanat türlerinin kendi içlerinde, gerek içerik, gerek biçim acısından gösterdikleri özellikleri; sanat türlerinin kendilerine özgü sanatsal anlatım araçlarını ve “dilleri”ni, dolayısıyla her sanat türünün kendine özgü kurulma biçimlerini açıklayarak, sanatları çözümlemenin benzersiz örneklerini vermiş; sanat türlerinin yaratımsal ilkelerini ortaya koymuştur. Burada, Nazım Hikmet’in işaret ettiği çok önemli bir nokta da, tarihsel gelişimi içinde kendi türlerinde devrimsel bir dönüşüme uğrama durumunda olan sanatların kendi geçmiş bütün biçim özelliklerinden ve olanaklarından yararlanmaları konusudur. Bütün sanat türleri böylesine daha yüksek bir aşamaya geçebilmek için daha önceki biçimsel özelliklerini kendi İçlerinde özümleyerek yeni bir devrimsel niteliğe ulaşmalıdırlar. Burada, toplumcu gerçekçiliğin gereği, biçimde çok-yönlülüğün bir başka açıdan ortaya konuşunu gördüğümüz kadar; sanat türlerinde de devrimsel aşamaların ancak geçmişin sanatsal mirasından yararlanılarak yapılabileceğinin vurgulandığını görmekteyiz.

IV.
Nasıl “insanoğlu düşüncesi ve kültürünün iki bin yılı aşan gelişmesi boyunca değerli olan ne varsa hepsinin özümlenerek yenileştirilmesi” gerekiyorsa, Nazım Hikmet de “bugünkü gerçek sanatçı insanlığın bütün mirasına sahip çıkmalıdır” diyerek, gerek toplumcu sanatçının, gerek toplumcu sanat ve toplumcu gerçekçiliğin en büyük özelliğini ortaya koymuş; sanatta devrim ile bireşim arasındaki diyalektik bütünlüğü tarihsel olarak temellendirmiştir. Çünkü “kültürün yükselmesi, onun durmadan değişmesi ve daha yüksek gelişme aşamalarına yükselmesi” olup, “bu değişmeler devrimsel değişmelerin uzantısıdır”; dolayısıyla, “her devrim… yeni biçimler yaratılması anlamına gelir. Öyle ki, bu suretle insanlar daha yüksek bir kültürel gelişme aşamasına ulaşırlar.” Onun için insanoğlu tarihindeki en yüksek devrim aşamasını karşılayacak kültür ve sanatsal yaratımların kendinden öncekileri büsbütün özümleyebilmesi, yani, sanatsal kültür mirasını sahiplenmesi gerekir.

Nazım Hikmet sanatta insanlık kültüründen sözederken “bütün insanlık tabirine” dikkat çeker; “Bütün insanlık, yalnız Avrupa, yalnız Eski Yunan, Roma, Rönesans değildir. Asyalıysa, Avrupalıysa, Afrikalıysa, eski yeni Amerikalıysa bütün dünyadır. Çin, Japon klasikleri, Hind, İran, Türk klasikleri ve halk sanatçıları, genel olarak bütün bu ülkelerin insanlık kültür hazinesindeki payları, Avrupa’nın payından hiç de aşağı değildir.” Görüldüğü gibi, Nazım Hikmet, sanatsal kültür konusunda çok önemli bir noktayı öne çıkarmakta; Batı burjuva kültür ideolojisinin ve onun uzantısı olan “kültür emperyalizmi”nin karşısına Doğu kültür ve sanatlarının özgünlüğünü ve evrensel değerini koymaktadır. Böylece, Nazım Hikmet, aynı zamanda, sanatta ulusal-olan ile evrensel-olan arasındaki diyalektik bağıntıyı da vurgulamaktadır: Her ülke için tarihsel olarak belirlenmiş ulusal biçimler vardır; örneğin, Türkiye’de, ulusla, halkla birlikte evrilen özel bir biçim karşılık verir her döneme. Ama farklı ulusların kültürleri arasındaki etki değişimleri ortaya çıkar ve her ulusal biçimde bir ya da birçok başka ulusun bir ya da birçok unsuru bulunabilir, ona evrensel nitelik veren şey de budur.” Bu nedenle, Nazım Hikmet’e göre, çağımızın gerçek sanatçısı, hem kendi ulusunun geçmiş sanatsal kültür mirasından, hem de başka ulusların sanatsal kültür mirasından bireşimci bir biçimde yararlanmalıdır. Onun için, “Yalnız kendi edebiyatımın değil, Doğu ve Batı edebiyatının bütün ustalarını usta bildim” der Nazım Hikmet.

Nazım Hikmet’in kültür mirasına bakışı, hiç kuşkusuz, bireşimci bir gözledir; yani, gelmiş geçmiş bütün sanat tarihine eleştirel bir acıdan yaklaşıp, bunların en ilerici, yeni devrimci sanata en çok olanak tanıyıcı örneklerinden yararlanarak sanat tarihinin bir tasnifini ve çözümlemesini yapmaktır. Kendisinin ortaya koyduğu bu eleştirel ilkelere göre, örneğin, “Yazarlar, soyut değil, somut olarak değerlendirilmeli, incelenmeli, yani bir insan, bir yazar, yaşadığı devir, içinde bulunduğu ülke, sınıf, zümre, çevre gözönünde tutularak… incelendikten sonra, o devrin, o memleketin, o sınıfın imkanları içindeki başarılarına göre hakkında bir yargı verilmeli.” Görüldüğü gibi, Nazım Hikmet, sanat tarihine tarihsel ve diyalektik maddeci bir gözle bakılması gerektiğini ortaya koymakta; belli sanatsal dönemlerin olduğu kadar, belli sanatçıların ve yapıtlarının da yine nasıl bu bakış açısı altında incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Böylece, Nazım Hikmet, yalnız sanatsal yaratımlar alanında değil, ama sanat tarihinin ve sanat eleştirisinin kendi alanı içinde de maddeci diyalektik yöntemi uygulamakta ve ancak bu yöntem dolayısıyla sanat tarihinde sağlıklı bir bireşime varılacağını, yani, sanatsal kültür mirasının nasıl özümleneceğini göstermektedir. Çünkü, böylesine bir bireşim, yadsımaya (inkâra) değil, derinden inceleme ve çözümleme sonucu edinilecek deneyimlerle sanatta zenginleşmenin yolunu açmaya dayanmaktadır.

Dolayısıyla, Nazım Hikmet, sanat ve edebiyat tarihine bu bireşimci gözle bakarken, sanatçı ve yazarları kendi içlerinde bulundukları tarihsel dönem, toplumsal sınıf ve ideolojinin süzgecinden geçirmekte; nesnellik ile yantutma arasındaki diyalektik birlik doğrultusunda sanat tarihinin bir değerlendirmesini yapmaktadır. Bu nedenle, gerçekçi ve devrimci yazarların katkılarını ortaya koyarken, gerçekçi ve devrimci olmayan öbür büyük sanatçıların da özelliklerini açığa çıkarmakta, ama tarihsel ve ideolojik olarak sınırlılıklarını ve çelişkilerini de göstererek, böylesine sanatçıların deneyimlerinden ne ölçüde yararlanılabileceğini ortaya koymaktadır. Bu acıdan bakıldığında Nazım Hikmet’İn karşımıza aynı zamanda tam nitelikli bir sanat ve edebiyat eleştirmeni olarak çıktığını da görmekteyiz.

Nazım Hikmet’in bütün dünya sanatsal ve edebi kültür mirasından yararlanma kaygısı, hiç kuşkusuz, onu bütün bir sanat ve edebiyat tarihinin en büyük ve önemli temsilcilerini ele almaya götürmüştür. Ama, çok doğal olarak, Nazım Hikmet, sanat ve edebiyat tarihi içinde en çok gerçekçi ve devrimci yazarlara önem vermiş; özellikle de, devrim kuşağının bir temsilcisi olarak, bu dönemin yakınlık içinde olduğu büyük ustalarına saygınlık duymuş; bütün bu sanatçıların yaratıcılıkları ve yapıtlarıyla ilgili çok önemli saptamalarda bulunmuştur.

Nazım Hikmet’in dünya sanatsal ve edebi kültür mirasını özümleyişi içinde Türk sanat ve edebiyat tarihi üstüne yaptığı değerlendirmeler, hiç kuşkusuz, ayrı bir önem ve özellik taşır. Türk sanat ve edebiyat tarihini, çok doğal olarak, dünya sanat ve edebiyat tarihinin ayrılmaz bir bileşken parçası olarak gören Nazım Hikmet, özellikle, Türk sanat ve edebiyatının, başlıcalıkla da Türk şiirinin dünya sanatsal kültürü içindeki yüksek düzeyde niteliğini vurgulayarak, taşıdığı önemi evrensel planda ortaya koyar. Hiç kuşkusuz, Türk sanat ve edebiyat tarihine de bakarken, Nazım Hikmet, bunu yine bireşimci bir gözle yaparak; nesnellikle yantutma arasındaki ayrılmaz bağı korumaya çalışır. Başka bir deyişle, Türk sanat ve edebiyatında da eskinin bir değerlendirmesini yaparken, geçmiş dönemlerin başlıca temsilcilerini eleştirel bir yaklaşımla çözümleyip, onlardan yararlanılması gereken özellikleri ve değerleri ortaya koyarken, sınırlılıklarını ve çelişkilerini de ortaya koyar. Çağdaş Türk sanat ve edebiyat tarihini de toplumcu gerçekçilerle karşıtları arasında yürütülen bir mücadele olarak görür ve toplumcu gerçekçi yazarları savunarak onların sanatsal deneyimlerinin gelişmesine ışık tutar.

Özellikle bu konuda, yani, çağdaş Türkiye’de ilerici, gerçekçi ve nitelikli sanatçıların yetişmesinde Nazım Hikmet’İn aydınlatıcı, öğretici, yol gösterici, destekleyici rolü çok büyüktür. Nitekim büyük bir umut ve güvenle bağlandığı bu sanatçılar için tahminlerinde de yanılmamış; “Göreceksiniz, Türk kültürüne büyük hizmetlerde bulunacaklar. Adları Türkiye sınırlarını aşacak” dediği sanatçılar, bugün dünyaca ünlenmişler; Türk sanat ve edebiyatının “dünyada ileri saflarda yer tuttuğu”nu kanıtlamışlardır.

Nazım Hikmet’İn Türk sanat ve edebiyat tarihine gerek geçmişi eleştirel ve bireşimci bir gözle özümleyerek bakışı, gerek gününün sanatsal deneyimlerini geleceğin açısından yorumlayarak ortaya koyuşu ve tümünü dünya sanatsal kültür bağlamı içinde değerlendirişiyle, Türkiye’deki bilimsel maddeci sanat ve edebiyat eleştirisinin temellerini böylece atmış olduğu gibi; ulusal kültürlerin katkılarıyla evrensel sanat ve edebiyat kültürünün de nasıl zenginleştiğini yine bilimsel maddeci sanat kuramı ve estetiği içinde ortaya koymuş olmaktadır.

NOTLAR

(1) Burada birkaç noktaya önemle değinmek isteriz. Birincisi, Kemal Tahir’in “Mahpusaneden Mektuplar”a Önsöz’ünde belirttiği gibi, “Mahpusluğu dışında da, Nazım Hikmet, aralıksız, izlenip gözetlenmiş, evi üst üste basılıp kitaplar ve müsveddeleri alındığı için, çalışmalarına yardımcı bir kitaplığa sahip olamadığı gibi, ‘Kırpıntı Bohçası’ dediği müsveddelerini bile, sürekli olarak eli altında bulunduramamıştır. Tarih, edebiyat, sanat, felsefe, ekonomi, sosyoloji üzerindeki düşüncelerini düzenli olarak açıklayamaması bundandır.”

İkincisi, yine bilindiği gibi, Nazım Hikmet’in gerek kendi yapıtları, gerek kendi üstüne yazılan yapıtlar, ancak (28 yıllık bir aradan sonra) 1964’ten bu yana Türkiye’de yayınlanmaya başlamıştır. Dolayısıyla, kendisiyle ilgili tüm yapıt ve belgeler günışığına çıkmadan, Nazım Hikmet’in bir sanat kuramcısı ya da estetikçi olarak bu çok önemli yanıyla ilgili çalışmaların yapılabilmesi de, hiç kuşkusuz, olanaksız kalmıştır.

Nitekim, bizim bu çalışmamız da ancak Türkiye’de kendisiyle ilgili olarak yayınlananlardan yararlanılarak yapılabilmiştir. Kuramsal düzyazıları henüz ‘Tüm Yapıtları’ içinde yayınlanmamış olduğu gibi; Moskova’daki ‘Nazım Hikmet Arşivi’ndeki belgeler de daha tam olarak günışığına çıkmamıştır. Ayrıca kendisinin, gerek çok uzun yıllar hapishanede, gerek yurtdışında yaşamış olması, yazılarının da bir bütünsellik içinde biraraya getirilmesine olanak tanımamıştır. Nazım Hikmet’in bu tüm yazıları genelinde şöyle bölümlenebilir: 1) Gençlik yazıları (1925’ten 1938’de hapse girişine kadarki, çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan yazıları); 2) Hapishane yazıları (1938’den 1950’ye kadar hapishaneden yakınlarına, sanatçı dostlarına yazdığı mektuplar; 3) Yurtdışındaki yazılan (özellikle Sovyetler Bîrliği’nde geçirdiği yıllarla öbür ülkelere yaptığı gezileri sırasında yazı ve konuşmaları, ki bunlar genel olarak başkalarının ‘anıları’ olarak yayınlanmış olup, elimizde en az bulunan belgeler de bu üçüncü bölümlemeyle ilgilidir. Örneğin, Prag Radyosu’nda yaptığı ve Bulgaristan’da çıkan “Yeni Gerçek” gazetesinde yayınlanan konuşma dizisi, Budapeşte Radyosu’ndaki konuşmalar ve buna benzer nice başka belgeler elimize geçmediğinden bu çalışmada yer alamamaktadır; kaldı ki Türkiye’de de bazı araştırmacıların elinde burada yer alamamış daha başka belgeler olduğunu da belirtmeliyiz.

Son olarak da şunu belirtelim, Nazım Hikmet, sanatla ilgili düşüncelerini çoğu zaman doğrudan doğruya kendi yapıtlarının içinde de dile getirmiştir; ama, özgün sanatsal yaratımlar olması dolayısıyla bu tür alıntılara bu çalışmada, doğal olarak, yer vermedik.


alıntı: insanokur

Sayın Aziz Nesin... Söyleşiler'den derleme

.

YAZARLARIN İŞLEVİ / SİZİ ETKİLEYEN YAZARLAR ...

Bana göre paradoks, orijinal (özgün) görünmek için orijinal olmaya özenmektir. Oysa özgünlüğün amacı özgün görünmek değil, önceden bilinen herhangi bişeyin bilinmeyen bir başka yüzünü bulup onu yeni bir biçimde göstermektir. Özgün olayım derken paradoksa düşen yazarlar çoktur. Ben hep yalından ve çok bilinenden yanayım. Örneğin benim için dünyanın hiç modası geçmeyen en güzel dizesi, şimdiye dek ençok söylenmiş ve en yalın söz olan “Seni seviyorum” sözüdür. “İki kere iki dört eder” sözü de çok yalın ve çok söylenmiş olduğundan benim için şiirdir. Binlerce yıllardan beri söylenmiş bu yalın sözlerin şiir olmaları, o sözlerin söylendiği durumdan ileri geliyor. Örneğin iki sözcüklü o çok yalın “Seni seviyorum” sözü öyle yer, öyle zaman ve öyle koşulda söylenir ki, o söz birden şiirleşiverir.
Herkesin yıllardan beri kullandığı, yine de hiç eskimeyen, modası hiç geçmeyen o yalın olan sözleri yeğlediğim için, çağımızda yazarların işlevinin ne olduğu ve ne olması gerektiği sorusuna yıllardan beri verilmiş olan yanıta katılıyorum. Bu konuda hiç de özgün olmak istemiyorum.
Yazarların işlevi, çağının tanığı olmakla kalmayıp tanığı olduğu çağını yorumlaması ve yorumlamakla da kalmayıp yapıtlarıyla, önce kendinden başlayıp, çevresine, ortamına, halkına, giderek bütün dünya insanlarına tarihsel gelişim doğrultusunda ve estetik ölçü, biçim ve biçemlerle, değişme ve değiştirme özlem ve istemini vermektir. Yazar, başta kendi olmak üzere okurlarını kendilerini ve koşullarını değiştirmeye özendirmelidir yapıtlarıyla. Çünkü her yaşanan zaman, uzun vadede yaşanılacak zamandan kötüdür. Yazarlar, o iyi ve güzel geleceği ivmeleştirmeye çalışanlardır. Buyüzden zamanı durdurmaya, olan durumu olduğu gibi korumaya çalışan iktidarlarla sürekli çatışma içindedirler.
Bir okur, iyi bir kitabı okuduktan sonra o kitabı okumadan önceki durumuna göre kendinde bir artım duyumsamalı, kendini ve ortamını, giderek toplumsal yapıyı değiştirme istemi duymalıdır. Bence yazarın işlevi budur ve olmalıdır. Beni çağımın sorumunu duymam bakımından etkilemiş olan yazarlar, başta Nâzım Hikmet olmak üzere, Tevfîk Fikret, olumsuz yanlarını da bilerek Abdullah Cevdet’tir. Etkilerinin bilincinde olamadığım daha başka yazarlar da olabilir. Üzerimdeki olumlu etkisi yüzünden kendimi Nâzım Hikmet’e hep borçlu duyumsamışımdır. Nâzım5ın üzerimdeki etkisi daha çok düşünsel yönden olmuştur.
Bana çağımın sorumunu duymam gerektiğini anlatan, öğreten dünya yazarları pekçok. Örneğin Zola, Victor Hugo, Tolstoy, Saltikov Sçedrin, vb… Ustam olarak benimsediğim favori yazarım Çehov’dur.
Söyleşiyi yapan: İlhan Alkan, Nesin Vakfı,30 Eylül 1987
Bilim ve Sanat Dergisi, Kasım 1987
Kaynak Kitap: İnsanlar Konuşa Konuşa / Söyleşiler, Aziz Nesin, Nesin Yayınevi, Eylül 2012, sayfa 16-17


KİTAPLARINIZI NASIL YAZARSINIZ...

— Kitaplarınızı nasıl yazarsınız, efendim?
Kâğıtlara eski yazıyla yazarım.
—Yani daktilo kullanmaz mısınız?
Kullanırım ama sonra kullanırım. Önce kâğıda el yazısıyla eski Türkçe olarak yazarım. Sonra onu gözden geçirip bir başka kâğıda yeniden eski Türkçe olarak yazarım. Ondan sonra daktiloyla yazarım. Sonra bunu da bikez daha daktiloda yazarım. Yani enaz dört kez yazıyorum.
- Bir şeyi en az dört kez yazmak sizin çapınızda bir yazar için çok olmuyor mu?
 Doğru söylediniz. Aslında sanıldığının tersine, ben çok zor yazıyorum. Yani ben kolayca yazan bir adam değilim. Ama bütün boş zamanlarımı yazmakla geçirdiğim için, çok yazmamın nedeni odur. Ama ben kolay okutan bir yazarım. Onun için karıştırıyorlar birbirine. Yani bir yazının kolay okunması, o yazının kolay yazıldığını göstermez. Tam tersine eğer bir yazı kolay ve rahat okunabiliyorsa, yazar o yazının veya o kitabın üzerinde çok çalışmış çok yorulmuş demektir. Ben gerçekten çok yorulurum, Örneğin şurada bir öykü var. Bu öyküyü 1965 yılında kurmuşum. Ben onu ancak bir hafta önce yazabildim. Size şunu da söyleyeyim romanlarımı beş altı kerede yazarım. Oyunlarımda ise, onbeş yirmi kez yazdıklarım olmuştur. Yani zannettiklerinin tersine, ben çok zor yazan bir yazarım. Dün çok basit bir yazıyı üç kez yazdım. Ayrıca daktiloya da çekmedim. Eğer çekseydim, dördüncü kez yazılmış olacaktı.
—Peki eski Türkçe yazmak daha mı kolay oluyor? Niçin eski yazıyla yazmayı tercih ediyorsunuz?
Birincisi alışkanlık var. İkincisi ise benim elimde 1950 yılından beri yazar hastalığı var. Kramp var. Bu psikolojik bişey. Ben çok yazdığım zaman, elim direniyor benim.
—Yazmamak için mi direniyor?
Evet, yazmamak için direniyor. 1950 yılında hapishanede başladı. O zamandan beri çekiyorum ben bunu. Onun için de, tükenmezle değil yumuşak kalemle yazabiliyorum. Psikolojik bişey ama bunu bitürlü yenemiyorum. Bu nedenle de, aslında benim yazım çok güzel olduğu halde, çok çirkin yazıyorum. Öyle ki, aradan bir yıl geçse kendim okuyamam. Bu yüzden de, eski Türkçe yazınca bana daha kolay geliyor.
— Peki kitaplarınızın çatısını ve konusunu kafanızda önceden uzun uzun oluşturuyor musunuz?
Evet, kesinlikle öyle. Onun için benim bütün kitaplarım, öykülerim, bütün yazılarım on onbeş yıl bekler. Birdenbire yazdığım bir yazı yoktur. Yazı benim kafamda önce gelişir ve oluşur. Yazıncaya kadar, aradan yıllar geçer. Onun için, ben öldüğüm zaman ileride yazılması gereken yüzlerce, binlerce şey kalacak. Bunların çatısı var, ana hatları kafamda var, notları dosyalarımda var.
—Ama siz öldükten sonra bunları birileri yazabilir mi?
Hayır, hiçkimsenin işine yaramaz.
72 Yaşındaki Aziz Nesin’e Göre, Söyleşiyi Yapan: Emin Çölaşan, Hürriyet Gazetesi, 1 Mart 1987
Kaynak Kitap: İnsanlar Konuşa Konuşa / Söyleşiler, Aziz Nesin, Nesin Yayınevi, Eylül 2012, sayfa 198,199


6 Ocak 2014 Pazartesi

Türk Edebiyatı Nereye Gidiyor?

.


TÜRK EDEBİYATI NEREYE GİDİYOR (2012 - HAZIRLAYAN ERKAN ARAZ)

Gültekin Emre - Şair

Benim şiir yazmaya, yayımlamaya başladığım 70’li yıllarda durumun daha başka olduğunu düşünüyorum bugüne baktığımda. Farklı bir coşku ve ilgi vardı şiire, şaire, şiir/edebiyat dergilerine, şiir kitaplarına. Günümüzdeki anma günlerininin içler acısı durumunu gözümün önüne getiriyorum da, içim acıyor, tüylerim diken diken oluyor! 70’li yıllarda, ünlü bir şairimiz için, bir anma günü yapıldığında, önce gençler gelirdi salona. Öyle kalabalık olurdu! Bugün gençler çoğunlukta, ama ortada yoklar. Anma günlerinde salonlar bomboş! Birkaç şiir yazan bile kitap çıkarma derdinde bugün. Olmadan, olgunlaşmadan, acemilik çekmeden, kendi şiir kanalını açmadan (oluşturmadan), edebiyat ortamımızın dikkat çeken dergilerinde şiirlerini yayımlatmadan... kitap çıkarma hevesine kapılan gençlere ne demeli! Öyle çoklar ki! Üstelik en yakın arkadaşlar bile birbirlerinin kitabını, şiirini görmezden geliyor. Başkalarının yazdıklarından haberleri yok. Şiirinin yayınlandığı sayının dışında dergi almıyorlar. Nüfusumuz artıyor ama dergi, kitap okuru azalıyor. Şiir yazan çoğalıyor bir yandan da. Cahil bir ortam! Herkesin birbirine “hocam” diye seslendiği, kısır bir ortam. Eskiden şair ve şiir mekânları vardı. Varlık’ın ekim sayısında Haydar Ergülen kendi “Şiir Mekân”larından söz ediyor. Eskisi gibi edebiyat, şiir mekânlarının olmadığını duyuyorum İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de yaşayan şair arkadaşlarımdan. Verimli şair, yazar buluşmaları da tarihe karışmış. Oysa Berlin’de şairler, yazarlar yeni yapıtlarını tartışacakları mekânlarda buluşmayı hep sürdürüyorlar. Yapıt üzerindeki eleştirilerden alınmıyor kimse, küsmüyor. Bizde, sıkı mı birini topluluk önünde eleştir bakalım! Gör başına neler gelir! Gençliktir bu ferman dinlemez ama sürekli övülmeyi beklemek de olur mu? Ülke, gençler paramparça. İstanbul’da eski Babıali kalmadı, yok oldu. Darmadağın oldu yayınevlerinin, dergilerin, gazetelerin mekânları ülkemiz gibi. Okur yazar buluşması için neler yapılabilir, bilmiyorum. Aslında kitap fuarları, imza günleri, söyleşiler, yazın belediyelerin düzenlediği şiir etkinlikleri... okur şair, yazar buluşması için yeterli olmalı. Bu konuda yayıncılar, etkinlik düzenleyicileri dertli, yakınıp duruyorlar hep. Demek, okurda bir şeyler var, yani eksiklikler. Okurun niteliği değişmeli artık. İyi kitabı, iyi şairi, iyi şiiri... bulmalı okur. İyi etkinlikleri beslemeli.

Bırhayal değil artık yazarın, kitapları çok satan, yazdıklarından geçinmesi. Ama bu o kadar da kolay değil! O kadar da az ki yazdıklarıyla geçinen yazarlar. Ülkemizde ve dünyada fazla değil yazdıklarından geçinen yazarların sayısı. Yazılanların niteliğiyle de ilgili bu. Çok satan kitap yazmak her babayiğidin harcı değil! Kitabın okur kazanmasının nedenlerini düşünmek gerekiyor. Yazdıklarından geçinemeyen yazarların ikinci bir işe mahkum olması kaçınılmazdır. Kavafis, şöyle düşünüyor ikinci iş için: “İkinci bir iş –insanın tüm zamanını almayan, ne çok ağır, ne de çok oyalayıcı bir ekmek kapısı- sanatçı için önemli bir kolaylıktır.” dedikten sonra bunun nedenini de şöyle dile getiriyor: “It refrehes him, arındırır onu, dinlendirir neredeyse.” Herkes için olmasa da bazıları için böyle, yararlı bir yanı olabilir ikinci işin. Ama nerede bulacaksınız sizin tüm zamanınızı almayan, size yazma özgürlüğü tanıyan bir işi? Yazarlık, hele şairlik meslek değil. Bir hevesi sürekli kılma uğraşıdır bu yalnızca. Bir süre sonra yazmadan duramama halidir.

Kendini yeterince geçmiş, günümüz ve dünya şiiri, edebiyatıyla beslemeyen, başka sanat dallarından destek almayan, ülke sorunlarına uzak bir gençlik yetişiyor; ortalıkta. Onlar markalı bir dünyada, imajlarla, karizmatik olma derdindeler. Kitabın, derginin, şiirin, sanatın... peşine düşenleri öyle az ki. Bir an önce ünlü olma, sınıf atlama, televizyonlarda gözükme, basında kendilerinden söz edilmesi derdindeler. Boş kafayla nereye varılabilir ki! Ama onlar bir yerlere varma derdindeler.
İçlerinde çabalayan, kendilerine şiir yolu bulma derdinde olan gençler de var, onların da hakkını yemeyelim bu arada. Çok çeşitli yelpazede yol alan bir şiir, sanat ortamımız var aslında. Deneysel şiirden, haikudan, geleneksel şiirimizden, halk şiirinden... beslenen şiir ortamımızın geleceği için ne söylenebilir bilemiyorum. Bunu gelecek yıllar gösterecek. Edebiyat Ortamı yıllığında genç şairlerin Turgut Uyar’ı keşfetmeye başladıklarını yazdı Mustafa Aydoğan. Bu da sevinilecek bir durum. Gençler, el alacakları şairleri keşfetmeli elbette.


Adnan Özyalçıner - Yazar


Edebiyat nerede? Nerede olsun, olduğu yerde başının çaresine bakıyor. Hep öyle olmadı mı? Kendi başına yalnız kalmadı mı? Yalnız bırakılmadı mı?

Edebiyat her şeyden önce dil demek, yeni bir dil yaratmak demek. Yaratılan bu yeni dille yepyeni bir dünyaya, bir şiir, bir öykü, bir roman dünyasına açılmak demek. Bu dünya insana, yaşama açılan bir dünyadır. Savaşların, baskıların, ölümlerin, öldürümlerin yaşandığı dünyamızda insanın, insanlığın mutluluğunu, eşitliğini, kardeşliğini, bir aradalığını yaşayacağı, yaşatacağı bir dünyanın, en azından, habercisidir. Edebiyat bir yaşama sevincidir, geleceğe güvendir, umuttur. Düşlerle, hayallerle, güzelliklerle, hep güzelliklerle, iyiliklerle, mutluluklarla, sevinçlerle yoğrulmuş bir yaşam özlemidir. Edebiyat, edebiyatçı, yazar hep bunu söylemeye çalışmıştır. İnsanın onurlu bir yaşam süreceği bir dünya kurmaya çalışmıştır. Savaşların, acıların, baskıların, haksızlıkların, ölümlerin, öldürümlerin sürekli yaşandığı, yaşatıldığı dünyaya karşılıktır yaptıkları, yapmak istedikleri.


Benim kişisel olarak ölçeğim şu oldu: Ben anası babası okuma yazma bilmeyen bir ailenin çocuğuydum. Babam işçiydi. Bütün çocukluğumla ilk gençliğim İstanbul’un kenar semtlerinden birindeki bir işçi mahallesinde geçti. O mahalledekiler çektikleri acıları derinden duyuyor, aralarında tartışıyorlarsa da ifade edemiyorlardı. Hayalleri, düşleri, gelecek umutları vardı, dillendiremiyorlardı. Edebiyat onların dili olabilirdi. Onun için öykülerimde onlar vardır. Doğu Anadolu’yu görüp Kürtlerle karşılaştığımda İstanbul’daki işçi kesiminin yoksunluklarıyla yoksullukları onları da pençesine almıştı. Üstelik dilsizdi onlar bir de. Konuşarak bile kendilerini ifade etme olanakları yoktu. Onların dili olmak, yaşadıklarını, açıkçası yaşayamadıklarını anlatmak edebiyatın işi olmalıydı. Onun için onları da dillendirdim.

Edebiyat çağına, gereğinde gününe tanık olmaktır. Yaşananları dile getirmektir. Yaşatılanların karşısında durmaktır. Yaşamı savunmaktır. Has edebiyatçılar, gerçek yazarlar hep böyle yaptı. İnsanın, insanlığın güzellikler, iyilikler ortasında onurlu bir yaşam sürmesini istedi/istiyorlar.

Hepsi iyi güzel de, her zaman, edebiyat istediğini yapamıyor. Ya yaptığı, yapmak istediği iyi şeyler perdeleniyor ya da düpedüz engelleniyor. Edebiyatın baştan beri düşüncesini özgürce ifade edememekten başı derttedir. Bu konuda çok badireler atlatmıştır/atlatıyor.

Bugün edebiyatın önünü kesen önemli başka bir şey var. Edebiyatın metalaştırılması. Kapital sahiplerinin ele geçirdiği edebiyat tanıklıklardan, düşünceyle düşündürtmekten alıkonularak serüvenci, cinselliği alabildiğine abartılmış, gerçekliği yansıtmayan fantezilere dayalı, boyun eğen, mistik bir yaşamın sözcüsü yapılmak istenmektedir. Bu konuda desteklenip çoksatarlığa yönlendirilerek sabunköpüğü, düşündürtmeyen, oyalayıcı, genel geçer bir edebiyat öne geçirilmiştir. Edebi değerlerin yerini reklâm değerleri almıştır/almaktadır. Bunların içlerinde çağının belki de gününün tanığı olanlar yok mudur? Vardır elbet. Ama onlar çağının ya da gününün ne özünü ne de düşüncesini yansıtırlar. Çağı da günü de dekor olarak kullanmaktadırlar. Buysa onlara yalancı bir parlaklık, içi boş da olsa takma bir çekicilik kazandırmaktadır. Çağcıl olmak da böylece, özellikle sahteleştirilmektedir.

Gerçek edebiyatın özellikle de edebiyatı geliştirecek olan genç yazarların okurlarına ulaşmada bir sorunu vardır bugün. Dağıtım sorunu. Öncelikle genel dağıtıcılar, bir ay içinde belli sayıda satmayan kitapları geri yollamaktadır. Kitapçılarsa yeni çıkan kitaplar için belli bir raf ömrü, sözgelimi bir ay, on beş gün gibi, belirlemiştir. Bu sürenin sonunda o kitabı dükkânda görmeniz olanaksızdır. Ya tezgâh altında bir yerdedir, ya da çoktan genel dağıtıcıya geri gönderilmiştir. Çoksatarlar, çok sattırılanlar edebiyatı bir de bu yönden perdelemektedir.

Bundan böyle edebiyat, düşünce kitaplarını yasaklamaya gerek yoktur. Edebiyatı ele geçiren kapital sahipleri onları zaten kendi yöntemleriyle yasaklanmaktan beter ediyor. Yok saydırıyor.

Ne olursa olsun edebiyat, yalnızlaştırılmak istense de başının çaresine bakıyor/bakacaktır. Bu hep böyle olmuştur. Markalara aldırmadan kendi bildiği yolda ilerleyecektir. Çünkü ilerici olan odur. Öne çıkarılanlar yerinde sayar. Kendi parlak görünüşlerine aldanarak yerlerinde sayacaktır. Kuşkunuz olmasın!



Necmiye Alpay


Edebiyatımızdaki temel sorun üzerine, edebiyat sosyolojisi alanında çalışma yapmadığım için yalnızca izlenimlerimi söyleyebilirim. Görebildiğim kadarıyla sürecin önemli bir özelliği, kompartmanlaşmadır. Edebiyatta siyasal temeldeki kompartmanlaşma artıyor. Kemalist çevre, İslamcı çevre, devrimci/özgürlükçü çevre... Bunlar akım kavramını aşan, birbirinden kopuk denebilecek çevreler/ortamlar olduğu için “kompartman” terimini kullanıyorum. Bu süreç 1950’li yıllardan beri azar azar belirginleşti. Öyküsü, romanı, şiiri, eleştirisi ve denemesiyle kendi içinde ayrı birer bütün oluşturuyor kompartmanlar ve birbirini okumuyor, okusa da yakından izlemiyor. Belki İslamcı kesim diğerlerini göreli olarak daha fazla izliyordur. Bunun dışında, çevrelerin her birinden birkaç kişi diğerlerini bir miktar izliyor, hepsi o kadar. Kürtçe gibi komşu dillerle olan ilişkileri de hesaba kattık mı, kompartmanlaşmanın düzeyi daha iyi anlaşılır. Bununla da bağlantılı ikinci bir temel sorun, edebiyat bilincinin yetersizliği. Tıpkı dil bilinci gibi, edebiyat bilinci de ansiklopedik bilgiyle karıştırılıyor. Diyebilirim ki edebiyat eğitimi ve bilinci, ayaklarının üstünde değil başının üstünde duruyor. Birkaç çok iyi akademik odak hariç.


“Yeni nesil edebiyat”ın bütününü izlemek kolay değil. A. Ömer Türkeş ve Metin Celâl gibi yazarlar daha yakından bakıyorlar ama, derinleşmeye zaman bulamamaktan herkes yakınıyor. Bir yönde derinleşirseniz bir başka yönde yaya kalmaya yazgılısınız. Hem bütüncül hem derinlikli analizler yapabilmek için, çok sayıda parçanın derinlemesine incelenmesi gerekir ki bu da pek bireysel çalışmayla altından kalkılacak gibi bir iş değil. Ama genel bir izlenim olarak, çok sayıdaki vasat yazarın yanı sıra iyi yazarların da çıkmakta olduğunu söyleyebilirim. Bir tarafta hayli klişeleşmiş, ayinleşmiş birtakım edebiyat “etkinlik”leri ve yayınlar devam ediyor, diğer tarafta daha hakiki, ufuk genişletici işlere rastlanabiliyor. Benzersiz yapıtlar her zamanki gibi az. Bütün bunların da ötesinde, eskinin pembe romanlarıyla Yeşilçam filmlerini aratmayan bir popüler edebiyat piyasası var ki, edebiyat sosyolojisinin ilgisini bekliyor o. Benim gibi (bir öğrencimin deyişiyle) “kenar köşe yazarı” olanlar, çoksatar kitapları olmayanlar, yazarlıkla geçinme hayali kuramaz pek. Ancak her tür çeviriyi ve dil danışmanlığını da yazarlıktan sayarsanız, o zaman son yıllarda hayatımı yazarlıkla idame ettirdiğimi söyleyebilirim. Okuyucu ile yazarın bir araya gelebileceği ve edebiyat sohbetleri üzerinden birbirini geliştirebileceği buluşmalar üzerinden yüz yüze iyi bir okur-yazar diyaloğu kurulabilir ama, ender bir durumdur bence bu. Bazı sempozyumlarla bazı söyleşilerde, belki. Eposta ve internet forumu gibi, yeni ve gayet iyi olanaklar da var aslında. Okuma grupları gibi, okuru aktifleştiren gerçek etkinliklerden bazılarının yıllardır sürdüğünü de işitiyorum.


Ahmet Telli - Şair

EDEBİYAT başlıbaşına sorun yaratıcı bir sanat pratiğidir. Doğal olarak, kendisinin de sorunları olacaktır. Okuru tedirgin edici, onun rahatını, huzurunu kaçıran edebiyat, yazarın da kendini gerçekleştirme olanağıdır. Okuruyla birlikte sorular üreten, ortak düşler kurmaya yönelten edebiyatın toplumun değer yargılarıyla uzlaşmadığı bellidir. Bu söylediklerim edebiyatın iç devinimleri, açılımı ya da daralmalarıdır. Edebiyat dışı müdahaleler edebiyatın değil toplumun sorunları olsa gerek. Nitekim popüler kültürün edebiyata müdahaleleri önemli bir sorundur. Egemen kültürün gerici yanı çeşitli biçimlerde gövde gösterir. Ulusal edebiyat, muhafazakâr sanat vb. Yaşadığımız dönemde böyle bir güç gösterisiyle karşıkarşıyadır edebiyat.
“Yeni nesil edebiyat” deyimi, yine “kuşak”laştırma gibi bir kategorileştirmeyi akla getiriyor ki, bu türlü adlandırmalara sıcak bakmıyorum. Edebiyat bir sürekliliktir; bu süreklilik elbette düz bir çizgide değildir. Zaman zaman sıçramalar da görülür. Sanat doğası gereği bu türlü kopuşlarla gelişir ya da arınır. Böylesi atılımlardan keyfi kaçan iktidar odaklı sanat anlayışları müdahale etmeyi hayata geçirebilirler. Nitekim muhafazakâr sanat gibi gerici bir anlayış “muhafaza” kavramını da gericileştirir.

Bir sanat dalı olarak kabul edilen edebiyat, meslek alanı değildir. Bu yüzden de roman, öykü, şiir alanında ürün verenlerin geçimlerini sağlayacak başka meslekleri olagelmiştir. Meslek olarak yazarlık, basın yayın alanı için söz konusudur ve bir de elbette, edebiyatın yaratıcı yanıyla değil de akademik yanıyla ilgili olanlar için edebiyat bir meslek olarak kabul edilebilir.


Adnan BİNYAZAR
Yazar

Sorunlu olmak edebiyatın yapısından geliyor. Başta ekonomik durum, toplumsal durum, siyasal dalgalanmalar edebiyata da yansır. Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne birçok sanatçı, kul duygusuyla davranmadıkları için hapislerde çürütülmüştür. Osmanlı dönemi de farklı değildir. Yurtsever Namık Kemal’in Magosa zindanlarında işi neydi? Toplumun dertlerini deşen, özgürlük, bağımsızlık savaşımına giren yazarların yazgısı cumhuriyet döneminde de değişmedi. İktidar yanlıları büyükelçiliklerde yan gelip yatarken, kalemlerini inançları doğrultusunda kullanan Nâzım Hikmet Bursa, Sabahattin Ali Sinop mahpushanesinin kalın duvarları arasında geçirdi gençlik yıllarını.

Gerçek edebiyat halktan yanadır. Kurulu düzen ise, hiçbir çağda gerçekleri gün yüzüne çıkaran yazardan hoşlanmamıştır. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde, adamlar ses duvarını aşarak 39 bin kilometre yükseklerden yeryüzüne atlarken, gerçekleri dile getirmenin ötesinde bir eylemi olmayan onlarca gazeteci neden Silivri’de adalet bekliyor?

Yazanın, düşünenin üzerindeki bu baskı, halk kendi demokrasisini yerleştirene değin sürecek. Zaman, aydınlığın muştucusudur; elbet bir gün o da gerçekleşecek.

Dosyanızda edebiyatın nereye gittiği sorusuna yanıt aranırken şu nokta gözden kaçırılmamalıdır. Yayınevleri arasındaki rekabetten dolayı basılan eserlerde belirgin bir kalite düşüklüğü yaşanıyor. Medyanın allayıp pullayarak öne sürdüğü yazarlar birden ilgi odağı olabiliyor. Toplumu aydınlatacak, edebiyata düzey kazandıracak esere binde bir rastlanıyorsa sevinelim. Pop salgınında olduğu gibi, birden parlayıp iki hafta sonra kimsenin aklına gelmeyen ürünler sardı ortalığı. Sanatta erotizmin pornoya dönüşmesinden öte düzeysizlik yoktur. Üstelik bu düzeysizliğe sanat adı altında düşülüyor. Ne yazık ki, konu eleştirel bir ortamda tartışılmıyor da. Kurgusuyla, anlatımıyla, beğeni düşüklüğüyle gittikçe yaygınlaşan bu tür kitaplar, edebiyatı özünden saptırmakla kalmıyor, toplumun edebiyat kavramına duyduğu saygınlığı da zedeliyor. Herkesin yakındığı okumama sorununun temelinde yatan budur.

“Türk edebiyatı nereye gidiyor?” sorusu bağlamında yazarın okurla ilişki kurması üzerinde de duruyorsunuz. Bence en önemli sorunlardan biridir bu. Rusya’da, özellikle romancıların, eserlerini bastırmadan, yazarlardan, eleştirmenlerden, okurlardan oluşan bir topluluk karşısında okuyup onların değerlendirmelerine sunduklarını okumuştum. Bunların arasında Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Mayakovski gibi devler de var. Bunun Avrupa’da öteden beri uygulandığını Berlin’de bulunduğum yıllarda öğrendim. Almanlar, büyük olasılıkla yazarın, kitabın değerini bilen bütün Avrupa ülkelerinde kitap yayımlandıktan sonra “okuma günleri” düzenleniyor. Kimi zaman, bir bakıma dinlenme, sohbet yeri olan kahvehanelerde toplanılıyor, kitap tanıtıldıktan sonra, yazar, kitabın kendince ilginç bulduğu yerini okuyor, daha sonra da sorulara geçiliyor. Yazara ücret de ödeniyor. Almanya’da okumalara çağırdıklarında honorar adı altında bir ödeme yapmışlardı da şaşırıp kalmıştım.

Bizde bu tür toplantılar yeni yeni başlıyor. Semih Gümüş’le A. Ömer Türkeş’in İstanbul Modern’de yazarlarla konuşmaları düzeyli bir başlangıç. Bu arada, önce özel okullarda başlamak üzere, sonra devlet okullarında da uygulanan yazar-öğrenci buluşmalarını kuşkusuz iyi bir gelişimedir. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Batı kültüründen etkilenen İstanbul konaklarında çocukların da katıldığı ev içi toplu okumalardan dolayı biz de bu tür toplantılara yabancı değiliz.

Son günlerde yayımlanan Orhan Karaveli’nin Kendi Heykelini Yapan Adam İlhan Selçuk (Doğan Kitap) adlı kitapta bunun somut bir örneğini görüyoruz. İlhan Selçuk’un kız kardeşi Ülfet Ertel anlatıyor:
“İlhan Abim şiirle yatıp kalkan bir insandı. Belleğinde yüzlerce şiir vardı ve ben biraz büyüyünce rütbe verme oyununu geçmişte bırakmıştık. Artık şiirle söyleşiyor, bir yandan da sanki birbirimizi sınava çekiyorduk. Sözgelişi o çok sevdiği Hacı Bektaş Veli’yle başlardı:

     Hararet nardadır sacda değildir
     Keramet baştadır taçda değildir
     deyince ben arkasını getirirdim:
     Her ne arar isen kendinde ara
     Kudüs’te, Mekke’de Hac’da değildir  

Bu şiir oyunu Yunus Emre’yle, Namık Kemal’le, Âşık Veysel’le, Ahmet Haşim’le sürer, sıra Nâzım Hikmet’e kadar gelirmiş.

İnsan, yalnızca beden değil, dünyayı ruhunda taşıyan sınırı belirsiz bir “içvarlık”tır. Beden zamanlı, içvarlık zamansızdır. İnsanda zamansızlığı edebiyat, sanat yaratıyor. İnsan, nice deneyimlerden geçerek vardığı moral değerleri içvarlığında oluşuma uğratarak insanlığını kurdu. Sözü, sizin deyiminizle “yeni nesil”e getireyim. Yeni kuşak, büyük çoğunluğuyla moral değerlerin oluşturduğu içvarlığını ruhunda duyumsayamıyor. Oysa içvarlık, kabuğu içinde kaplumbağa ne denli mutluysa, insana da aynı mutluluğu duyumsatır, o güveni verir; yani, insanı “insan” kılar.

Bu yargıya geçmişe özlem duygusuyla varmıyorum. Böyle algılanmasını da istemem. Ama şu da bir gerçek: “Eski”nin değerleri bu güne olduğu gibi taşınamaz ama birbirinin ardınca gelen kuşaklar, çağlarına uyum sağlarken, eski değerlerden doğan boşluğu doldurabilmelidirler. Yüzyıllar öncesinin Raffaello’sunun değeri, yüzyılımızda o gelenekten bir Picasso yetiştiği için anlamlıdır. İçvarlığını geliştirmeyen kuşaklar, insanlıklarından uzaklaşıp birer zulüm makinesine dönüyorlar. Okuyun gazete sayfalarını, kadına yapılan zulüm, tecavüz tüyleri ürpertiyor. Moral değerlerle oluşan sanat, edebiyat inanı vicdanlı kılan en etkili araçtır. Vicdanın ancak içvarlığı olan insanda bulunduğunu sanırım vurgulamaya gerek kalmayacaktır. İnsana, insan olduğu bilincini kazandıran da içvarlığıdır.

İletinizin sonunda da vurguladığınız gibi, yazarların, yayıncısıyla, okuruyla, kitabına emek veren kişilerle bir araya gelip çalışmalarını sohbet havası içinde değerlendirilmesi, yapılan işi daha düzeyli kılar. Babıâli özleminizde haklısınız. Ama ne yazık ki, yıllarca aynı apartmanda oturanlar birbirlerinin kapılarını çalmadıkları gibi yüzlerini de görmek istemiyorlar. İnsanlık yaban hayvanına döndü dönecek... Yukarıda sözünü ettiğim moral değer yoksunluğunun sonucudur bu duruma düşüş. Sanki, çevremizi saranlar insan değil, robotlardan oluşan teknik yaratıklar...

Gelelim yazarlığın “hayatı idame ettirip ettirmeme” sorununa... Sait Faik’e mesleği sorulduğunda “yazar” deyince, ilgili memurun, sekretere dönüp, “Yaz, mesleksiz!” demsinin üzerinden nerdeyse altmış yıl geçti. Bu gün de değişen bir şey yok. Yazarın iyi kötü bir mesleği olmasa, nerdeyse İranlı ozan Firdevsi gibi, ölüsü sokakta bulunur. Büyük yazar Orhan Kemal, parmağını gaz ocaklarında ısıtarak tefrika romanlarının parasını almak için kim bilir kaç gazete patronunun kapısını aşındırmıştır. Kaç yayınevi sahibinin bürosunda nöbet tutmuştur!..

Beş on yazarın dışında, yazarlığı geçim sağlayacak bir meslek olarak düşünmek hayaldir. Büyük yayınevleri az çok telif sorununu kurumlaştırdılar. Onların arasında bile ödeyecekleri telifi aylar sonrasına erteleyenler var. Küçük yayınevlerine kitap verdiyseniz telifi unutun. Az çok, sıkça yenilenen telif yasası da var. Ödememeyi yasaya nasıl uydurdukları bir sırdır.

Deveye boynun eğri demişler, o da nerem doğru ki demiş. “Türk edebiyatı nereye gidiyor?” Eğriliğini doğrultursa belki gidecek yeri de bulur...


Cengiz GÜNDOOĞDU
Eleştirmen

Türkiye, 12 Eylül 1980 faşist darbeden bu yana restorasyonda… Böyle dönemlerde insanlar, hızla nesnellikten, gerçeklikten kaçar, öznele sığınırlar. Falcılık, mistisizm yükselir. Toplum sorunları el yakıcı duruma gelir. Kişi, öznelin çıkmazında dolanır durur.

Türkiye’de yazın dünyası, roman, öykü bu restorasyona uygun biçimde duruyor. Bunun ayrıksı örnekleri varsa da, egemen yazın, restorasyona uygun olan.

Şimdi şunu sormamız zorunlu. Restorasyona uygun romanın, öykünün temel öğeleri nelerdir. İlk elde şunu söylemek gerekir. Bu ürünler gerçekçi değildir. İzleksiz bu ürünlerde küçük burjuvanın öznel bunalımları sergilenir. Arada sol hareketler aşağılanır, küçümsenir, alay edilir. Bu ürünler hiçbir biçimde estetik düzeye gelmeyi başaramaz. Birer düz yazıdır hemen hepsi…

Bakın ne diyor, genç yazar Serhat Çelikel, “Dürüst olmak gerekirse edebiyatı hep bireyin içe dönük faaliyeti olarak gördüm, en başından beri toplumcu edebiyatla aram pek iyi olmadı diyebilirim. Bence edebiyat bir dönem böyle toplumcu bir işleve ihtiyaç duysa bile –ki bu bile çok kabullendiğim benimsediğim bir durum değil- artık bu ihtiyacı karşılayacak, yani insanlığın dertlerinden bahsedecek başak mecralar var, benim görüşüm ve yapmaya çalıştığım şey de edebiyatın bu mecralardan biri olmadığı belki de olmaması gerektiği yönünde.” * Genç yazar, “salt birey olarak” neler duyumsar, hezeyanları, sıkıntıları nedir, bunları yazacakmış. Genç yazar, bunları nerden öğrenmiş, bilmiyorum. Ama yanlış öğrenmiş. Toplumcu yazın da bireyi yazar. Öznel, gerçekçilikten kaçan yazından ayrımı şudur. Toplumcu yazın, bireyi, toplumsal bir varlık olarak ele alır.
Bütün büyük gerçekçi yazarların yöntemi budur. İnsan, toplumsal varlıktır. Toplumu dışlayan bir yaşam, anlayış olarak, baştan estetikten düşer.

Gerçekçilikten kaçan ürünlerine bakarsam, Orhan Pamuk, İhsan Oktay, Ayşe Kulin, aslında daha çok ad sayabilirim ama, günümüzün starlarıyla yetiniyorum. Bu yazarların ürünlerinde örge yoktur, sergileme vardır. Oysa örge bir yapıtın omurgasıdır. Karakterler, olaylar, konuşmalar örgeden çıkar. Yapıt canlanır. Böylesi yapıtlarda örge, her durumu insanla ilişkilendirir.

Gerçekçi iki yapıttan, bu dediğime örnek zorunlu. Çünkü bu dediklerim kesinlikle anlaşılmıyor Türkiye’de.
Birinci örnek. Anna Seghers’den Ölüler Genç Kalır. Erwin’le Marie birbirini sevmektedir. Erwin tutuklanır, katledilir. Marie bunu bilmez. Sevgilisini uzun süre bekler. Erwin’den bir çocuk doğurur. Karısı ölmüş bir erkekle evlenir. Dondurucu soğuk bir gecede, camlar buz tutmuştur, Marie, sevgilisini boşuna beklediğini anlamıştır. Acıları dinmiştir. Ama birbirine benzeyen soğuk geceler gibi acısı yanıbaşındadır.
Buna nesnelerin birliği denir. AnnaSeghers, soğuk geceler deyip geçseydi, soğuk geceleri bir insanla ilişkilendirmeseydi bu roman estetik değerden düşerdi.

Ama bizde, soğuk geceler, yağan yağmurlar deyip geçen çok ürün var.
İkinci örnek Adnan Özyalçıner’in Tutsaklar adlı öyküsünden. Yusuf, Amerikalı iki askerle ciple köye girer. Sabahın erken saatleridir. Bu saatte bu hızla korna çala çala girdikleri görülmemiştir. Köylüler söylenir. Köylülerden biri kalkar. Yüznumaraya girer.
Burada duruyorum. Romanda, öyküde doğal gereksinimler gösterilmez. Tuvalete gitti, yemek yedi, uyudu denmez. Doğal gereksinimler gösterilecekse bunun bir konuma bağlanması zorunludur.
Adnan Özyalçıner, köylüyü yüznumaraya sokup, çıkarsaydı öykü estetik değerden düşerdi.
Bakın Adnan Özyalçıner n’apıyor. Köylü yüznumaraya girmeden sıralı duran kutulardan birini alır. Bu, ABD’nin Türkiye’ye gönderdiği ketçap kutularından biridir. Bütün köy buna benzer kutularla doludur.
Buna nesnelerin birliği denir.
Adnan Özyalçıner yüznumaraya giden köylüyle okura ABD emperyalizminin Türkiye’yi köylere kadar kuşattığını gösterir.

Buna ayrıca birey-toplum diyalektiği denir. Bütün büyük gerçekçi yazarlar yapıtlarını bu temel üstüne, birey-toplum diyalektiğiyle kurarlar.
Karşı gerçekçi öznel yazının ürünlerinde nesneler gelişi güzeldir. Birey-toplum diyalektiği yoktur.
Sorun, gerçekçi-karşı gerçekçi yazın tartışmasının çok ötesindedir. Sorun insanla ilgilidir.

Nasıl bir insan istiyoruz. Toplum sorunlarına kayıtsız, estetik bilinci dumura uğratılmış, kendini dünyanın merkezine koymuş bir küçük burjuva mı özlediğimiz insan. Değilse toplum sorunlarına duyarlı, öbür insanla insan türü, dolayısıyla insanlık bağıyla ilişkiye giren, estetik bilinci, tinsel yetileri gelişmiş insanı mı özlüyoruz. Öyleyse gerçekçi yapıt zorunludur.


Leyla ERBİL
Yazar

Temel sorun ülkenin, toplumun çöküş sürecine girmesidir bence. Yetmiş milyonluk bir ülkede düz yazının genelde en çok 2000 baskı adedini geçemeyişi, şiirin ise neredeyse hiç okunmaması giderek yayınevlerinin, artık şiir kitabı yayınlamayacağız demesi yeterince anlamlı.

Ümmetçilik geliştikçe çağdaşlık ve içinde çırpınan sanat alanları daralmakta. Temel sorun bu. Bir din tüccarının eline düştü bu toplum; o kafa yok olmadan entelektüel hayat ilerlemekte zorlanır.
Yeni kuşaklar arasında sevdiğim, izlediğim yazarlar var. Ancak ben ödül verecek bir jüri üyesi değilim. Biliyorsunuz ödül kurumuna karşıyım.

Geçim sorunu diyorsunuz, bu ülkede yazarlıkla geçinen pek olmamıştır. Sait Faik gibi en büyük yazarımız bile ailesinin olanaklarıyla geçinirdi. Belki birkaç isim, örneğin Yaşar Kemal yazdıklarıyla geçiniyordur? Tabii Orhan Pamuk ve Elif Şafak’ı saymak gerekmez.

Yazar okur ilişkisine gelince, böyle bir ortam yok ki! Hangi ilişki! Yazar kuruluşları bu işi üstlense belki bir şeyler olabilir diye düşünüyorum.
Biz ya da ben diyeyim, usta yazarları meyhanelerde yakalar sohbet ederdik; Asmalımescit’te falan! Şimdilerde bazı okurlar size ya mektup yazıyor, ya bir vesileyle tanışıyoruz. O kadar.
Bence yazar örgütleri bu işleri kültür bakanına bırakmamalı. Onun, gittiği belediye başkanının  hapiste olduğundan bile haberi yok!
PEN, TYS vb. gibi kuruluşlar bir araya gelip “ne yapmalı”yı tartışmalı. Böylece bazı adımlar atılabilir belki. Örneğin hiç değilse ayda bir gün –şu meyhanede ya da pastanede- üyelerimizi ve okurlarını bekliyoruz diyebilirler.
Olmayacak duaya amin!

....