4 Kasım 2013 Pazartesi

Yazar ve Şairlerimizle Şiir Üzerine Toplu Söyleşi

.

(Şiirdalı dergisinde yayımlanmış faydalı bu söyleşiyi şiirdalı dergisinin blog sayfasından alıntılıyorum. Soruları Maksut Koto soruyor, bakın kimler nasıl cevaplıyor - Söyleşi - ya da yazışma - uzun ama sıkıcı kesinlik değil...)


Maksut KOTO : ‘’Vasat şiir’’ ya da ‘’vasat üstü / altı şiir’’ söylemleri bir şiirin iyi yada kötü olduğunu açıklayan cümlelerdir. Okuyucu, bir şiirin iyi ya da kötü olduğunu neye göre değerlendirmelidir sizce?





küçük İSKENDER :  Benim için iyi şiir heyecanlandıran’dır; bir şeyler yapma isteği uyandırmayan şiir kötüdür. Bunu sadece eylem olarak da düşünmemeli; şairinden ayrılabilecek kadar güçlü olan şiir zaten hayat ekibini kurmuştur.

Sina AKYOL : Öncelikle, kendi şiir görgüsüne-bilgisine göre. Zaman içinde, çok kötü şiirleri çok beğenen, çok iyi şiirler karşısında ise burunlarını kıvıran nice şiir okuru tanıdım. Gerçekten de ‘şiir okuru’ muydu onlar, burası tartışılabilir elbet. Ama kendilerince ‘şiir okuru’ idiler. Posta gazetesinde her gün dünya kadar şiir yayımlanıyor ve hepsi birbirinden berbat. Bir yığın okuru var ama o şiirlerin yayımlandığı sayfanın. Aynı durum yeterli editörlüğün olmadığı internet ortamı için de geçerli. Şiirin ‘hisli sözler sanatı’ olduğunu sanan ‘duygu dolu şiir okuyucusu’, şiirin aslında dil aracılığıyla bir tür yapı kurma işi olduğunu nereden bilecek? Ya da salt duygunun şiirin safrası olduğunu nasıl düşünecek? Bunları bilebilmek-düşünebilmek için çok fazla sayıda şiir kitabı okumak gerekir. Ama hangi şairlerin hangi kitaplarını? İşe antoloji okumalarıyla başlamak iyi bir çıkış yolu olabilir. O okumalarda insanlar ‘kendi şairleri’ni bulabilirler. Ciddi şiir okuru olmak isteyen her okurun ‘benim öncelikli şairlerim’ diyebileceği üç-dört usta şairi mutlaka olmalıdır. Bir sonraki adım ise o usta şairlerin ilk kitapları ile son kitaplarını karşılaştırarak okumak olsa gerek. Böylece, şiirimizin, uzun yolculuğunda, nerelerden nerelere geldiği konusunda fikir sahibi olunabilir. Son olarak da, günümüzde yayımlanmakta olan şiir yıllıklarını dikkatle incelemek, günümüz şiirinin nelerle uğraşmakta olduğu konusunda bir tür ufuk bilgisi kazandırabilir, ciddi şiir okuru olmak isteyen okura. O okur milletinin günümüz edebiyat-şiir dergilerini de izlemeleri gerekir elbette. Hayli uzun ve zor bir süreç önerdiğimin tabii ki farkındayım. Fakat başka bir yol olmadığını da iyi biliyorum. Şiiri, ‘şiir okuru’ olabilen kişiler yazar. İyi şiiri ise ‘iyi şiir okuru’ olabilenler…

Gazanfer ERYÜKSEL : Teraziye konan ister şiir, isterse başka bir şey olsun, onun “vasat” ya da “vasat altı/üstü” olduğunu belirleyen ölçüt, ifade sahibinin tartım ölçüsüdür. Her okur kendi dirhemiyle tartacaktır şiiri… Türk ve dünya şiirini bilmeden kullanılan ifadeler, kelimenin tam anlamıyla “tasnif dışı” olmaktan öteye geçemezler. Edebiyat insanlarına düşen ise her lafı sepete koyup, tartmamaktır. 1981’de Hilmi Yavuz ile sohbete gittiğimiz günlerin birinde Hoca’yı fevkalade sinirli bulduk. Adeta burnundan soluyordu… Daha biz sormadan, “Yahu siz apartmandaki kapıcı ile şiir tartışır mısınız?” diye söze girdi. Her konunun, her yerde, her zaman, herkesle konuşulmaması kavramının içselleştirilemediği iklimler, zaman israfından, can sıkıntısından başka getirisi olmayan bir iştir. Gülü gülle tartarlar… Şiiri, şiirle…

Betül TARIMAN : Her şeyde olduğu gibi sanat, edebiyat ve şiirde de iyi ve kötü birbirine karışmış durumda. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Anadolu’nun pek çok yerinde dergi çıkıyor. Aralarında nitelikli olanlar da var. Bu güzel. Fakat bu dergilerde çok sayıda şiir yayınlanıyor. Bu çokluk içinde iyi şiirler kimi kez gözden kaçabiliyor. Hatta bazen okur yanılgıya bile düşebiliyor. Bu nedenle bu önemli bir sorun bence. Sıradan bir okur bu çokluk içinde iyi ile kötüyü nasıl ayıracak? Bunun yolu da eğitimden geçiyor. Milli eğitimin politikasının değiştirilmesi bir yana edebiyat öğretmenlerine de görev düştüğüne inanıyorum. Ki o zaman okur iyi şiir ile vasat şiirin ayrımına varacaktır.

Tozan ALKAN : Kendine göre. Bence başka bir kıstas yok. Benim kıstasım şöyle: Bir şiiri okuduktan sonra insan artık o şiiri okumamış gibi olmamalı.

Hüseyin ATABAŞ : Okuyucu her şeyden önce şiirin iyiliğini ya da kötülüğünü, şiirin düzyazıdan farklı bir söylem olduğu bilgisine / algısına sahip olmakla anlar. Yani önce bu birikime (şiir zevkine) sahip olmalı ki, bir şiirin “vasat”, “vasat üstü / altı olduğunu” algılayabilsin okuyucu. Kısacası, okur şiirin “iyi / kötü” olduğunu, söylenme özgünlüğü olup olmadığına bakarak anlar…


Şairin de yazdığı dili, dilin kendi kuralları içinde kalarak “farklı” kullanıp kullanamadığına, düzgün kullanıp kullanamadığına, dolaysıyla söylemine de bakmak gerekir. Bu söylediklerimle dili şiirsel anlamda deformasyona uğratmanın ilgisi yoktur. Ayrıca, şiirin gereklerinden biri olan “yeni söylem” bağlamında da şair dili bozguna uğratıp bir başka özgün biçimde yeniden kurup kuramadığı önemli bir ölçüdür. Öte yandan, şiir yazana şair denilebilmesi için o kişinin, dilin gizil gücü olan şiir sezgisine sahip olması ve “şiirsel espriyi” yakalayabilmesi gerekir. Ayrıca şair, şiir dilinin gündelik dilden, ayrı bir “namusu” olan düzyazı dilinden farklılığının bilincinde olmalıdır. Çünkü, Octavio Paz’ın dediği gibi; “Şiir dilin kendini aşma çabasıdır.” Düzyazı ile şiir farklı tatlara, farklı algılara yol açmasaydı ikisine birden gerek duyulmazdı… Sözün özü, şair şiiri anadilinin ve insanlığın birikimi olan evrensel değerler / duyarlıklar / algılar toplamı üzerine kurabiliyor ve özgün bir söylem yakalayabilmişse iyidir. Yani kaçınılmaz olarak, “yakışmışlık” demek olan estetik yapı gözetilmeli. Hem zaten o “yakışmışlık” oluşturulamazsa sanattan da, şiirden de söz edilemez.


Asuman SUSAM : Şiirle buluşma bir hissediş meselesidir. Bilgiyle varılacak bir menzil değildir şiir. Aristo’nun Poetika’sından bu yana sanatın, sanatçının, güzel’in yorumları ve tanımları sürekli değişmiştir, değişmektedir. Okurun şiirle karşılaşması akademinin, felsefenin, estetiğin belirlenmiş ilkelerini hatıra getirerek gerçekleşecek bir olay değildir. Şiir yazmak gibi şiir okumak da bir deneyimlenme sürecidir. Samimiyet ve sahicilik varsa her arayışın karşılığı bulunur onda. Son derece de özneldir. Yazma sürecinde aranan biriciklik okuma serüveninde de aranılandır. Şiir okurla ve okundukça çoğalan bir şeydir. Ama ve elbet her okur kendi meşrebince kendi doluluğunca okur. Bu anlamda günümüz için felsefi doluluk, yaşam deneyimi, bakış derinliği vs. konularında yoksul bir okurdan söz edebiliriz. Sanırım o nedenle dolaşan ve görünen -klişe haline getirdiğimiz kimi çok iyi isimleri bir kenara bırakırsak- vasat olmakta. Nitelikli olanı görmek için okurun da nitelikli ve donanımlı olması ve terlemeyi göze alması gerekir.

Rahmi EMEÇ : Kişi şiire nasıl yaklaşıyor? Ondan ne bekliyor? Bir şeyi anlatmasını mı bekliyor? Bunlar önemli şeyler. Edebiyat her şeyden önce bir dil olayı. Şiir daha da fazlasıyla dille ilgilidir. Diline, çağrıştırdıklarına, okuduğu şiirin kendisinde tekrar üretilip üretilmediğine bakmalı belki de…

İlkiz KUCUR : Ben de bu soruyu bence diyerek yanıtlamak istiyorum. İyi şiir içinde yeniyi barındırmalı. Bizi şaşırtan, heyecanlandıran dilin sınırlarını genişleten, bak ben de böyle düşünmüştüm ama ifade edememiştim dedirten.

Okurken içindeki müziği duyabildiğimiz, sözcüklerin yan yana geldiğinde birbirlerine ters düşmediği bir şiiri tanımlamaya çalışıyorum. Elbette başka şiirlerden, romanlardan etkilenebilir. Elbette bir anı, duyguyu çok da basit anlatabilir. Yeter ki bunların yeni olduğuna bizi inandırabilsin. Çıktığı kaynaktan çok daha yukarılara taşısın sözcükleri.

Hamasi sözcüklerle o anki duygularımızı okşayan, belleğimizin kapılarını açmaya çalışan pek çok dize bugün sözcük mezarlıklarında ne yazık ki.

Bu kısa tanımlamadan sonra okurun da kendisini zorlaması gerektiğine inanıyorum. Şiir okuru buna şairleri de dâhil ediyorum; bence dünya şiirini tanımalı. Kendi ülkesinin şiirleriyle tanışmalı. Aynı dizeler etrafında dönüp dolaşıp hem bu dizeleri yazan şairlerin diğer şiirlerine hem de tanışmadığı için belki de çok şey kaybettiği diğer yazarlara da merhaba demeli. Şiirin tarihini bilmeden ortaokul bilgileri ile şiir eğitimini sonlandırmamalı. Yalnız sanırım bunun için şairlere, yayınevlerine ve kitapçılara da görev düşüyor. Şiirin heyecanını yeniden canlandırıp, okura iyi örnekleri seçme fırsatı vermeli.

İyi şiir iyi okuru yaratır. İyi şiirlere yol açar. İyi şiir, bütün iyi şeyler gibi insana yakışandır.

Kötü şiir harcıâlemdir. Emek harcanmadan, sözcüklere danışılmadan, yazanın yazdıktan sonra kendi kendisine yüksek sesle okumadığı/okuyamadığı şiirdir. Cehaletin ve kolaycılığın ürünü olduğu hemen anlaşılandır. İnsana ve okura yapılan haksızlıktır. Tarihin şiire yaptığı onca katkıdan uzak, ben yaptım oldu anlayışının ürünüdür ve insana zararlıdır.

Atilla BİRKİYE : Kötü şiir, vasat şiir bu kavramlar, tanımlar tehlikeli. Kuşkusuz ısrarlı şiir okuru, edebiyatın öteki alanlarını da örneğin deneme, eleştiri izleyen okurdur. Bu bir ışık olabilir, bir elfeneri. Ama öte yandan hangi şiiri beğeniyorsa da o şiir onun iyi şiiridir.

Ayten MUTLU : Önce belirtmem gerek,”vasat üstü/altı şiir” söylemi bana bir şey ifade etmiyor. Bir metin ya şiirdir, ya değildir. Bir metne şiir diyebilmek için elimizde hazır bir şablon yoktur. Ama bir metnin şiir olup olmadığını anlamak için şablon gerekmez. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dediği gibi; “Zifiri karanlıkta gelse şiirinin hası/Ayak seslerinden tanırım” Yani şiir, kendisi söyler okuyana şiir olup olmadığını. Şiir, onu hissetmek için çaba göstermeyen sıradan okuyucuya sadece düz anlamıyla görünür. Ancak şiirdeki derinliği kazmak ve görünenin altındaki derinliğe ulaşmak için kendini zorlayan okuyucuya açar kapılarını. Bu okuyucu da anlar zaten şiir olup olmadığını onun.


Gülsüm CENGİZ : Geçmişten günümüze gelen kültürel birikim; halk şiirindeki zenginlik, divan şiirindeki söyleme ustalığı, çağdaş şiirimizdeki açılımlar ve dünya şiirindeki gelişmeler bize sonsuz olanaklar sunuyor. Bu olanakları değerlendirmek; yaşamda var olan gerçeklikleri bulup çıkarmak ve kendi süzgecinden geçirip kendi bakış açısıyla ve yaratıcılığıyla yoğurarak yeniden doğurmaktır sanatçının işi. Sanat, yaşamın yeniden yaratılmasıdır çünkü. Ancak yaratıcılık yetmez bir başına; bilgi-kültürel birikim, yoğun emek ve sanatçının yaşama bakış açısı da gereklidir. Sanatçının yaşama bakış açısı, dünya görüşü ve şiire verdiği emek, üretilen sanat yapıtlarının niteliğini belirleyen en önemli ögelerdendir.

Öte yandan, şair kendine özgü bir şiir kurarak özgün bir söyleyiş ve dil edinmelidir. Şiirde şairin emeği ve kendine özgü anlatım dili duyumsanmalıdır. Şiirin içeriğinden bağımsız olarak; özgün anlatım dili, herkesin kullandığı sözcüklerin yerine geniş bir deyiş ve söz varlığına yer verilmesi, söz sanatlarının yerinde, dozunda kullanılmış olması o şiirin niteliğini belirleyen etkenlerdir. Değişik dönemlerde, toplumsal olaylardan da etkilenerek şiir yazan kişilerde ortak sözcükleri yaygın olarak kullanma eğilimi ortaya çıkmaktadır. Örneğin, 1980 sonrasında ölüm, kan, işkence, zindan, kavga, mücadele, direnç vb. sözcüklerin pek çok şiir yazan kişi tarafından kullanıldığını görüyoruz. Oysa, işkence demeden işkenceyi, ölüm demeden ölümü, aşk demeden aşkı, direnç demeden direnci anlatabilmeli şair. Bunun için de zengin bir imgelem gücüne ve söz varlığına gereksinim vardır. İçerik olarak da okur, okuduğu şiirde kendi yaşamına değen, dokunan bir şeyler bulmalıdır. Ancak sanatın diliyle yapmalıdır bunu şair. İleti kaygısıyla bildiri yazar gibi yazmak yerine, bir söz, bir soru, bir görüntüyle anlatacaklarını anlatabilir. Okur, şiiri okuyup bitirdiğinde, şiirden bir şey kalmışsa, duygu ve düşünce dünyasında karşılık yaratmışsa o şiirin iyi bir şiir olduğundan söz edilebilir. Bu durumda okur, şiiri kendisinin kılar çoğu kez, hatta başkalarına göndererek dolaşıma sokar…

Maksut KOTO : Günümüzde yaşanan toplumsal olaylar şiirde yeni bir anlayışı tetikler mi sizce? Ya da şiirde yeni bir anlayışa ihtiyaç duyuluyor mu?

küçük İSKENDER : Şiirde yeni bir anlayış arzusu, tatminsizlikle koşuttur; şairde yeni bir anlayış peşine düşmek daha doğru sanki. Performansa ağırlık veren şair varlık-yokluk meselesini birinci ağızdan dile getirecektir. Eda kavramının altını çizmek lazım; bu coğrafyadaki şairlerin ortak güzelliği edadır çünkü.



Sina AKYOL : Her iyi şair, temel çizgisinden çok da fazla sapmadan, hemen her kitabıyla, şiirinde hissedilir yenilikler yapan kişi olsa gerektir. Yaşanan toplumsal olayların tetikleyici özelliği elbette vardır. Ama aceleye de gerek yoktur. Sahiciliğin yolu doğru içselleştirmekten geçer. Doğru içselleştirebilmek ise zamanı gerektirir.

Gazanfer ERYÜKSEL : Sanat, her şey gibi hayatın bir parçasıdır. Düşle gerçeğin sarmalında bir yeniden üretimdir. Sistemin, egemen güçlerin metalaştıramadıkları en önemli şey şiir olmuştur. Bu nedenle de çalıyı dolanarak şiir yerine şairi denetleme yolunu seçmişlerdir. Türkiye’de 1980 darbesinden sonra toplumsal olguları ifade eden metinlere “ideolojik” suçlaması yapılarak, insan/birey, toplumdan kopuk bir canlı olarak gösterilmek istenmiştir. Tıpkı denizde olup da denizi bilmeyen balıklar gibi… Şair eğer bu kopuşu, hayatın gerçeğinden savrulmayı kabullenmişse yazılan şiir, ister istemez kitlelerin okumadığı metinler olarak kalmıştır. İşte o anda “Halk şiir okumuyor…”, “Şiirden anlamıyor…” gibi halkı küçümseyen, şairi de Kaf dağını tepesine oturtan bir anlayış dayatılmıştır. Kitlelerin gerçeğinde kopan şairin trajedisi…

Olayın bir başka boyutu 1980 sonrasında şiirin er meydanı olan dergiler yerine, holding medyasının denetiminde dergiler egemen edilmiştir. Bu durum, yukarıda söylemeye çalıştığım anlayışın denetimin filtresi olarak kullanılmıştır.



Sanatçı, gecede saklı güneşin ışığını ilk hisseden, devrim dalgasının kokusunu ilk duyumsayandır. Şiir, her gün yeniden üretilen hayatın bir parçası olarak çağı, insanı ve toplumu söyleyerek zamanı aşmaya devam edecektir. Bu sarmalda en büyük belirleyici hayat ve zamandır.

Betül TARIMAN : Günümüzde yaşanan toplumsal olaylar dönemin ruhuna ilişkin bir şeylerin yazılmasına neden olabilir. Ama dil başka bir şey. Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, İlhan Berk, Gülten Akın , İlhan Berk gibi şairlerin yaşadığı dönemde pek çok kişi şiir yazdı ama günümüze kalan şair sayısı bir elin beş parmağını geçmez. Yeni bir şiir anlayışına ihtiyaç duyulur mu? Bunu zaman gösterir.

Tozan ALKAN :  Akımlar dönemi bitti. Şiiri bir kalıba sığdırmak zor.Ama toplumsal olaylar elbette şiiri tetikler. Örneğin "Gezi direnişi" yerleşik algılarımızı değiştirdi. "Gezi"nin şiire ve tüm sanatlara yansıması olacaktır.

Hüseyin ATABAŞ : Önce şu, şiir yazıldığı çağa tanıklık etmeli… Dünyadaki tüm sanat oluşumlarına / ekollerine bakıldığında, hemen hepsinin, büyük toplumsal gelişmelerle / kırılmalarla birlikte ya da onların tetiklemesiyle ortaya çıktığı görülür. Örneğin Avrupa ticaret kentsoylularının ortaya çıkarttığı yeni kültür açılımlarının nitelikleri hem siyasi / ekonomik, hem de düşünsel / sanatsal içeriği ile tüm dünya kültürlerini de değişime zorladı. Bir tür başkaldırı olan bu durum bilim, felsefe, tarih, sanat ve modernleşme alanlarında belirgin bir biçimde öne çıkar. Yani tarih boyunca ortaya çıkan her sanat deviniminin / yeniliğinin altında toplumsal bir nedensellik vardır. Örneğin Dadaizm’in temelinde savaşın anlamsızlığına başkaldırı olduğu gibi.

Ama çağımızda yaşanan hız sürecinde, dünyada bir daha herhangi bir sanat akımı ortaya çıkmayacağı kanısındayım. Her sanat akımının dayandığı bir nedensellik olmasına karşın, ne bizdeki 12 Eylül 1980 kırılması, ne de 1990’ların başlarından itibaren dünyada yaşanan kırılmanın, sanatın kimi kazanımları yitirilmesi dışında, bir yankısı / etkisi olmadı. Hatta böyle bir oluşum bizim “Gezi Parkı Direnişi”nden bile beklendi, bekleniyor. Ama ne yazık ki, “Yeni Dünya Düzeni” denilen olgunun insanlığı sürüklediği tüketim çılgınlığı kimseye göz açtırmıyor. Bu hızlı gidişte yeni bir sanat oluşumuna olanak bulmamız olası değil… Yeni bir eylemin / ekolün ortaya çıkabilmesi için durmuşluğa / oturmuşluğa gerek vardır. Oysa “Yeni Dünya Düzeni”nde, kapitalizmin süpürgesi her değeri çarçabuk süpürüp götürüyor. Demek ki, şiirde de başka alanlarda da yeni bir anlayışa gerek duyanlar olsa bile buna olanak bulunamıyor


Asuman SUSAM : Şiiri hayattan ayırmanız mümkün mü? Şiir derken ima ettiğimiz bir oluş, bir deneyimlenme süreci. Şair nerde yaşıyor, bulutların üzerinde mi? Roboski’nin verilmemiş hesabı, Pınar Selek’in uğradığı haksızlık, Gezi’de kaybettiğimiz insanlarımız, kadın cinayetleri,işçi ölümleri, yoksulluk, başörtüsü tacizleri, inancını dilediği gibi yaşayamamanın önündeki gayriinsani engeller… Bunlar yokmuş gibi yaşayabilir mi bir insan, bırakın şairi? Bunlar yaşanırken aynı kalabilir mi? Ne aynı kalıyor ki? O nedenle yeni bir söylem yeni bir şiir… Hayatla birlikte özne de değiştikçe bu zaten kendiliğinden oluyor. Hiçbirimiz beş yıl öncesinin kavram ve hayatbilgisiyle konuşmuyoruz. Dahası başka türlü duyup hissediyoruz. Bu da doğal olarak dile ve düşünceye yansıyor. Kendiliğinden bir yenilik; icad ve zorlama değil. Zaten yeni bir duyarlılığın sesiyle yeni bir dünya algısıyla yazılan şiirler iyi takipçilerin gözünden kaçmıyordur. Bunların en iyi örneklerinden biri benim için yaşayan en tepedeki şair Gülten Akın’ın Gezi öncesinde Kitap-lık’ta yayımlanmış olan şiirleriydi.

O nedenle şiirdeki arayışları, yenilenme, tazelenme durumlarını salt Gezi’ye bağlamaya çalışan ve ‘Gezi’den sonra şiir ‘ gibi bir dolayıma şiiri sokmaya çalışan anlayışa sıcak bakmıyorum. Poetik olarak da politik olarak da yanlış buluyorum. Şunu da eklemeliyim ki insanın aynı zamanda “politik bir özne” de olduğunu pek çok şair Gezi ile hatırladı. Ama bunu hatırlayanların unutmaması gereken şey, politik bir öznenin ezilenden yana vicdan ve adalet arayışıyla, şiirin politikanın aracına dönüştürülmesi başka şeylerdir. Ve bence yeniden tartışılması gereksizdir. O kadar nettir.


Rahmi EMEÇ : Toplumsal olayların içinde yer alan insanın bundan etkilenmemesi mümkün değil. Şair de, toplum içinde olduğuna göre… Bu yeni bir anlayışa mı götürür, kestirmek zor. ‘Yeni bir anlayış’ dediğimizde de neyi kastediyoruz?

İlkiz KUCUR :  Günümüzde yaşanan olaylar deyince aklıma ilk gelen Gezi oluyor. Elbette etkileyecektir. Şair yaşadığı coğrafyadan ayrı düşünülemez. Sıcağı sıcağına yazılan dizeler de olacaktır, daha sonra demlenip kendisine bir yol bulacak sözcükler de. Kimi şair sessizliğinde damıtacaktır korkularını, yalnızlığını ve acılarını, kimisi daha yüksek sesle umudu ve dayanışmayı haykıracaktır. Şiirde yeni bir anlayışa gerek var mı? Bilmem ki bunu en iyi şiirin kendisi bilir ve yanıtını da önümüzdeki günlerde verir sanıyorum. Yaşayan bir şiir tarihini de kendisi oluşturur. Belki Gezi’nin en güzel şiirini bugün yeni doğan çocuklar yaşayacak/yazacak. Ya da hayatların da ilk kez bir toplumsal başkaldırının içinde yer alan liseli gençler bilemeyiz. Bildiğim tek bir şey var o da bu şiiri yazamayacak olan yitirdiğimiz gençler. Onlar şimdiden pek çok şiirin en anlamlı en güzel mısrası oldular. Son olarak, bence bu konuda en güzel şiir günlerdir komada olan Berkin’in gözlerini açıp, gülümsediği an yazılacak.


Atilla BİRKİYE : Şiir öyle bir yazı türüdür ki bence her zaman yeni bir “anlayış”a ihtiyacı vardır. Doğasındandır bu. Edebiyat tarihine baktığınızda bunun izlerini bulabilirsiniz. Bazen ihtiyaç olduğu dönemlerde o anlayışı çıkartamamıştır ama, anlaşılır ki sonraya bırakmıştır. Toplumsal olaylara gelince, bu sanki daha tikel bir meseledir; yine de Fransız Devrimi’nden, 1917 Ekim Devrimi’nden uzak durmak olanaklı mıdır?


Ayten MUTLU : Şiir kendini sürekli yenileyen canlı bir organizmadır. Beslendiği yer ise şairi etkileyen iç ve dış olguların şairin zihnindeki izdüşümleridir. Dolayısıyla şairi etkileyen her şey şiiri de etkiler. Şiirin gelişim ve değişim tarihine bir göz atarsak, derin toplumsal olayların, fay hatlarının özellikle de toplumsal kırılmaların şiiri etkilediğini kolayca izleyebiliriz. Bir Çanakkale savaşı şairlere destanlar yazdırmıştır örneğin, bir Sıvas katliamı da öyle. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama neye ihtiyaç duyduğunu ya da duymadığını yine şiirin kendisi belirler.Eğer yeni bir anlayış gerekiyorsa o anlayış oluşur.. Sadece zamanını bekler.Çünkü acelesi olan şairdir, şiir değil.


Gülsüm CENGİZ : 1980'li yıllar boyunca, iletisi olan, derdi olan toplumcu şiir, estetik açıdan belirli bir düzeyin üstünde olsa bile, birkaç dergi dışında, dergi sayfalarında kendisine pek yer bulamadı. Anlamsızlıktan, salt imge için imgeciliğe uzanan geniş bir yelpazedeki şiirler gençlere tek örnek olarak sunuldu. Oysa tam da o dönemde, toplumcu şairler, baskı döneminin de etkisiyle şiirlerinde yeni söylemlere başvurdular ve bu şiirimizi zenginleştiren bir olgudur. Bireylikleriyle birlikte topluma, insana dair sorunları şiirlerine taşıyan şairlerin şiirleri, o zaman da vardı şimdi de var. Bu şiir o dönemde, uzun süre görmezden gelindi. Günümüzdeyse, hem bazı dergilerin sahiplenmesiyle hem de sanal ortamdaki paylaşımlar nedeniyle giderek yaygınlaşıyor ve insanın günümüzdeki gereksinimlerine karşılık geliyor bu şiirler. Şiirde yeni bir anlayış arıyorsak, önce dönüp bu şiirlere ve daha önce yazılan toplumcu, yaşamın bütünselliğinden yola çıkarak yazılmış şiirlere bakmalıyız. Yeni söylemlerle ve zengin ifade biçimleriyle, bu şiirleri aşacak, ülkemiz şiirini daha ileri noktalara taşıyacak yeni bir şiirden, ancak yaşamsal ve toplumsal gereksinimlere karşılık verebildiği oranda söz edebiliriz. Bu şiirimizi daraltmaz, tam tersine geliştirir ve zenginleştirir. Yaşamsal olanın içinde aşk da vardır çağdaş bireyin bireysel acıları da, direnç de vardır yaşam için mücadele de… Önemli olan bunları görüp şiirin diliyle öteki insanlara gösterebilmektir.

Maksut KOTO : Günümüzde şiir hırsızlığının modern açıklaması ‘’şiirde etkilenme’’ olarak dile getirilmektedir. Bu sorun önemlidir bence. Şiirde, hırsızlık ile etkilenmeyi nasıl ayırt edebiliriz?

küçük İSKENDER : Çok kolay. Şairin donanımı tek kriterdir. Zayıf şair çalar, kuvvetli şair eklemlenir.

Sina AKYOL : Son derecede yanlış bir saptama! Özellikle gençlikte etkilenmek doğal bir durumdur. Ama o etkilenmeyi zaman içinde değiştirip dönüştürmelidir, etkilenen genç şair. Değiştirip dönüştürdükçe de kendi dilini-kendi şiirini bulacaktır. Aldığı etkiyi değiştirip dönüştürmesini becerememiş genç şair ise bir süre sonra zaten yok olup gidecektir. İşin bu kısmına (yani belli bir yaşa gelinmiş olmasına rağmen bu değiştirip dönüştürme işinin hâlâ becerilememiş olması haline) biraz abartarak söyleyecek olursak, ‘uzun sürmüş hırsızlık’ diyebilir miyiz, evet diyebiliriz. Ama, iyi örneklere bakmak varken, kötü örnekleri niye genelleştirelim ki?



Gazanfer ERYÜKSEL : Kültür, şeylerin halden hale geçen sürekliliğidir. Bu bağlamda şiir de kökleri kendi toprağında olan (dün) ve günü yürüyerek geleceğe uzanan bir yürüyüştür. Her sanatçının kan kardeşi olduğu, doku uyumu olan sanatçılar vardır. Eskilerin deyişiyle “ustasız sanat zayidir”… Ama bir de yine eskilerin “intihal” dediği bir durum vardır. Söyleyecek sözü olmayan ya da söylemesini beceremeyenler için iyi bir okur olmak bence en hayırlısıdır. Çünkü zaman, en acımasız eleştirmen ve eleyicidir. Zaman affetmez…

Betül TARIMAN : Şairlerin birbirlerinden etkilenmesi kadar doğal bir şey olamaz. Bu olabilir ama dizenin kaynak gösterilmeden aynen yazılması bu hiç hoş değil. Gerçi bu böyle olmakla birlikte eleştiri adı altında yazılan metinlerde bile kopyala yapıştır yöntemiyle birebir kaynak gösterilmeden alıntı yapıldığına tanık oluyoruz. Buna akademisyenlerde dâhil. Azcık yüzü olan yapmaz.

Tozan ALKAN : Türk şiiri Tanzimat'la, ilk çevirilerle birlikte Batı şiirinden, özellikle de Fransız şiirinden etkilendi. Bunlar çok yazılıp çizildi. Böylece "intihal" ile "etkilenme" arasındaki fark netleşti okurun gözünde.

Hüseyin ATABAŞ : Adamın birinin, Şeyh Galib’in (1757-99) şiirlerinde kullandığı kimi imgeler ile öyküleri Mevlâna’dan aşırdığını söylemesi üzerine, şair; “Esrarını Mesnevi’den aldım / Çaldımsa da miri malı çaldım" diye savunmuş kendisini. Divan edebiyatında şiir çalma ya da etkilenmelere adlar verilerek bu durum meşrulaştırmaya çalışılmıştır… Külhistan Sultanı İskender bin Kâbus da, oğlu Gilân Şah’a, Kâbusnâme (1082)’nin bir bölümünde uzun uzun şiir çalmanın yolları anlatılır. Bu olgu kuşkusuz bizim şiir geleneğimizde, “patrimonyal devlet ve sanat” anlayışının bir süreği ve o anlayışın gereğidir…

Erdoğan Alkan, “Şiir Sanatı” kitabında şöyle diyor: “Şairlerin şiirleri, dizeleri, imgeleri ve şiirde kullandıkları sesler bazen birbirine benzer. (…) Zaman zaman şairler bilmeden piramidin tepe noktasında kesişip buluşurlar. Bazen de şairler bilerek birbirlerine gönderme yaparlar. Örneğin, benzer konuları (benzer) dizelerle işlerler.”



Şiir çalma bayağı hırsızlıktır, ama kimileri, “yüz şair bir şaire çalışır” diyerek bu işi meşrulaştırmaya çalışıyor günümüzde de… Öte yandan çağdaş şairler olarak aynı dünyayı paylaşıyoruz. hepimiz aynı dertle dertleniyoruz ve benzer duyarlıklar taşıyoruz. O nedenle birbirini anımsatan dizeler kurabiliriz ki, bunun yorumu “şairler bilmeden piramidin tepe noktasında kesişip buluşurlar”dır. Bir de “şairin şairden imge alma hakkı vardır” diyenler olabiliyor ki, bunun adı da etkilenme değildir sanırım. Çalan çaldığını, çalınan ve bölük okuyucu neyin çalıntı, neyin etkilenme olduğunu biliyor. Beleş peynir fare kapısında bulunur!..

Asuman SUSAM : Hırsızlık ve etkilenme…biri etiğin diğeri poetiğin konusudur daha çok. Ayrıca etkilenme kavramını hırsızlık kavramıyla yer değiştirerek kullanamazsınız. Geleneği iyi takip edenler bilir ki bu iki meseleye dair klasik şiirimizde de tezkireler üzerinden ciddi ve sert tartışmalar olmuştur. Yani çok eski bir meseledir. Tüm kavramlara dair kanaatlerin aşındırılarak onların yeniden varlık bulmaları gibi bu mesele de kavram çerçevesini yeniden oluşturmaktadır. Modernist bir algının söyledikleri ile postmodern algının kavramsallaştırmaları görülecektir ki farklıdır. Mesele burada tartışılamayacak kadar önemli ve derin çözümlemeleri gerektirir. Ama ilgililer için Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi ile Orhan Koçak’ın Bahisleri Yükseltmek yapıtları önerilebilir.


Rahmi EMEÇ : Şiirde hırsızlık olmaz, olursa şiir zaten o kişinin olmaz… Hep çalarak yaşayacak değil ya… Etkilenme kaçınılmazdır.

İlkiz KUCUR : Öncelikle şiir yazan kişi dünyadaki bütün yaşananlara karşı etkilenmelere açıktır. Bunu yapamazsa yaşadıklarının şiire dönüşmesini nasıl başarabilir ki? Elbette etkilenecektir. Etkilenmesi de gerekir.

Etkilenmenin hırsızlığa dönüşmesi de çok okuyarak aşabilir aslında.Okuduğu onca şiirden etkilenmeyen şair yoktur.Önemli olan etkilendiğiniz dizeleri yeniden çoğaltabilmek ve kendi imzanızı atabilmek.Her şair farklı bir yaşamın,geçmişin taşıdığı izlerle kendisini ifade edebilmeli.Özgünlük burada ortaya çıkar.Aslında şiir hırsızlığı yapan kişi zaten şair değildir ki.Adı üzerinde hırsızdır; bir başkasının yayınlanmış şiiri ile yarışmaya katılıp birinci olanlar,yayınlanmış şiirlerin yayın tarihinden sonra neredeyse birebir aynı şiiri kendi imzası ile yayınlayanlara tanık olmadık mı?

Bir şiirin bir başka şiiri etkilemesi, esin kaynağı olması aslında etkileyen şiir için bir onurdur. Bunda bir kötülük yok. Çünkü kendini başka bir şiire dönüştürmüştür. Etkilenen şiir farklı bir şiirdir.

Hırsızlıkla yazılan çalıntı şiir de ise olması gereken bütünlüğü ve yeniliği göremeyiz. Eklektik ve çarpık bir yapıyı taşır çalıntı şiir.

Okurun bu ürünleri tespit ettiğinde bunu kamuoyu ile paylaşmasını beklerim. Bir şiirin yazma sürecinde şairin düşleri, duyguları ve sözcükleri çalınıyorsa bunu yapanın üstüne bir de aferin almasını elbirliği ile engellemek hepimizin boynunun borcu olmalı. Şiiri çalınan bir şairin aslında ruhu kanatılmıştır

Atilla BİRKİYE : Tabii ki bunun bir terazisi yok. Bu da tehlikeli sular. Bizim ilk modernlerimiz Fransız şiirinden etkilenmiş midir, yoksa ödünç mü almıştır? O şiirler daha sonra çevrildiğinde, bizi çok şaşırtan dizeler okumadık mı? Burada önemli olan sizin nasıl söylediğiniz. Ama öte yandan “hırsızlık” dediğiniz mesele de vardır; yoktur diye üstünü örtmemek gerek. Zaten o şiir kendini ele verir. Etkilenmeye gelince ya da esin diyelim; şiir, dize, başlık olduğu gibi birçok şey olabilir; kimse sıfırdan bir şeyler üretmiyor, hep bir öncesini buluyoruz. Tabii ki bu yalnızca şiirde de değil, edebiyatın, sanatın, kültürün hemen her alanında. Felsefede de. Bir basamak olmazsa ötekine çıkamazsınız.

Ayten MUTLU : Etkilenme başka şeydir, hırsızlık başka. Hırsızların çoğu da kendilerini aklamak için etkilendiklerini öne sürerler. Ama birisi benim şiir kitabımı alıp, ki bu benim başıma gelmiştir, o şiirden bir dize, bu şiirden bir imge, diğerinden başka bir dize alıp alt alta satırlardan bir kolaj oluşturup bir dergide kendi şiiri diye yayımlatır, sonra da yüzsüzce:”etkilenmiş olabilirim” derse ben buna sadece gülerim. Etkilenmeye gelince; Şiir, her şairle ve her şiirle eklemlenerek, bir zincirin halkaları gibi iç içe geçerek büyür, gelişir. Yüz küsur insan duygusu binlerce yıldır şiirleşip duruyor. Doğal ki benzer imgeler, etkileşimler olacaktır. Önemli olan bu etkileşim esnasında şiiri sıçratabilmek yani var olana yeni bir açılım kazandırabilmek, yeni bir boyut getirebilmektir. Yoksa aynı imgeleri tekrarlayıp durmak değildir.

Gülsüm CENGİZ : Bu giderek yaygınlaşan bir durum; oldukça da sık çıkıyor karşımıza. Elbette ki etkilenmeyle başka bir şairin şiirinden dizeler alma, sözcükleri aynı dizilimde kullanma aynı şey değildir. Etkilenme bire bir almayı içermez. Bir şair başka bir şairden etkilenmişse, biçim ve içerikte onu yineler. Ama bu, onun özgün bir şiir kurmasını engeller. Eğer, biçemin ya da ele alınan konunun da ötesinde benzer sözcükler, benzer dizeler varsa, bunun adı da düpedüz hırsızlıktır. Bu durumu kendilerine anımsattığımızda, "O şairin o şiirinden haberim yoktu," savunmalarıyla karşılaşabiliyorsunuz. Oysa bir şair ya da şair olduğunu söyleyen kişinin, ülkemiz ve dünya şiirini olabildiğince geniş biçimde okumuş olması gerekir, ki bu alma/çalma olaylarının öznesi olmasın... Öte yandan benzer konulardan etkilenerek şiir yazan şairlerin şiirlerinde benzerlikler olabilir. Buna karşın ele aldıkları benzer konuları kendilerine özgü anlatım biçimiyle ifade ederler. Bu, aynı toprakta yetişen gül ve karanfilin farklı biçim ve kokularının olması gibidir. Ki bana göre çok doğaldır.

Maksut KOTO : Ulusaldan Evrensel şiire doğru adımda, dil oldukça önemli bir görev üstlenmektedir; bu süreçte, dilin kayıpları ya da kazanımları hakkında neler söylemek istersiniz?

küçük İSKENDER : Ulusal şiir, evrensel şiir gibi bir ayrım yahut öyle bir gelişim olduğuna inanmıyorum; şiiri toprağa, bayrağa, gezegene mahkum etmek basit bir algı. Dil de buna bağımlı bazen. Şiir sestir, anlamdır – yönelmedir. Şiiri ifade yönteminden kurtardığımı düşünüyorum.

Sina AKYOL : Sorun Türkçenin yeterince yaygın bir dil olmadığı sorunu ise, bu sorunun özellikle bir ya da birkaç yabancı dili iyi derecede bilen şairlerimiz tarafından aşılmaya başlandığı görüşündeyim. Uluslararası nitelik taşıyan çeviri atölyeleri ile bugünkü şiirimiz bu sorunun üstesinden geliyor. O çeviri atölyelerine sürekli katılan ve ana dili olarak Türkçeyi kullanan şairlerimize bir önerim var: Katıldıkları her uluslararası atölye çalışmasında; Dağlarca, İlhan Berk, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, vd. şairleri de, birer birer koysunlar masaya, çevrilmelerini önersinler. (Öbür ‘gâvurlar’ da öyle etsinler; antolojilerindeki, Türkçeye henüz yeterince çevrilmemiş kendi usta şairlerinin çevrilmelerini de dayatsınlar.) Ek: Adlarını andığım usta şairlerimiz günümüzün çeviri atölyelerine ne yazık ki yetişemediler. Bu yüzden de, dünya şiirinin önde gelen şairlerinden saymaklığımız gereken bu usta şairlerimiz, belli başlı dillere, yeterince çevrilemediler.

Gazanfer ERYÜKSEL : Dil, hayatın ifade biçimi olarak yaşayan, canlı bir yapıdır. Her toplum kendi sentezini yapabildiği ölçüde bir uygarlık inşa etmiştir. 1994’de Dünya Kitap 2. Şiir Ödülüne değer bulunmuştum. Ödül töreninden sonra yemekte Faruk Şuyun’un eşi, Mehmet Başaran’ın kızı ressam Filiz Başaran ile aynı masadaydık. Ödüle değer bulunan şiirimim adı “Sükûtun Feryadı” idi.

Filiz hanım, benim lisedeki oğlum bunu “sukutun feryadı” olarak okuyor diyerek, “Niye, Suskunun Çığlığı” adını kullanmadığımı” sordu… Ben de şiirde kelime seçerken metnin iç sesleri ve ritmine uyan tercihler yaptığımı söyledim. Örneğin hazan, güz ve sonbahar arasında tercih ölçütümün, şiirin iç sesleri ve ritim yapısı olduğunu anlatmaya çalıştım. Bir de şunu sorduğumu hatırlıyorum. “Siz resim yaparken o Osmanlı çini mavisi, bu kök boya kırmızısı gibi ayrımlar yapar mısınız?”



Dil, zaman yolculuğunda kendini yenileyerek akar gider. Ama dil aynı zamanda çağının toplumuna hayatı yeniden üreterek sunan bir yapıdır. Günümüz İngilizcesi ile Shakespeare dönemi İngilizcesi arasında nasıl fark varsa günümüz Türkçesi ile eski edebiyatımızın dili arasında da fark olması kaçınılmazdır.



Ama günümüz Türkçesinin emperyalizmin kültürel kuşatmasında olduğunu ve ihtiyaçtan değil de salt moda uğruna bazı İngilizce sözcüklerin dilimize virüs gibi girdiğini de üzülerek görüyoruz. İnternet yazışmalarında yapılan kelime tahrifatları ise işin bir başka trajik boyutudur.


1839’dan sonra bazı Osmanlı münevverleri arasında hayli yaygınlaşan ve rağbet gören yabancı kültürüler karşısında kendi kültürüne küçümseme, eziklik duygusu günümüzde de bazı Türk aydınları arasında doğu/batı uzantı dosyalarıyla yaşamaktadır.

Ulusal kültürüne ve o kültürün en önemli ifade biçimi olan diline sahip çıkamayan toplumların geleceğin kayıp kültürleri arasına gireceği gerçeğini bilmek ve ona göre konuşup, yazmak zorundayız.




Betül TARIMAN : Dil iletişim aracı olmaktan çok daha fazla şeyleri ifade ediyor olmakla birlikte her dil biriciktir ve onu konuşan toplumun tarihinin, kültürünün taşıyıcısıdır da. Herkesin birbirine benzediği, benzetildiği süreçte elbette dil de bundan nasibini alıyor. Yok edilmeye çalışılan diller var bir de. Tam da burada anadilinde eğitimin önemi yadsınamaz. Bu belki başka bir tartışma konusu ama şiirde dil dediğimiz zaman yaratım süreci işin içine giriyor. Ne de olsa şiir bir üst dil yaratma süreci. Buradan baktığımızda kayıp çok mu olur? Sanmıyorum. Çünkü şairi belirgin kılan onun dilidir. Bugün Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, Yahya Kemal Beyatlı, Behçet Necatigil, Ahmet Haşim ve adı şimdi aklıma gelmeyen şairler kalmışlarsa yarattıkları dil sayesinde kalmışlardır. Ulusaldan evrensel şiire doğru atılan adımda yaratılan dil nedeniyle bir kaybın olmayacağını düşünüyorum. Ama kapitalizm canavarı dersek orada durup düşünmek gerek.

Tozan ALKAN : Şiir çevirisi en tartışmalı alan. Şiirin çevrilemezliği dahi öne sürülüyor ki bu görüş de haklıdır bir yere kadar. Ama şiirler çevrilmeli ve çevriliyor. Çeviri şiirde dilin keyfini çıkarmak imkansız değilse de zor. Ancak başka yolu yok.

Hüseyin ATABAŞ :  Şiir çevirisinden söz ediyorsanız, çeviride şiir kuşkusuz yazıldığı dildekinden, öncelikle sessel yapı olarak, çok şey yitirir. Bence doğrusu, şiirin çevrildiği hedef dilde yazılsaydı “bu söz nasıl söylenirdi”, “bu ses nasıl yakalanırdı” üzerinden hareket ederek çevirmek ya da yeniden yazmaktır ki, bizde bunun en güzel örneği, başkalarının yanında, Can Yücel’in Shakespeare’den yaptığı “Bahar Noktası” çevirisi ile Melih Cevdet Anday’ın Edgar Allen Poe’dan çevirdiği “Anna Belli” şiiridir. Bu çalışmalar ayrıca Türkçe için de kazanımlardır.

Asuman SUSAM : Sorunuzu yanlış anlamadıysam birinci bölüm duyuş, bakış ve söylemle ilgili bir sürecin değerlendirmesini ister. Dilin kayıp ve kazanımları ise doğrudan dilin güncel bir meselesidir ve kullanım sorunlarıyla ilgilidir. İnsan nasıl bir erozyona uğradı bir bakalım. İnsandan giden her şey dilden de gider. Dilimize böyle n’oldu demek için insana bakma kafidir bence. Bunun için meseleye ulusun ya da ulus-devlet’in arkaikleşmiş kavramları ve telaşlarıyla bakmaya da gerek yok.


Rahmi EMEÇ : Çeviriden mi söz ediyoruz? Çeviride kayıp çoktur; tam olarak çeviri yapılamaz zaten. İyi çeviri için yazanın yaşamı, kişisel özellikleri, yaşadığı kültürel- sosyal ortam, bu ortamın gelenek ve görenekleri bile araştırılmalı… Yoksa, şiirde geçenleri kendimize göre yorumlarız ki, bunun kötü örnekleri pek çoktur…

İlkiz KUCUR : Şiirin kendisi dilin içinden yetişiyorsa dile de mutlaka katkıda bulunuyordur. Dilin aldığı yaralar Şiirde de kendini gösterir. Kullanılan sözcükler ölüm döşeğindeyse eğer onu sağaltmak ya da defnetmek de başta şiir olmak üzere yazın alanındaki herkesin ortak sorumluluğudur. Şair aynı zamanda sözlük okuyan olmalıdır. Hem de sadece Türkçe sözlük değil, botanikten arkeolojiye, felsefeden coğrafyaya kadar okunacak kitaplar listesinde farklı ilgi alanlarının sözlükleri elinin altında olmalı.

Bu konuyla ilintili bir başka nokta da çeviri şiir ile ilgili. Şiir yazıldığı kültürün dışında okunduğunda farklı bir şiir oluyor kuşkusuz. Ben şiirin çevirisinin bir şair tarafından yapılmasından yanayım. Birbirini anlayabilen farklı dilde ortak noktaları olabilen şairlerin çevirileri sanki daha gerçek olabilir gibi. Yine de kayıplar olacaktır elbette.Her şiir kendi anadilinden doğacak ve eksiksiz anlaşılabilecektir.

Atilla BİRKİYE : Bu meseleyi tam anlayamadım. Ama şöyle yaklaşabilirim, özellikle dil ile ilgili kısmına. Şiir sürecinde, dil çok şey kazanır. Ama bu kazanım şiirin yaygınlaşmasıyla olur. Bu da öyle kolay bir şey değil kuşkusuz.

Ayten MUTLU : Dil şiirin hammaddesi ve anasıdır. Şairliğe soyunan biri dili çok iyi öğrenmek ve kavramak zorundadır. Hâlâ dergilerde, kitaplarda yer alan şiirlerde de’lerin ki’lerin yanlış kullanıldığını görüyoruz örneğin. Böyle biri ağzıyla kuş tutsa benim için saygıya değer olamaz. İyi şairlerin elinde dil köpürür, mucizeler yaratır. Ama dili kavrayamamış birinin elinde de derin yaralar alabilir. Şiir dilden doğduğu gibi dili yücelten, ona yeni açılımlar sağlayan, genişlemesine ve gelişmesine de katkıda bulunan, hâttâ bunu bir görev olarak bellemesi gereken bir edebiyat dalıdır. Şiir zihindeki düşünceyi dile aktarır çünkü. Bu esnada dili yanlış kullanırsa, okur da dili yanlış kullanmaya başlar. Dille düşünce arasındaki köprü yıkılır. Böyle bir ulus ise kendi kültürünü yitirmek gibi bir tehlikeyle karşı karşıya kalır. Bir çok ulusta olduğu gibi, Fransız dili de şairlerin sayesinde bugünkü zenginliğine ulaşmıştır örneğin. Fetret dönemlerinde bir Yunus, bir Karacaoğlan o güzelim Türkçeyi hakkını vererek şiirlerine taşımış olmasalardı Türk dili asırları aşıp bugüne böyle pırıl pırıl ulaşabilir miydi?

Gülsüm CENGİZ : Bir sanat yapıtının güncelden kalıcıya, yerelden evrensele ulaşması çok önemlidir. Şairin gerçekten kendi kültürünü tanıması, içselleştirmesi ve şiirini kurarken buradan yola çıkmasının ilk koşul olduğunu düşünüyorum. Şiirimizde ifade ettiklerimizin, tüm insanlığı ilgilendiren yaşamsal konular olması, başka bir deyişle insanı ve yaşamı ilgilendiren temalar, onun başka halklar tarafından da alımlanmasını sağlar. Burada önemli olan bu ortak konuların, kendi kültürümüzden edindiğimiz birikimden yararlanarak yaratıcı ve özgün biçimde anlatılmasıdır. Bu süreçte, şair olabildiğince geniş bir kesime ses olabilmelidir, ki burada kurduğu özgün şiir dilinin önemli bir işlevi vardır. Şairin zengin bir söz varlığına sahip olması, onun şiirine kattığı her sözcük dilin de kazanımlarındandır. Evrensele ulaşmada karşılaşılan sıkıntı, şiir çevirilerindeki güçlüktür. Eğer çeviren kişi şairin dünyası, kültürü, yaşama bakışı konusunda bilgi sahibi değilse şiir çeviri sürecinde kan kaybına uğrar. Tam tersi onu tanıyor ve anlıyorsa, çevirdiği dil ve kültüre denk gelen bir söz dizimiyle, şiir o dilde yeniden üretilir, dolayısıyla daha da zenginleşir, diye düşünüyorum...

Maksut KOTO : Şiirin diğer edebi türlere göre çok çabuk tüketilmesinin nedenlerini neye bağlıyorsunuz?

küçük İSKENDER : Şiirin tüketildiğini kim iddia ediyor ki; böyle bir şeyi savunanlar şiirden farklı beklentileri olan insanlardır. Şiir tüketilseydi bugün Yahya Kemal, Nâzım, Ahmet Haşim konuşulmazdı – belki çağın gerisinde kalabilen şiir/şair olabilir ki bu da zaten modernizmin kaçınılmazı.


Sina AKYOL : Yok ki böyle bir durum! Ama var olduğunu iddia ediyorsanız; yani 64 sayfalık bir şiir kitabı 150 sayfalık bir öykü kitabına ya da 500 sayfalık bir romana oranla daha kısa sürede okunuyor diyorsanız, bu “çabuk tüketilme”yi, bağlasam bağlasam ‘aptal şiir okuru’nun aptallığına bağlayabilirim. Sözgelimi Ece Ayhan’ın “Ortodosluklar”ı 32, “Bakışsız Bir Kedi Kara”sı 24 sayfadır. Ne var ki bu kitaplar ‘kronometre’ eşliğinde okunmaz. Sözgelimi ben, bugüne kadar kırk kere okumuşumdur bu kitapları ve bundan sonra da okumaya devam edeceğim. Tam tersi; iyi şiir kitaplarının okunma ömürleri, “diğer edebi türlere göre” çok daha uzundur. (Melih Cevdet Anday’ın “Güneşte”sini; buyurun, başlayın okumaya. ‘Dangalak şiir okuru’ değilseniz eğer, yıllarınızı alır o kitabı ‘sahiden’ okumak.)

Gazanfer ERYÜKSEL : Şiir, Türk toplumunun kendini ifade etmede, müzik ile birlikte en yaygın kullandığı bir biçimdir. Şarkılarımıza, türkülerimize bakınız. Yüzde 99’u sözlü eserlerdir. Sanatçı, toplumda yaşanan çelişmeleri söyleyip yazdıkça şiir, müzik ve diğer anlatımlar zamanı aşarak gelecek kuşaklara ulaşacaktır.

Günümüzün sıfatlarından biri de “tüketim toplumu” olmasıdır. Küresel güçler bir dünya devleti hayali peşinde koşarken tek tip bireyler üretmek için her türlü aracı kullanmaktadırlar. Sistem “Al-Tüket-At” çağının kölelerini üretmenin derdindedir. Hedef ulusal kültürler ve ulus devletlerden şehir devletleri çıkarmaktır. Sanatçımız, ulusal olmadan evrensel olamayacağını anlamak ve anlatmak zorundadır. Sorunuzda “çok çabuk tüketildiği” söylenenler şiir değil, şiirimsilerdir… Zaman affetemz demiştik, değil mi?


Betül TARIMAN : Bunun sebebini eğitime bağlayabilirim. Nerdeyse herkesin şair olduğu şiir yazdığını düşündüğü bir coğrafyada dolayısı ile şiirde çabuk tüketiliyor. Birçok kişinin blogları, face hesapları şiirimsilerden geçilmiyor. Her ne kadar zaman belirleyici olsa da kimi kez iyi şiirde bu kirlilik arasında kayboluyor. Bunun sebebini biraz da her şeyin kolay tüketildiği bir çağda yaşıyor olmamızda aramamız gerekli sanırım.



Tozan ALKAN :  Şiirin çok çabuk tüketildiği görüşüne katılmıyorum. Ben şiir kitaplarını döne döne okurum. Öykü, roman gibi kurgusal türlere ikinci kez dönmüşlüğüm azdır. Sahici şiir kalıcıdır, hep okunur.

Hüseyin ATABAŞ : Geçmişe baktığımız zaman şiir olan şiirin, yani evrensel insan duyarlılığını yakalayan şiirin çabuk tükendiği / tüketildiği kanısında değilim. Buna karşın, biraz önce bir sorunuza verdiğim yanıtta söylediğim gibi; “Yeni Dünya Düzeni”nde kapitalizmin süpürgesi her değeri çarçabuk süpürüp götürüyor… Buna karşın dünya her anlamda dengeye oturmadıkça, haksızlıklar ve savaşlar bitmedikçe şiirin de tükeneceği kanısında değilim. Şiirin yapısı gereği olarak okuyucusu zaten azdır. Yanlış bilmiyorsam, koskoca Divan şiirinin 1800 kadar okuyucusu vardı kendi zamanında.

Asuman SUSAM : Bu konuda size katıldığımı söyleyemeyeceğim. Şiir demir leblebidir. İyi metnin, edebi olanın tüketilememesi her tür için geçerlidir .Tüketmek pek öyle kolay değildir. Tüketilenlerse zaten iyi edebiyat değildir gibi bir totoloji yapalım burada. Ama demek istediğiniz şiirin popülerleşen türler içinde kenarda kalışıysa o başka tabi. Roman ve öykü endüstrileştirilebilen türlerdir. Şiir ontolojik olarak buna uygun bir tür değildir. Hiçbir çağda da olmamıştır. Onu ehlileştiremeyeceğiniz gibi ticarileştiremezsiniz de. Şiir ve felsefe; onları merkeze çekemeyeceğiniz, iktidarla yan yana getiremeyeceğiniz ve meta döngüsünün içinde tutamayacağınız için hep dolaşım dışı kalacaktır.

Rahmi EMEÇ : Şiirin, diğer türlere göre çabuk tüketildiğini sanmıyorum. Şiir çabuk tüketiliyor gibi görünüyor. Oysa şiir, okunduğunda yeniden üretilmeye diğer türlerden çok daha yatkındır.

İlkiz KUCUR :  Bu göreceli bir yaklaşım bence. Ahmet Arif’in, Nazım Hikmet’in, Attila İlan, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Gülten Akın, Can Yücel, Yunus Emre, Ahmet Haşim, Ömer Hayyam, Karacaoğlan, Âşık Veysel’i düşününce şiirlerinin çok çabuk tükendiğini söyleyebilir miyiz? Burada isimlerini sayamadığım değerli şairlerimizden ve şiirlerinden özrümün kabulünü dilerim öncelikle. O zaman burada durup düşünmek gerek. Sorun kalıcı şiirin azlığı mı? Şiirin günümüzde fazla ayağa düşmesi mi? Şiirin okuyucu nezdinde değerini yitirmesi mi? Edebiyat ortamının kendisinin şiiri küçümsemesi, dışlaması mı?

Şiirin teksesli olma özelliği nedeniyle öncelikle roman karşısında gerilediğini gözlemliyorum son zamanlarda. Roman çok seslidir. Pek çok kahramanın sahne aldığı sayfalar iletişim araçlarının da etkisi ile okur tarafından daha çok talep edilmektedir. Okur romanda yüzeysel bir okuma ile yazara daha kolay teslim olabilmekte. Oradaki kahramanlardan biri ile kendisini ya da bir tanıdığını özdeşleştirebilir. Şiir ise okuru zorlayabilir. Okurun şiire ayıracak duyarlılığı yok belki de hayatın koşuşturması arasında.

Öte yandan sanal ortamda harcanan sözcüklere bakıyorum da ne çok şiir vuruluyor. Ne çok şiir kanıyor. Bu kadar kolayca uluorta harcanan şiirlerin elbette kalıcı olması çok kolay değil. Bir de herkes kendi şiirine hayran. Bırakalım okur bu konuda gerçek söz sahibi olsun. Olsun da şair de tüketilmeyenler katına çıkabilsin. Şiirin masumiyetini korumak adına biraz daha özen göstermek, yeni ve farklı şeyler söyleyebilmek gerek diye düşünüyorum.

Kalıcı olmak istiyorsak iyi yazmak zorundayız. İçinde müziği, kendisine özgü bir dili ve meselesi olan şiirler yazmak kalıcılığın olmazsa olmazlarından.

Özgünlüğü ve duyguyu birlikte taşıyabilen kalemlerden beklenen de bu değil mi?

Atilla BİRKİYE : Ben şiirin çabuk tüketildiğini düşünmüyorum. Ya da sizden farklı bir açıdan bakıyorum. Bence roman çabuk tüketiliyor. Bu aralar şiirin “çok” yazıldığını kast ediyorsanız, bunun da görece olduğunu ama öte yandan da iletişimin bu kadar yaygınlaştığı ve en basit anlamıyla kapitalizmin egemenliğinin bu kadar olduğu bir dönemde anlaşılabilir olduğunu düşünüyorum. Yani bir anlamda benzetmek gerekirse şu ünlü metafor: “mezar kazıcıları”!

Ayten MUTLU : Gerçek şiir tüketilemeyendir. Çünkü şiir bir meta, alınıp satılan, yiyilip içilerek tüketilen bir madde değildir. Bugün Yunus Emre, Mevlana, Fuzuli tüketilememişse, yazdıkları metinler şiir olduğu içindir. Adını anımsayamadığım Romalı bir şair M.S 100’lü yıllarda şöyle demiş:”..bu suyu kıçınla kirletemezsin/kafanı sok” Günümüze nasıl da uyuyor değil mi? Demek ki gerçek şiir eskimez, yıpranmaz ve tükenmez olanmış. Ha, günümüzdeki şiirimsileri kastediyorsanız onların şiir olup olmadığını en büyük yargıç olan zaman belirleyecektir zaten.

Gülsüm CENGİZ : Kısalığı nedeniyle çabucak okunsa da şiirin, öteki yazınsal türlere göre çok çabuk tüketildiğini düşünmüyorum. Eğer şairin yazdığı şiirler sevilmişse, seviliyorsa öykü ve romandan daha çok dolaşımda oluyor, yaşamda karşılığını buluyor. Kendi adıma şiirlerim ve şiir kitaplarım yayınlandıktan sonra ben bunu çok yaşadım. Şiirlerim ummadığım yerlerde çıktılar karşıma… Ölüm duyurularında, evlilik davetiyelerinde, hatta piknik ya da etkinlik çağrı kartlarında, anmalarda… Ummadığım yerlerde biri ezbere okudu şiirimi, bir başkası sanal alanda resimli kartlar hazırladı. Şarkı olan şiirlerin dolaşımıysa çok daha fazla.

Maksut KOTO: Kısa bir soru olacak ama tartışılan bir soru bu; sizce şiirin ömrü tükenmek üzere mi?

küçük İSKENDER : Dediğim gibi; bunlar şiirin dışında, şiire işlev yükleme temelli, başarısız olunca da şiiri/şairi kabahatli bulma taktikleri. Şiirin tükenmesi, tüketmesi, bir şeyleri karşılaması gibi basit ve ergonomik varsayımlar kimseyi mutlu etmez. Faydacılık ilkesi ile şiiri buluşturmamalı. Buluşturursanız ‘şiir tükendi çünkü beni aklamıyor’ tarzında bir saçmalığa gömülürsünüz.

Sina AKYOL : Oruç Aruoba, bir gece yarısı sohbetimizde, “Gezegenimizi iyi kullanamadığımız ortada!” demişti. ‘İlkel Habil’ ile ‘ilkel Kabil’i çoktan ‘aştık’ madem; öyleyse nedir, adına dünya dediğimiz şu gezegenimizin hali? İtiraz edeceğimiz ‘insanlık halleri’ sürdükçe, yok olmaz şiir. Tabii ki giderek daha az.. daha da az.. daha da daha az okunur hale gelir. Ama hep böyle olmamış mıdır; kötünün tüketicisi daha çok, iyinin tüketicisi daha az değil midir? Son cümlem şu: Şiir iyi bir ‘şey’dir.

Gazanfer ERYÜKSEL : Yukarıda bir soruyu yanıtlarken, “Sistemin, egemen güçlerin metalaştıramadıkları en önemli şey şiir olmuştur” demiştim. Bir türlü istediği gibi şiiri denetleyemeyen egemen güçler “Şiir adam olmaz… Şiir ölüyor” virüsünü kitlelere atarak kültürel genlerle oynamaya çalışmaktadırlar. Kış kışlığını yapsın, her zaman kazanan baharın yaşama sevgisi olacaktır. Hayatın kervanı iyiden, güzelden yana yolculuğunu sürdürecektir. Yeter ki bizler hayatın şiirini söylemeye devam edelim.


Betül TARIMAN : Neden öyle bir şey olsun ki… İnsan var olduğu sürece şiir yazılacak.


Tozan ALKAN : Ben de kısa yanıt vereyim: hayır.




Hüseyin ATABAŞ : Geçmişe baktığımız zaman şiir olan şiirin, yani evrensel insan duyarlılığını yakalayan şiirin çabuk tükendiği / tüketildiği kanısında değilim. Buna karşın, biraz önce bir sorunuza verdiğim yanıtta söylediğim gibi; “Yeni Dünya Düzeni”nde kapitalizmin süpürgesi her değeri çarçabuk süpürüp götürüyor… Buna karşın dünya her anlamda dengeye oturmadıkça, haksızlıklar ve savaşlar bitmedikçe şiirin de tükeneceği kanısında değilim. Şiirin yapısı gereği olarak okuyucusu zaten azdır. Yanlış bilmiyorsam, koskoca Divan şiirinin 1800 kadar okuyucusu vardı kendi zamanında.

Asuman SUSAM : Yanıtlanması en uzun sürecek sorunuz bu bence. Buna evet ya da hayır diyerek yanıt veremezsiniz. Şiirin bir krizde olduğu muhakkak. Bu krizden çıkacağı da öyle. Belki de beklentiler yanlıştır. Belki de şiir tözünü koruyarak bizim ısrarla tanımladığımız yerde kalsın arzumuza istediğimiz gibi bir yanıt vermeyecek. Başka biçim ve hallere bürünecek. Belki de biz bu soruyu geçiştirirken tutucu egomuzun bencil arzuları için o, hep bizim bildiğimiz gibi kalsın istiyoruz. Başka biçimlere büründüğünde onu tanıyamıyoruz. Şiirsiz kalacağız sanıyoruz. Bu böyle olmayacak, ama şiir bizim bildiğimiz gibi de kalmayacak.

Rahmi EMEÇ : ‘Tükeniyor’ diyenler, kendi ömürlerinin hesabında sanırım.

İlkiz KUCUR : Sanmıyorum.Özellikle bizim gibi sözlü şiir geleneği olan bir toplumda şiirin ömrünün tükenmek üzere olduğu görüşünün çok gerçekçi olduğunu sanmıyorum. Bizim topraklarımıza matbaanın gecikmeli gelmesi, göçer bir toplum yapısının çok uzun yıllar geçerli olması, söylenmeyeni söylemeyi ozanların görevi kılmıştır. Halk ozanları bu halkın genlerine şiiri işlemiştir. En erotik duygular, isyanlar, acılar ozanların sazında ve dilinde can bulmuştur. Okuma yazma oranının çok düşük olduğu geçmişimizde olayları ozanlardan öğrenen halk o dizeleri birbirine aktarırken kendi eklemelerini yapmış ve o dizeler anonimleşip bugüne dek gelmiştir. Elbette şiir zor zamanlarda daha çok canlanır ve öne çıkar. Bugün şiir belki de kendi değerini yitirmiş görünebilir. Bunun nedenleri çok farklı olabilir. Bir önceki soruda şiir roman tercihi konusuna kısaca değinmiştim. Ama şiir farklı kanallardan yine de kendisine akacak bir damar bulur. Şiir en azından kısa vade de yok olmayacaktır diye düşünüyorum. Ortaya çıktığı mecra farklılaşabilir ama yaşar.

Atilla BİRKİYE : Söz konusu bile olamaz!

Ayten MUTLU : Şiirin tarihi, insanın emekle buluşarak insanlaşma serüveniyle başlar. Birçok badireler atlatarak, kovularak kimi zaman, dışlanarak da olsa, tıpkı küllerinden doğan Anka gibi her defasında dirilmeyi, daha da gençleşerek yaşamını sürdürmeyi başarmıştır. Eğer insan yok olursa bir gün, şiir de yok olur. Ama insan var olduğu sürece şiir de yaşamaya devam edecektir. Çünkü şiir insanın geleceğine söylediği şarkıdır. İnsanda gelecek umudu varsa şiir de var demektir. Mit, büyü ve ritüeller gibi tinsel coşkunun ve estetik duygunun dışavurumu olan ifade biçimlerinin, bir yandan insandaki dışsal dünya ile, öte yandan içsel dünya ile olan ilişkiyi tanımlama, düzene sokma ve bütünleştirme çabalarının karşılığı olmaktan çıktığı yerde, diğer bir anlatımla; içsel dünyanın, dışsal dünyanın değişen kalıplarıyla ifadesinin yeterli olmadığı yerde şiir, bir haberleşme, bir bilişme ve duygunun ifade aracı olmanın da ötesinde, farklı bir anlam ve içerik kazanmıştır. Mantık dışı benzetmeler, metaforlar ve imge aracılığı ile şiir, insandaki ARAYIŞ’ın sözcüsü olmuştur. Şiir, sözcüklerin içindeki anlam hâlesini kullanarak, anlamı ve göstergeyi örtüştürme işlevselliğini, dün olduğundan daha da fazla yüklenerek sürdürmeye devam etmektedir. Shelley: "İçinizde olmayan şiiri, hiçbir yerde bulamazsınız" der. Fısıltılar, şiirdeki sözün derinine inebilene söyler diyeceklerini. Çünkü şiir, anlama, okurunun anlak ve algı gücünde, zekanın ruhunda kavuşur ancak. Bu nedenle şiir, günümüz dünyasında yaratılmaya çalışılan yeni, mekanik insan tipine bakıldığında "belki umutsuz, ama salt bu nedenle bile ille de gerekli bir uğraş" tır. İnsanlığın önünde giden birileri (içindeki ötekilerle buluşabilen birileri) olmuştur daima ve olmaya devam edecektir. Çünkü hayat, kendini korumak için gereken donanımı insan ruhuna bahşetmiş ve şiire emanet etmiştir bu ruhu.

Gülsüm CENGİZ : Şiirin ömrünün tükendiğini düşünmüyorum. Şiir insanın yeryüzündeki serüveninin başladığı günlerde yazın sanatının ilk türü olarak doğmuştur ve insanın yaşamında işlevsel bir yeri olmuştur. Geçmişten günümüze biçim değiştirerek sürmüş ve insan yaşamındaki yerini ve önemini korumuştur. Her ozan, kendi çağını, dünyasını yaşar; kendi yüreğindeki kabuğu çatlatıp yaşama kök saldığında, yaşam ona şiirin yolunu gösterir. Şair de yaşamdan damıttığı şiirleriyle, insanın özgürleşme mücadelesine güç verir, ışık olur, direnç olur. Bana göre, yeryüzünde insanın var olduğu sürece şiir de var olacaktır.

Maksut KOTO : Günümüzde şiir kirliliğinden söz ediyor herkes. Gittikçe de artacağını tahmin ettiğimiz bir gerçekliğe sahip hem de… Dergiler, yayınevleri, internet ortamı gibi… bunların dışında şiir kirliliğine neden olan başka şeyler var mıdır sizce? Ya da çözüm yolları…

küçük İSKENDER : Herkesin şiir yazma hevesi, çabası bir kirlilik nedeni sayılmamalı. Ancak kitap, matbu eser meselesi belki göz ardı ediliyor denilebilir. Onu da bibliyofil olmama, bunu ciddiye almama olarak değerlendirebiliriz. Sevgiyi aşk sanan canlılar çözüm yolu bulamaz.

Sina AKYOL : Herkes değil, ilgili çevre söz ediyor “şiir kirliliği”nden. Yani bu durumu konu edinen ‘millet’ iki elin parmağı kadar. Dahası şu: Kimse kimseden hoşnut değil. Demek oluyor ki ilgili çevredeki ‘herkes’, birbirine -üç harflik malum kelimeyi kullanmayayım; diyeyim ki- ‘kötü şiir’ atıyor. ‘İlgili çevre’den bir dergi olarak sözünü ettiğiniz kirlilik, ‘ego’ meselesi sürdükçe sürer. Habil ile Kabil de ‘ölümüne’ girişmişlerdi kavgaya. Demek oluyor ki ego insanın doğasında var. Bunu elbette bilen bendeniz, “Hiçbir şair; sözgelimi bir doktor, bir hemşire, bir hastabakıcı kadar ‘toplumsal fayda’ya katkı sağlayamaz; öyleyse hepimiz az biraz sakin duralım” demiştim. (Bir bakıma, “Ben böyle doğru bir laf etmiştim” cümlesi kurmuş oldum şu an; buyurun bu da bir tür ego değil mi?) Gerek şiir, gerek hayat, gerekse de “dünya işleri”ndeki mevcut kirlilikten kurtulmanın çözüm yolu, egolarımızı, haydi Türkçesiyle söyleyeyim, zannımca, münasip bir yerimize sokmamızdan geçiyor.



Gazanfer ERYÜKSEL : Günümüzün en yaygın kavramlarından bir de “çevre kirliliği”dir. Edip Cansever, “İnsan yaşadığı yere benzer” İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer / Suyunda yüzen balığa / Toprağını iten çiçeğe / Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine” diyerek insan çevre ilişkisini dile getirmiştir. (Mendilimde Kan Sesleri adlı şiirin tamamını okumanızı öneririm.)

Havası, suyu, toprağı kirletilmiş; güneş ışınlarındaki zararlı ultraviyole ışınlarında koruyan ozon tabakasını delen bir küresel sistemde bileşik kaplar hesabı insan da etkilenecek ve kirlenecektir. Kültür emperyalizminin dünya devleti hayali için tek tip insan üretimi peşinde olduğunu söylemiştim. Köroğlu “Delikli demir icat olunda mertlik bozuldu” demiştir. Eğer sistem her türlü aracı kullanarak bizi tek tipleştirmek istiyorsa biz de aynı silahlarla direnmek zorundayız. İşte bu bağlamda internet üzerinde yayın yaparak insanoğulları ve kızları egemen güçlere karşı hayatı savunmaktadırlar. İşbu söyleşi bir internet dergisinde yayınlanacaktır. Şiir Dalı Dergisi hayatın ve şiirin savunma mevzilerinden biridir. Dövüşe, dövüşe yürünecektir… İşin Türkçesi budur…

Betül TARIMAN : Bu sorunun cevabının bir kısmını yukarıda verdim. Önlemler alınabilir belki. Ama nasıl? Hem de herkes kendini bir biçimde ifade etmek istiyor, adlarına bloglar, hesaplar açıyorken. Artık internet sayesinde her yere, herkese ulaşmak mümkün. Gittikçe yalnızlaşan insan kendini ifade etmenin bir biçimi olarak bunu şiirle yapıyor. Kirlilikte devam ediyor. Ayrıca burada bir de dergi editörlerine çok iş düşüyor. Bence dergilerde yayınlanan şiirlerinin sayısının azaltılması, nitelikli şiirlere yer verilmesi gerekli. Öte yandan yeni yayınevlerinin kurulmasına bir şey demiyorum ama sanki herkesin kitabı, şiir kitabı olması gerekirmişçesine ticari amaçlarla bir ayda bilmem kaç tane şiir kitabı basılmasını da doğru bulmuyorum. Daha duyarlı olunduğunda kirliliğin önüne geçilebilir.

Tozan ALKAN : Şiir kirliliğinden kasıt çok şiir yazılıyor olması ise bu iyi bir "kirlilik". Şiir bizde gelenektir. Bilirsin, " Her üç kişiden beşi şairdir". Hayatın kirlendiği, siyasetin kirlendiği bir dünyada en temiz kalandır şiir.


Hüseyin ATABAŞ : Aslında insan ilişkileri kirleniyor / insanlık kirleniyor; buna bağlı olarak da her şey gibi dil kirleniyor, dolayısıyla bir anadili sanatı olan şiir kirleniyor. Internet ortamı bu bağlamda zaten bir gayya kuyusu… Şiirin, dolayısıyla şairin doğasında muhaliflik olduğuna biraz önce değindik. Şairlerimiz bugün özgür değildirlerdir, başlarını kuma gömüyorlar; bunun böyle olması nedeniyle arabeske sığınan halkımızın şiir algısı da kirlenmiştir…

Şairin yaşamı anlamlandırma, güzelin peşinde koşma, verili (gündelik ve öğretilmiş) olana karşı çıkma, yani dünyayı değiştirip dönüştürme isteği, ezilenlerin / sömürülenlerin yanında durma, bunun için bir duyarlılık alanı oluşturma isteği vardır. Bu da ancak değişen yaşam koşullarını göz önünde bulundurarak ve şiirinin aşınan estetik kalıplarını yenileyerek olur.

Şiirin temizlenmesi insanın özgürleşmesine bağlıdır gibi geliyor bana. Şiire bulaşan kir, bu sağlanmadıkça yoğunlaşarak sürecektir. Özgürlüğün sağlanması için de öncelikle şairin, aydının başını kumdan çıkarması öncelikli bir görevdir.



Asuman SUSAM : Kirlilik bugün her yerde şiir bundan niye muaf tutulsun ki? Soru çok mühendislik bir soru. Tasnif, inşa ve çözümleme gerektiren. Ben buradan bakmıyorum ve öyle bir yerde durmuyorum. Zaman benim ve şiirin üzerinden aynı anda geçiyor. Bana olanlar, dünyaya ve şiire de oluyor.

Rahmi EMEÇ : İyi şiir okuru çoğaldıkça, onlar ortalığı temizleyecektir.

İlkiz KUCUR : Evet, şiir kirliliği görüşüne katılıyorum. Şiir yazmayı güzel sözcükleri yan yana getirmek, ya da bağırmak olarak algılıyorsanız, bu sözcükleri yan yana getirip sosyal medyada hemen paylaşabiliyorsunuz. Yakın birkaç arkadaşınız da beğenisini gösteriyorsa eğer işte artık kendinizi şair sanabilirsiniz. Üstelik bu beğeniler size ahkâm kesme hakkını da verir. Şiir yazmanın bir sorumluluk taşıdığını düşünmek bu kadar zor mu diyorum kendi kendime. Yazdığının şiir olup olmadığını danışacağı objektif ustalara ulaşmaya çaba göstermek bu kadar mı güç.

Bir başka nokta da atölyeler. Ben bu kavramı şöyle anlamak istiyorum.( Öyle olup olmadığı konusunda da hiç bir fikrim yok bu arada bunu da belirtmeliyim. )

Atölyelerde şiir okumaları olmalı. Şairler üzerine konuşulmalı. Şiirin geçmişi, geçirdiği dönemler tartışılmalı. Böyle bir eğitim süreci öncelikle nitelikli okur yetiştirecektir. Bu atölyelere şair olmak için gidenler umarım tüm eğitimlerden yeterli payı kendi adlarına alabiliyordur. Dört beş ayda şair yetiştirebilen eğitmenlere doğrusu şapka çıkartmak istiyorum. Şiiri de metalaştırabilmek az şey değildir doğrusu. Umarım yanılıyorumdur. Sanal ortam yaygınlaşmadan önce her üç kişiden ikisi şair iken, şimdi neredeyse her üç kişiden üçü şair oldu. Bu kirlilikte iyi şiirlerin gözden kaçıp gitmesi ise üzücü elbette.

Tüm bunları belirtirken şiire yeni başlayan gençlere haddim olmayarak söyleyecek tek önerim var. Çare şiirde. Lütfen şairlerimiz şiiri okumayı unutmasınlar. eski yeni,mani, divan, halk şiiri.Dünya şiiri,dergilerde ki ve kitapçılardaki şiiri unutmayalım.Şiire sahip çıkma da en büyük görev şaire düşer.Şair önce iyi bir şiir okuyucusu ve kendi şiirinin en acımasız eleştirmeni olmalı.Kim bilir belki de haksızımdır.

Atilla BİRKİYE : Aslında ben pek öyle düşünmüyorum; sanırım beşinci soruda birazcık buna değindim. Ama bunlar müthiş’tir demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Burada biraz daha örneği tikelleştirirsek bir “iç dökme” ve güzel olana “özenme” var. Anadolu’da (İstanbul ve Trakya da dahil buna) herkes “şiir” yazar; bir yerlere, defterine, sigara paketine vb. Şimdi, işte bu iletişim çağı dediğimizi çağda, o şiir yazanların çocukları torunları, bu ağı kullanıyor.

Ayten MUTLU : Çağdaş şiir modernizmin olanaklarını ve birikimlerini taşırken yaralarını da taşıyarak geldi günümüze ve süreğen değişimlerden sonra karmaşık ve çok katmanlı bir yapı kazandı. Bu durum şiire yeni olanaklar için uygun bir zemin yaratıyor. Ne var ki, sadece ülkemizde değil, bütün dünyada insan, bir savrulma yaşıyor. Köklerinden koparılıp rüzgârın önüne atılmış bir nebat gibi. Ona atalarının nice acılardan biriktirip sunduğu insani değerleri yadsıyıp, postmodernizmin aptallaştıran hızında kendisine ne verilirse onu yutmaya hazır bir birim haline geldi. Bu durumun insanda yol açtığı tahribat ve savrulma duygusu, şiirde de karşılığını buldu. Şiir de toplumu oluşturan bireyler tarafından üretildiğine göre bu durumdan nasibini alıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde şiir mistisizmin derin kuyusunda soluk alıp vermeye çalışıyor. Sadece ülkemizde değil, bütün dünyada şiir büyük bir durağanlığın, içe dönüklüğün ve mistisizmin olumsuz yanlarından da etkilendi.

Bu durum kapitalizm sarmalında insanın içine düşürüldüğü umutsuzluk ve bencillik düzleminden kaynaklanmakta. Çünkü bu yönelim sistemin elindeki yapay araçlarla güdülenmekte. Ekonomik ve sosyal koşulların ürettiği yoksulluğun giderek artması ve kitlelerin sürekli geçim derdine düşmesi, kalıcı kültürel ürünlere erişimi zorlaştırmıştır. Mitsizim şiir besler. Ama şiire nasıl, hangi amaçla ve ne ölçüde girdiği önem kazanır. Günümüzde şiire sızan mistisizm, kitlelerin kültürle doğrudan bağlarının zayıflayarak gerçek değerlerden koparılması hedefleyen egemen güçlerin kendi yozlaştırma politikalarını aktarma amaçları doğrultusunda kendi elinde bir araç haline getirmiş olduğu medyanın sürekli olarak kitlelere içeriği boş ve aldatıcı ürünleri sunarak beslediği bir tür mistisizmdir. Günümüz Türk şiirinin başkaca başat sorunlarından biri medyatik araçların öne sürdüğü şiirimsilerin fazlaca yaygınlaşmış olması. Bunun genç şiir heveslileri üzerindeki olumsuz etkisi yadsınamaz. Ayrıca, yararlarının yanı sıra büyük bir bilgi kirliliği ve zihin karmaşasına yol açan internetin etkileri de ayrı bir sorun. Bilginin doğru ve yanlış olup olmadığına aldırmaksızın insanlar obur bir biçimde bilgisayar başında inanılmaz zamanlar tüketiyorlar. Kendi adıma, tanınmış şairlerin şiirlerinin altına kendi isimlerini koyarak sitelerde yayımlatan kişilere sık rastladığımı belirtmeliyim. Şaka gibi, ama örneğin bir sitede aynı şiir beş ayrı isimle yayımlanabiliyor. Çoğu zaman ulaşabildiğim yöneticileri bu durumdan haberdar ederek, daha dikkatli olmaları konusunda uyardığım oldu. Kitap okuma alışkanlığı yerlerde sürünüyor. Hâlâ kitap basılabiliyorsa, bunun karşılığı sadece özveriyle ödeniyor bir avuç insan tarafından. Hepimizin bildiği gibi, ayrıca kalitesine bakılmaksızın parayı bastıran herkesin kitabını yayımlayan pek çok yayınevi mevcut. Basılan kitap sayısının giderek düşmesinin ardında teknolojinin bu denli bilinçsizce kullanımı olduğunu da belirtmek gerek. Bütün bu olumsuz vurgulamaların yanında, şiirimizin değil, ama şiirimizin dünyada yaygınlaşmasının önündeki engel, çeviri sorunudur. Bir başka ve en büyük tehlike de şiirin anayurdu olan dilimizin üzerindeki yozlaştırıcı etki ve oyunlara ne kadar direnebileceğidir. Görünen o ki, dünya tek dilli bir oluşuma doğru hızla evriliyor. Türkçenin elli yıl sonra yok olacağı savı bile öne sürülüyorsa, şiirimizin geleceğini bu bağlamda da düşünüp tartışmak zorundayız. Unutmayalım ki, şiirin önemli işlevlerinden biri de dile yeni açılımlar getirmesi ve dili köpürtmesidir. Şair artık şiirlerinde daha fazla ve dilin mantığını yadsımadan değişik sözcükler ve yöntemler arayışına girmelidir.

Gülsüm CENGİZ : Şiir kirliliği yerine belki de şiir olmayan metinlerin şiir diye nitelendirilmesinden söz edebiliriz. Evet, bilinen bir anekdottur Aziz Nesin'den; "Bizde her 5 kişiden 6'sı şiir yazar" demiş yurtdışında katıldığı bir etkinlikte. Evet, okumaktan çok, okumadan önce yazmaya eğilimli insanlarımız. Şiirin yazın türleri içinde en zoru olduğunun ayrımına varmadan; yazdıkları her manzumeyi şiir sanarak, sayarak. Bazıları kendi olanaklarıyla kitaplaştırıyor bunları; kimi yayınevlerine, basım evlerine para ödeyerek. Tavan aralarında, merdiven altlarında kalıyor kitaplar, kimi de imza günleri düzenleyerek şiire ilgi duyanlara satıyorlar kitaplarını… Bazı şiir siteleri, herhangi bir düzey gözetmeden gönderilen her şiire yer veriyor. Üstelik bu şiirleri gönderenleri şair saydığını şu sözlerle duyuruyor: "Sitemizde 20 bin şairin şu kadar şiirini bulabilirsiniz…" Şimdi, Türkiye'de 20 bin şair var mı? Yok. Her şiir yazan ve yazdıkları bir biçimde yayınlanan şair mi? Hayır. Ancak gerek kendi olanaklarıyla bastırılan kitapları ya da internet sitelerindeki şiirleri okuyan okur, eğer düzeyli örneklerle de karşılaşmamışsa, şiirin o olduğunu sanıyor. "Ben daha iyisini yazarım ya da benimki de şiir," diye düşünüyor. Dergilerde yayınlanan şiirler belirli bir süzgeçten geçirilse de bulvar gazetelerindeki şiir köşeleri için aynı şeyi söylemek olanaklı değil. Bence, bu durum, gerçekten de okumaktan çok yazmaya eğilimli bir toplum oluşumuzdan kaynaklanıyor. Bıkmadan usanmadan söylüyoruz, okumadan şiir de yazılmaz, şair de olunmaz diye… Çözüm; dergi, gazete vb. de yayınlanan şiirlerin iyi bir elemeden geçirilmesi, belirli düzeyin altındaki şiirlerin yayınlanmaması… Şiir sitelerinin de oturup bu durumu ciddi ciddi değerlendirmesi ve geniş bir eleme yapması gerekiyor. Acaba, ne kadar çok şair üyesi varsa o kadar çok reklam mı alıyor? İşin bu yönlerini pek bilmiyorum. Bence çözüm, şiir yazmak isteyenlere, yazdığını söyleyenlere, bu işin hiç de kolay olmadığını, okumaktan, araştırmaktan, kendini geliştirmekten geçen uzun, sabırlı, çileli bir yol olduğunu anlatmak, anlatmak… Bir de ustaların geçmiş dönemde de yazılmış olsa iyi şiirlerini dergiler vb. yayınlar aracılığıyla genç kuşaklarla yeniden, yeniden buluşturmak...

Maksut KOTO : Adorno lirik şiiri ‘’toplumsal çatışmanın öznel ifadesi’’ olarak tanımlar. Neler söylemek istersiniz?

küçük İSKENDER : Ginsberg de “uluma” olarak nitelendiriyor. Şimdi hangisi daha doğru? Başkası da “güzel söz söyleme sanatı” diye nitelendirebilir. Şiirin bu tür kısıtlamalara ihtiyacı var mı sizce?

Sina AKYOL : Adorno doğru söylemiş söylemesine de, bu soruyu hangi amaçla sorduğunuzu tam olarak anlayamadım.


Günümüzde, ‘lirik’ten yeterince bıkılmış olması nedeniyle, ‘gayrı-lirik’ bir şiir yazma merakı-çabası var mesela. Üstelik bu çaba, sözgelimi Brecht’in bana göre son derecede didaktik olan şiiriyle de örtüşmüyor.



Madem “Salt duygu şiirin safrasıdır” demiş bir kişiyim, öyleyse ‘lirik’in içeriğine dikkatle bakmam gerekir. Bakıyorum da zaten: Ümit Yaşar-Turan Oğuzbaş-vb. şiirindeki, insana “Vışşş!..” dedirten arabesk ile ‘sahici lirik’i birbirine karıştırmamak gerekir, diye de düşünüyorum.


Gazanfer ERYÜKSEL : Birey-toplum ve birey-doğa çelişmelerinde insan, egemen olmak isteyen taraftır. Avcılık ve meyve toplayıcılığı döneminden sonra oluşan sınıflı toplumlar, artı değerin kimin tasarrufunda olacağının getirdiği çelişmeyle bugünlere gelinmiştir. Halden hale geçen çelişmeler sürecinde insan, egemen yapılar oluştururken aynı çelişme ve çatışmayı doğa ile de yaparak bir parçası olduğu doğayı kirletme başarısını kazanmıştır. Eğer insan, doğa ile olan ilişkisinde “Kâr, daha çok kâr”, “Daha ucuz maliyet, daha çok kâr” peşinde koşmak yerine doğayla uyum içinde yaşamayı seçmezse doğa intikamını alacaktır. Lirik şiirin, ‘’toplumsal çatışmanın öznel ifadesi’’ olması da sanatçının bilerek veya bilmeyerek kullandığı bir ifade biçimidir. Edebiyat tarihinde her dönem çeşitli akımlar oluşmuş ama lirizm “değişende değişmeyen” olarak varlığını sürdürmüştür.

Bu konuda Hilmi Yavuz, “Adorno ve Lirik Şiir” adlı makalesinde “[Lirik şiirin] yüceliği, ideolojinin gizleyip örtbas ettiklerini açığa çıkarmasındadır.’ Başka bir deyişle, ‘lirik şiirde toplumsal olmayandır ki, tastamam onun toplumsal yanı olur…’ demektedir. (Makalenin tamamını okumanızı öneririm.)



Betül TARIMAN : Evet, Adorno lirik şiiri ‘toplumsal çatışmanın öznel ifadesi’ olarak tanımlar. İktidarın yarattığı parçalanma ve iletişimsizlikten meydana gelen toplumsal çatışma özneyi ve şiiri besler. Darbeler, baskı süreçleri sırasında ve sonrasında kimi kez farklı şiirlerin uç vermesi bundandır.

Tozan ALKAN : Baudelaire'den daha iyi söylemiş bence. Baudelaire "Lirizm halkın düzüşmesidir" der.


Hüseyin ATABAŞ : Lirizm, “Kişisel duyguların esin yolu ile coşkulu ve etkili anlatımı” olarak tanımlanır bizde. Lirizmin, kişisel duyguların anlatımı olma özelliğinden devinen Melih Cevdet Anday da daha kestirmeden, “Şair ben derse (yani öznel ifade kullanırsa) lirik olur” diyor… Bu tanımlardan anlaşıldığına göre, lirik şiir kişisel duyarlılığın ifadesi olarak, üretim ilişkileri içinde oluşur. Bu yüzden, toplumsal gerçekçi Türk şiirinin lirik muhalif kimliği, çağdaş şiirimizin özgünlüğü ve başarısı­dır... Bunun yanında örneğin, aşk şiirleri bile bireysel, toplumsal ve geleneksel otoriteye muhalefettir; barışa çağrı bağlamında çok önemli ve lirik bir olanaktır. Türkçenin ve Türkçe şiirin bu duyarlılık gömüsünü dünyaya sunmanın bir yolunu bulmamız gerek, diye düşünüyorum.

Asuman SUSAM : Lirik şiirle ilgili özellikle Marksist estetikçilerin bu şiir türünün bireyciliğine dair eleştirilerini biliyoruz. Frankfurt okulu da eleştirel kuramdan yararlanarak tezlerini tartışmıştır, onlardan biri de Adorno’dur. Adorno’nun bu sözüne dair iyi bir yazıyı da Hilmi Yavuz’dan okuduğumu anımsıyorum. Dünya edebiyatında Romantik dönemle birlikte öne çıkan lirik şiirin bu döneme denk gelmesi şüphesiz bir rastlantı değildi. İnsan’ın birey olma yolundaki tarihsel gelişmeler düşünüldüğünde lirik şiirin şahikalarının yaratıldığı dönemleri anlamak daha kolay olur. Şiiri ve onun tarihini toplumsal süreçlerden, uygarlık tarihinde bağımsız düşünemezsiniz. Dolayısıyla lirik şiir dediğinizde insanın özne ve birey olarak, aktör olarak nasıl bir tarihsel zeminde ilerlediğine bakmak zorundasınız. Bireyin ve bireyselliğin dinamikleri nasıl toplumsalla doğrudan ilişkiliyse bireyin üretim süreçleri de öyle. Dolayısıyla bireyin içe bakışını yansıtan lirik şiir de bu süreçlerin yansımalarını içerir, izlerini taşır. Bireyin ve toplumsalın bir inşa olduğu anımsandığında, sanatın ve felsefenin bu inşanın yanlışlarından insanı kurtarmak, özgürleştirmek için var olduğu da görülür. Şiir ve şair söz konusu olduğunda bu çatışmaya yanıt her şairin verili olana itirazla kurduğu kendi kozmosundan, kendi dil evreninden ve oluşturduğu mitlerle verilir. Biz şiiri ve şairi yarattığı bu biriciklik için takip ederiz. Bu biriciklik hayata dair her şeyle etkileşim içindedir fizik ve metafizik.




Rahmi EMEÇ : Doğruluk payı var.



İlkiz KUCUR :  Bu söyleşiye katılanlar tarafından lirik şiirin tanımının yapılmış olacağını varsayarak direk soruya geçmek istiyorum. Şiirin yazılış sürecindeki yalnızlığını düşününce; kendisi ile duyguları arasındaki kavganın, benliğin, yaşadıkları, korkuları, yüzleşmeleri, acıları ve coşkularıyla baş edebilme çabasının sonucudur şair.Şiir tek başınalıktan çıkar sonra okura ulaşır ve artık şairin değil onu okuyan her okurun şiiridir.Her okurda farklılaşır aynı zamanda.

Bu girişten sonra lirik şiirin tarih sahnesinde ilk ortaya çıkış sürecine baktığımızda her ne kadar bireysel duygular ve coşkuların yansıması olarak görünse de başlı başına toplumsal ve bireysel dönüşümlerin yaşandığın tarihlerin ürünü olduğunu görebiliriz. Özellikle de halk şiirinde buna daha çok rastlamıyor muyuz? Adorno’nun da dediği gibi lirik şiir, kendine özgü bir muhalefeti dile getirir. Eh, şiirin en öznel hali bile bu muhalefeti içinde taşıyabiliyordur diyebilirim o zaman.



Atilla BİRKİYE : Böyle denebilir tabii ki. Şimdi hangi bağlamda, nerede, hangi yazıda dediğini anımsamıyorum. Kuşkusuz bağlam önemli. Lirik şiir dediğimiz de çok geniş bir yelpaze.

Ayten MUTLU : Özünde tutku, ısrar, keder, umutsuzluk, şakacılık, belirsizlik, çelişki yüklü olan Toplumun hemen her kesimini ilgilendiren sevinç,coşku veya acı gibi ortak duyguların veya aşk, ayrılık, özlem gibi bireysel duyguların coşkulu bir tarzda işlendiği şiirlere lirik şiir denildiğini biliyoruz. Bu öğelerle şiir kendi ritmini belirler ve olgunlaştırır. Hâttâ diyebiliriz ki, ritim şiir için temeldir ve “Ritim uyuşturucudur, aşırı duygululuk yaratır« ya da »Vezin kalıpları toplumsal normları ifade eder« gibi basit formüllerle bir yana itilemez. Şiirdeki ritmin anlamı tarihseldir ve herhangi bir zamanda, toplumun temel çelişkilerinin dilde ortaya çıkışıyla hayat bulur. İçgüdü ile kültürel çevre arasındaki bu çelişme şairi şiire götüren bir dolambaçtır. Çünkü şiir var olanı irdeler, olanla olması gereken arasındaki çelişkileri yakalar ve yeni bir söylemle bunları okurun algısına sunar. Şiir yanlış olanı bağışlamaz. Harekete geçer, yerli yerinde olan her şeyi dönüştürmeye başlar. Şairin çıkmazı, paradoksu, "aporia”sı buradadır. Var olana uyum sağlayarak, onu kabullenerek rahat mı edecek, yoksa toplumlun yerleşik değerlerini yadsıyarak kırıp dökerek yeniden ve daha iyi daha güzel değerlerin peşine mi düşecek..Bunu da kendi öznelliğini katarak yapacak doğal ki.


Gülsüm CENGİZ : Adorno'nun, lirik şiirin, toplumsal çatışmanın öznel ifadesi olduğu tanımlamasına katılıyorum. Şair, ait olduğu toplumdaki herkesin yaşadığı, ancak ifade edemediği acıların ve sevinçlerin, toplumsal çatışmaların ve çelişkilerin kendi iç dünyasındaki karşılığını dışa vurur yazdığı şiirlerle… Bu yolla, yaşadığı toplumda bunu ifade edemeyen insanlara ses olur. Bazen de kendi bireysel duygulanımlarını dışa vurur - ki bana göre yine başka insanlara ses olur yazdığı şiirlerle…

Maksut KOTO : Retorik, şiirde ölü hücre görevini mi yoksa canlı hücre görevini mi üstleniyor?

küçük İSKENDER : Şiirin patolojisi her zaman mide kaldırmaz. Hele hele otopsiye girebilecek eğitimi almak için sırlara ulaşmanız lazım. Sırları da öğrenmek hayatla haşır neşir olmaya bağlı.

Sina AKYOL :  “Vışşş!” dedirtir bana. Süslü sözdür, fazla sözdür retorik; asla ‘hayır’ getirmez.

Gazanfer ERYÜKSEL : Retorik, yani güzel söz söyleme sanatı… Her güzel söz söyleyenin şiir söylemediği bir gerçektir. Ama şiir söz söylemenin çift imbik hali olarak retorik tanımının hem içinde hem dışındadır. Halk arasında “Şiir gibi konuşuyor” derler. Bu da güzel söz söylemeyle şiir arasında var olan saklı ilişkinin ifadesi olarak düşünülmelidir.

Betül TARIMAN : Belagat ya da hitabet sanatı olarak tanımlanmakla birlikte imgelem bütünlüğü, duyguları uyandırma, coşturma ön plandadır. Bu anlamda bakıldığında bunun bir imkân olduğunu düşünüyorum.

Tozan ALKAN : Şiire "ölü hücre, canlı hücre" gibi teknik kelimeleri yakıştıramıyorum ama retorikten çok hazzetmem. "Güzel deyiş" miydi Türkçesi? Bu daha iyi geliyor. Belki ben de bu kavramları şiire yakıştırmamakla aynı tuzağa düşüyor olabilirim. Yine de ses'e ve söz'e önem verdiğimi belirteyim

Hüseyin ATABAŞ : Retorik; söyleme biçimi, daha doğrusu Yunanca aslında olduğu gibi, “hitabet / söylevcilik” (güzel söz söyleme) anlamı taşıdığına göre, retorik şiirde “canlı hücre” görevi üstlenir. Şunu için ki, buraya dek sorularınıza vermeye çalıştığım yanıtlardan da sezileceğini umuyorum, şiir her şeyden önce bir söylem becerisi işidir, söz ve söyleme sanatıdır. Evet, şiirin amacı güzel söz söyleme değildir, ama sözü güzel söylemeden de olmaz.

Asuman SUSAM : Büyük bir şiir geleneğinden geliyoruz. Dna’lrımıza sinmiş bir retorikçilik var gibi. Yukarıdaki sorunuzla da bağlantılı olarak düşünmek gerek bunu. Öznenin tarihsellik içindeki seyri ile değişiyor her şey, önemlisi söylemler. Retorik söyleyişteki eda ve yükseklikle ilgilidir. Ne söylediğini mas eder; ama bugün meselemiz söylemek değil. Ne söylersek söyleyelim hoş söyleyelim, hoş edelim meselesi değil. Ve kanımca retorik günümüzde şiirin doğrudan, başat meselelerinden biri de değil.

Rahmi EMEÇ : Retoriği kısaca ‘ikna etmek ve inandırmak amacıyla etkili ve iyi konuşma sanatı’ olarak tanımlıyorsak, şairin ‘yalancılığına’ faydası vardır.




İlkiz KUCUR : Lirik gibi retorik de ilk kez Antik Yunan da karşımıza çıkıyor. Aristoteles dinleyenlerin coşkularını uyandırmaya sahip hitabet gücü olarak tanımlar retoriği. İnandırma gücü, dinleyenleri istenilen yönde etkilemeyi de hedefler.

Daha sonraları hitabetin sınırlarını aşıp yazınsal alanlara uygulanır hale gelmiştir.

Dolayısı ile bu kavramın şiirde ölü hücre ya da canlı hücre olup olmayacağına öncelikle şairin kendisi karar verecektir.

Kişisel şiir anlayışıma gelince; şiirimde çok fazla yüksek ses kullanmaktan hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. Bunu ustalıkla başaran şairleri okumaya devam ederim ama onların ustalığında olamadığım zaman da sesini çok açmam şiirimin.

Dolayısı ile benim tercihim şiirimde ölü hücre olarak kalmasından yana.

Atilla BİRKİYE : İşte bu da kullanıma göre değişir, ele alışa göre değişir; abartı varsa işler değişir. Retorik şiirin başlangıcıdır ve sanatsal değil işlevseldir, politiktir. Romanın romanslardan çıkması gibi bir durum var yani. Onun için şiir şu veya bu şekilde retorikten kolay kolay uzak duramaz. Şart mıdır değildir tabii ki; önemlisi nasıl girdiğidir, ne ölçüde girdiğidir.

Ayten MUTLU : Şiirin dili imgedir. İmgenin gücünü arttıransa eğretilemeler, analojiler, metaforlar ve mecazlardır. Ama yerinde ve salt süsleme olsun diye kullanılmadıkları sürece. Yazarların bireysel yaratıcılık gücü retorik sayesinde ortaya çıkarken, öte yandan şiiri bulamaca da çevirebilir. Yani retorik iki yüzü keskin bir bıçağa benzer. Biçime yön veren ikili karşıtlıklar, metinlerdeki mümkün anlamların önünü kapayarak onları kapalı bir kutuya dönüştürebilir. Bu ikili karşıtlıklardan kurtulmak pek kolay değildir çünkü dil doğası gereği sürekli olarak belirli ve sabit bir anlamın peşinde koşacaktır. Şairin işi ise, bu anlam kalıplarını kırmak ve var olandan başka bir şeyler, daha üst anlamlar yaratabilmekse eğer, gündelik dilin parçalanmasında retorik şaire olanaklar sağlayacaktır. Çünkü hakikat sözcüklerin derinlerinde gizlidir ve şiirin çağrışım gücü ne kadar yüksekse, hakikatin kendini ele vermesi de o ölçüde mümkünleşir. Retorik metnin tek bir anlamda durmasına izin vermez. Retorik biraz da dili figürel bir düzleme taşır ve sözcüğü kendisinden başka bir dizi anlama atıfta bulunur. Şiir sonsuz anlamları mümkün kılan ucu açık dil sistemi ile belli bir anlam yaratmaya çalışan retoriğin kesiştiği noktada ortaya çıkar fakat sonuçta anlamın sabitlenemeyeceğini gösterir. Bu durum yeni okumalara açıktır ve tek bir anlamla sınırlanamaz. Şiirin gücü de bu çok katmanlılıkta kendini gösterir. Platon her şeyden önce şiiri bir çeşit retorik olarak tanımlamıştır. Tekrar belirtmeliyim ki, retorik bir şiirin olmazsa olmaz unsurlarından değildir ama, yerinde ve yeterince kullanıldığında şiirde bir canlı hücre görevi üstlenir. Burada imge yığınlarından, aşırı bezemelerden, şiirimsilerdeki retorik rezaletinden söz etmiyorum. Aradaki farkı algılamak da biraz okurun gayretine düşüyor.

Gülsüm CENGİZ : Ben şiirlerimi, yaşamın bütünselliği içinde ve doğada görüp duygulandığım, etkilendiğim olay ve olguları öteki insanlarla paylaşmak için yazıyorum. Paylaşmanın ilk adımı insanları etkilemekten geçiyor; yani güzel söz söyleme sanatından yararlanmaktan; burada retorik önem kazanıyor. Bununla birlikte, güzel söz söyleme sanatını gerekli gereksiz, yerli yersiz kullanarak anlatmak istediğim konunun önüne geçmesini de istemem. Burada öz ve biçim uyumu ve dengesi önem kazanıyor. Soruda belirtildiği gibi, ölü hücre ya da canlı hücre tanımlamasından çok, öz ve biçimin diyalektik bir bütünlük içinde birbirini tamamlamasından söz edebilirim.

Maksut KOTO : Şairlerin genellikle öldüğü anda değeri bilinir. Ve bu konu birçok kez dile getirilmesine rağmen, bu durum aynen devam etmektedir. Trajik bir gelenek hâline dönüştüğünü rahatlıkla görebiliyoruz. Sizin, yaşarken değil de öldükten sonra değerinizin bilinmesini ister misiniz?

küçük İSKENDER : Böyle bir beklentim, özlemim yok. Halimden memnunum. Sesimi önemseyenler var; bu yeterli. Okura gönül koymak şairliğe yakışmaz.

Sina AKYOL : Yaşarken, bir sokağa.. bir parka filan adımın verilmesi, mutsuz etmese de beni, fena halde utandırır. ‘Asgari’ye indirdiğim egoma sordum; dedi ki bana, “Üç yıl sonra ölebilirsin, beş yıl sonra esamin bile okunmayabilir, ama, M.S.5000 yılına filan, elbet kalmak istersin, seni kerata seni!”

Gazanfer ERYÜKSEL : Öldükten sonra değerim bilinirse eğer ölümün de bir işe yaradığını düşüneceğim sonsuz ışıktan dünyaya bakarken…

Betül TARIMAN : Doğrudur şairlerin, yazarların öldükten sonra kıymetlerinin bilindiği ya da anıldıkları çeşitli etkinliklerle. Bu yaşarken yapılsa ne güzel olur. Aslında Antalya’da yapılan Altın Portakal Şiir Sempozyumu’nu bu nedenle önemsiyorum. Şiir ödülleri yerine sempozyumlar yapılsın. Şiir tartışılsın. Bunun ödülden daha değerli olduğunu düşünüyorum. Bir taraftan da konu bensem eğer yazarken ilerde adım anılsın diye yazmıyorum elbette. Bunu zaman gösterir. Önemli mi? Değil elbette.

Tozan ALKAN : Son zamanlarda "değerli yalnızlık" diye bir kavram soktular siyaset terminolojisine. Ben kendi yalnızlığımdan memnunum. İşin değer kısmına gelince; kendine değer atfeden herkes değerinin bilinmesini ister.

Hüseyin ATABAŞ : Şairin ya da başka değer sahiplerinin kıymeti öldüğü zaman bilinmez de aslında popülist kültür tarafından kullanılır… Eğer insan yaptıklarıyla bir değer taşıyorsa, yaşarken değerinin bilinmesi onu mutlu eder; bunun böyle olası insanın doğası gereğidir. Ayrıca, öldükten sonra değerinin bilinmesi de iyidir; çünkü geride bıraktıkları uygarlığa bir katkı olur… Eğer fazla şey istemiyorsam sizden, ben her ikisinin de olmasını isterim!..


Asuman SUSAM : Benden sonra tufan!

Rahmi EMEÇ : ‘Değer bilsinler’ diye yazmıyorum. Yaşarken de, ‘abartılı ve gereksiz değerbilirlik’ öldürebilir bir insanı. Böyle ‘yaşayan ölüler’ mezarlığımız da var.

İlkiz KUCUR : Bilmem hiç düşünmedim bu konuyu. Bu açıkçası kendimizi çok önemsemekle ilgili olabilir mi? Evet yazmak ve yayınlatmak elbette kendimize ait bir iz bırakmak isteğini de barındırıyor içinde. Öldükten sonra ya da ölümden önce değerimin bilinip bilinmemesi benim dışımda gelişir zaten tek fark ölümden önce değerimin bilinmesi için kişisel çabalarım, bu konuda göstereceğim gayret için elimde fırsat varken öldükten sonra yapabileceğim bir şeyin olmaması. Bir de yaşarken değerimin bilindiğini görmek kişisel egomu tatmin edebilir öldükten sonra ne olduğundan haberim olacak mı? Bilmem. Belki oğlum annesi ile ilgili güzel sözleri duymuş olmaktan gurur duyar. Hepsi bu. Dolayısı ile kendimi o kadar önemsemek istemiyorum. Sonuçta yaşadığımız hayat tarihin çok çok küçük bir parçası.




Atilla BİRKİYE : Hayır! Yaşarken değerimin bilinmesini isterim; şu ân bilindiğini sanmıyorum; öte yandan şu ân ölümü de pek düşünmüyorum. Bu arada ben kendime şair demem. Ben “şiirheveslisi”yim. Bu tanımı Haydar’dan (Ergülen) aldım da...

Ayten MUTLU : Biz ölümlüler kendimizi bir türlü yok olma fikrine alıştıramayız. Ama insan, ömrü kainat içersindeki zamansızlık kavramı karşısında zamana kelepçelenmiş bir zavallıdır sadece. Geliriz ve gideriz. Biter. Nasıl bir hayat yaşıyoruz, ne yapıyoruz, ne yapmıyoruz bu güzelim hayatı daha da güzelleştirebilmek için bir şeyler katabiliyor muyuz ona? Aslolan budur. Tanınmak için aşırı çaba gösterenler bence kendi egolarının tatmini peşindedirler ki, bu da aşırı olarak kendine ve yaptığı işi iyi yaptığına güvenememekten kaynaklanır. Öldükten sonra birileri seni anmış, anmamış, ne fayda. Sen hiçbirisini bilmeyeceksin. Ama ardında iyi şeyler bırakabildinse gözlerini huzurla kapayabilirsin. Önemli olan yaşarken ya da ölüyken tanınmak değil, doğru düzgün şiir yazabilmektir. Çünkü sen insanlara özledikleri bir şeyleri şiirinle sunabiliyorsan yaşarken de ölüyken de birileri seni sevecek, anımsayacaktır zaten..Unutmamak gerekir ki şair geçicidir, kalıcı olansa zamana dayanabilen şiirdir.

Gülsüm CENGİZ : Ben bu konuda şanslı sayıyorum kendimi. Yukardaki yanıtlarımdan birinde örneklediğim gibi, şiirlerimin okuruyla doğrudan bağlar kurduğunu söyleyebilirim. Elbette edebiyat dünyası denilen dünyada yer alan şair, yazar dostların, eleştirmenlerin, seçici kurul üyelerinin ve editörlerin de bu değerlendirmeyi yapmasını isterim. Ama tek ölçütüm onlar değil açıkcası. Bana göre en önemli seçici okurdur; okurumun şiirlerimin değerini bilip sahiplenmesi beni her şeyden çok mutlu ediyor. Sorunuza gelecek olursak, yaşarken de şiirimin değerinin bilinmesini isterim, ama ben yaşamdan gittikten sonra da dizelerimin insanları etkilemeyi sürdürmesi hoşuma gider doğrusu… Bu, şiirin kalıcılığını gösterir.

Maksut KOTO : Bestelenmiş şiirlerin daha çok benimsendiğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir şiir, şiir özelliğini kaybetmeden bestelenebilir mi sizce?

küçük İSKENDER : Sanatlar arası geçişler, bindirmeler, kolajlar ilgimi çekiyor. Bestelenmiş şiire şiir olarak değil, lirik olarak bakabilmeliyiz o an. Ama dönüp şiir olarak da okuyabilmeliyiz. Seviyeli takipçi bunun ayırtına varmıştır. Estet nitelik bunu sağlar zaten.

Sina AKYOL : Bestelenmiş şiirler değil, o şiirlerden hareketle yazılmış şarkılardır popüler olan. O şarkıların sözlerinin hangi şaire ait olduğunu, ‘ilgili çevre’ dışında, kaç kişi bilir ki?

İstisnai durumlar var mıdır, vardır elbet. Kıymetli arkadaşım Arkadaş Z. Özger’in şiirlerinin bestelenmesi müthiş bir popülarite getirmiştir Arkadaş’a. Bunu biraz da ‘dönemin ruhu’ ile açıklamak gerekir. Bir önceki sorunuzla bağlantılı olarak belirteyim; ‘popüler’ olduğunda, Arkadaş Zekai çoktan terk etmişti dünyamızı; hiç haberi olmadı 25 yaşının sonrasındaki ‘gelişmeler’den.



On sekiz şiirim, dokuzu soprano, dokuzu bariton için, ‘lied’ formunda bestelendi ve seslendirildi. Dolayısıyla piyano da vardı işin içinde. Bu tecrübeden de yola çıkarak, “Şiir özelliğini kaybetmeden bestelenebilir mi” sorunuza cevabımdır: ‘Farklı disiplinler arasındaki buluşma’ diye bakılmalıdır bu tür ‘bileşim’lere. Yani yeni bir varlık çıkmıştır ortaya.

Gazanfer ERYÜKSEL : Kültürümüzde şiirle güfte iki ayrı ifadedir. Şiir yazana şair denirken, şarkı sözü (güfte) yazana güftekâr denilmektedir. Bu bir… İkincisi bir şiir eğer bestelenmiş ise bu onun için daha geniş kitlelere ulaşmada bir şanstır. Gelelim “şiir özelliğini kaybetmeden bestelenebilme” meselesine… Şair, şiiri söylerken kendince bir musiki ifadesi kullanır. Besteci ise o şiiri müziklerken metni müziğin diliyle yeniden söyleyecektir. Müziğin dili, diller üstü bir dildir. Güney Amerikalı devrimcilerin Ruhi Su türkülerini dinlerken ağlamaları bunun en güzel kanıtıdır. Çünkü çoğunlukla İspanyolca bilenlerin Ruhi Su’nun Türkçe ifadesini anlamaları mümkün değildir. Ama araya musikinin diller üstü bir dil olması girince gözyaşları süzülüp gitmektedir.

Betül TARIMAN : Okuma oranının az olduğu, nitelikli kitap okurlarının parmakla gösterildiği bir ülkede şiir değil de bestelenmiş şiirler öne çıkacaktır. Bu arada pek çok şairin şiirinin bestelendiğini de biliyoruz. İlk aklıma gelen Lale Müldür’ün Desti’nası. Her şiir bestelenebilir mi? Şiirin sesini iç müziğini tılsımını bozmadan olacaksa o zaman başka.

Tozan ALKAN : Müzik her zaman için şiirden daha kitlesel bir sanat olmuştur. Başarıyla bestelenmiş şiirlerin sayısı çok azdır. Çünkü bu çok çetrefilli bir iş. Şiirin zaten bir müziği var. O müziği enstrümanlarla yakalamak kolay iş değil. Ama imkansız da değil. Benim de böyle çalışmalarım oldu. Bir müzik albümü çıkardım. "Çağdaş Türk Şiiri'nden Ezgiler" alt başlığıyla. Ne kadar başarılı olduğuna dinleyici karar verecek. Şair demedim, çünkü müziğin dili ayrı. Ölçü ve uyaklı şiirleri birebir bestelemek mümkün. ama serbest ölçüyle yazılmış şiirleri müzik cümleleriyle - gerektiğinde küçük değişikliklerle- yeniden üretmek kaçınılmaz oluyor.

Hüseyin ATABAŞ : Müzik şiirden çok daha popüler bir sanat olduğu için, kuşkusuz bestelenen şiirler daha çok benimsenecektir; ama o bestelerin pek çoğunun müzik olduğunu söylemek zordur. Aslında gerçek şiirin kitleleşmek gibi bir derdi de, sorunu da yoktur. Hani Cemal Süreya, “Kitabın iyi satıyor” diyen birine, “Yani sen benim kötü şair olduğumu mu söylemek istiyorsun?” demişmiş… Şiirler iki yerde değiştirilerek kullanılır: Biri okul ders kitaplarında, öteki de bestelenirken. Bana kimi şiirlerimi besteleyeceğini ama şurasını şöyle değiştirmesi gerektiğini söyleyenlere izin vermedim.

Asuman SUSAM : Bu konular çok tartışıldı. Benim yeni olarak ekleyecek çok sözüm yok. Her şey bir denge meselesidir deyip geçelim. Benimsenmesi ise ritim ve tekrarla ilgilidir. Bellek bu biçime getirdiği sözü daha kolay kabul eder ve depolar. Şiirin sözlü kültür döneminde bir bellek sanatı olarak tarihin yerini tutmuş olması falan hep bununla ilgili. Söz ve müziğin birbirinden yazıyla birlikte ayrılması bu anlamda rastlantı değil. Yani böyle şiirlerin aklıda kalıcılığı müziğin estetik başarısından çok bellekle ilgili.

Rahmi EMEÇ : Bestelenince ‘ortaya çıkıveren’ şiirler vardır. ‘Bu şiiri daha önce okumamıştım’ deriz, bestesi yapılıp söylendiğinde. O şiirin, şiir olarak okurla buluşma olanakları nedir, nasıl olmuştur, bakmayız… Bestelenmişse, sadece şiir değildir artık. Pek çok şarkının sözünü severiz de, yazanını bilmeyiz. Söyleyeni öndedir. ‘Bekle bizi İstanbul’ şarkısı kimindir deseler, yanıt “Edip Akbayram’ın” diyenler çoğunlukta olacaktır. Sözlerini kim yazmış, düşünen yoktur… Vedat Türkali, nerede, ne hallerde yazmış, kaç kişi biliyor? Şiir, şiir olarak okunduğunda şiirdir.

İlkiz KUCUR : Bestelenmiş şiir şiire çok yakın olmayan ya da o şairle tanışmamış okuyucu için iyi bir fırsat olabilir. Bu da iyi bir şey aslında. Kemal Burkay’ı şiiri bestelenmeden önce tanımayan pek çok kişi onun şiiriyle ilk kez tanışmış oldu belki.

Şiirle müziğin yakın işbirliği bence sanat adına çok olumlu. Aslında kendi içerisinde müziği olan bir şiir, iyi şiirdir. Ses ve şiir olabildiğince uyumlu olmalı, iyi şiirin olmazsa olmazlarından biri de bu zaten. Şiir bu uyumu taşıyorsa bestelenmeye hazır demektir.Tam tersi kimi kez yazılan şarkı sözleri de iyi şiir sayılabilir.Şiirin şiir özelliğini kaybetmeden bestelenmesi daha çok bestecilerin becerisi olmalı.Şiirin romanı,romanın şiiri olabileceği gibi şarkısı,sineması da olabilir.Yada kendi aralarında farklı işbirlikleri sanatın izleyicisine/okuruna daha kolay ulaşmasını sağlamaz mı?Ben bundan yanayım açıkçası.

Atilla BİRKİYE : Her şeyden önce bestelendiği zaman daha geniş kitleye ulaşıyor. Müzik (tabii ki burada beste çok önemli), bazen şiirin katmanlarını belki anlam katmanlarını değil ama duygu katmanlarını daha ortaya çıkartıyor vb. Tabii ki bestelenebilir, zaten bunun bizde örnekleri de var. 70’lerde Timur Selçuk’un yaptığı besteler. Şimdilerde Vedat Sakman’ın...




Ayten MUTLU : Olabilir de, olmayabilir de… Bazı şiirler değer kazanır müzikle, bazıları da kaybeder. Bu hem şiire hem de besteciye bağlı bir olgudur.

Gülsüm CENGİZ : Yeryüzünde insanın serüveninin başladığı ilk çağlarda, şiir, dans ve ezgiyle birlikte girdi insanın yaşamına. İnsanlar günlük yaşamda yaşadıklarını, düşlerini, özlemlerini ezgili ritimli sesler çıkararak ve dans ederek anlattılar. Bu üçlüden önce dans ayrıldı ve uzun süre şiir ve ezgi birlikteliğini korudu. Söz ve ezgi birbirinden ayrıldıktan sonra, bu kez şiirin ezgilenmesi ortaya çıktı. O nedenle, ezgiler aracılığıyla daha yaygın biçimde dolaşımda olmasını ve benimsenmesini doğal karşılıyorum. Ancak ezgileme sırasında şiirin şiir özelliğinden bir şeylerin kaybolacağı da bir gerçek… Yine de okurun, severek dinlediği ezgilenmiş bir şiirden yola çıkarak, şairin öteki şiirlerine ulaşma olasılığı, iyi yapılmış şiir bestelerine olumlu bakmamı sağlıyor.

Maksut KOTO : Geçmişten günümüze kadar birçok şair yaşamıştır. Fakat okuyucu sadece belli başlı şairleri bilmektedir. Sistemin bu aksak yanına, okuyucular kadar şairlerin de neden olduğunu söyleyebilir miyiz?

küçük İSKENDER : Suya bakınca kaç su damlası olduğunu sayabilir misiniz? Aslolan şiirse şairin varlığı sadece sıkıntı yaratır.

Sina AKYOL : Mayakovski’nin şiirlerini okurken stadyum doldurduğu dönem, Rusya’daki kırılma dönemine tekabül ediyordu. Geçelim o yılları; 1970’lerin Türkiye’sinde, gençlerin şiir kitapları bile 1500-2000 arasında basılıyordu. Şimdilerde, 750’den 500’e düştü şiir kitaplarının tirajı. Bunun böyle olmasında ‘dönemin ruhu’nun payı büyük. ‘Dönemin ruhu’na, üstelik protest şiirleriyle sahiden itiraz eden kimi şairlerimizin itirazları da hiçbir işe yaramıyor. Ama, sözgelimi Feysbuk’ta, yayınlarını ilkeli ve kararlı bir biçimde duyurmaya devam eden yayıncı-şairlerimiz de var. Ciddi derecede başarılılar. Yayımladıkları kitaplar gerçekten satılıyor. Yani, yeni bir ‘dönemin ruhu’ söz konusu. Ben kendi adıma; dönemin bu ruhunu biliyor, anlıyor, fakat ilgilenmiyorum. Yaygın bir okur kitlesine sahip olmak, daha çok sayıdaki insan tarafından okunmak gibi kaygılarım filan da yok.

Gazanfer ERYÜKSEL : Şiir, “değişende değişmeyeni” ifade edebildiği sürece zamanı aşacaktır. 1980 sonrasına göz attığımızda toplumcu şairlerin ötelendiğini görmekteyiz. Kimlerin öne çıkarıldıkları ise hemen herkesin malumudur. Burada bir şairimizi anmak istiyorum. Niye Turgut Uyar, bazı şairler gibi çok okunan ve konuşulan bir şair olmamıştır? Burada hata Turgut Uyar’da mıdır, yoksa günümüz şiiri daha Turgut Uyar’a gelememiş midir? “Yunus Emre’ye gelemeyenler de var…” mı dediniz… Hayat biraz da böyle bir şey olmasın sakın…

Betül TARIMAN : Geçmişten günümüze kadar pek çok şair geldi geçti bu dünyadan. Bazılarının adları ön plana çıktı bazıları hatırlanmadı bile. Bunda çarkları içine girdiğimiz sistemin etkisi büyük. Sömürüden, faşizmden, demokrasiden söz eden pek çok şair de ne yazık ki kimi kez sistemin parçası olmaktan kurtulamıyor. Geçmişte ödül almış biri olarak ödüller reddedilebilir diye düşünüyorum. Evet, bunda şairlerin etkisi büyük.

Tozan ALKAN : Okur'un işine karışmak doğru değil. Şairler ise bu işte vebali olacak en son insanlar.

Hüseyin ATABAŞ : Hani biraz önce de konuştuk ya, şair söylediği / yazdığı şiire evrensel insan duyarlılığını yansıtabilmelidir. Anadilinin kuralları içinde kalarak, ortaya farklı varsıllıklar koyabilmeli, yeni algı varsıllıkları oluşturabilmeli, bir söylem yetkinliği yaratabilmelidir. Böylece şair yüzyıllarca kalıcı olur, unutulmaz, bilinir…

Bu söylediklerim bağlamında şair “görevini” yapamaz, okur da “okumuş olmak için” okuyup geçerse her ikisi de şairlerin / şiirlerin unutulmasına yol açmış olurlar. Ama demek ki bilinen belli başlı şairler “görevlerini” iyi yapan şairlerdir… Her şeye karşın “iyi şair”in, kendi zamanında olmasa bile, kalıcı olacağı kanısındayım. Örneğin, bir XIII-XIV. yüzyıl şairi olan Yunus Emre’nin farkına XVI. yüzyılda varılabilmiş, XX. yüzyılın ilk yarısında da güncelleşmiştir… Kalıcılık bağlamında ortada bir aksaklık varsa, buna hem şair hem okuyucu yol açar kanımca.

Asuman SUSAM : Bu doğaldır. Bir İngiliz de tarihinin belli başlı şairlerini bilir. Okur edebiyat tarihçisi gibi kronolojik olarak gelmiş geçmiş şairler tasnifini bilmek zorunda değildir. Ama ciddi bir okur onlarla başlasa da ihmal edileni, gölgede kalanı arar bulur. Şairin burada nasıl bir günahı olabilir ki… Bu günah sanki akademilerde mi aranmalı ?Eksik ve yetersiz edebiyat sosyolojisi, edebiyat tarihi çalışmalarında?? Eleştiri ve şiir kürsüsü eksikliklerinde? Bu ülkede kendi tarihini de şairin kendisinden yazmasını beklemek, eleştirisini kendisinin oluşturmasını istemek haksız ve sağlıksız bir tutum.


Rahmi EMEÇ : Okur ne yapsın? Şair çok, kendisi az!

İlkiz KUCUR : Bu konu sadece şairlere ait değil sanırım. Kimi şair birkaç şiiri ile bilinirken kimisi yazdığı onca şiir ile orantılı bir bilinilirliğe sahip olamamıştır. Belki yazdıkları

kamuoyuna ulaşamamış/ulaştırılamamış belki de şair bilinçli olarak uzak kalmıştır. Özellikle günümüzde hemen her yarışmaya katılan, şiirini ya da kendisini

magazinselleştirmekten çekinmeyen şairler daha bilinir görünmekte. Şairin kendi tercihlerini sorgulamak istemiyorum. Bu tercihlerde neyin doğru olduğunu bilemem. Önemli olan şairin nefesinin okurda nasıl karşılık bulduğu. Çok bilinmek şairin şiiri ile mi ilgili yoksa onun hakkında yayılan şehir efsaneleri ile ilgili mi? Ben konunun daha çok burasındayım. Sessizce köşesinde yaşayan şairlere de şiir okuyucusu ulaşabiliyorsa ne güzel. Eski zamanlarda Nazım Hikmet’in şiirlerini defterlerinin arasında saklayan gençler geliyor aklıma bu konuda düşünürken.

Bu nedenle çok da büyük bir sorun değil bilinirlilik konusu. Bilinmek isteyen kendince yöntemler kullanabilir, istemeyen daha sakin bir hayatı yeğler. Eğer bilinilirlik izleyiciden daha çok katılımcının olduğu her etkinliğe koşan, yer alan üç beş kişinin tekelinde ise ben odamda oturmayı yeğliyorum. Sanırım şairin bilinirliliğinden çok yazdığı iyi şiirin er ya da geç okura ulaşabilmesi

Atilla BİRKİYE : Belki şairler değil de dergiler, yayın organları, yayınevleri falan. (Tabii bunlar da “sistem”in içine girebilir.) Ama has şiir, has şair, kayayı delen incir gibi, bir zaman ortaya çıkacaktır.

Ayten MUTLU : Söyleyemeyiz. Çünkü iyi şiir, çok büyük bir talihsizliğe uğramazsa mutlaka birileriyle buluşur eninde sonunda. Bu buluşma da alıcının yani okurun algılama düzeyine, bilgi ve bilinç birikimine bağlıdır. İnsanı yüreğinden kavrayamayan şiir zamana direnemez unutulur, gider.




Gülsüm CENGİZ : Okuyucu belli başlı şairleri bilmektedir. Çünkü okurla şiiri, şairleri buluşturan şiir kitaplarının dışında edebiyat yıllıkları, antolojiler, dergiler, Edebiyat - Türkçe kitapları vb. araçları içeren geniş bir sistem var. Bu sistem, o toplumdaki egemen ideolojiden bağımsız değil. Egemen ideoloji kendini eleştiren, sakıncalı şairin adına yer vermek istemez. Hapisler, zindanlar, işkenceler, öldürümler bekler birçoğunu. Sistem bu şairleri ortadan kaldıramazsa da üstünü çizer, yok sayar. Rıfat Ilgaz'ın Fincancı Katırları şiirini her okuyuşumda içim burkulur. Asım Bezirci, antoloji ve yıllıklar hazırlanırken ülkemizde yok sayılan ve bugün önemsenen pek çok şairin adını anarak bu şairlerin neden yok sayıldığını sorar bir yazısında… Türkçe-Edebiyat kitapları, mevcut eğitim öğretim programına göre hazırlandığı için, sistemin uygun gördüğü yazar, şairlere yer verilir. Çocuklar, gençler eğitim süreçlerinde yalnızca bunları tanırlar. Günümüzde hala Türk Dili ve Edebiyatı Bölümlerindeki programlarda çağdaş yazarlara yer verilmemesi, bunun göstergelerinden biridir. Öte yandan sistem için fazla sakıncalı olmayan şairlerin popülerleştirilmesi, kitle kültürünün bir öğesi durumuna getirilmesi de bazı şairlerin ötekilerden daha fazla tanınmasına yol açmıştır, açmaktadır. Bu şairlerin etkisinin kalıcı olduğunu düşünmüyorum. Öte yandan şairlerin kendi seçimlerinin de bunda etken olduğu saptaması yanlış değil. İnsanın hayatına dokunan, insanların yaşadıklarına tanıklık eden, estetik açıdan güçlü şiirlerin, okuruyla buluştuğu sürece kalıcı olacağını düşünüyorum; bu şiirleri yazan şairlerin de… Bu durumdan okurların da sorumlu olduğunu düşünüyorum; okur sevdiği şiiri birileriyle paylaşırken şairin adını yazmıyorsa, duyuru-çağrı- afiş vb. yerlerde şiirden dizeler alıp şairin adını kullanmıyorsa bu da şairin öteki okurlar tarafından bilinmesinin önünde bir engel oluşturuyor.

Maksut KOTO : Şiirin bir hikâyesi olabilir de olmayabilir de… Eğer varsa, bir şiirinizin hikâyesini anlatabilir misiniz?

küçük İSKENDER : ”Bir Nedeni Yok Sadece Öptüm”ü bir iç döküş olarak kendime yazmıştım; arkadaşlarımın ısrarı ile kitaba girdi. Hatta çok da rahatsız olmuştum; ne tuhaftır ki en sevilen şiirlerimden biri haline dönüştü. Sanırım bazen samimiyet hak ettiği değeri buluyormuş.

Sina AKYOL : Her sorunuzu yanıtlamaya çalıştım, gelin bu soruyu es geçeyim.

Gazanfer ERYÜKSEL : 1974 damgalı bir şiirimin hikâyesi… Ki yayınlanmamıştır. Bu vesileyle ilk kez okurla buluşacaktır.

O yıllarda Asu Maralman’ın okuduğu ve pek sevilen bir türkü vardı. “Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm”… O dönemde kaderci bakış açıcına karşı, bilimsel dünya görüşünü öneren “Felsefenin Temel İlkeleri” adlı kitap da okumalarım arasındaydı. Bu üç temayı bir de ben söylemek istemiştim. Şiir böyle oluştu…



Bu şiirin bir başka hikâyesi daha var… Onu da bu satırları yazarken hatırladım. 1975 sonbaharında İstanbul’da CHP İlçesine bağlı Kocamustafapaşa Teşkilatı bünyesinde bir gençlik korosu kurulması gündeme gelir. Bir arkadaşın önerisi ve ısrarıyla koro şefliği konusunu görüşmek üzere masaya oturduk. Çalışma tarzı ve ilkelerde anlaştık. Koroyu çalıştırmak dışında, “Ben sanatçıyım, siyasete karışmam” demeden her türlü eylemlilik içinde olmanın öneminde görüş birliğine vardık. Müzik yanında şiirle de uğraştığımı öğrendikleri için bir şiirimi okumamı istediler. Ben de ezbere şiir okumadığını, okuyamadığını söyledim. Söyledim ama gel de anlat derdini… Şair dediğin ezbere şiir okur, sözünden geri adım atmadılar. Ve dahası, eğer yarın akşama bize en azından bir şiirini ezbere okumazsan gerisine biz karışmayız, diyerek şakayla karışık uyardılar.



Ertesi gün ilk işim kendi şiirlerimden ikisini ezberlemek oldu. İşte o şiirlerde biri…


Ayrılık, yoksulluk, ölüm…


Kafam,
Ala karışık
Üç derdin en belalısı
Ayrılık…

Düşen her yaprak
Bi tutan tuz
Her göçmen kuş
Bi tutam biber
Eker de geçer yarama
Eker de geçer…

Bir ses
Bir haykırış olur
Üç derdin en çaresizi,
En belâlısı değil
En mümkünü
Yoksulluk…

Ayakları
Omuzlarına asılı
Yoksulluk
Sanki ah
Alınlarında yazılı
Yaşar da ölür
Ölür de yaşar
Bu illerde insanlar…

Havada sonbahar kokusu
Ölüm, ölüm bi ölüm
Düşer bi yaprak
Göçer bi kuş
Bir yürek susar…

Ölüm
Evrene hayatı
Eker de geçer
Gülüm
Eker de geçer…
Belki bir söğüt dalında
Belki bir gül ağacında
Belki toprak bir saksıda
Eker de geçer…

1974 / İstanbul


Betül TARIMAN : Sonuçta bir şeyler hissederek şiirimizi kuruyoruz. “Düş Kontesi” adlı bir şiirim var. Cihangir kedilerine ve Kato’ya ithaf edilmiştir. Kastamonu Mahalle Evi’nde bir projede çalışırken kucağımızdan inmeyen o kediye yazmıştım bu şiiri. Diğerleri de bana kalsın.

Tozan ALKAN : Şiirlerimin çoğunun hikâyesi vardır. Ancak şiirde narrative (anlatımcı) söylemden yana değilim. Bunu başarıyla yapanlar var. İlk aklıma gelen Edip Cansever oldu şimdi. "Limonluktaki yangın", "Çağrılmayan yakup" vb. gibi şiirleri vardır Cansever'in hepimizin içine işleyen. Kendi şiirimden de ilk aklıma gelen "Karaca'ya Masallar". Oğluma yazmıştım. Oğullara yazılan şiirlerin hep daha fazla hikâyesi olur.

Hüseyin ATABAŞ : Evet, her şiirin bir yazılış öyküsü olabilir de olmayabilir de. Bu durum bende de böyledir de, burada bir şiirin yazılış öyküsü anlatmak uzun sürer. Ama şöyle bir şey söyleyeyim; bugüne dek yazdığım 400 kadar şiir içinde ezbere bildiğim birkaç şiir, yazılış öyküsü olan şiirlerimdir.

Asuman SUSAM : Anlatabilecek bir hikaye anımsamıyorum. Anlar ve durumlar… onların içinden yürüyorum.

Rahmi EMEÇ : Bunu yazabilmek çok zor. Hiçbir şiirimin hikâyesi yok. Kuşkusuz, hayatın içinde bana dokunan şeylerin bir karşılığı bu… Ama, anlatmaya kalkıştığımda şiirin büyüsü bozulur. Hikâyeyi, okuyucu çıkarıp bulsun isterim.

İlkiz KUCUR : İlk şiirim Yusufçuk dergisinde yayınlanmıştı. Bir kış günü, Üniversite de yurttan bölüme giderken kafeterya’nın önünde Ankara’nın kışına inat açmış küçük kırmızı bir çiçeğin öyküsüydü.

Bir başkası yine aynı yıllarda Kurban Bayramı tatili nedeniyle Ankara’dan İzmir’e giderken Uşak’ın Banaz ilçesinden otobüs ile geçerken yolun kenarındaki caminin adındaki yazım hatası dikkatimi çekmişti. Masalcı adlı şiirimde “çünkü yanlış imlasıydılar alışkanlıkların” dizesi oldu. Bir kasabada yaşayan onca insan merkezdeki caminin adındaki yazım hatasının farkında değildi. Daha da ilginci yıllar sonra annemin Banaz da yaşayan öğretmen okulundan arkadaşının eşi ilçeye belediye başkanı oldu. Kendisine bu durumu söyledikten sonra da camiinin adındaki yazım yanlışı düzeltildi.

Gün Kurudu şiirim de gecenin ilerlemiş saatlerinde balkonda oturup karanlığın sessizliğini dinlerken uzaklardaki bir evden bir kadının çığlıklarını duymam üzerine yazıldı. Bunun dışında gazete haberleri, öyküleri ile yüreğimi yaralayan insanlar, bir resim sergisi, bir şiir, okuduğum bir roman ya da romandaki tek bir satır şiirini bana yazdırıyor.

Aslında kendi yazdığım şiirler içerinde bana en sıcak gelenler öyküsü olanlar diyebilirim.

Son söz;Bu söyleşide yer almış olmaktan dolayı duyduğum onuru belirtmek istiyorum.Şiir adına gösterilen çaba için de ayrıca çok teşekkürler.Şiirle kalalım,şiirde kalalım.

Sevgiler.

Atilla BİRKİYE : Aslında yazdığım şiirlerin birçoğunun “öykü”sü vardır. Ardında bir anlatı temeli vardır. “Ekimin Kızıllığı Saçlarında”dan kısaca söz edebilirim; bu şiir yer aldığı kitabın adını da belirledi (Ekim Issızlığı Saçların, Özgür yay. 2009).

2 Ekim 2003 akşamı. İstiklal Caddesi’ndeki ünlü mekân, şimdi yok, Jazz Kafe’de, üst katı ki orası müzik kulübüydü, örneğin Ortaçgil çıkardı. Orada yazarlığımın 25. yılını kutluyoruz. Müzisyen arkadaşlarım, tiyatrocu arkadaşlarım gelmiş, tabii ki yazar arkadaşlarım; epeyce konuk vardı, sağ olsunlar. Şiirlerim okunuyor, şarkılar vb. Öyle tören gibi değil de eğleniyoruz hep birlikte. Genç bir kadın vardı, çok iyi caz söylerdi, şarkıcıydı ama pek de şarkıcılığına sıcak bakmazdı. Herhalde ortamdan, ilişkilerden dolayı. O da konuktu. Bir ara sahnedeki arkadaşlarım, onu da çağırdılar, onlara eşlik etti, bir-iki şarkı söyledi. Ona karşı gizli bir hayranlığım vardı, gecenin bir bölümünde yan yana oturuyorduk vb.; sonra birkaç yıl sonra sevgili de olmuştuk ama şiir sevgili olmadan, o gece sonrasında yazılmıştı. Şiir de şöyle: arzulamak bir kadını
martının özgürlük çığlığı olmalı
genç kadın şarkı söylüyor
saçlarında bir yangın
sesi büyü melodisi
karanlıkta geziniyor
bakışları sakin, ışıltılı

kadının bilincine yerleşmek
erkeğin yüreğindeki coşku olmalı
parmaklar iradenin dışında
ya da hayran bir adam
küçük dokunuşlar
saçlarına, omuzuna, koluna
arzu ile aşk refleksi

ay gecede parlıyor
liseli heyecan tirşe telaş
dışarıda sonbaharın hışırtısı
masaya sesin büyüsü dökülüyor
ekimin kızıllığı saçlarında
aşk hayatın sunduğu
bir şans zamanlaması

Ayten MUTLU : Bir kış gecesi, bir arkadaş toplantısından sonra eve dönmeye çalışıyordum. Ne kadar beklediysem de bir vasıta bulamadım. İstanbul’da her yağışlı havada olduğu gibi taksiler de birden ortadan toz olmuştu. Sonunda beklemekten vaz geçip daha işlek bir yolda taksi bulabilirim umuduyla yürümeye başladım. Kar yağıyordu ve ben üşüyordum. Arabaların uzun farlarıyla gözlerimi kararttığı bir otoyola çıktım. Aceleyle koştururken birden garip bir inilti fark ettim. Sesi takip ettiğimde gördüğüm, yolun kenarında titreyerek, sarsılarak can çekişen bir attı.

Gözlerinden süzülen yaşlar toz toprak içindeki yüzüne inen kar tanelerine karışıyordu. Ne yapacağımı bilemeden atın başında kıvranırken önce yaklaşarak sonra uzaklaşarak ve davul zurna eşliğinde, haykırışlarıyla geceyi yırtan bir araba konvoyu geçti yoldan. Sanırım asker uğurluyorlardı. Oradan koşarak ve ağlayarak uzaklaştığımı anımsıyorum. İşte bir kitabıma da adını veren “Taş Ayna” şiiri böyle yazıldı.

TAŞ AYNA

gecenin terli etinde
hayat, o ağır yele
savuruyor hiçliğin tozlarını
çınlayan reklam ışıklarına
demirli gölgelere

afişler kımıldıyor yorgun caddede
bir kahkaha, ipekten bir çekiçle
kırıyor taş aynasını
zamanın
rüzgâr kristalleri
dağılıyor gecenin ellerinde

dans ederek geçiyor şenlik alayı
ışıldayan altın külçeler gibi
gecenin buz tutmuş gözlerinde
parıldıyor
yalnız bir atın sessiz yaşları

hayat, o ağır yele
uçuşuyor
yıldızların sönmüş nefeslerinde
yaşlı bir at ölüyor
seğiren karlar üstünde

yaşlı bir at ölüyor
minicik bir yıldız gibi doğan bir at
bakıyor dünyaya soruların içinden
inleyen karlar üstünde

tanrılar ve adamlar görmüyor onu
zıplıyorlar gecenin neşeli güneşinde
bir geliyor bir gidiyor ışıklar
ürperen karlar üstünde

bir leke gibi duruyor at caddede
uçacak bir tüy gibi ağır ve ince
hayatın kıyıları uzaklaşıyor
soluyor kar çiçekleri yüzünde

dans ederek geçiyor şenlik alayı
kahkaha
çığlık
at
çöp yığını
hiç

gömülüyor
kalplerin çürüyen gecesine

Gülsüm CENGİZ : Çok sayıda dile çevrilip çevrildiği ülkelerde yayınlanan bir şiirimin öyküsünü paylaşayım sizinle. 12 Eylül dönemindeki annelerin durumunu anlatan bir oyun için araştırma yaptığım sürede bir Kürt annenin durumunu anlattı bir arkadaşım. Diyarbakır'da yaşayan anne, cezaevindeki oğlunu 7 yıl görmemişti. Ama oğul Ankara'da Mamak cezaevindeydi; anne dil bilmiyordu, yol bilmiyordu. Böyle özlemler içinde geçerken günleri, küçük oğlu askerden döndü. Annenin özlemini ve isteğini sezdi. Ona "Seni oğluna götüreyim mi?" diye sordu. İstemez miydi ana? Gözleri parladı ve hemen hazırlanıp yola çıktılar. Ana sevinçliydi, anasını kardeşine götüren genç sevinçliydi. Ama bir sorun vardı. Ana Türkçe bilmiyordu, cezaevlerinde de Kürtçe konuşma yasağı vardı. Eğer konuşurlarsa hemen görüş kesiliyor, tutuklu dövülerek koğuşa götürülüyordu. Delikanlı yolda bu durumu anlattı annesine, oğluyla asla Kürtçe konuşmamalıydı, yoksa göremezdi oğlunu… Peki nasıl konuşacaktı anacık oğluyla? Delikanlı yol boyu annesine yalnızca bir cümle ezberletebildi; kardeşinin adının da olduğu bir cümle, yani bir sözcük… Kamber Ateş nasılsın?

Anne tarafından durum böyle sürerken, Kamber, annesinin görüşe geleceğini öğrendi. Düşündü, kaygılandı. "Annesi Türkçe öğrenmiş miydi? Nasıl konuşacaklardı bunca yıl sonra?"

Anne görüş hücresine girdi, oğlunu görünce gözleri parladı ve hemen "Kamber Ateş nasılsın?" dedi. Kamber, annesinin Türkçe konuştuğunu görünce şaşırdı ve sevindi. "İyiyim anam, sen nasılsın?" dedi. Anne oğluna bakıp tekrar "Kamber Ateş nasılsın?" dedi. İşte o zaman Kamber annesinin yalnızca bu bir cümleyi öğrendiğini anladı. Gülümsedi annesine, anne yüreğindeki duyguları o bir tek cümleye sığdırarak sorup durdu oğluna. "Kamber Ateş nasılsın?"

Ülkemizde belki de birçok örneği olan bu olayı duyduğumda yıl 1992'di. Kızım 7 yaşındaydı, ben insan ve şair olmanın ötesinde bir anneydim. İçime işledi anlatılanlar, düşündüm, düşündüm. 7 yıl görmesem çocuğumu ona neler sormak, neler söylemek isterdim? İşte Kamber Ateş Nasılsın şiiri, bu yaşanmış öykünün ve benim insan, şair ve anne olarak dil yasağının acısını duyumsayıp duyurma isteğimden kaynaklandı. Bir daha yaşanmasın diye… Evrensel bir insanlık acısıydı; o nedenle Kürtçe de dahil birçok dile çevrilerek yayınlandı.


KAMBER ATEŞ NASILSIN?
Yedi yıl görmediği cezaevindeki oğluna görüşe gittiğinde,
kendi diliyle konuşması yasak olduğu için,
yolda öğretilen bir cümleyle konuşabilen bir kürt ana
ve dili yasaklı bütün insanlar için yazılmıştır.
Dilim tutuklu oğlum
seninle konuşamam.
Sana diyeceklerim
gözlerimin derininde,
bir de yalnız şu cümle
dudağımda tekrarlanan;
yüreğimdeki duygu
ses tonuma yansıyan:
- Kamber Ateş nasılsın?

Dilim tutuklu oğlum
seninle konuşamam.
Gözlerimde bulursun
içimdeki özlemi,
acıyı ve sevgiyi.
Oğlum, özledim seni.
- Kamber Ateş nasılsın?

Dilim tutuklu oğlum
seninle konuşamam.
Gözlerimde çiçeklenir
kavuşmanın sevinci.
Çiçeklenir de
girer hücrene
bizim oralardan getirdiğim
kekik kokuları dağların,
bağlardaki menekşeler,
sana ördüğüm çorabın renklerinde.
Oğlum, bir istediğin var mı?
- Kamber Ateş nasılsın?

Dilim tutuklu oğlum
seninle konuşamam.
Gözlerime iyi bak
sözlerimi anlarsın.
Gözlerimin derininde
kaç uykusuz geceler,
kaygılı bekleyişler
duyduğum haberlerden.
Sana zulüm yaptılar mı?
- Kamber Ateş nasılsın?

Dilim tutuklu oğlum
seninle konuşamam.
Gözlerimden gözlerine
akıyor büyüyerek
yüreğimdeki çığlık
beynimdeki düşünce.
Öğüdümdür sana oğul,
direncini yitirme
sakın başını eğme,
teslim olma yenilgiye.
- Kamber Ateş nasılsın?

Dilim tutuklu oğlum
seninle konuşamam.
Gözlerime iyi bak,
sana veda ederken.
Hüznünde gözlerimin,
o masmavi gökyüzü
başı dumanlı dağlar,
kırlardaki çiçekler
çağlayan ırmaklar var.
Uğrunda savaştığın
o sevgi ve özgürlük.
Oğulcuğum, hoşçakal.
- Kamber Ateş nasılsın?

Akdenizin Rengi Mavi - Evrensel Basım Yayın

Hiç yorum yok: