21 Mayıs 2011 Cumartesi

Şiiri Tanımlamak, Okumak ve Anlamak Üzerine

.


Şiirle ilgilenenlerin bildiği gibi, şiirin, derli toplu, herkesi, daha çok da şairleri tatmin edecek genel bir tanımı yapılamamıştır. Melih Cevdet Anday, “...çıkar yolun, şiiri tanımlamaktan vazgeçmek olduğunu, tanımın akıl işi, şiirin ise aklı dışı olduğunu” yazmıştır. Anday; Adam Yayınları’ndan çıkan, 1984 tarihli “Akan Zaman Duran Zaman” adlı yapıtının 131. sayfasındaki “Şiirin Sürekliliği” başlıklı yazısında da, şiiri bu kez; “bilinen sözcüklerle bilinmedik sözler kurmak; bilinen sözlerle bilinmedik imgeler yaratmak” biçiminde tanımlamıştır. Kaynak aldığım bu yazısında Anday, haklı olarak, “şiir kadar değişik tanımları kaldıran başka bir sanat yoktur belki de” demektedir. Şiirin tanımı üzerine kaleme alınan iyi niyetli yazılar da, sonunda, gelişme bölümlerinde verilen örnek, açıklama ve yorumlarla şiirin tanımının neden yapılamadığına değin yazılara dönüşüyor çoğu kez... Prof.Doğan Aksan; tanım savında bulunmaksızın, şiirin özelliklerini kapsayan şöyle bir “çerçeve” yaklaşımı veriyor bize: “Şiir; gerek içerik, öz, gerekse söze dönüştürme, sunuluş açısından özgün, etkilemeye, duygulandırmaya yönelik, yaratı niteliği taşıyan bir söz sanatı ürünüdür”(Aksan, Doğan(1993), Şiir Dili ve Türk Şiir Dili, s.8, Şafak Matb. Ank.). Charles I. Stevenson’da, Aksan gibi, tanımlamaktan ziyade, şiirin özelliklerini saptamaya çalışmıştır. Bu araştırmacının şiir için belirlediği tanımsal özellikler şunlardır: “Ritmik düzenlilik, ölçü, uyak, ses yapısı üzerindeki vurgu, mecazlı dil, heyecan yaratıcı türden birçok anlambirim içeren bir anlam alanı”( Stevenson, Charles I. (1957), On What is a Poem?, the Philosophival Review, cilt:66, s.328-362).


Anlaşıldığı üzere, şiirin neliği konusunda net bir tanım bulmak neredeyse olanaksızdır. Lise edebiyat kitapları, yardımcı ders kitaplarında da öğretime yönelik ve testler açısından yapılmış kimi tanımlar vardır elbette. Ancak, şiirin ne olabileceğine ilişkin eğitsel soruları yanıtlamak amacıyla verilen bu tanımların çoğu belirsiz, tek yanlı, öznel ve karmaşıktır. Wittgenstein’ın anlama değin yaklaşımının şiirin tanımlanması bağlamındaki kimi güçlükleri giderebileceğini düşünüyorum. Yazımın ana konusu asıl bu özellikle... Şiirde gizemli bir yan var ne de olsa... Ancak bu gizemlilik onun gerçek bir özelliği olmasa da; tanımlanamamasından ve sezgisel oluşundan kaynaklanıyor kanımca. Tıpkı iyice bilemediğimiz, açıklayamadığımız olgularda gizemli yanlar bulmamız gibi… Şiirin net bir tanımı yapıldığında gizemli yanı da ortadan kalkabilir ama bunun hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini düşünmekten memnun olduğumu burada söylemeliyim hemen. Şiirin gizemliliğinden, özellikle sezgisel yanından hoşlanıyorum. Öte yandan, bilimsel yazın araştırmalarında kullanılan kavramların açık seçik ve işlevsel olmaları gerektiği de açıktır. Buna karşın, çok sayıda yazınsal metnin kavram kargaşası içinde olduğunu, bu metinlere yönelik eleştirel yaklaşımlar arasında da kavram ve terimlerden kaynaklanan anlaşmazlıkların, uyuşmazlıkların bulunduğunu görüyoruz. Edebiyat biliminin özgün ve tartışmasız, kavramlar konusunda uzlaşılmış, genel kabul gören bilimsel bir dili olabilmelidir. En azından edebiyat bilimi olacaksa böylesi bir üst dil gereklidir. Bu konu daha derinlemesine yapılacak akademik bir çalışmayı gerektiriyor.



Wittgenstein’ın yaklaşımı bağlamında bir kavramın anlamı, onun kullanımında, yani kişilerin o kavramı belleklerinde tutup, konuşma ve yazmada, yaptıkları iş sırasında kullanmalarında ortaya çıkmaktadır.Burada işlevsellik önemlidir. Bir sözcüğün; özünde, temel, değişmeyen bir anlamı yoktur. Onun tüm anlamları toplumsal kullanımı sırasında ortaya çıkmaktadır. Sözcük anlamları, sözcüğün toplumsal kullanımlarıdır aslında. Anlam insanların birbiriyle ilişkilerinden doğar. Pratikle ilgilidir. Bu nedenle toplumsal bir olgudur anlam. Bir sözcüğün anlamının belirlenmesi de insanların toplumsal olarak onu nasıl kullandıklarıyla doğrudan ilişkilidir. Akılda var olduğu düşünülen anlamsal bir özü yoktur sözcüğün.



Sözcüklerin anlamlarının neden öyle belirlendiği de felsefi bir sorun. Örneğin: neden ekmek sözcüğünün anlamı ekmek de başka bir şey değil? Ekmek anlamı en önce nasıl oluşmuş gibi... Anlamda iki öğe; gönderge(reference) ve anlam(sense) yer alır. Şiir kavramı da toplumsal dünyada genel olarak şiir adı verilen görülebilen bir özellikler kümesine gönderme yapar. Bu, zihinde damıtılmış bir olgu olmayıp şiirin özüdür; kavramın anlamıdır. Kuşkusuz, şiire değin göndergeler silsilesini denetleyen bir kavramsal anlam vardır. Biz bu anlamı biliriz. Bu anlam, şiir denildiğinde temel olarak az çok anladığımız, aklımızda kavramın doğurduğu temel niteliklerdir. Bu nitelikler sayesinde bir metni gördüğümüzde ona şiir diyebiliriz. Wittgenstein bu belirleyici nitelikleri “ölçüt”(criteria) olarak adlandırmıştır. Bu ölçüt ya da ölçütler, kamusal denetim ve toplumsal süreç tarafından pratikte belirlenen bir olgudur. İnsanın kendi içinde olan ve düşünerek keşfettiği bir olgu değildir. Doğuştan gelen bir şiir kavramı ve tanımı yoktur zihnimizde. Şiirin varlığını, annemizin dilinden, tekerlemelerden, çocuk şarkılarından yavaş yavaş uzunca bir süreç içinde öğreniriz. Şiir, temelde bir dil olgusudur çünkü.



Bir kavrama anlamını sağlayan nedir? Bir kişi “şiirin anlamı” şudur derse, bu kişi ya da bir başkası “şiir” denildiğinde ne anlaşılması gerektiğini, yani sözcüğün tanımını, ne anlamda kullanılması gerektiğini belirlemiş olacaktır. Bu olgu kendine göre bir tanım sunmak ya da koşullandırıcı bir tanım koyma işlemidir. Tanımı önerenin, güncel konuşmada(pratikte) bu tanım değişikliğinin yararını göstermesi de gerekir. Edebiyat eleştirmenleri, örneğin, “trajedi”, “ironi” gibi sözcüklerin ortak kullanımdan farklı bir anlamı belirledikleri zaman yaptıkları da budur. “Şiir, her anlamlı yapı gibi anlatım ve içerik düzlemlerinden oluşan bir bütündür. Şiirin ne olduğunu söyleyebilmek için salt anlatımından ya da salt içeriğinden söz edemeyiz. Şiiri oluşturan, anlatımını ve içeriğini düzenleyen öğeler arasındaki ilişkilerdir. Göstergebilimsel bir şiir çözümlemesinin asıl amacıysa, anlatımın biçimini dikkate alarak içeriğin biçimini anlamlandırmak ve buradan kalkarak şiirin bütün düzeylerindeki genel kuruluşunu “yeniden yaşamaktır”.(Rifat, Mehmet(1997), Gösterge Avcıları, s.21, Om, İst.).



Burada önemli olan, kişilerin pratikte şiir sözcüğünü kullanımıyla, özgül olarak yazınsal söylemde şiir kavramını nasıl kullanıldıklarını belirlemek ön plana çıkmaktadır. Yazın eleştirmenleri şiir sözcüğünü yazarken ve konuşurken hangi anlamda kullanmaktadır? Bu soruyu sorarken şiirin değişmez ve mükemmel anlamına ulaşmaya çalışmak amacında değilim elbette. Yazıda ve konuşmada şiir derken neyi kastettiğimize yardımcı olacak ölçütleri belirlemenin peşindeyim. Şiir denildiğinde hepimizin farklı bir bakış açısına sahip olduğumuz yadsınamaz bir gerçektir. Şiir, Wittgenstein’ın kavramları anlamında, popüler ve ortak eleştirel kullanımda anlamlar ailesi olarak düşünülmesi gereken bir kavramdır. Anlamlar ailesi içindeki kavramlar, gerekli ve yeterli özelliklere sahip olmayan kavramlar olarak nitelendirilirler ve bu kavramların anlamlarını katı biçimde sınırlandıran nitelikleri içermezler. 16.yy. Fransa’sının “vilanel” türü şiirini düşünebiliriz burada.Vilanel’de biri açık ikisi kapalı uyaklar ve yinelenen dizelerin belirli bir biçimi vardır. Tüm vilaneller bu biçime sahiptir. Başka bir anlatımla, “bu biçime sahip olan şiirler vilaneldir” denir. Buna göre vilanel şiir bir anlamlar ailesi değildir. Öte yandan, pastoral terimi bir şiirde pastoral öğelerin bir listesiyle gerçekleşir. Çobanlar, idilik bir varoluşun portresini çizer. Bununla birlikte balıkçıları konu alan “egloglar”da da pastoral öğeler bulabiliriz. Bu özelliklerin bulunduğu şiirler pastoral olabilir ama bu niteliklerin hiçbirisi katı ve tam olarak belirleyici değildir. Pastoral kümeye dahil olan şiirlerle olmayanlar arasında kesin bir çizgi yoktur. Pastoral şiirin belirli sayıda sabit öğesi yoktur. Tartıştığım şu, şiir pastoral gibi çok yönlü ve özelliklidir; vilanel gibi özellikleri tam olarak saptanmış bir yazınsal tür değildir. Bu nedenle neyin şiir olduğu daima tartışmalıdır ve şiirin özellikleri bakımından tam olarak bir şey söylenemez.



Şiir anlamlar ailesinde yer alan bir kavramdır demek ne anlama geliyor? Şiirin, onu şiir olarak adlandırabilmemiz için herkesçe bilinen ve kabul edilen tam bir niteliğe ve nitelikler kümesine sahip olmadığını biliyoruz. Her metin, her şey şiir değildir doğal olarak. Kabaca, trafik işaretlerini ve tarih kitaplarını şiir olarak adlandıramayız örneğin. Şiirde asıl olan “öykülemek” değil, sözcükler arasında kurulacak ‘şiirsel yüktür’; Braque’ın sözüyle “anektodik” değil, “poetik” olandır.(Süreya, Cemal(1992), Folklor Şiire Düşman, s.23-24, Can, İst.) Şunu söylemek istiyorum: Bir özellikler, anlamlar ailesi vardır. Veri bir metinde onların iyi temsil edildiğini gördüğümüzde o metni şiir olarak adlandırırız: Bu özellikler şunlar olabilir, ölçü, imge, sözel anlamlar ve bilinen sentakslar, insan heyecanlarını keşfetmek, dizelerin başında büyük harfler vb... Bu betimleme ve anlatımlar, aşağı yukarı, çok sıradan bir okuyucunun şiir derken ne anladığına uygundur denilebilir. Basitçe, sıradan okur, veri bir metin ölçülü, uyaklı ise ona şiir demektedir. Oysa, ölçülü düz yazılar olabileceği gibi, ölçüsüz, özgür koşuk şiir örnekleri de vardır. “Şiirin yapısını ölçüden, uyaktan başka yerde aramak gereklidir. Çünkü, ölçü de uyak da bizi aldatabilir, yapısız olan bir şiiri bize yapılı olarak gösterebilir, böylece de gerçekte anlamadığımız bir şiiri anladığımız sanısına kapılırız. Çünkü, bir şiirin anlamı da şiirin yapısından başka bir şey sayılmamalıdır. Bir ev, bir fabrika, bir tiyatro yapısı karşısında, ‘Ben bunun anlamını kavrayamadım’ demek, biçimini anlayamadım demektir. Bunun gibi, şiirin biçimi, yapısı da onun anlamın,ı gerçek anlamını belirtir, ortaya koyar... Yapı, biçim kaygısı taşımayan bir şiir, anlamlı da olsa bize bir şey söylemez, onun şiirce bir sözü yok demektir”(Anday, M.C.(1975), Sosyalist Bir Dünya,s.316-322, Çağdaş Yay., İst.).



Şiirin açık ve doğru evrensel bir tanımını bulabilmemizin olanaksızlığına karşın, bir metnin şiir olduğunu kesin olarak saptayabilmek için hangi özellikler bütününü aramalıyız bunu bilebiliriz. Şiiri tanımlamak için belleğimizde özellikler aramak yerine, dışarıya, yani şiir okur-yazarlarına(şairlere), gerçek okurlara, göstergebilim yorumcularına, yapısökümcülere ve eleştirmenlere bakmalıyız. Çağımızda şiir “açıklanmıyor” artık, söyledikleri ve söylemedikleriyle çözümleniyor, yorumlanıyor ve anlamlandırılıyor. Okuru tarafından bir biçimde yeniden kuruluyor, inşa ediliyor. Şiir terimini kullananlar, bir seri dar ölçütleri göz önünde bulundurarak bir metne bu şiirdir demektedir. Bir şiir, ölçülü olmalı, yazarının derin duygularını ifade etmelidir. Ancak, bu özellikler yeterli midir? Gündelik kullanım karışıklığının ardında yatan kimi gerçek özü bulmak da önemlidir. Çoğumuz, metinleri, çoğul ve belirlenmiş ölçütler dahilinde şiir olarak tanımlamaktadır. Anlam çözümlemelerine göre bir metni şiir olarak adlandırırsak o bir şiirdir. “Anlam şiirde, geleneksel deyişle, yalnızca konu düzleminde yer almaz. Salt biçim düzeyinde, sözgelimi noktalama işaretlerinin bulunup bulunmamasında, büyük harf / küçük harf kullanımında, dizelerin sayfaya yayılış düzeninde de anlam vardır. Ayrıca bir şiirde(ya da bir şiirin içeriğinde diyebiliriz)hiçbir anlam bulunmamasının da bir anlamı vardır. Hiçbir anlam taşımamanın anlamı; anlamsızlığın anlamını taşıma anlamı.”(Rifat, Mehmet(1997), a.g.e., s.33)



Zihnimizde sahip olduğumuz ve bir şiirin ölçütü olan özelliklerin o metinde var olduğu hakkında kendimizi aldatmaksızın yaptığımız nesnel çözümlemeye göre de bir metin şiir olabilir. Şiirin belli, kesin bir standartı yoktur. Her ölçülü metin de şiir değildir ama. Bir metni şiir olarak adlandırırken kendime göre ölçüt aldığım çoğu öznel bazı özellikleri sıralayabilirim. Bununla birlikte, klasik şiir metinlerine göre farklı olan yeni şiir metinleri(somut şiir, saf şiir, dada, letrizm vb.) göz önünde bulundurularak günümüzde şiir kavramının sınırları genişletilmelidir. Gerçekte, “Şiire bakmasını bilmek beceri ister. (...)Biz bir romanı, bir makaleyi anlatabiliriz, anlatırız ama bir şiiri anlatmaya kalkmayız, yinelemeyi yeğleriz. Bir pencere camı bize dışardaki şeyleri gösterir, bir roman gibi. Şiirde ise dışarıya bakılmaz, cama bakılır, camdır önemli olan.”(Anday, M.C.(1994), Geleceği Yaşamak, s.277-78, Adam, İst.).


Ölçünün şiir için gerekli olmadığı söylenebilir. Bir başkası da özgür koşuk şiirlerde ritmin bulunmadığını ileriye sürebilir. Bu belirlemelerde kesinlik yoktur. Özgür koşuk şiirlerde de kendine özgü bir ritmin bulunup bulunmadığı üzerinde düşünebiliriz. Ancak, geniş şiir kavramı gözönünde bulundurulduğunda tüm metinlerin ritmik bir etkisi olabilir. Sözcüklerin ritmik etkisi, ses ve ölçü şiirde ortaktır. Bu etkiler kesinlikle şiirseldir ve hemen tüm şiirlerde bulunmaktadır. Ritim ve ölçüyü bir metinde gördüğümüzde onu şiir olarak adlandırmamız olanaklıdır. Örneğin: Ece Ayhan’ın “Bakışsız Bir Kedi Kara” şiirindeki ritim ve ses atonal bir müzik yapıtına konu olmuştur. İmgeselliğin de bir şiir özelliği olmasına karşın, bir metnin şiir olmasını garanti etmediğini burada belirtmeliyim. İmgesellik, düzyazıda, şiirde olduğundan daha az yoğundur. Bununla birlikte imgesellik açısından şiirle düzyazı arasında kesin bir çizgi yoktur ve imgeselliğin şiirin vazgeçilmez bir öğesi olduğu söylenemez. İmgeselliğin, varlığının yanısıra, metin içinde az ya da çok kullanımı da şiirin niteliğinin belirlenmesi açısından biricik araç değildir. “Sıradan okur, genellikle sanatın işçiliğine değil de verdiği hazza odaklanır. Bir şairin nasıl söylediğiyle değil ne söylediğiyle ilgilenir. Oysa şair, nasıl söylediğinin anlaşılmasını ister, ne söylediğinin değil...”(Anday(1975), age, s.61).


Kantçı estetik bağlamında güzelliğin zorunlu bir unsur olmasına göre “güzel olmayan hiçbir metin şiir değildir” savı da ileriye sürülebilir. Cemal Süreya’da “güzel şiire kendini çevirten şiir de diyebiliriz” diyerek şiirle güzellik arasında bağlantı kurmuştur. Çünkü, bir şiir çevrilirken, eğer güzel bir şiirse, yeniden kurgulanmaya tüm öğeleriyle direnmez. Böylelikle çevirisi de-orjinaliyle aynı olmasa bile- güzel olur. Örneğin: Edgar Allen Poe’nun “Annabel Lee” şiirinin Anday çevirisi orjinali kadar, belki de ondan daha güzeldir. Bununla birlikte, güzellik bir metnin şiir olarak nitelendirilmesi için ayırt edici bir özellik değildir. Şiiri belirleyen özellikler açısından düşünce de öne çıkartılmıştır. Ancak, bir şiirde düşüncenin yoğunluğu şairi didaktizme, doğuda biçimsel olarak şiir görünümünde hikmetler saçan manzume üretme hatasına düşürebilir. Düşünce ile felsefeyi de ayırmalıyız kanımca. Şiir asla bir felsefeyi anlatamaz. Anlatmamalıdır da... Bu yüzden “felsefi şiir” saçmalığı bütünüyle sadece bilgisizlerin gözünü kamaştıran bir yanılsama olarak görülmelidir. Behçet Necatigil, lirizmle düşüncenin şiirdeki işbirliğinin tayin ediciliği üzerinde durmuştur. Bu açıdan, İngiliz Şair William Butler Yeats’in mezar taşında yazılı olan “Yaşama da ölüme de boş ver. Geç giy ey atlı!”(Yeats(1939), Last Poems, Under Ben Bulden şiirinden alıntı.) dizesi söylemek istediğim şiirdeki düşünselliğin dozuna iyi bir örnek oluşturuyor. Oktay Rıfat’da “Şairliğe soyunacak kişi şiir nasıl yazılır demeden önce ben nasılım demelidir. Kafası, gönlü cılız bir adamın şiiri de cılız olur. Kafası gönlü ileri olan adamın şiiri de ileri olur.(...) Şair ister istemez bir düşünür olmak zorundadır”(Rıfat, Oktay, Şiir Konuşması, s.62) demektedir. Buradaki şairin düşünürlüğü onun felsefi şiirler yazması değil, Yeats’in dizesi örneğinde olduğu gibi, lirizmin derinliğinde kendini hissettiren düşüncenin yaratıcısı olmasıdır.



Bir şiiri oluşturan tüm özelliklerin hiçbiri tek başına o metnin şiir olarak adlandırılmasına hizmet etmez kuşkusuz. Bu anlamda dil elemanlarının alışılmışın dışında kullanıldığı metinlere şiir denilmesi yaklaşımı da yetersizdir. Örneğin aliterasyonlar bir düzyazıda fazla ise o zaman biz bu düzyazı metni şiir olarak değil ama düzyazı şiir(poème en prose) olarak adlandırabiliriz. Şiiri belirlemek bakımından birlik ölçütünde de güçlük vardır. Öğelerin katkıda bulunduğu birliğin kendisi belirsiz bir öğedir. Çünkü birlik tek bir şey değildir. Öğeler; birliği oluşturan yöntemleri ve etkileri birarada tutar.Bir diğer kurama göre de şiirsel dil ile gündelik dilin farklı olduğu, şiirsel dilin oyuncu ve tuhaf olduğu ileriye sürülmektedir. Şiirsel dil bizi gündelik dilin alanından çıkartarak, algılama ve duyumsama biçimimizi gündelik olandan kopartır. “Dil hem alışkanlıklar bütünüdür hem de alışkanlıkları yıkabilecek sonsuza açık bir dizgedir. Gerçeği yorumlayabilmek, gerçeğe ilişkin alışılmışın dışında görüntüler yaratabilmek, bir başka deyişle gerçeği yeniden kurabilmek de işte sonsuza açık bu dizgeyi kullanabilmeyi gerektirir.”(Rıfat, Mehmet(1997), age, s.102).



Modernist şiirin isyancı ve görsel olması da şiiri tanımlamak bakımından kullanılabilecek diğer ölçütler olarak ileriye sürülmüştür. Aslında çoğumuzun bir grup ölçüte başvurmaksızın bir metni “şiirdir ya da şiir değildir” olarak adlandırmamız genellikle güvenilir yargılardır. Bunu şöyle yaparız: Şiirin neliği konusunda sezgisel bir kavrayış uygularız. Metne bakarak öğrendiklerimizi biraraya getiririz ya da metni okuduğumuzda bilinçsiz bir dikkatle ve hızla sıradan bir ölçütler grubunun metinde var olup olmadığını sorgularız. Şiiri doğuştan bilgilerle tanımak olanaklı değildir. Zira, Kantçı anlamda bizde ayrıca doğuştan bir şiir bilgisi de bulunmamaktadır. Yukarıda da vurguladığım gibi bu bilgi, yetenek ve normal eğitim sürecinin bir parçasıdır. Çokça şiir okumak, yeteneği varsa yazmak, şiir üzerinde çalışmak ve düşünmekle edinilir. Şiir olanı anlamak hangi yönden öğrenilebilir bir süreçtir; yoksa bir öykünme süreci midir?.Örneğin: Şiiri anlamayı sizden öğrendiysem, hangi ölçütleri uyguladığınızı anlayarak size öykünebilirim; kendime karşı bu testleri uygulayabilirim. Bir metnin şiir olduğunu bana öğretemezsiniz, o metni şiir olarak nasıl tanımladığınızı da bana anlatamazsınız. Sezgi öğretilemez çünkü. Benim ölçütlerim bana aittir ve zihnimde durmaktadır. Bir metnin şiir olarak belirlenmesinde yaptığım hatanın bana açıklanması da olanaklı değildir. Bu yüzden çoğunluk kötü bir şiiri birbirinden habersizce beğenir; şiir alanını özel bir ölçüt alanı ile sınırlandıramayız. Kısaca, anlatılamaz ölçüt, şiir kavramını kullananın kaçınılamaz sorumluluğundadır. Bir metni şiir olarak nitelendiririz, çünkü o dilimizde yarattığımız bir kategoriye eşdeğerdir. Ancak, bu kategori tek bir şiir hakkında bir şey ifade etmemektedir.



Wittgenstein’ın gösterdiği gibi şiirin anlamına değin tartışmalar aslında dilbilgisine değin tartışmalardır. Onlar dilimizin biçimleridirler dilin neye işaret ettiklerinin değil. Farklı şiirler, bir anlamlar ve etkiler ailesi üretir; şiirdeki öğeler ailesinin resmini çizer. Böyle bir nitelik tanımlası için şiirin aday öğelerinin hiçbirisi akla uygun görünmüyor. Yani okuduğumuz bir metni şiir olarak nitelendirebilmemiz için öğelerden birisinin şiirsel etkinin çeşitliliğini üretebileceğini imgelemek zordur. Eğer şiir anlamlar ailesinin oluşturduğu bir kavramsa, onun tanımı da mümkün olan özelliklerin bir listesi olmalıdır. Bu tanım şöyle olabilir: Şiir, normal olarak şiire verdiğimiz çözümlemeler ve okuma türlerini ödüllendiren bir metin biçimidir. Böyle bir tanım, kimi çözümleme ve okuma biçimini özgül(specific) hale getirmedikçe döngüsel bir anlamda olacaktır.



Şiire uygulayabileceğimiz okumaya ilişkin araçlar ve yöntemler verilmiş bir metni şiir olarak nitelendirmemizi sağlayabilecektir. Bu araçların bir bölümü diğer edebiyat türleri tarafından da paylaşılmaktadır. Farklı okuyucular farklı araçları kullanacaklardır. Bu nedenle araçlar listesi değişebilir. Şiiri tanımlayan ölçüt, tarihsel olarak görelidir, şiire uyguladığımız teknikler farklı toplumsal gruplar ve zamana göre değişebilir. Şiir okuma biçimleri de zamanla değişmektedir. Örneğin: Ahmet Haşim’in, Attila İlhan’ın, Nâzım Hikmet’in şiirleri... Okumamıza yardımcı bir araç olarak zamanın anlamlarına koşut biçimde şiirin anlamı da değişmektedir. Bu özellik de tüm zamanları kapsayacak biçimde şiirin tanımlanmasını zorlaştırmaktadır. “Yazınsal metnin ya da şiirin ilettiği göndergenin gerçek yaşamda bir benzeri olsa bile, bu gönderge gerçek gönderge değil, kurmaca bir göndergedir. Okura kurmacanın sınırları içinde gerçeği de hayal ettirebildiği için bir kurmacadır; okurun gerçeğe ulaşıp ulaşmaması yazınsal metnin ya da şiirin sorunu değildir; yazınsal metnin tek sorunu olabilir; o da gerçeğe benzerlik değil, kurmaca dünya içindeki metinsel gerçekliktir.”(Rıfat, Mehmet(1997),age,s.78) Oktay Rıfat diyor ki, “Çarşıyı, pazarı, damı, ağacı yerli yerinde bulmak isteyenler, bir sanatçının gündelik değerlere (dil yetisini kullanarak-A.Ş.)nasıl yeni değerler kazandırdığını merak etmeyenler okumasınlar yeni şiirleri...”



Şiir çeşitli biçimlerde okuduğumuz bir metindir. Bunu okuduğumuz şiire kendi yöntemlerimizi, bilgilerimizi uygulamak suretiyle yaparız. Örneğin; Marksçı kuram hakkında en küçük bir bilgimiz olmadan Nâzım Hikmet’in şiirini anlayamayız. Anlasak bile eksik olur bu anlama. Şiir ve şiir olmayan arasında ayrım yapacak kesin bir çizgi de yoktur. Örneğin birisi Shakespeare’in Macbet’ini şiir, bir diğeri de oyun olarak okuyabilir ya da her ikisi olarak okuyup haz alabilir. “Ulysses”, “Tatar Çölü”, “Soğuk Ev” ve “Absalom, Absalom!” romanları da şiirsel anlamda okunabilir. Şiirler gösterdiğimiz dikkati ödüllendiren metinlerdir. Örneğin: Herkesi arkadaşımız olarak değerlendiremeyiz, birisini arkadaşımız olarak nitelendireceğimiz ölçütler, nitelikler vardır. Ve bunlar arkadaşımızda bulduğumuz özel niteliklerdir. Şiiri bir metin türü olarak tanımlamak, şiirsel çözümleme tekniklerine göre önem kazanmaktadır. Okurların ve eleştirmenlerin sıraladıkları teknikler listesine göre bu teknikler şiirin nasıl işlediğini ve şiirin nasıl okunması gerektiği sürecini işlevselleştirir.



Şiir özünde bir dil olgusudur ve dildeki şaire özgü yaratıcılığın anlatımıdır. Leech, “şair yaratıcı değilse hiçbir şey değildir; o dili yaratıcı olarak kullanmadan nasıl yaratıcı olabilir?” demiştir. Aşk örneğin, şiirde çok işlenmiş bir temadır. Dünyanın pekçok ülkesinde sayısız aşk şiiri yazılmış olmasına karşın yine de şimdiye kadar hiç söylenmemiş, öncekilere hiç benzemeyen aşk şiirleri yazılabilir. Bu özellik dildeki yaratıcılığa, dil yetisinin kendine özgü alanını kullanmaya örnektir. Şair tıpkı bir simyacı gibi dildeki “altın söz”ün peşinde koşar ve şiirinde yepyeni ve duyulmamış sözleri sergiler. Şiirsel metin dildeki yaratıcılık açısından da tanımlanmaya uygun değildir. Şiirin tanımlanması konusunun gerçekte fazla bir önemi de olmasa gerektir. Çünkü, şiir yazınsal bir tür olarak her zaman işlevini yerine getirmektedir. Bu bakımdan derli toplu bir tanımın edebiyat bilimi ve eğitsel açıdan gerekliliği kuşku götürmese de bunun şiiri okuyarak yeniden kurma ve şairin özgün söyleyiş biçimini anlamaya önemli bir katkısı olmayacaktır. Şiirin uzmanca, yazınsal – estetik bir “seziş” olma özelliği, tanımından daha önemlidir. “Sezgi daha çok şiirin bağlantılarıyla, çağrışımların kimliğiyle ilgili bir niteliktir. (...)Her şiirde sezginin payı vardır; ne yazacağını bilen bir şair bile eline kağıdı kalemi aldığında aslında ne yazacağını bilmiyordur. Ama sonuç önemli. Sonuçta ortaya çıkan yapının ve yapıdaki bağlantıların niteliği önemli”( Süreya, Cemal(1965), Şapkam Dolu Çiçekle, s.61). Bu anlamdaki sezgi okur tarafından da çokça şiir okunarak olabildiğince kazanılmalıdır. Bana göre, yetkince, uzmanlık ölçüsünde, şiirin tüm özelliklerini kapsayan bir seziş, şiirin içimizdeki, deneyimlerimizle eşgüdümlü yerleşik tanımıdır. Şiirin, akıl dışılığı ölçüsünde, altyapısı okuma deneyimlerimizle oluşmuş sezgiyle(intuition) doğrudan ve aracısız kavranışı, onun tanımlanması gereğini ortadan kaldırdığı gibi anlaşılmasını da kolaylaştıran içsel bir özelliktir.



Abdullah Şevki

Hiç yorum yok: