7 Nisan 2011 Perşembe

Kelimelerle Nasıl İş Görülür - Ulus Baker

.



Kelimelerle Nasıl İş Görülür?



John Searle’ün Söz Edimleri (Speech Acts) başlıklı ünlü kitabı Ayraç Yayınları tarafından yayınlandı. Austin’in dil felsefesini ve analitik felsefeyi tek bir hamlede dönüştüren How To Do Things With Words? (Sözcüklerle Nasıl İş Görülür?) başlıklı tezlerden ibaret kitabından sonraki durağı oluşturan bu kitabın, Austin’in ötesinde dil pragmatiğinin bu giriş tanımlarının bir yeniden tasnifini amaçladığını yazıyor Searle. Yalnız Austin’in ötesine doğru bu çaba aynı zamanda sözle gerçekleştirilen eylemler arasında Austin’in gözettiği ayrımları da lağvetme amacını taşıyor: dümdüz sözün eylemi ile “gerçek” söz-eylemler arasındaki ayrım ve sözün etkileriyle ölçüldüğü kavramsal çerçeveyle sözün uylaşıma dayalı etkileri arasındaki Austinci ayrıma karşı çıkış biçimi Searle’ün tartışmasını bizce öncelinin karşısında aslında radikalliğinden uzaklaştırarak geri bir adım attırıyor.


Öncelikle Austin’in söz ile gerçekleştirilen eylemler konusundaki tezlerinde geliştirdiği sorunları ve tanımları tartışmaya girişmek gerekiyor öyleyse. Sorduğu ilk soru olsa olsa bir Amerikalı filozof tarafından sorulabilirdi: kelimelerle ne iş görülebilir? Bu pragmatizm sorusunun vereceği sonuçların ve alacağı cevapların etkisi, buna karşın bizce son asır felsefeleri içinde en devrimci ve radikal olanlar arasındadır. Her şeyden önce bizi dilbilimin çerçevelerinden ve yapılarından özgürleştirerek, dil olgusuna tümüyle farklı bir gözle bakmaya yöneltiyordu Austin. Dille hangi eylemler gerçekleştirilebiliyor, bunları sayalım: her şeyden önce konuşma eylemi gerçekleştiriliyor (locutionary act). Bunun Platon’da, sonra da ilk dil filozofları olarak sayılmaları gereken Stoacılarda logos proforikos denen şeyden, yani ağızdan sesler çıkıyor olmasından, yani salt konuşmadan pek bir farkı yok. Ardından Antik Yunan filozoflarının ayırdetmeyi bildikleri, ancak Austin perspektifinden farklı bir yoruma kavuşturulan “retorik” etkileri de içeren perlocutionary act (.... için--konuşma edimi diyebilir miyiz?), yani Searle’ün kitabının çevirmeni tarafından “etkisöz” diye adlandırılan söz eylemi geliyor: kendimize acındırmak, birisini öfkelendirmek gibi söze maruz kalan üzerinde oldukça karmaşık etkilere sahip söz eylemleri bunlar ve Searle’ün eleştirisinin aksine, bizim kanaatimizce Austin bu ilk ikisini “gerçek” söz eylemleri olarak saymamakta oldukça haklı.


Gerçek söz eylemleri (söz edimleri) ise “salt ifa edildikleri ifade edilerek” gerçekleşebiliyorlar: “mahküm ediyorum” diyen bir hakim, mahküm ettiğini bildirmenin ötesinde doğrudan doğruya mahküm ediyor, “bahse giriyorum...” diyen biri bahse giriyor, “savaş ilan ediyorum” diyen bir devlet savaş ilan ediyordur. Searle’ün dil eylemlerinin tasnifinin bu noktasında gözden kaçırdığı şey, Ducrot’nun Le dire et le dit (Demek ve Denen) adlı araştırmasında gösterdiği gibi “etkisöz” ile “edimsöz” arasındaki ayrımın önceden Austin tarafından oldukça güçlü bir şekilde temellendirilmiş oluşudur: basitçe söylemek gerekirse, kendime acındırmak ya da birisinde öfke gibi bir duygu uyandırmak için sözün dışında binbir türlü yolum vardır, oysa belli bir uylaşım içinde ancak “yemin ediyorum” diyerek yemin edebilir, “mahküm ediyorum” diyerek mahküm edebilirim. Bunlar “gerçek” performatiflerdir (edimsözler) ve mutlaka bir dil uylaşımı düzlemine gönderirler. Ancak böyle bir ayrım sayesinde Austin “etkisözleriyle” ilişkili Searle’ünkinden daha derin bir kavrayışa erişmişti bile: “eylemlerimiz eylem olduğu ölçüde, niyete dayalı ve niyetsiz etkileri ve sonuçları arasındaki ayrımı; konuşan kişinin bir etki üretme niyetine sahip olmasına karşın bu etkinin gerçekleşmemesiyle istenmeksizin gerçekleşmesi arasındaki ayrımı her zaman hatırlamak gerekiyor.” Sözkonusu ayrımı lağvederek “etkisözleri” doğrudan doğruya söz eylemlerinin bir uzantısı olarak yeniden tanımlayan Searle’ün düştüğü hata sözün etkilerinin insan eylemleri, tasavvurları, inançları üzerinde de olabileceğini göz ardı ederek etkilerin tartışılma alanını oldukça kısıtlamış olmasıdır. Sözgelimi bir iddia ortaya attığımda sadece iddia etmiş olmam, aynı zamanda ikna edebilirim, bir uyarıda bulunduğumda korkutabilir, tedirgin edebilirim vesaire. Ancak Austin’in “etkisöz” tanımı daha çok “ikna etmek, teselli etmek, inandırmak, vazgeçirmek” türünden etkilerden ve fiillerden oluştuğu ölçüde sadece bir yan etki olarak konmuş değildir.


Sorun en belirgin bir şekilde, Austin’in ve Searle’ün sanki edimsözlerin (performatifler) dilde genişleyip yaygınlaşması gibi gördükleri söz eylemlerinin (illocutionary) nasıl tanımlanacağıyla ilgili olarak ortaya çıkıyor: Hölderlin’in “dilin tehlikesi” olarak tasavvur ettiği kavrayışın en uç noktasındayız burada. Bu artık genel olarak söz eylemi demektir ve göstermeye çalışacağımız gibi, Searle’ün görmeye pek çalışmadığı biçimde dilin toplamına yaygın bir güç olarak, dilin neredeyse kendiliği olarak belirir. Artık eylem performatifte olduğu gibi eylemi dile getirerek gerçekleştiriliyor değildir, herhangi bir sözle gerçekleşmektedir: “ne?” diyerek sorguluyorum, “hayır” diyerek yadsıma eylemini gerçekleştiriyorum... Ama tehlike artık belli bir sosyal düzleme sıçramış haldedir: “seni seviyorum” dediğimde gelecek için söz veriyor, taaahhüt altına giriyorumdur. Ya da en ünlü sözeylem örneklerinden birinde olduğu gibi, akşam kocası eve geldiğinde “mutfak lambası yandı” diyen bir kadın mutfak lambasının yandığını haber vermekle kalmaz (haber kipinde bir tümce telaffuz etmiş olmasına rağmen), apaçık “mutfak lambasını değiştir” emrini verir. Sözeylemleri bu yüzden “kuvvet dereceleri” ile ölçülebilir hale gelirler, çünkü her söz eylemi artık şu ya da bu toplumsal etkinin nihai belirlenimi olarak ortaya çıkmaktadır. Searle’ün istediği gibi “performatif” bir işlevin genişlemesiyle, yaygınlaşmasıyla karşı karşıya değiliz, artık dilin bütün haritasıyla karşı karşıyayız. Herhangi bir “illocutionary” kudret derecesine sahip olmayan herhangi bir söz artık mümkün değildir: bu durum Deleuze ile Guattari’yi Mille plateaux: capitalisme et schizophrénie’de dilin temel birimini bir mot d’ordre, bir buyruk tümcesi veya slogan olarak tanımlamaya sevketmiştir ve bu işlev dildeki herhangi bir metaforun açılımı olmaktan çok dilin bütününü oluşturur. Özür dilediğimde bile örtük olarak bir emir vermekteyim... Oswald Ducrot’nun “illocutoire” mefhumuna verdiği tanım her bakımdan Austin ile Searle’ün tanımlarından daha kapsamlı ve daha güçlü görünüyor: “Bir söz eylemi gerçekleştirmek kendi sözlerini dolaysız olarak durumun hukuki bir dönüşümüne yol açıyor gibi sunmak demektir. Öte yandan bir ‘etkisöz’ gerçekleştiriyorsam, mesela teselli etmek gibi, sözümün umduğun etkisi son derecede dolaylı, son derecede karmaşık bir nedensellikler zincirlemesine bağlı bir etki olacaktır. Demek ki söz etkisi zorunlu olarak dolaysız değildir. Öte yandan etkisöz hiçbir hukuki etki üretmeyebilir: X’i teselli bulması için iddialı olmaksızın teselli edebilirim. Son olarak, bir etkisöz amacına erişmek için böyle bir amaca yöneliyormuş gibi görünmem de gerekmez: sözlerimi teselli ediciymiş gibi göstermeden de birisini teselli edebilirim. Ama sorguladığımı belli etmeden kimseyi sorgulayamam.”


Böylece tartışmalarımız türdeş olmayan en az iki seriyi açığa çıkarıyorlar: dilin düzlemi ile dünyanın düzeni... İfadelerin alanı ile kelimelerin alanı... Eylemlerin silsilesiyle söylemlerin, anlatıların silsilesi... Aynı şekilde, pragmatikten bağımsız bir dilbilimin artık mümkün olmadığını, Saussure’ün dil ile söz arasında yaptığı mutlak ayrımın lağvedilerek, hiç değilse Benveniste’in geliştirdiği semantik düzey ile pragmatik düzey arasındaki içkin bağın ortaya çıkarılması gerekiyor. Benveniste performatif etkileri gerçek “kaydırıcı” sözcüklerin (embrayeurs, shifters), yani “ben”, “sen” gibi gerçek kişi zamirlerinin şimdiki zaman kullanımıyla belli bir biraradalığına bağlıyordu. Başkaları ise (ki buna Searle de dahil görünüyor) performatif etkileri bazı fiillerde aramaya kalkıştılar ve bu etkileri söz eylemlerin geneline yaygınlaştırdılar. Oysa performatiflerin “illocutory” etkilerin bir daralmasından ve belli bir uylaşım alanına kilitlenmesinden oluştuğu sonucuna varmak Ducrot’nun perspektifinden bakılınca daha doğru görünüyor.



Ulus Baker

Hiç yorum yok: