21 Şubat 2011 Pazartesi

Paul Celan Şiirinde Parçalanmış Gerçekçilik

.


Şairler, yazarlar, ressamlar, müzisyenler ve oyuncular toplumların namus işçileridir. Bu yüzden en çok onlar bedel ödemişlerdir. Baskılar, sürgünler, işkenceler ilk onları susturmak içindir. Çünkü “namuslu bir sanatçı” toplumun yönlendiricisidir. Bu özellik, zorba yönetimlerin ortak davranış biçimidir. İlkin halkın, sözcüsüyle kurduğu güven ve inanç bağını kesmek gerektiğine inanırlar. Kitlelerin bu şekilde politize edilmesinden her zaman ürkmüşlerdir. Köylünün, işçinin, gezgin Çingenelerin ve zencilerin Endülüslü şairi, halkının acılarını; öyküleriyle, şiirleriyle ve oyunlarıyla yansıtan, F.Garcia Lorca’nın faşist Franco’nun askerleri tarafından 1936 yılında, daha 38 yaşındayken öldürülmesi bu nedenledir.

1.Dünya Savaşı’nın sonuçlarından ders alan Avrupa, bütün umudunu imparatorlukların yerini alan Cumhuriyet rejimlerine ve demokrasiye bağlamışken; ardından gelen 2.Dünya Savaşı ve Yahudi soykırımı, iyi bir dünya idealini yerle bir etmiştir.

İki büyük dünya savaşına ve bir soykırıma şahitlik eden birçok sanatçı, bu korkunç katliamların yarattığı travmadan kurtulamamış ve yaşamlarına son vermişlerdir. Sanat eseri yaratarak bir şeyleri değiştirebileceklerine olan inançlarını kaybettiklerinde, yaşamlarının da anlamsızlaştığı kanısına varan yazarlar, bu şartlarda yaşamak zorunda bırakılmayı protesto ederek, ölümü seçmişlerdir. Bunlardan en önemlileri Georg Trakl, Stefan Zweig, Ingeborg Bachmann ve Paul Celan’dır.

“Parçalanmışlık” kavramı ‘20. yüzyılın başlarında Orta Avrupa’nın siyasal olarak çözülmesinin, sanata yansımasından başka bir şey değildir.’

O yıllarda Anna Seghers ile Georg Lukacs arasında başlayan “gerçekçilik tartışması”, “sanatın hala gerçekliği bir bütün olarak yansıtıp yansıtamadığı” üzerinedir. Seghers, “bu yıkımlardan sonra gerçekliğin tamlığından söz edilemeyeceğini, bu nedenle herhangi bir gerçekliği yaratma peşindeki sanatın tek yapabileceğinin, parçalanmışlığı, açık biçimde sergileyecek parçaları seçebilme çabasında olması gerektiğini ifade” etmiştir. Lukacs ise 1948 yılında yayımladığı “Avrupa Gerçekçiliği” adlı eserinde, politik ve toplumsal kurtuluşun sanattaki gerçekliğin bir bütün olarak dile getirmesiyle mümkün bir içeriğe kavuşabileceğini savunmuştur.

Ancak yaşamdaki parçalanmışlığın, kesintiye uğramışlığın; değerlerin yıkılarak yeni bir gerçekliğe bürünmüşlüğünü gören/betimleyen Celan, bütün dil oyunlarından uzak, insanın içine işleyen bir şiire yönelmiştir. Anlamı insanın hizmetine sunarken, onu kutsamamış ve sözcüklerini lirik bir müzikale dönüştürmeyi başarmıştır. Yaşanan olaylar karşısında ‘dilin bunları ifade etmekte yetersiz kaldığını, insanın sadece yaşanabilir olanı dile getirebileceğini ve bu yetersizliğin de gerçekliğin dildeki parçalanmasına denk düştüğünü’ belirtmiştir. Dilin tarihselciliğine itiraz eden ve ‘dilde parçalanmış bir anlatım kullanarak yeni bir gerçeklik anlayışı sergileyen’ şair, ilk dönemlerinde Gerçeküstücü tarzda şiirler yazmıştır. Uzaklara Övgü ve Zamanın Gözü şiirleri bilinçaltı otomatizmini/kontrolsüzlüğünü ve anlamın kapalılığını dile getiren çalışmalardır.

Senin gözlerinin kaynağında
yaşıyor, yanılsamalar denizindeki balıkçıların efsaneleri.
Deniz, vaadini senin gözlerinin kaynağında tutuyor.

Burada fırlatıp atıyorum,
insanlar arasında yaşamış bir yüreği,
üstümdeki giysileri ve bir yeminin görkemini:

Daha bir çıplağım, karanlıktan daha karanlık olduğumda.
Terk etmektir benim sadakatim.
Ancak ben, ben olduğumda sana dönüşebilirim.

Gözlerinin kaynağında sürüklenirken,
yağmaların düşünü kuruyorum.
Bir olta ötekini yakaladı:
Ayrılıyoruz birbirimize dolanınca.

Senin gözlerinin kaynağında,
Asılmış biri ipini boğuyor.


*******

Bu, zamanın gözüdür.

Şehla bakar
yedi renkli kaşlarının altından.
Ateşlerle yıkanır kapakları,
gözyaşı, buhardır.

Kör yıldız, ona doğru uçar
ve erir değdiğinde daha sıcak kirpiklere:
O zaman dünya ısınır
ve ölmüşler,
tomurcuklanıp çiçek açar.

Bütün bu olanlardan Tanrı’yı sorumlu tutan Celan, Toprak Vardı İçlerinde şiirindeki,

…Ve övmediler Tanrı’yı,
işittiklerine göre, bütün bunları isteyen, bilen…

dizeleriyle Tanrı’nın nasıl hala Tanrı’lığını koruyabildiğine duyduğu şaşkınlığı anlatmaya çalışacaktır. İnsanın insanı tükettiği bir zaman diliminde kutsal kitaplar anlamını yitirmiştir artık.

Kimse yoğurmuyor bizi yeniden
topraktan ve çamurdan,
kimse ağıt yakmıyor toz oluşumuza.
Kimse.
Şükürler olsun sana, Kimse.
Dileğimiz, senin için
çiçek açmak.
sana
doğru.

Bir hiçtik biz,
öyleyiz ve öyle
Kalacağız, çiçek açarak:
Hiçliğin
ve
Kimsenin gülü.
Ruhun aydınlığıdır taçyaprakları,
çiçek tozlarıdır gökteki çöller,
ve gülün kırmızı dorukları;
dikenlere,
evet, dikenlere söylediğimiz,
erguvan rengi bir şarkıdır.

1963 yılında yayımlattığı Kimsenin Gülü’nde bu iki şiir dikkati çeker. Mezmur şiirinde ise; insanın, varoluşunun bilincine vardıktan sonra, tekilliğini, biricikliğini ve yok oluşunu imleyen; şiirini de görülebilenin üzerine kurarak, yanılsamalardan uzak durulması gerektiğini salıklayan bir gerçekliği vurgulamıştır. Görüleceği gibi şiirin birinci bölümünde anlam çırılçıplakken, ortalarda kırık sözdizimine rastlıyor ve son bölümde de anlamdan bir kaçışı gözlemliyoruz. 1968 yılında basılan Sonyaz Güneşleri’ndeki aşağıdaki dörtlükte buna güzel bir örnektir:

Enkaza dönmüş tabular,
Ve bıçak sırtında yürürcesine geçmek
aralarından, sırılsıklam
iliklere işlemiş dünyayla,
anlam avına çıkarak,
anlamdan firarda.

Susmanın ya da sessizliğin şiirini yazdığı bilinir. Çığlıktır aslında dilsizliği. Nesnelere ses vermesi, doğa olaylarına minimalist anlamlar yüklemesi, kendi kendine-liğinin bir yansımasıdır. Bu güçsüzlüğü kabullenişinin alışılmışlığıdır. Berbat bir dünyada insanın sığınabileceği tek şey bu kapalılıktır.

Ailesi toplama kampında yok edilen, çalışma kamplarında insanlık dışı esarete mahkûm edilen bir sanatçı, nasıl olurda “modern Almanca edebiyatının en önemli şairlerinden biri olabilir” veya Auschwitz’den sonra nasıl bu dilde şiir yazabilir? Bunun cevabını, bir dizi buhranın ardından, psikiyatrik tedavi gördükten sonra orta yaşlarındayken kendisini Seine Nehrine atarak verecektir.

Dilsiz güz kokuları. O
yıldız çiçeği, çentilmemiş, geçti
sıla ile uçurum arasında
hafızandan.
Bir yabancı yitmişlik orada
biçimlenip gelmişti karşına, sanki
neredeyse
yaşayacaktın.


Hüseyin Yılmaz

Hiç yorum yok: