22 Ocak 2011 Cumartesi

Yazarlık Kursu Notlarından Derlemeler

.




-Her gün bir sayfa yazın. Yazamasanız da beyaz sayfanın karşısında bir müddet oturun.

-Yazıp, çöpe atın. Yazdıklarınızı çöpe atmak sizi korkutmasın.


-Bazı yazarlar( Orhan Pamuk, Mehmet Eroğlu vb...) ne yazacaklarını neredeyse kelimesi kelimesine bilerek masaya otururlar. Bazılarıysa (Sezgin Kaymaz gibi- Kaymaz'ın ilginç kitapları var) yazacaklarını netleştirmeden, çok iyi bilmeden otururlar masaya. Hatta Sezgin Kaymaz: "Ben ne yazacağımı merak ettiğim için masaya oturuyorum, bildiğim şeyi niye yazayım," der.



-Yazar olmak isteyen kişi, beynindeki tüm kategorileri silmeli. Siyah-beyaz, benden-ötekinden vb. Surete değil öze bakmayı bilmeli. Aksi davranış, düşünce şekli katiliniz olur.



-Nasıl ki herkesin bir damak zevki varsa, her zihnin de kendine ait bir zevki var. Her yazar herkese hitap etmek zorunda değil.


***


Gazetecilik dönemi Çehov'un yazı hayatının şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Gazeteye yazacağı metinlerin 100 satırı geçmemesi gerekliliği, zaman içinde Çehov'a kısa ve yetkin öyküler yazma melekesini kazandırmıştır. Yine profesyonel bir gözlemci olabilmesini gazetecilik günlerine borçludur. Bu durumu kendisi şöyle ifade eder: "Çevreme gelişigüzel bakamam artık."

Bu ifade bir alışkanlığın kırıldığı anlamına da gelir aynı zamanda. Çehov öyküsündeki o güne dek görülmemiş zenginlikte kişiler ve olaylar bu şekilde varolmuşlardır. Kaldı ki Çehov realist bir yazardır ve eserlerinde gerçeklerden yola çıkarak gözlemlediği kişileri, tanık olduğu olayları anlatır.


Çehov, öykülerinde hayatı çirkinleştiren her şeye karşı, "tenkitçi realizm" ile savaş açmıştır. Her tip insandan, hayvana kadar canlıların iç dünyalarını büyük bir başarıyla anlatır.

Pasif okuyucu, yazarın her şeyi en ince ayrıntılara kadar vermesini ister. Çehov, aktif okuyucu seviyordu. Kişilerde, olaylarda, eşya, tabiat ve davranışlarda yeni ve yerinde detaylar bularak derinlik sağladı. Böylece okurun muhayyilesini devreye sokarak, aktifleşmesini sağladı.

Çehov'a kadar, Rus edebiyatı açıklama üzerine kuruluydu. Kişilerin her hareketi, her sözü uzun uzadıya ve tekrar tekrar anlatılırdı. Çehov ise işin başında kahramanını kısaca tanıtır, pek çok şeyi de söylemeyip okurun tamamlamasına bırakırdı.

Hikâyeleri en fazla 2-3 karakter arasında geçerdi. Şayet çok karakterli bir yapıyı gerektirecek bir olayı ele alıyorsa, bir baş kahraman seçer diğerlerini de fonda zenginlik unsuru olarak kullanırdı. Tiyatroda asıl kahramanın spotla aydınlatılması gibi.

Ona göre, az sözle çok şey söylemek başarının anahtarıdır. Kısalık, yeteneğin kardeşidir. İyi yazmak, kısa yazmak demektir.



***


Eski zamanların düşüncesi; şiirin bir esinlenme(ilham) ürünü olduğu.
Modern zamanların düşüncesi; Şiirin diğer kurgusal metinler gibi kurgulanabilecek ve öğrenilebilecek bir tür olduğu.
Üçüncü bir görüş ise; şiirin, ilham + yetenek ve öğrenilebilirlikle oluşacağı düşüncesi.

J.J.Joubertte' e göre şiirin kaynakları; çocukluk, düş-rüya(gündüz düşleri) ve kapanmadır. Çocukluk, şiirsel esini oluşturan en önemli öğedir.

Tek gerçek nostalji (daüssıla), insanın çocukluğuna dönme arzusudur. Gerçek olan, masum olan ve hakikatli olan budur. (Haydar Ergülen)

Şiir yazmak için yalnız olmak gerek ve yalnızlıktan çıkmak için şiir yazmak gerek, bu işin böyle de bir ironisi var.

Richard Sennet üç çeşit yalnızlık vardır der:

1) İktidar tarafından sistem üzerinden dayatılan yalnızlık. Çağımız insanının yalnızlığı, sistemin anormal ilan etmesiyle kişinin yalnızlığa düşmesi.

2) İktidar sahiplerini korkutan yalnızlık. Sistemin anormal ilan ettiği, "radikal" insanların yani sisteme isyan edenlerin yalnızlığı.

3) İktidarla hiçbir ilişkisi olmayan yalnızlık. Bir iç yaşama sahip olmanın, ötekilerden farklı olmanın yalnızlığı. İşte şair yalnızlığı bu üçüncüsüdür.

Bir çocuğun oyun oynarkenki hali (fantezi bir dünya kurma, gerçek hayattan uzaklaşma) bir şair ya da yazarın kurmaca bir metni oluştururkenki halidir.

İnsanlar büyüdükçe oyun oynamaz olur, oyundan vazgeçerler. Ama yaratıcı yazarlarda bu istek devam eder. (Freud)

Freud, Yazar ve Düşler'de der ki: Mutlu kişiler düş kurmaz, ancak yeterli doyuma ulaşmamış kişiler düş kurar. Doyurulamamış istekler itici güçlerdir. Her düş, böyle bir doyuma ulaşma amacı ve gerçeklere katlanabilme gücü içindir.

Şairler, sanatçılar gündüz düşleri görerek gerçeklerden uzaklaşmak isterler. Birey, kendisine dış dinamikler tarafından dikte edilen kurallara karşı koymaktadır.

Kapanma, derin düşünme şairin, gerçeklik, varlık karşısında sorgulama eğilimi. Şair felsefeciler gibi derin düşünerek varoluşu sorgular. Bu kapanma sadece tevekkül değildir, kendi bireysel yalnızlığına çekilerek gerçekliği dinlemek, gerçekliğin sesine kulak vermektir.

Borges; "Dünya, nasıl böyle bir yer, bunun şaşkınlığı içindeyim," der.

Kavafis; "Yalnız insanlar, bizim görmediğimiz şeyleri görür. Bu ruhu inceltir ve keskinleştirir. İnsan ruhu duyarlı oldukça alınganlaşır."

Metafizik bir gerilim ve ürperti her zaman şiirle anılan bir durumdur. İster imanlı şairlerin şiirleri olsun ister materyalist, metafizik bir gerilim ve ürperti olmadan şiirden bahsedilemez.



****


Bir metin, artık eklenecek hiçbir şey kalmadığı zaman değil çıkarılacak bir şey kalmadığı zaman yetkinliğe erişir.

İyi bir metin; arıtılmış, damıtılmış en yalın haline getirilmiş metindir.

Hayalgücünü kışkırtmak etkiyi büyütür. Birebir tasvir, güçlü bir anlatım işi değildir. Sır, örtmek etkiyi büyütür.

Yazıda nereyi derinleştireceğini, nereyi hızlı geçeceğini bileceksin. Bu, tamamen sezgilerle oluşturulabilecek bir dozdur. Merakı diri tutmalısın, merak duygusu öldüğünde yazı da ölür.

Edebiyatın en iyi okulu; "ustaları okumak"tır.

Öyküde, bir savı destekleme, bir olayı anlatma ya da betimleme gayreti gerilimi öldürür.

Tüm şiddetli heyecanlar, ruhsal bir zorunluluktan ötürü kısadır. (Poe)


****


Köpekler, evcilleştirilmiş kurtlardır. Havlamayı sonradan öğrenmişlerdir. Eski Türkler, evcilleşmeyen, bağımsızlığını koruyan kurda ve onun çıkardığı orjinal, öğrenilmiş olmayan sese saygı duyarlardı.
Bu sebepten, şayet bir sanatçı uluyorsa, havlayanların ona yetişmesi mümkün değildir.

Hayatta travmatik bir hadise yaşadığımızda, bu bizim bir sürgün vermeye başlayacağımız anlamına gelir. Başımıza gelene alınganlık göstermez ve anlamaya çalışırsak, işte o zaman, içimizdeki sürgünü fark ederiz. İçimziden bir sürgün büyürken de ona nasıl davranacağımızı bilmemiz gerekir.

Hayat boyu, öyle şeylerle karşı karşıya geliriz ki onlar sanat eserine dönmeyi, dönüştürülmeyi bekleyen, "şey"lerdir. Sokakta karşılaştığınız bir "şey" sizden "öykü"ye dönüşmeyi bekler. Doğru yordamı szi bulacaksınız yoksa bu, sizin öykünüz olmaz.

Faust'taki gibi öyle bir eser yazarsınız ki, 2-3 kuşak sonra sizin eserinizdeki insan tipleri sokakta dolaşmaya başlar. (Avrupa'yı Avrupa yapan Faust'taki insan tipidir. Faustliyen Ahlak: Başarı için her şeyi mübah sayma. )

Ezan sesini duyan köpeklerin ulumasının sebebi bence, köpeklerin o sesle birlikte asıllarını ve uğradıkları dejenerasyonu hatırlamaları.

Sanat eserini ortaya çıkaran sahici duyarlılıktır.

Bizler dünyaya indirilmiş ve dünyada yaşamaya mecbur bırakılmış insanlarız.Bundan daha büyük bir acı olamaz. Adem ve Havva'nın dünyaya indirildiklerinde yaşadığı travmayı düşünün. Sadece bir kısım şeyin isimlerini biliyor, başka da bir şey bilmiyorlar. O günden bu güne biz, her şeye "ad" vererk oyalanıp duruyoruz. Mühim olan bir/ey olabilmek. Özgürleşmek ve hakikati söyleyebilmek. Bakalım biz bunu yapabilecek miyiz?

Bende bu kulaklara göre ağız yok. (Nietzsche)

Bir insan ancak başına çok ciddi bir travma gelirse aydınlanabilir.

Batıda şaşırtıcı bir gelişme var. Resimde, şiirde, müzikte klasiğe, yani başladıkları yöne avdetleri söz konusu. Lâkin bizler, bunu gördüğümüz halde hâlâ Avrupa'nın geri döndüğü noktaya doğru gitmekte ısrar ediyoruz. Biz geri dönüşü yaparken maalesef onlar bize bir tur daha bindirmiş olacak.



******


zaman insafsızlık etmese
kaderin oyduğu tarafımı sana getirsem
kalem beni tutmasa, anlatsam sana

siyah, simsiyah bir engerektir zaman
ve kış neler eder insana
nasıl yarım bırakır, ayırır parçalara
sense, kışı yaşamadın daha

Birhan Keskin


80 kuşağının imgeye boğulmuş şiir anlayışına benim kafam basmıyordu. O tarz şiir, benim içimdeki şiire uymadı. Daha açık, net, hakiki, yalın, somut, ontolojik kaygılara sahip şiir benim şiirim.

Şiirin en başat özelliği, az sözdür, ekonomik olmasıdır.

Melankoli, çok batılı bir sözcük. Bize yakışan keder, efkâr ve acı.

Ömrümün sonuna dek şair olarak kalacak mıyım, şiir yazmaya devam edecek miyim? Asıl soru budur.

Yazar/Şair, dünyaya bakmalı. Öğretilmiş bilgileri bir yana bırakıp, kişisel gözlem.

Su hakkında çok fazla bilgi sahibi olmak sizin susuzluğunuzu gidermez.


******



Başkalarının fark etmediğini fark ettirmek, başkalarının kolaylıkla söyleyemeceklerini söylemek.

Yaza yaza, yazar olunur.

Yazar, hayatın rüyasını tabir edendir.( İnsanlar rüyadadır, ancak ölünce uyanırlar.)

Yazarın kabiliyetinin ölçüsü, söylenmesi zor olanı ne kadar kolay söylediğiyle alakalıdır.

İçinden geldiğiniz kültürün kodlarını çözmek kabiliyetinizi ortaya koyabilmeniz için size yeterince malzeme verecektir.

Söyleyiş biçiminizi farklılaştırmanın yolu, sizden öncekilerin ne söylediğini bilmekten geçer.

Yaratma eyleminin temel dinamiği beğenilmek arzusudur.( Tanrı dünyayı neden yarattı? Zatını görmek için. Aşkın, aşka aşkı.)

Kelime bir nasiptir. Yazar, kelimenin direk muhatabıdır. Kelimelerin kendisine nasip kılındığı ilk insan Hz.Âdem. (Bu kelime bana yazgılandı. Eğer ben bu kelimeyi yazmazsam, bu kelime bana küsen bir melek olacak ve ahirette bana bunun hesabı sorulacak)

Kandinsky der ki: "Bir yazar için içsel bir zorunluluk vardır. Eğer bir yazar içsel zorunlulukla yazdıysa mazurdur. İçsel zorunlulukla yazmadıysa sahtekârdır."

Sanatın üç temel dinamiği vardır:

1)Din
2)Cinsellik
3)İnsanı şekillendiren toplumsal hadiseler

Edebiyat eleştirisi ve felsefenin ortak noktası, yapılan değil öğrenilen bir şey olmalarıdır.

Bir metin için yapılan en iyi eleştiri, o metin üzerine yapılmış bütün eleştirilerin toplamıdır.

Tüm hayatımız hikâyedir. Hayatın içinden çekip aldığımız ve anlatabildiğimiz kısmı "öykü"dür.

Kalbi kırık olmayan insanın yazabilecek bir şeyi yoktur.

Eğer sokakta bir dilenci yahut üzücü bir hadise gördüğünüzde kalbiniz kırılmıyorsa yazmak için boşuna uğraşmayın.

Hakikate muhatap olmak için mütevazı olmak gerekir. Hakikat kapılarını mütekebbirlere açmaz. (Miguel Unomuno)

Kitaplar, ancak siz onlara hizmet ederseniz size hizmet ederler.

Öykünün Olmazsa Olmazları:

1)Öykünün İsmi
2)Öykü beni evrenine çat kapı gelip davet etmeli
3)Girişten sonraki ilk cümle yahut paragraf merak ve gerilim uyandırıp okuru öyküye çekmeli
4)Öykünün temasını resim yapar gibi oluşturmak. Olay örgüsünde boşluk varsa, dil dizgesi de sorunludur. Çünkü, olay örgüsündeki boşluk dil dizgesindeki boşluktan kaynaklanır.
5) Öykü bir tek etki için yazılır. Bitişte o tek etki oluşmalı ama öykünün sonu da olsa, öykü okurun zihninde devam etmeli.


*********




--Kısalık Yeteneğin Karşılığıdır!
-Her Şeyi Anlatmaya Çabalamak Hiç Bir Şeyi Anlatamamaktır
-Her Şeye Sıfat Bulma !
-Kelimeler Arasında Seslerin Tekrarrını Yapma
-Cümle Okurun Zihninde Hangi Resmi Çizerse Onu Anlatmış Olursun.Yanlış Resim Çizmeyin !
-Ve Bağlacı, Bir, Üç Nokta ... Yerli Yersiz Kullanılmamalı.
-Cümlenin Başını Ve Sonunu Oku, Yanlış Kendini Ele Verecek
-Yalnızım Demeden, Yalnızlığı Anlatmak Önemlidir
-Okuyucuyu Aptal Sanma
-Yazarken Takıntı Kelimelerimiz Oluşur,Onu Bul Ve Ondan Kurtul!
-Sırrı Yavaş Yavaş Ver,Damla Damla...
-Eserde Yeni Ve Canlı Bir Etki Yaratılmalı.Kalbe Ruha Etki Edilmeli : Olayla Mı Edayla Mı Etki Yaratmak İstersin?
-Edebiyatın Temeli İnsanın Halleridir Bu Eseri Evrensel Kılar !



alıntı: serinselvi

Hiç yorum yok: