17 Ocak 2011 Pazartesi

Edebiyatın Üstüne Kara Bulut Gibi Çöktüler - Ahmet Yıldız

.


Edebiyatla bir toplumu değiştirebilir misiniz? Ben bilmiyorum. Ama T.S. Eliot’un ünlü “Denemeler” kitabında yazdığı gibi bir toplumu çökertebilirsiniz: Edebiyatı çöken bir dilin ulusu da çöker! Buna inanıyorum.

Bir toplum için edebiyat ne anlama gelir? Çoğumuz bilmeyiz. Öncelikle dili dil yapar, onu ayakta tutar edebiyat. Bizi biz yapan bu yaşamsal olguyu temizler, pasından arındırır, kaybolmuş sözcükleri ortaya çıkarır, kurumuş sözcüklere su verir, yeşertir. Dili capcanlı yapar.


Her “yazılan” ve de her “okunan” metin edebiyat yapıtı değildir. Herkes bir şeyler yazabilir; milyonlarca insan sayfalar dolduruyor ama kitaplarının edebiyat yapıtı sayılmamasının nedeni dili kullanmaktaki yeteneğin ölçütüdür.


“Gerçek” bir edebiyat yapıtı için dilin iyi kullanılması da tek başına yeterli değildir. Bunun için çok daha başka özellikler, ölçütler vardır; edebiyatın kendi ölçütleri: Gözlem gücü, eşyalara, çevreye, olaylara, doğaya hakim olmak ve bunları en iyi sözcükleri bularak, onlara bin bir çeşit anlam yükleyip zenginleştirerek betimlemek… Sözcüklerle bir resim yapmak, bir senfoni bestelemek gibi bir şey.


Yazarın tek malzemesi bir kağıt, bir kalem, bir masa, bir sandalye olarak görünür.


Oysa işte saydığım özellikler gerekir yazanda: Ama bunlar da yetmez. Bu kez tarih bilinci, insan sevgisi, doğa sevgisi, ezilenden yana olma, tarihsel ilerlemenin yolunu sezmiş olma gibi özellikler; bir bilinç ve de kapı gibi bir yürek gerekir.


Bunlar da tamam diyelim: “Bilme”si de önemli ve gerekli değil yazarın; sezgileriyle bunları yakalaması gerekir. Ampirik bilgiyle topluma seslenen bilim insanıyla sezgileriyle topluma seslenen sanatçı arasındaki ayırım budur. İşte yaratma sürecine verilen önem buradan gelir. Bizi insanlaştıran ballı nokta burasıdır.


Üçkâğıtçı biri asla gerçek edebiyatçı, gerçek yazar olamaz bana göre. Ya da egemenlerin safında birisi kalıcı olamaz ne kadar yetenekli olsa da.


Bir Dostoyevski’nin, bir Nazım Hikmet’in, bir Paul Eluard’ın, bir Jean Paul Sartre’ın, William Faulkner’in, bir Tolstoy’un, bir Balzac’ın, Stendhal’ın haksızdan yana -ama “güncel” haksız değil yalnızca, tarihsel olarak da haksızdan yana- olduğunu kimse söyleyebilir mi?


Bütün bunlara kim karar verir? Önce okurlar, ama esas olarak zaman karar verir!


Onun için edebiyatta “Klasikler!” vardır. Tüm zamanların kitaplarıdır bunlar. Gerçi insanlığın binlerce yılına bedel bir 200 yıl içinde doğdular; yaşanan hıza yetişmeye çalıştılar ve de başardılar. İnsanlık var oldukça yaşayacak bu yazarlar, bu romanlar ve onların kahramanları…


Yazma uğraşının “ölçütleri” üzerine fazla konuşmayı sevmeyen Hemingway, bir konuşmasında şunları söylemişti: “Öncelikle yetenek olmalı, çok fazla yetenek. Kipling’in sahip olduğu yetenek gibi. Sonra disiplin olmalı. Flaubert’in disiplini. Sonra da olabilecekler konusunda bir düşünceniz olmalı ve son olarak, sahteliği önlemek için Paris’deki standart metre gibi hiç değişmeyen katı bir vicdanınız olmalı.”

*

Bu yazımı yazarken verdiğim kahve molasında, Nazım Hikmet’in, Edebiyat Yazıları adlı kitabı gözüme ilişti kitaplığımda. 1988 yılında almışım, “23 Mart 1988”; tarih düşmüşüm üzerine. (Ne güzeldi; eskiden aldığımız kitabın üzerine günün tarihini koyardık. Giderek bu alışkanlığımızı kaybettik okurlar olarak. O zamanlar kitaplar daha mı önemliydi bizim için yoksa?)


Nazım Hikmet, “Bir sanat eserinin büyük olabilmesi için…” diye yazıyor ve sanat yapıtını “Büyük yapıtlar” ve “Küçük yapıtlar” diye ayırıyor ilkin. Sonra yanıtını veriyor: “Bazı yapıtlar vardır taş gibi donukturlar, bazı yapıtlar vardır anlattıklarının doğumuna, gelişmesine/yaşamına, ölümüne hâkimdirler…”


Anlaşılabileceği gibi “Büyük yapıtlar” ikinci özelliği taşıyan yapıtlar oluyor hep. Büyük yapıt olarak insanların belleğine, o acımasız zamana, tarihin koynuna yerleşmek kolay değildir. Bir kitabın edebiyat yapıtı olup olmadığını, okurların kitabı satın almasına göre değerlendirmek hep yanıltıcı olmuştur.


Ama yazar/şair istese de istemese de kitabı okurun önüne koyan bir süreç vardır. Bu süreç edebiyat bürokrasisinden eleştirmenlere, sanatçının (yazarın/şairin) kişisel ilişkilerinden dağıtım ağının gücüne kadar uzun ve çetin bir yolu kapsar.


Bu durum günümüz kapitalist sisteminin temel kuralıdır. Zamanın entelektüel modalarına, ideolojisine uygun kitaplar hep çok satar! Bir başka deyişle okurun tavrı sürecin en sonunda biçimlenir. Ne var ki edebi ölçütler özgür ve tarafsızdırlar aslında. Bundan kimse kaçamaz. Her yetkin yapıt şu veya bu biçimde tarihin vicdanında layık olduğu yerini alır!


Üzgünüm ama bu genel geçer kural tarihin altın çağlarında böyleydi galiba!


Bugün ülkemizde (ve dünyada) bir edebiyat yapıtı gün ışığına çıkabilmek için büyük haksızlıklarla mücadele etmek zorundadır.


Çünkü “postmodern” denen bir çağda yaşıyoruz. Her değerin alt üst olduğu, filin kuyruğunu tutarak tanımlar yapıldığı, at izinin it izine karıştığı tuhaf, çılgın bir çağ. Adeta yeni bir ortaçağı yaşıyoruz. Artık yapıtları değerlendirmek için “Paris’deki standart metre”, bir ölçüt (skala) yok! Her şey, “yönlendirilmiş” bir “pazar”ın belirlediği ölçütler içinde yürüyor.


“İyi” bir yazar/şair olabilmek, ancak “iyi” bir yayınevi bulmaya indirgenmiş durumda. (Şimdi o da çöktü doğal olarak!) Pazarlanabilir bir tipte ve konumda mısınız? Şansınıza diyecek yok o zaman!


Okurun kitabı okuyup okumadığı önemli değil kimse için. Kitabı satın almanız önemli artık! En acısı da yazarların bu kervana katılmaları: Kendilerini, kitaplarının satıp satmadığına göre değerlendirme yanlışına düşmeleri!


Türk edebiyatını bitirmek için Iova Üniversitesi’nde ABD Dışişleri Bakanlığı bursuyla kurs görmüş üç beş “star”laştırılmış yazar bozuntusu ve onların, Nazım Hikmet’in tanımıyla, “küçük yapıtları!” son yirmi beş yılda edebiyatımızın üzerine karabasan gibi çöktü, edebiyatımızın tüm güzelliklerini kirletti. Böylece yazarlar toplumda da itibarsızlaştı; ayırımındasınız mı bilmem, edebiyat yaşamımızdan sessizce çekiliyor.


O güzel yazarlar, o güzel okurlar o güzel atlara binip uzaklaşıyorlar!


*
Kendi payıma kitabımı okumuş iyi bir kaç okur, kitabımı satın alan yönlendirilmiş binlerce cahilden daha değerlidir benim için.


Ahmet Yıldız
Kaynak: 11.01.2011, www.odatv.com

Hiç yorum yok: