22 Ocak 2011 Cumartesi

Yazarlık Kursu Notlarından Derlemeler

.




-Her gün bir sayfa yazın. Yazamasanız da beyaz sayfanın karşısında bir müddet oturun.

-Yazıp, çöpe atın. Yazdıklarınızı çöpe atmak sizi korkutmasın.


-Bazı yazarlar( Orhan Pamuk, Mehmet Eroğlu vb...) ne yazacaklarını neredeyse kelimesi kelimesine bilerek masaya otururlar. Bazılarıysa (Sezgin Kaymaz gibi- Kaymaz'ın ilginç kitapları var) yazacaklarını netleştirmeden, çok iyi bilmeden otururlar masaya. Hatta Sezgin Kaymaz: "Ben ne yazacağımı merak ettiğim için masaya oturuyorum, bildiğim şeyi niye yazayım," der.



-Yazar olmak isteyen kişi, beynindeki tüm kategorileri silmeli. Siyah-beyaz, benden-ötekinden vb. Surete değil öze bakmayı bilmeli. Aksi davranış, düşünce şekli katiliniz olur.



-Nasıl ki herkesin bir damak zevki varsa, her zihnin de kendine ait bir zevki var. Her yazar herkese hitap etmek zorunda değil.


***


Gazetecilik dönemi Çehov'un yazı hayatının şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Gazeteye yazacağı metinlerin 100 satırı geçmemesi gerekliliği, zaman içinde Çehov'a kısa ve yetkin öyküler yazma melekesini kazandırmıştır. Yine profesyonel bir gözlemci olabilmesini gazetecilik günlerine borçludur. Bu durumu kendisi şöyle ifade eder: "Çevreme gelişigüzel bakamam artık."

Bu ifade bir alışkanlığın kırıldığı anlamına da gelir aynı zamanda. Çehov öyküsündeki o güne dek görülmemiş zenginlikte kişiler ve olaylar bu şekilde varolmuşlardır. Kaldı ki Çehov realist bir yazardır ve eserlerinde gerçeklerden yola çıkarak gözlemlediği kişileri, tanık olduğu olayları anlatır.


Çehov, öykülerinde hayatı çirkinleştiren her şeye karşı, "tenkitçi realizm" ile savaş açmıştır. Her tip insandan, hayvana kadar canlıların iç dünyalarını büyük bir başarıyla anlatır.

Pasif okuyucu, yazarın her şeyi en ince ayrıntılara kadar vermesini ister. Çehov, aktif okuyucu seviyordu. Kişilerde, olaylarda, eşya, tabiat ve davranışlarda yeni ve yerinde detaylar bularak derinlik sağladı. Böylece okurun muhayyilesini devreye sokarak, aktifleşmesini sağladı.

Çehov'a kadar, Rus edebiyatı açıklama üzerine kuruluydu. Kişilerin her hareketi, her sözü uzun uzadıya ve tekrar tekrar anlatılırdı. Çehov ise işin başında kahramanını kısaca tanıtır, pek çok şeyi de söylemeyip okurun tamamlamasına bırakırdı.

Hikâyeleri en fazla 2-3 karakter arasında geçerdi. Şayet çok karakterli bir yapıyı gerektirecek bir olayı ele alıyorsa, bir baş kahraman seçer diğerlerini de fonda zenginlik unsuru olarak kullanırdı. Tiyatroda asıl kahramanın spotla aydınlatılması gibi.

Ona göre, az sözle çok şey söylemek başarının anahtarıdır. Kısalık, yeteneğin kardeşidir. İyi yazmak, kısa yazmak demektir.



***


Eski zamanların düşüncesi; şiirin bir esinlenme(ilham) ürünü olduğu.
Modern zamanların düşüncesi; Şiirin diğer kurgusal metinler gibi kurgulanabilecek ve öğrenilebilecek bir tür olduğu.
Üçüncü bir görüş ise; şiirin, ilham + yetenek ve öğrenilebilirlikle oluşacağı düşüncesi.

J.J.Joubertte' e göre şiirin kaynakları; çocukluk, düş-rüya(gündüz düşleri) ve kapanmadır. Çocukluk, şiirsel esini oluşturan en önemli öğedir.

Tek gerçek nostalji (daüssıla), insanın çocukluğuna dönme arzusudur. Gerçek olan, masum olan ve hakikatli olan budur. (Haydar Ergülen)

Şiir yazmak için yalnız olmak gerek ve yalnızlıktan çıkmak için şiir yazmak gerek, bu işin böyle de bir ironisi var.

Richard Sennet üç çeşit yalnızlık vardır der:

1) İktidar tarafından sistem üzerinden dayatılan yalnızlık. Çağımız insanının yalnızlığı, sistemin anormal ilan etmesiyle kişinin yalnızlığa düşmesi.

2) İktidar sahiplerini korkutan yalnızlık. Sistemin anormal ilan ettiği, "radikal" insanların yani sisteme isyan edenlerin yalnızlığı.

3) İktidarla hiçbir ilişkisi olmayan yalnızlık. Bir iç yaşama sahip olmanın, ötekilerden farklı olmanın yalnızlığı. İşte şair yalnızlığı bu üçüncüsüdür.

Bir çocuğun oyun oynarkenki hali (fantezi bir dünya kurma, gerçek hayattan uzaklaşma) bir şair ya da yazarın kurmaca bir metni oluştururkenki halidir.

İnsanlar büyüdükçe oyun oynamaz olur, oyundan vazgeçerler. Ama yaratıcı yazarlarda bu istek devam eder. (Freud)

Freud, Yazar ve Düşler'de der ki: Mutlu kişiler düş kurmaz, ancak yeterli doyuma ulaşmamış kişiler düş kurar. Doyurulamamış istekler itici güçlerdir. Her düş, böyle bir doyuma ulaşma amacı ve gerçeklere katlanabilme gücü içindir.

Şairler, sanatçılar gündüz düşleri görerek gerçeklerden uzaklaşmak isterler. Birey, kendisine dış dinamikler tarafından dikte edilen kurallara karşı koymaktadır.

Kapanma, derin düşünme şairin, gerçeklik, varlık karşısında sorgulama eğilimi. Şair felsefeciler gibi derin düşünerek varoluşu sorgular. Bu kapanma sadece tevekkül değildir, kendi bireysel yalnızlığına çekilerek gerçekliği dinlemek, gerçekliğin sesine kulak vermektir.

Borges; "Dünya, nasıl böyle bir yer, bunun şaşkınlığı içindeyim," der.

Kavafis; "Yalnız insanlar, bizim görmediğimiz şeyleri görür. Bu ruhu inceltir ve keskinleştirir. İnsan ruhu duyarlı oldukça alınganlaşır."

Metafizik bir gerilim ve ürperti her zaman şiirle anılan bir durumdur. İster imanlı şairlerin şiirleri olsun ister materyalist, metafizik bir gerilim ve ürperti olmadan şiirden bahsedilemez.



****


Bir metin, artık eklenecek hiçbir şey kalmadığı zaman değil çıkarılacak bir şey kalmadığı zaman yetkinliğe erişir.

İyi bir metin; arıtılmış, damıtılmış en yalın haline getirilmiş metindir.

Hayalgücünü kışkırtmak etkiyi büyütür. Birebir tasvir, güçlü bir anlatım işi değildir. Sır, örtmek etkiyi büyütür.

Yazıda nereyi derinleştireceğini, nereyi hızlı geçeceğini bileceksin. Bu, tamamen sezgilerle oluşturulabilecek bir dozdur. Merakı diri tutmalısın, merak duygusu öldüğünde yazı da ölür.

Edebiyatın en iyi okulu; "ustaları okumak"tır.

Öyküde, bir savı destekleme, bir olayı anlatma ya da betimleme gayreti gerilimi öldürür.

Tüm şiddetli heyecanlar, ruhsal bir zorunluluktan ötürü kısadır. (Poe)


****


Köpekler, evcilleştirilmiş kurtlardır. Havlamayı sonradan öğrenmişlerdir. Eski Türkler, evcilleşmeyen, bağımsızlığını koruyan kurda ve onun çıkardığı orjinal, öğrenilmiş olmayan sese saygı duyarlardı.
Bu sebepten, şayet bir sanatçı uluyorsa, havlayanların ona yetişmesi mümkün değildir.

Hayatta travmatik bir hadise yaşadığımızda, bu bizim bir sürgün vermeye başlayacağımız anlamına gelir. Başımıza gelene alınganlık göstermez ve anlamaya çalışırsak, işte o zaman, içimizdeki sürgünü fark ederiz. İçimziden bir sürgün büyürken de ona nasıl davranacağımızı bilmemiz gerekir.

Hayat boyu, öyle şeylerle karşı karşıya geliriz ki onlar sanat eserine dönmeyi, dönüştürülmeyi bekleyen, "şey"lerdir. Sokakta karşılaştığınız bir "şey" sizden "öykü"ye dönüşmeyi bekler. Doğru yordamı szi bulacaksınız yoksa bu, sizin öykünüz olmaz.

Faust'taki gibi öyle bir eser yazarsınız ki, 2-3 kuşak sonra sizin eserinizdeki insan tipleri sokakta dolaşmaya başlar. (Avrupa'yı Avrupa yapan Faust'taki insan tipidir. Faustliyen Ahlak: Başarı için her şeyi mübah sayma. )

Ezan sesini duyan köpeklerin ulumasının sebebi bence, köpeklerin o sesle birlikte asıllarını ve uğradıkları dejenerasyonu hatırlamaları.

Sanat eserini ortaya çıkaran sahici duyarlılıktır.

Bizler dünyaya indirilmiş ve dünyada yaşamaya mecbur bırakılmış insanlarız.Bundan daha büyük bir acı olamaz. Adem ve Havva'nın dünyaya indirildiklerinde yaşadığı travmayı düşünün. Sadece bir kısım şeyin isimlerini biliyor, başka da bir şey bilmiyorlar. O günden bu güne biz, her şeye "ad" vererk oyalanıp duruyoruz. Mühim olan bir/ey olabilmek. Özgürleşmek ve hakikati söyleyebilmek. Bakalım biz bunu yapabilecek miyiz?

Bende bu kulaklara göre ağız yok. (Nietzsche)

Bir insan ancak başına çok ciddi bir travma gelirse aydınlanabilir.

Batıda şaşırtıcı bir gelişme var. Resimde, şiirde, müzikte klasiğe, yani başladıkları yöne avdetleri söz konusu. Lâkin bizler, bunu gördüğümüz halde hâlâ Avrupa'nın geri döndüğü noktaya doğru gitmekte ısrar ediyoruz. Biz geri dönüşü yaparken maalesef onlar bize bir tur daha bindirmiş olacak.



******


zaman insafsızlık etmese
kaderin oyduğu tarafımı sana getirsem
kalem beni tutmasa, anlatsam sana

siyah, simsiyah bir engerektir zaman
ve kış neler eder insana
nasıl yarım bırakır, ayırır parçalara
sense, kışı yaşamadın daha

Birhan Keskin


80 kuşağının imgeye boğulmuş şiir anlayışına benim kafam basmıyordu. O tarz şiir, benim içimdeki şiire uymadı. Daha açık, net, hakiki, yalın, somut, ontolojik kaygılara sahip şiir benim şiirim.

Şiirin en başat özelliği, az sözdür, ekonomik olmasıdır.

Melankoli, çok batılı bir sözcük. Bize yakışan keder, efkâr ve acı.

Ömrümün sonuna dek şair olarak kalacak mıyım, şiir yazmaya devam edecek miyim? Asıl soru budur.

Yazar/Şair, dünyaya bakmalı. Öğretilmiş bilgileri bir yana bırakıp, kişisel gözlem.

Su hakkında çok fazla bilgi sahibi olmak sizin susuzluğunuzu gidermez.


******



Başkalarının fark etmediğini fark ettirmek, başkalarının kolaylıkla söyleyemeceklerini söylemek.

Yaza yaza, yazar olunur.

Yazar, hayatın rüyasını tabir edendir.( İnsanlar rüyadadır, ancak ölünce uyanırlar.)

Yazarın kabiliyetinin ölçüsü, söylenmesi zor olanı ne kadar kolay söylediğiyle alakalıdır.

İçinden geldiğiniz kültürün kodlarını çözmek kabiliyetinizi ortaya koyabilmeniz için size yeterince malzeme verecektir.

Söyleyiş biçiminizi farklılaştırmanın yolu, sizden öncekilerin ne söylediğini bilmekten geçer.

Yaratma eyleminin temel dinamiği beğenilmek arzusudur.( Tanrı dünyayı neden yarattı? Zatını görmek için. Aşkın, aşka aşkı.)

Kelime bir nasiptir. Yazar, kelimenin direk muhatabıdır. Kelimelerin kendisine nasip kılındığı ilk insan Hz.Âdem. (Bu kelime bana yazgılandı. Eğer ben bu kelimeyi yazmazsam, bu kelime bana küsen bir melek olacak ve ahirette bana bunun hesabı sorulacak)

Kandinsky der ki: "Bir yazar için içsel bir zorunluluk vardır. Eğer bir yazar içsel zorunlulukla yazdıysa mazurdur. İçsel zorunlulukla yazmadıysa sahtekârdır."

Sanatın üç temel dinamiği vardır:

1)Din
2)Cinsellik
3)İnsanı şekillendiren toplumsal hadiseler

Edebiyat eleştirisi ve felsefenin ortak noktası, yapılan değil öğrenilen bir şey olmalarıdır.

Bir metin için yapılan en iyi eleştiri, o metin üzerine yapılmış bütün eleştirilerin toplamıdır.

Tüm hayatımız hikâyedir. Hayatın içinden çekip aldığımız ve anlatabildiğimiz kısmı "öykü"dür.

Kalbi kırık olmayan insanın yazabilecek bir şeyi yoktur.

Eğer sokakta bir dilenci yahut üzücü bir hadise gördüğünüzde kalbiniz kırılmıyorsa yazmak için boşuna uğraşmayın.

Hakikate muhatap olmak için mütevazı olmak gerekir. Hakikat kapılarını mütekebbirlere açmaz. (Miguel Unomuno)

Kitaplar, ancak siz onlara hizmet ederseniz size hizmet ederler.

Öykünün Olmazsa Olmazları:

1)Öykünün İsmi
2)Öykü beni evrenine çat kapı gelip davet etmeli
3)Girişten sonraki ilk cümle yahut paragraf merak ve gerilim uyandırıp okuru öyküye çekmeli
4)Öykünün temasını resim yapar gibi oluşturmak. Olay örgüsünde boşluk varsa, dil dizgesi de sorunludur. Çünkü, olay örgüsündeki boşluk dil dizgesindeki boşluktan kaynaklanır.
5) Öykü bir tek etki için yazılır. Bitişte o tek etki oluşmalı ama öykünün sonu da olsa, öykü okurun zihninde devam etmeli.


*********




--Kısalık Yeteneğin Karşılığıdır!
-Her Şeyi Anlatmaya Çabalamak Hiç Bir Şeyi Anlatamamaktır
-Her Şeye Sıfat Bulma !
-Kelimeler Arasında Seslerin Tekrarrını Yapma
-Cümle Okurun Zihninde Hangi Resmi Çizerse Onu Anlatmış Olursun.Yanlış Resim Çizmeyin !
-Ve Bağlacı, Bir, Üç Nokta ... Yerli Yersiz Kullanılmamalı.
-Cümlenin Başını Ve Sonunu Oku, Yanlış Kendini Ele Verecek
-Yalnızım Demeden, Yalnızlığı Anlatmak Önemlidir
-Okuyucuyu Aptal Sanma
-Yazarken Takıntı Kelimelerimiz Oluşur,Onu Bul Ve Ondan Kurtul!
-Sırrı Yavaş Yavaş Ver,Damla Damla...
-Eserde Yeni Ve Canlı Bir Etki Yaratılmalı.Kalbe Ruha Etki Edilmeli : Olayla Mı Edayla Mı Etki Yaratmak İstersin?
-Edebiyatın Temeli İnsanın Halleridir Bu Eseri Evrensel Kılar !



alıntı: serinselvi

17 Ocak 2011 Pazartesi

Güzel ama bu neyi kanıtlar - Şiir ve Mantık - Bertolt Brecht

.


“Güzel ama bu neyi kanıtlar?” Bir matematikçi, Goethe’nin “Iphigenie”sini okuduğunda söylemişti bunu: Güzel ama bu neyi kanıtlar? Pek yerinde olmayan bir tümce ama binlerce şiiri karşısına alıyor. Bu tür şiirleri eleştirmek isteyen biri ne yapacağını bilemeyebilir, eleştirilecek birşey yokmuş gibi gelir ona, bildiği tek şey şiirin yazılıp basılmış olduğudur yalnızca. Doyurucu bir yapıtla ilgili olarak söylendi diye, matematikçimizin bu düşüncesini tümüyle yadsımak doğru olmaz. Ona Iphigenie’nin neyi kanıtladığı anlatılabilir; ama eğer bu herhangi başka bir yapıt için yapılamıyorsa, o zaman o yapıt önemsizdir, çünkü içerdiği bir anlam yoktur.


Bir şiirden ilk beklenen, okurunu içerdiği tinsel ortama çekmesidir. Bu, pek önemi olmayan, belirsiz, formal diyebileceğimiz bir işlemdir. Bir şiirin etkileme gücü, yerel, kişiye özel, ulusal ya da sınıfsal alanda kısıtlı kalabilir. Çoğu kişiyi etkisi altına alan şiirlerin, ille de en iyi şiirler olmaları gerekmez. Halkın söylediği şiirler, hiçbir zaman yalnızca halk şiirleri değildir. “Halk”ı etkilemeyen halk şiirleri de vardır. Şunu bilmemiz gerekir: Etkileme gücünü en üst düzeydeki sanat şiirlerinde bulabileceğimiz gibi,en değersiz şiirlerde de bulabiliriz; halk şiirleri kadar sone de, operet şarkıları da, doğum günü şiirleri de etkileyici olabilir.


Bir şiirin, herhangibirini hatta seni, içerdiği tinsel ortama çekiyor olması, henüz bir şeyi kanıtlamaz. -Sana henüz onu okuman gerektiğini kanıtlayamam demek istiyorum.-Şiirlerin bir şeyi kanıtlaması da zor gibi görünüyor. Diyelim ki, bizim matematikçinin karşısına Pisagor teoremini kanıtlayan bir şiir çıktı. O Zaman bu şiirin bir şeyi kanıtladığı sonucuna mı varacaktı acaba? Belki; ama biz ona,”Iphigenie”nin bir şeyi kanıtlamadığını söylediğinde yaptığımız gibi, belki yine karşı çıkardık. Evet, eğer şiir olarak boş ise, derinliği yoksa ve hiçbir ipucu vermiyorsa karşı çıkardık. Matematikçimizi etkisi altına alsa bile, belki de yine karşı çıkardık.


“Güzellik” kavramını ele almaksızın daha fazla ilerleyemeyeceğimiz ortaya çıkıyor. Bu kavrama gereksinim duymamız hiç de ayıp değil, ama biraz sıkılıyor insan. Çünkü son derece belirsiz, çok anlamlı bir kavram; tümüyle “zevk”e bağlı olduğu düşünülüyor, zevk de “bilindiği gibi ” bireysel, bu nedenle de “tartışılamaz”.


Eğer fizyolojik alandan yola çıkar ve zevki fiziksel olarak ele alırsak, o zaman tartışmaya da pek gerek kalmaz. Ağzımıza bir lokma alır, yüzümüzü buruşturur ve “çok ekşi” deriz. Bir mısra okuduğumuzda da, yine tatsız tuzsuz, yavan, zevksiz hatta iğrenç bir şey karşısında olduğu gibi hoşnutsuzluk duygusuna kapılabiliriz. Ayrıca fizyolojik zevkte bile, zevk almayı öğrenme diye bir şey vardır. Bu öğrenme yoluyla olabileceği gibi, yalnızca koşullarımızın değişmesine debağlı olabilir. Zevk değişebilir -fizyolojik olan da değişir-.


Mimariden bir örnek verebiliriz. ileri mimarlarımız son yıllarda yalın bir yapı sanatı üzerinde duruyorlar. Özetlersek, pratik olanı güzel buluyorlar. Burada ilginç olan, işçilerin reaksiyonu. Genel olarak bu yapı sanatını onaylamıyorlar. Düz çizgileri olan evleri beğenmiyor, onları kışla ya da tutukevi olarak adlandırıyorlar, yeni fonksiyonel mobilyaları da zevsiz bulup alabildiğine eleştiriyorlar. Yalın yapı sanatının tüm ürünleri onların ağızlarında yavan bir tat bırakıyor. Neden?


Mimarların çoğu gelişmiş kişiler olduklarından, en önemli ve en ileri sınıf olarak gördükleri işçilere yöneliyorlar ama bir işçi için evin ne demek olduğunu da unutuyorlar. Bir işçi için ev, hiçbir zaman sığınalacak bir yer, tüm gereksinimlerin olabildiğince pratik çözümlendiği bir mekanizma değildir.



Şairin Akıldan Korkması Gerekmez


Şiirlerini okuduğum birkaç kişiyi yakından tanıyorum. Bunlardan bazılarının şiirlerinde, şiir dışı alanlardaki konuşmalarına oranla çok daha az akıl ögesi görülmesi beni hep şaşırtmıştır. Acaba bunlar şiirin salt duygu işi mi olduğunu düşünüyorlar? Acaba salt duygu işi olan bir şey var mı? Eğer var olduğuna inanıyorlarsa, o zaman en azından şunu bilmelidirler: Duygular da aynı düşünceler gibi yanlış olabilir. Bu gerçeğin onları uyarması gerekir.


Birtakım şairler, özellikle de çiçeği burnundakiler, şiir yazarken havaya girdiklerinde, mantığın süzgecinden geçen herşeyin şiirsel atmosferi bozacağından korkarlar. Bu konuda söylenmesi gereken, bu korkunun ahmakça bir korku olduğudur. Büyük şairlerin yaratma eylemlerini konu alan yazılardan bilindiği üzere, onların şiir yazarken içine girdikleri atmosfer hiçbir zaman, öyle sağgörülü, soğukkanlı bir düşüncenin bozabileceği türden, yüzeysel, dengesiz, çabucak geçecek bir ruh durumuna benzemiyor. Belirli bir coşku ve uyarılma durumu hiçbir zaman soğukkanlılığın doğrudan doğruya karşıtı değildir. Hatta şunu da kabul etmek gerekir; düşünsel ölçütlere uyma konusundaki isteksizlik, şairin içinde bulunduğu atmosferin son derece verimsiz olduğunun bir göstergesidir. O zaman şiir yazmayı bırakmak gerekir.


Şiirin başarısı, duygu ve aklın eksiksiz uyumuna bağlıdır. Birbirlerini çağırıyorlar mutlu: Karar ver hangisi, o mu, bu mu!


Şiiri Elekten Geçirmek


Amatör şair, şiire düşkünlüğü arttığında, şiirinin yaprakları tek tek koparılan bir çiçek gibi incelemesinden hoşlanmaz; tomurcuk gibi narin oluşumlardan koparılan sözcük ve imgeler ile getirilen katı mantık onu rahatsız eder. Buna karşı söylenecek söz, çiçeklerin bile içine birşey batırıldığında solmadığıdır. Şiir eğer, yaşayacak güçteyse, zaten yaşar ve en güçlü operasyonlara bile dayanır. Yek bir kötü mısranın bir şiiri hiçbir zaman tümüyle yok edemeyeceği gibi, tek bir iyi mısra da onu kurtaramaz. Kötü mısraları duyumsayıp ortaya çıkarma, bir başka yeteneğin öteki yüzüdür; kendisi olmadan şiirden gerçek anlamda zevk almanın söz konusu olamayacağı bu yetenek, iyi mısraları duyumsayıp ortaya çıkarma yeteneğidir. Bir şiir bazen çok çabuk yazılır, bazen de uzun çalışmalar gerektirir. Amatör şair, eğer şiiri ulaşılmaz görüyorsa, birşeyi unutuyor demektir; şiiri yazan şair, okurun da yaşayabileceği türden sıradan duyguları onunla paylaşmak istemektedir; ancak, şiirin formüle edilmesi bir işlem sonucudur; geçici olan durağanlaştırılmış, bir ölçüde masif bir görünüm kazanmıştır. Şiiri uzlaşılmaz gören kişinin, ona yakınlaşması da zordur. Eleştirel ölçütlerin uygulanmasında özde yatan yine de hazdır. Bir gülün yaprakları tek tek koparıldığında, her biri ayrı güzeldir.


Eleştirel Tutum


Eleştiriyi ölü, verimsiz, zaman aşımına uğramış bir şey olarak düşünmek çok yanlış.Kritiğin böyle algılanmasının yaygınlaşmasını Bay Hitler ister. Gerçekte ise eleştirel tutum, tek verimli olan, insana özgü olandır. Eleştirel tutum, işbirliği, ileriye yöneliş ve yaşam demektir. O olmadan, sanattan gerçek tat alınamaz.


Varoluşumuzun artık politikadan soyutlanamadığı günümüzde, eğer şiirin üretim ve tüketimi mantık ölçütlerinin ortadan kaldırılmasına bağlı olsaydı, o zaman şiirin varlığını sürdürmesi de söz konusu olamazdı. Duygularımız (içgüdüler, coşkular) tümüyle paslanmış durumda olup, maddesel gereksinimlerimizle sürekli bir çatışma içinde bulunmaktadır.


Eleştiri, hoşa gitmeyen bir kusur bulma işlemi biçiminde olsa bile, hiçbir zaman haz almayı engellemez. Proleterya eğer eleştiriyi zevkle yerine getirme yeteneğine sahip olmazsa, burjuva kültür mirasına nasıl sahip çıkabilir? Tarihsel bilinç eleştirel bilincin kendisidir; o olmadan proleteryanın bunu gerçekleştirmesi olanak dışıdır; bu bilinmelidir. Burada yapılması gereken, nesnenin içinde bir zamanlar yetkin olanın duyumsanmasıdır; bu yetkinlik zamanla olumsuza doğru bir değişim göstermiş, yetkinliğin içindeki öz artık görünmez, kırıcı bir deyişle, artık tat alınamaz duruma gelmiştir.


Çeviren: Yıldız ECEVİT



Bertolt Brecht’en bir şiir:


İnsan Neyle Yaşar?



Sayın baylar bize hep ders verirsiniz.
“Aman, günah, ayıp, kötü, yanlış.”
Aç karnına kuru öğüt çekilmez.
Önce doyur beni, ondan sonra konuş.
Sende göbek, bizde ahlâk nedense.
Şimdi bizi iyice dinle bak;
İster şöyle düşün, istersen böyle:
Önce ekmek gelir, sonra ahlâk.
Artık vermek gerek, unutmayın sakın,
Tüm nimetlerden, payını yoksulların.

İnsan neyle yaşar?
İnsan neyle yaşar: Ezip hiç durmadan.
Soyup, dövüp, yiyip yutarak insanları.
Yaşayabilmek için hemen unutmalı,
İnsanlığı unutmalı insan.
Katı gerçek budur, kaçınılmaz.
Kötülük yapmadan yaşanamaz.

Efendiler, bize ahlâksız dersiniz,
Kötü kadın, utanmaz fahişe.
Aç karnına suçlanmak hiç çekilmez,
Önce doyur beni, ondan sonra söyle.
Sende şehvet, bizde edep nedense.
Şimdi bizi iyice dinle bak;
İster şöyle düşün, istersen böyle:
Önce ekmek gelir, arkadan ahlâk.
Artık vermek gerek, unutmadan sakın,
Tüm nimetlerden, payını yoksulların.

İnsan neyle yaşar?
İnsan neyle yaşar: Ezip hiç durmadan.
Soyup, dövüp, yiyip yutarak insanları.
Yaşayabilmek için hemen unutmalı
İnsanlığı unutmalı insan.
Katı gerçek budur, kaçınılmaz.
Kötülük yapmadan yaşanmaz.

Edebiyatın Üstüne Kara Bulut Gibi Çöktüler - Ahmet Yıldız

.


Edebiyatla bir toplumu değiştirebilir misiniz? Ben bilmiyorum. Ama T.S. Eliot’un ünlü “Denemeler” kitabında yazdığı gibi bir toplumu çökertebilirsiniz: Edebiyatı çöken bir dilin ulusu da çöker! Buna inanıyorum.

Bir toplum için edebiyat ne anlama gelir? Çoğumuz bilmeyiz. Öncelikle dili dil yapar, onu ayakta tutar edebiyat. Bizi biz yapan bu yaşamsal olguyu temizler, pasından arındırır, kaybolmuş sözcükleri ortaya çıkarır, kurumuş sözcüklere su verir, yeşertir. Dili capcanlı yapar.


Her “yazılan” ve de her “okunan” metin edebiyat yapıtı değildir. Herkes bir şeyler yazabilir; milyonlarca insan sayfalar dolduruyor ama kitaplarının edebiyat yapıtı sayılmamasının nedeni dili kullanmaktaki yeteneğin ölçütüdür.


“Gerçek” bir edebiyat yapıtı için dilin iyi kullanılması da tek başına yeterli değildir. Bunun için çok daha başka özellikler, ölçütler vardır; edebiyatın kendi ölçütleri: Gözlem gücü, eşyalara, çevreye, olaylara, doğaya hakim olmak ve bunları en iyi sözcükleri bularak, onlara bin bir çeşit anlam yükleyip zenginleştirerek betimlemek… Sözcüklerle bir resim yapmak, bir senfoni bestelemek gibi bir şey.


Yazarın tek malzemesi bir kağıt, bir kalem, bir masa, bir sandalye olarak görünür.


Oysa işte saydığım özellikler gerekir yazanda: Ama bunlar da yetmez. Bu kez tarih bilinci, insan sevgisi, doğa sevgisi, ezilenden yana olma, tarihsel ilerlemenin yolunu sezmiş olma gibi özellikler; bir bilinç ve de kapı gibi bir yürek gerekir.


Bunlar da tamam diyelim: “Bilme”si de önemli ve gerekli değil yazarın; sezgileriyle bunları yakalaması gerekir. Ampirik bilgiyle topluma seslenen bilim insanıyla sezgileriyle topluma seslenen sanatçı arasındaki ayırım budur. İşte yaratma sürecine verilen önem buradan gelir. Bizi insanlaştıran ballı nokta burasıdır.


Üçkâğıtçı biri asla gerçek edebiyatçı, gerçek yazar olamaz bana göre. Ya da egemenlerin safında birisi kalıcı olamaz ne kadar yetenekli olsa da.


Bir Dostoyevski’nin, bir Nazım Hikmet’in, bir Paul Eluard’ın, bir Jean Paul Sartre’ın, William Faulkner’in, bir Tolstoy’un, bir Balzac’ın, Stendhal’ın haksızdan yana -ama “güncel” haksız değil yalnızca, tarihsel olarak da haksızdan yana- olduğunu kimse söyleyebilir mi?


Bütün bunlara kim karar verir? Önce okurlar, ama esas olarak zaman karar verir!


Onun için edebiyatta “Klasikler!” vardır. Tüm zamanların kitaplarıdır bunlar. Gerçi insanlığın binlerce yılına bedel bir 200 yıl içinde doğdular; yaşanan hıza yetişmeye çalıştılar ve de başardılar. İnsanlık var oldukça yaşayacak bu yazarlar, bu romanlar ve onların kahramanları…


Yazma uğraşının “ölçütleri” üzerine fazla konuşmayı sevmeyen Hemingway, bir konuşmasında şunları söylemişti: “Öncelikle yetenek olmalı, çok fazla yetenek. Kipling’in sahip olduğu yetenek gibi. Sonra disiplin olmalı. Flaubert’in disiplini. Sonra da olabilecekler konusunda bir düşünceniz olmalı ve son olarak, sahteliği önlemek için Paris’deki standart metre gibi hiç değişmeyen katı bir vicdanınız olmalı.”

*

Bu yazımı yazarken verdiğim kahve molasında, Nazım Hikmet’in, Edebiyat Yazıları adlı kitabı gözüme ilişti kitaplığımda. 1988 yılında almışım, “23 Mart 1988”; tarih düşmüşüm üzerine. (Ne güzeldi; eskiden aldığımız kitabın üzerine günün tarihini koyardık. Giderek bu alışkanlığımızı kaybettik okurlar olarak. O zamanlar kitaplar daha mı önemliydi bizim için yoksa?)


Nazım Hikmet, “Bir sanat eserinin büyük olabilmesi için…” diye yazıyor ve sanat yapıtını “Büyük yapıtlar” ve “Küçük yapıtlar” diye ayırıyor ilkin. Sonra yanıtını veriyor: “Bazı yapıtlar vardır taş gibi donukturlar, bazı yapıtlar vardır anlattıklarının doğumuna, gelişmesine/yaşamına, ölümüne hâkimdirler…”


Anlaşılabileceği gibi “Büyük yapıtlar” ikinci özelliği taşıyan yapıtlar oluyor hep. Büyük yapıt olarak insanların belleğine, o acımasız zamana, tarihin koynuna yerleşmek kolay değildir. Bir kitabın edebiyat yapıtı olup olmadığını, okurların kitabı satın almasına göre değerlendirmek hep yanıltıcı olmuştur.


Ama yazar/şair istese de istemese de kitabı okurun önüne koyan bir süreç vardır. Bu süreç edebiyat bürokrasisinden eleştirmenlere, sanatçının (yazarın/şairin) kişisel ilişkilerinden dağıtım ağının gücüne kadar uzun ve çetin bir yolu kapsar.


Bu durum günümüz kapitalist sisteminin temel kuralıdır. Zamanın entelektüel modalarına, ideolojisine uygun kitaplar hep çok satar! Bir başka deyişle okurun tavrı sürecin en sonunda biçimlenir. Ne var ki edebi ölçütler özgür ve tarafsızdırlar aslında. Bundan kimse kaçamaz. Her yetkin yapıt şu veya bu biçimde tarihin vicdanında layık olduğu yerini alır!


Üzgünüm ama bu genel geçer kural tarihin altın çağlarında böyleydi galiba!


Bugün ülkemizde (ve dünyada) bir edebiyat yapıtı gün ışığına çıkabilmek için büyük haksızlıklarla mücadele etmek zorundadır.


Çünkü “postmodern” denen bir çağda yaşıyoruz. Her değerin alt üst olduğu, filin kuyruğunu tutarak tanımlar yapıldığı, at izinin it izine karıştığı tuhaf, çılgın bir çağ. Adeta yeni bir ortaçağı yaşıyoruz. Artık yapıtları değerlendirmek için “Paris’deki standart metre”, bir ölçüt (skala) yok! Her şey, “yönlendirilmiş” bir “pazar”ın belirlediği ölçütler içinde yürüyor.


“İyi” bir yazar/şair olabilmek, ancak “iyi” bir yayınevi bulmaya indirgenmiş durumda. (Şimdi o da çöktü doğal olarak!) Pazarlanabilir bir tipte ve konumda mısınız? Şansınıza diyecek yok o zaman!


Okurun kitabı okuyup okumadığı önemli değil kimse için. Kitabı satın almanız önemli artık! En acısı da yazarların bu kervana katılmaları: Kendilerini, kitaplarının satıp satmadığına göre değerlendirme yanlışına düşmeleri!


Türk edebiyatını bitirmek için Iova Üniversitesi’nde ABD Dışişleri Bakanlığı bursuyla kurs görmüş üç beş “star”laştırılmış yazar bozuntusu ve onların, Nazım Hikmet’in tanımıyla, “küçük yapıtları!” son yirmi beş yılda edebiyatımızın üzerine karabasan gibi çöktü, edebiyatımızın tüm güzelliklerini kirletti. Böylece yazarlar toplumda da itibarsızlaştı; ayırımındasınız mı bilmem, edebiyat yaşamımızdan sessizce çekiliyor.


O güzel yazarlar, o güzel okurlar o güzel atlara binip uzaklaşıyorlar!


*
Kendi payıma kitabımı okumuş iyi bir kaç okur, kitabımı satın alan yönlendirilmiş binlerce cahilden daha değerlidir benim için.


Ahmet Yıldız
Kaynak: 11.01.2011, www.odatv.com