5 Eylül 2010 Pazar

Yeni bir düzyazının ilk basamakları - Semih Gümüş

.


Sait Faik’in, sıkıcı bir tekdüzelik içindeki kararlılığından hoşnut görünen edebiyatımızı rayından çıkardığını ve çeşitli boyutlarını adım adım ortaya koyduğu yaratıcılık düzeyinin oldukça erken anlaşıldığını saptayabiliriz. Onun gösterdiği alışılmamış yeni yolları iyi değerlendiren edebiyatımız, 1950’ler boyunca yaşadığı büyük silkinmeyle geleneksel örtüleri üstünden kaldırdı. Sait Faik ile birlikte, demek başka biçimlerde de yazılabilirmiş, diyen yazarlar, 1952’de yayımlanan Alemdağ’da Var Bir Yılan’ın düzyazıya getirdiği özgürlüğün izini 1970’lere kadar sürdü. Dilin serbest bir üslupla kullanılma biçiminden gerçeküstücülüğe varıncaya dek, bu yepyeni düzyazı biçiminin yazınsal metne getirdiği özgürlüğün değeri ve uzun süreli etkileri, 1950 Kuşağı’nın verimi yükselmeye başlayınca daha iyi anlaşıldı.


Sait Faik’in, içinde sayılamayacağı 1950 Kuşağı’nın edebiyat anlayışını önceleyen en önemli yazar olduğu kuşkusuz. Gerçeküstücülüğe varan yaratıcılık; yarı-bilinçle ya da kendiliğinden içinden geçilen varoluşçuluk; insan sevgisinin aslında karamsarlıktan ve umutsuzluktan çıkması; insanın birey olarak kendini kıstırdığı iç dünyası; dolayısıyla insanın içinde bulduğu yeni gerçekliğe uygun anlatım biçimleri; iç konuşma; şiirin iç biçim özelliklerini göz önünde tutan, imgeci dil: Sait Faik’in yepyeni bir öykü dünyası kurduğunu gösteren özellikler ki, bunlar 1950 Kuşağı’nın aradığı yazınsal biçimlere adamakıllı olanaklı ve kuşatıcı bir temel oluşturdu.


Bir bütün olaraksa, Sait Faik düzyazı edebiyatımızın ilk önemli modernistidir. İlk önemli modernist kuşak olan 1950 Kuşağı’nın edebiyat anlayışının biçimlenmesinde, kuşağın yazarlarının Batı’dan aldığı düşünsel ve yazınsal etkilere sağlam bir temel arandığında da Sait Faik’in yaratıcılığı açılır önümüze. 1950 Kuşağı yazarlarının, asıl ve doğrudan etkileri Batı’dan, özellikle Fransız edebiyat ve düşünce dünyasından aldığı belirtilebilir. Daha 1950’lerin sonlarına doğru, 1960’ların görece demokratik dünyasıyla tanışmamışken, Varoluşçuluk, Gerçeküstücülük gibi çok önemli düşünsel ve yazınsal akımlarla tanışıp onların etkisi altına girmek, sıradan öykünülerin çok ötesinde, edebiyatımızın düşünsel yazınsal düzeyine önemli bir katkıda bulundu. Sait Faik’in varlığı ise, dolaylı etkisiyle 1950 Kuşağı’nı ayakta tutan önemli bir dayanaktı ve öykünün bilinenlerdan bambaşka biçimde yazılabileceğini gösteren bir kolaylaştırıcı olarak, kendiliğinden bile olsa, önemli bir rol oynamıştı.

Biçimsel öğeler


1950 Kuşağı yazarlarının öykülerinde ve romanlarında anlatıcı kişiyle yazar arasında belirsizlikten, daha doğrusu iç içe geçişten söz edilir. Birinci kişi anlatımının öne çıkması ya da daha olanaklı oluşu bunun nedeni sayılır. Artık yazarın imgelem dünyası yazınsal kişilerin imgelem dünyasıyla örtüşecek ölçüde soyutlamalara yatkın duruma gelmiştir. Gündelik hayattan çıkmış, yalın, açık, doğrudan dünyalar gitgide uzaklaşırken, karmaşık, bunalımı içinde daralan iç dünyalar yazılanların konusu olmaya başlamıştır. 1950’lerin baskıcı, yoksunluk içinde ve sıkıcı koşullarıyla dönemin aydınlarının ulaştığı nitelik arasındaki büyük uzaklık, bu bireylik bunalımının nesnel koşullarını yaratmıştı. Jale Özata Dirlikyapan, 1950 Kuşağı öykücülerini incelediği kitabında, “Dilin yalınlığı ve akıcılığı içinde kolayca okunan öykülerde, bu yalınlıkla ters orantılı olarak, karmaşık bir iç dünyanın kapılarının aralandığı gözlemlenir,” diyor. Ferit Edgü’de tipik örneğini gördüğümüz, büyük bir yalınlık içinde karmaşık, anlaşılması bazen zor, çok-anlamlı bir dil yaratmak, kuşağın başlıca özelliklerinden oldu.


“1950 kuşağı öykücüleri de, varoluşçuluğun etkisiyle hiçlik, cinsellik, intihar, sıkıntı, suç gibi konuları sıkça işlemişlerdir,” diyor Jale Özata Dirlikyapan. “‘Gerçeküstü’ ve ‘absürd’ olarak nitelenen öğelere de öykülerinde sıkça rastlanır.”


Genç yazarlar bugün bu konuların çevresinde yazınsal dünyalar kurmak istiyorsa, ellerinin altında 1950 Kuşağı yazarlarının yazdığı pek çok metin var. Bu konularda hemen başvurulacak yazarlar da: Vüs’at O. Bener, Feyyaz Kayacan, Yusuf Atılgan, Demir Özlü, Ferit Edgü, Leyla Erbil, Orhan Duru, Onat Kutlar. Öykü yazıyor olsaydım sözgelimi, sanırım bu yazarların kitaplarından hiç uzak durmaz, onları yeniden yeniden okurdum. Tek sorun, okuduğumuz yazarların yüksek düzeydeki yaratıcılığına öykünme tehlikesi ki, bundan kurtulmak kolay değil, ama en iyi yazı eğitimi de bu yoldan geçer.

Dil ve biçim


1950 Kuşağı’nın bir keşfinin de Kafka olduğunu unutmayalım. Kafka, pek çoklarınca dünya edebiyatında modernizmin en köktenci yazınsal dönüşümü sayıldığı için, edebiyat tarihi içinde bir de Kafka’dan önce, Kafka’dan sonra tanımını yapmak gerekti. Kafka’nın, onu Joyce ya da Woolf’un buluşlarının önüne geçiren yaratıcılığı, dönemin gerçekliğini sarsıcı ve çok düşündürücü bir düşsellikle yansıtmıştır ki, etkisi dünya edebiyatında yeni bir dönem açmıştır. Dönemin gerçekçi edebiyat anlayışının kavrayamadığı Kafka, oysa gerçeği etkileyici ve inandırıcı biçimde anlatmanın yeni yollarını ortaya çıkarmıştı ve bu etki 1950 Kuşağı ile birlikte bizim edebiyatımızı da adamakıllı etkiledi. Roman sanatımızda belirgin etkileri görülmediyse, 1950 Kuşağı öykücülerinin ufkunu genişletti; daha da önemlisi, yazınsal yaratıcılığın nasıl bir özgürlük alanı içinde olduğunu farkettirdi.


1950 Kuşağı’nı oluşturan yazınsal etmenler arasında içeriğin mi, biçimin mi önce geldiğine kesin bir yanıt verilemez. Edebiyat, birini öbürünün önüne koymak yerine, ikisinin yüksek düzeydeki bireşimini, ama bu arada dili ve biçimi arabanın önüne koşarak gerçekleştirir. 1950 Kuşağı öykücüleri bunu en iyi özümsemiş kuşaktı. Kuşağın yazarları yazınsal dilin ne olması gerektiği üstüne çok kafa yordu. Dilin sözcük, tümce, giderek ses birimlerini, noktalama işaretlerini titizlikle değerlendirmeye çalıştılar. Bilge Karasu ve Leyla Erbil’in güç sökülür bazı metinleri dışında, kuşağın bütün yazarlarının yalın bir dil kullandığı söylenebilir. Ferit Edgü, sözgelimi, sözdizimi tamam, yalın tümcelerle her tümcenin anlamını ayrı ayrı düşünmeyi gerektiren, ama bütün metni bir bütün anlam üstüne kuran dil ustalığıyla, başlı başına incelenmeyi gerektiren bir ustalıkla gelir önümüze.


Birçok yazarda görülen, tümcelerin tek sözcüğe varacak kısalıkta, bazen kesik kesik, kırılmalarla kuruluşu hem yenilikçi bir dil, hem de anlatılmak istenen yeni kişilik durumları, ilişkiler ve iç dünyalara uygun biçim arayışının sonucudur. Ferit Edgü’nün ‘Karanlıkta’ öyküsünden:
“Ensemde. Ensemde. Onun soluğu. Söyledim: nicedir izleniyorum. Her gün, Her dakika. Her saniye.”


“Seslendim. Kimse çıkmadı. Bir daha. Gene. Beni beklerken uyuyup kalmıştır, diye düşündüm.”
Bu örneklerdeki iç konuşma biçimi 1950 Kuşağı yazarlarınca çok sık kullanıldı. Bunun bilinç akışıyla karıştırıldığı da olur, ama bilinç akışının asıl örnekleri için Bilge Karasu ya da Leyla Erbil’in yapıtlarına bakılmalı. Sözgelimi Bilge Karasu’nun sonraki dönemlerinde yazdığı Kılavuz romanı, kişilerini bilinç akışının parlak örnekleriyle dışavuran, dolayısıyla zor anlaşılır, ama edebiyatımızın modernist örneklerini taçlandıran başyapıtlardandır.


İster öykü olsun, ister roman, bir metne başlarken çözülmesi gereken ilk sorunlardan biri, hangi kişi adılının kullanılacağıdır. 1950 Kuşağı yazarlarının birinci kişi adılını özellikle seçtiği görülür ki, bunun nedeni yazdıkları metinlere yükledikleri anlamlardır. Birinci kişi adılıyla bireylik sorunlarını anlatmak daha doğru bir seçim elbette. Nasıl ki anlatıcının ya da anlatı kişilerinin bakış açılarının öne çıktığı metinlerde üçüncü kişi adılının seçilmesi de daha doğruysa.
1950 Kuşağı yazarlarının düzyazıya getirdiği yenilikler, önceden denenmemiş biçimler, Türkçenin bilinmeyen olanaklarını keşfeden dil anlayışı, edebiyatımızın ana akımını yörüngesinden çıkarmamısa da, kendine yeni bir çekim alanı yaratmıştır...


Radikal Kitap

Hiç yorum yok: