5 Eylül 2010 Pazar

Yaratıcı yazının hazırlanışı- Semih Gümüş

.

Yazma arzusu doğadan gelmiyorsa, onu neden sonra bir tutkuya dönüştüren nedir? Yazmak herkes için vazgeçilmez değil elbette, ama okuma eyleminden yazma eylemine geçmek, en azından bir üst kata çıkıp pencereleri açmayı gerektirir. Yeni bir duruma geçişe yol açan bir hazırlık ve karar verme süreci yaşanır. Roland Barthes’ın Romanın Hazırlanışı adlı kitabını oluşturan ders notları, yazma eyleminin öncesini ve sonrasını, alışık olmadığımız biçimde kurcalıyor. Yazar adına yapılmış, yazarın pek çoğunu düşünmeden yaptığı ya da hiç yapmadığı bir sorgulamayı alabildiğine geniş bir düzlemde yürütmek, Roland Barthes soyundan edebiyat düşünürlerinin kendiliğinden çoğalttığı refleksleri arasındadır.


Yazınsal bir metnin yaratım süreci, yazarın onun başına geçiş ânından başlayıp kitap biçiminde yayımlanmayla sonlanan bir zincirleme reaksiyon gerçekleştirir. Sonunda öyle büyük bir enerji açığa çıkar ki, etkisinin bazen sonsuza dek süreceği düşünülür. İlahi Komedya bin yıl olmadıysa yedi yüz yıl sonra bugün bizde de sürekli okunurken, Suç ve Ceza ya da Yüzyıllık Yalnızlık ölümsüzdür pek çoklarına göre.


Belki hiç yazmamak da var, ama nitelikli okumanın katmanlarını çözmeyi önüne koymuş okurun değerini de kimse anlamıyor. Okur, yalnız insan; yazarın yazdıklarıyla ilgilenenler onun ne okuduğuyla hiç mi hiç ilgilenmiyor; edebiyat, duyargalarını o okura yeterince yöneltmiyor, ama o da yalnızlığı okumakla yenmeyi öğrenmiş. Yazmayı saplantılı bir tutkunluğa dönüştüren sayısız yazarın yanında, o yazarları yakından bilen tutkulu okur, yazmayı hiç düşünmeden yaratıcı yazarlık deneyimini paylaşmaya çalışıyorsa, onun seçimi gerçekten eşsiz sayılmalı. Orada edebiyatı, belki kimi yazarların hâlâ tam içselleştiremediği, kimilerininse hiç bilmediği soyutlama ediminin bulutlarından izlemenin çekiciliği var.


“Eğer Yazmak, Okumak’tan geliyorsa, ve aralarında zorlayıcı bir ilişki varsa, insan yazmak zorunda olmadan nasıl okuyabilir ki?” diye soruyor Barthes. Bu arada okur sayısının nasıl olup da yazardan daha çok olduğu sorusunda bir fantezi de kuruyor; ama bunun değil de, okumak ile yazmak arasındaki diyalektik ilişkinin üstünde durmak daha anlamlı olur. İkincisi olmadan ilki olabiliyor, ama ilki olmadan ikincisinin olabileceğine hiç inanmadım. Okumak mı yazmaktan çıkmıştır, yazmak mı okumadan? Hangi yanıtı kuşku duymaksızın verebiliriz. Dahası, öylesine yoğun, uzun ve nitelikli bir okuma içinde olunabilir ki, yazmak birden kolaylaşmaya başlar.

Önce başlangıç noktası


Yazmaya koyulurken de, bir başlangıç onu tam isabetle kondurmak, yaratıcı yazının sonrasını nasıl belirler, yazdıklarımızı bir yana koyalım, okuduğumuz bütün nitelikli yapıtlarda öncelikle kendini gösterir. O başlangıç, ister yazarın çırpınarak bulduğu sözcüklerden oluşan birkaç anlamlı tümce olsun, isterse su gibi akarak gelsin, hemen her zaman, “yazan kişinin haberinin olmadığı ara noktalarla gelişen kopuk kopuk bir soy zinciri”ne eklenen küçük bir halka olarak kendini gösterir.


Romanın Hazırlanışı’nda, kendisine gönderilen bir “şiirsel” metinden söz açan Roland Barthes, “Bu metni Rimbaud’dan geliyormuş gibi kabul ettim...” derken, Rimbaud’dan önce, Rimbaud’dan sonra kavramını tartışmaya açıyor. Olduğu gibi benimseyerek alıyorum bu kavramı ve hemen Sait Faik’ten önce, Sait Faik’ten sonra biçiminde uyarlıyorum.


Barthes, “Kesin olan iki şey varmış gibi gelir bana: a) soy zincirsiz metin yoktur; b) yazıya ilişkin her soy zinciri de belirlenemez özelliklidir,” diyor sonra. Başka hangi yazarın edebiyatımızın soy zincirini tutabileceğini düşünüyorum, şiiri, demek Yahya Kemal’i, Nâzım Hikmet’i, Garip’i, Dağlarca’yı, İkinci Yeni’yi soy zincirleri yaratanlar olarak belirlerken düzyazının soy zincirinin yaratıcıları arasında sözgelimi Halit Ziya Uşaklıgil de tam uygun düşmüyor. Sabahattin Ali ve ondan sonra yepyeni bir anlayışla gelen 1950 Kuşağı var elbette, ama Ahmet Hamdi Tanpınar bile bir soy zinciri oluşturmaktan çok zincirin taşıyıcı halkalarından biri olarak yaşıyor. Demek Sait Faik, düzyazıda edebiyat ağacımızı bir yerden alıp daha verimli bir başka yere dikmek gibi bir büyük yaratıcılığın adıdır ve öyle değilse, bunu da adamakıllı tartışmayı gerektirir.

Geçmişten kopamamak


Yazarken kendimizden başkalarının elini bırakma korkusu içinde de yaşıyoruz. Bizi bireylikleriyle değil elbette, pek çoğu ölmüş üstelik, ama yazdıklarıyla sınayan yazarlar, özgürlüğümüzü de ister istemez kısıtlar. Yazmak eğer böylece başkasının edebiyatına teslim olduğumuz zamanları da yaşamaksa, kendimizden vazgeçerken onları kendimizde yaşatmayı gönüllüce benimsemek da bu yaşama biçiminin öteki yüzüdür. Bunun, yazarın yaratıcılığını eriteceği akla gelmez, çünkü kendinden öncekilere bakarken tamamıyla özgün bir eleme, dolayısıyla seçim yapar yazar. Bu seçim sırasında basamakları çıkmaya başlar. Bir ömür boyunca yaşamak için yapılmış seçimler de değil bunlar; dün atılmış en sıkı bağlar çözülürken kementler başka yazarlara atılabilir. Bir de, hakikati gerçek hayattan aldıkları yanında, başkalarının yazdıklarında arama gereksiniminin sonucu olarak kurulur bu ilişki. Gerçek, bir yerde toplanmış olmadığına göre, onu dağıldığı yerlerden toplamayı bilme yetişkinliği gerekir. Bu yolu izleyen kesintisiz değişim, aynı çizginin ucunun yukarı kaldırılması biçiminde yaşandığı gibi, yandaki bir başka çizgiye atlayarak da sürebilir. Seçimlerinde özgür olmayan yazar düşünülemez.

Hangi yazarlar ve kitaplardan...


Bu arada Roland Barthes, “Anahtar-Kitap” kavramı çevresinde de dolaşıyor. Bizi zincire, hangi yazarlar mı, hangi kitaplar mı, sorusu ekleyecektir? Hem o, hem o, yanıtını veriyorum ben. Gene de değil mi ki as’lolan yapıttır, kitapların içinden çıkmaktır gösterilmesi gereken asıl çaba. Ama hangi yazarın hangi kitapları ya da bütün bütüne, hangi kitaplar? “Yani bir ülkenin, bir dönemin, bir yazarın anlaşılmasını kolaylaştırır gibi görünen kitap.” Mallarmé’nin, Shakespeare’in yapıtarı arasında anahtar kitap olarak Hamlet’i gösterdiğini aktarıyor Barthes; bütün İtalyan edebiyatı için İlahi Komedya, eski Yunanlılar için İlyada ve Odysseia, İspanya için Don Quijote. Peki bizim edebiyatımız için hangi kitap anahtar’dır, edebiyatımızın doruk noktalarının anahtar kitapları?
Demek kendisinin zincirin neresine, nasıl ekleneceği, yazarın başlangıç noktasında uğradığı duraklardan biridir. Bir yazarın kimliğinde yazarlık tutumunun da yeri vardır elbette, ama yapıtlarıysa asıl damgayı vuran, yazdıklarının içinde yer alacağı dünyayı tanımlamak ve ona uygun biçimsel öğeleri bulmak, serüvenin yarısını almayı sağlamış olur.


Bu arada yazıya girerken okumayı sürdürebilir mi yazar, Romanın Hazırlanışı’nda bunu da irdeliyor Barthes. Başladıktan sonra nasıl sürdüreceksiniz? Bir kısa öykünün yazılması süreci, yarı yarıya başlangıçla örtülür. Bir roman için, işaret fişeğidir başlangıç. Pek çok yazar için ritüellerle yaşanır o anlar ve sonra tam tersine, hayattan kabuğuna çekilir yazar. Bu arada gerçek hayatla yazdıkları arasında kurduğu ilişki onu yalnızca aşağı çekecek, bunu gördükçe yazınsal gerçeklik duygusu güçlenecek, yaratma eylemine verdiği suyun basıncı barajın kapaklarının açılmasını sağlayacak.


Arada düşünür: Hangi değerlerle yazıyorum? Orada, toplumsal değerleri ürkütmeye başlayıp yazınsal değerlerin coşkusunu yükseltendir gerçek yazar.

Romanın Hazırlanışı II, Çeviren: Mehmet Rifat, Sema Rifat, Sel Yayıncılık, 326 sayfa, 2010, 30 TL.


Radikal Kitap

Hiç yorum yok: