25 Temmuz 2010 Pazar

Caudwell ve Edebiyatın İşlevi - Cemal Süreya

.


Christopher Caudwell’in Yanılsama ve Gerçeklik adlı kitabının şiirin geleceğiyle ilgili bölümü gerçekten çok ilginç. Caudwell yirmidokuz yaşında, İspanya’da Jarama savaşında öldü (1937). Ama yapıtı bugün de taptaze duruyor. Edebiyat eleştirisi alanında kendisinden en çok söz edilen İngiliz yazarlardan biri. Hellenist Georges Thomson şöyle diyor onun için: “Estetiğin temel sorunlarına Marksist bir çözüm getirmeğe çalışan ilk adam”
Ne var ki yapıtını bütünüyle ele alan derinleştirilmiş bir inceleme de pek yapılmamış Caudwell için. Yalnız on yıl kadar önce David Margolies’nin, onun estetiği üstüne bir kitap yayımladığını bir yerde okumuştum. Aynı anda New York ve Londra’da basılmış bu kitabı göremedim. Ama ondan söz eden yazıyı kesip saklamışım. Jean Duparc yazmış. İsterseniz özetleyelim.

Caudwell, edebiyatın insan hayatındaki işlevini açıklama çabası içindedir. Sanat dünyayı değiştirme işlevinin peşinde olmalıdır. Bunu da insanların bilincini değiştirerek yapmalıdır. Toplumun özlemlerine uyarlanarak.

Sanat hem bilinçli bir yanılsama, hem de coşkusal bir toparlanmadır. O yanılsama, isteklerimizi gerçeğin ortasına fırlatır ve kendisi de gerçeğin kendisi haline gelir. Ama sanat etkinliği, bireye dıştan ve belli toplumsal isterlere göre hazırlanmış ideolojik bir modeli zorla benimsetme yoluna gitmemelidir. Sanat “güdüleri”, onların iç zorunluluğunu da hesaba katacaktır. Kendisi de bir toplumsal ürün olan o iç zorunluluk konusunda kişiyi daha da bilinçlendirecektir. Yapıt da, o iki tür zorunluluğun (güdüler ve toplumsal ilişkiler) çatışması sonucu ortaya çıkacaktır.

Kapitalizmin ileri aşamalarında seçkinlerin sanatının gerçeklikten yüz çevirdiği görülmektedir. Edebiyattaki kitle türlerini, duygusal filmleri ve polis romanlaıını düşünelim. Halkın afyonundan başka bir şey değildir bunlar. Oysa gerçek sanat, içinden özgürlüğün fışkırdığı trajik çatışmaları çözmeye çalışmalıdır.

Şiir onu okuduğumuz zaman ortaya çıkan şeydir. Teori, yani bir ideolojik sunu olmadan önce pratik bir etkinlik hali vardır şiirde. Şair kişi elbet, A. Richards’ın şiilerini de, Marksist bir yazan da (diyelim Buharin) okumuştur. Coşkusal ve düşünsel etkiler üst üste gelecektir onda. Şairin oluşumunda bir dizi ters öğe, ard arda bağlanan öğeler onu bilim ve sanat arasında koşturacak, yarattığı dil hem “mantıksal” hem “coşkusal” yönler kazanacaktır. Şiirdeki “ben”in hem toplumsal hem “öznel” planda oluşu da bundan ileri gelmektedir. Böylece o “ben, hem kendi kendisidir, hem de toplumdaki bütün üyelerin ortak özelliklerini taşımaktadır. Bir pratik olarak şiir sanatı, hayattaki ortak duyguları ve teoriyi meydana getiren düşünsel biçimleri değiştirir.

Şair, sanatçı, sanatsal biçimler içinde kendini açıklıyor değildir. Ya? Kendini keşfediyordur onlarda. Kendi deneyinin birleşimini toplumunkine uygulayarak, kendi “ben”ini toplumsal ilişkilerin modeli içinde görerek, sadece toplumsal açıdan bir değer taşıyan bir ürün yaratmakla kalmaz şair. Kendi kendinin modelini de yaratır, ortaya çıkarır.

Caudwell’in çağdaş edebiyat konusundaki düşünceleri adamakıllı olumsuz. Ona göre burjuva toplumunda sanat dönüşsüz olarak bir kültür dekadansının içine yuvarlanmıştır. Sosyalist bir toplumda edebiyat kendi kendinin bilincine daha çok varacaktır. Burjuva toplumda, sözcükler ticari ortam içinde aşınmış, bireyler kopuk kopuk kalmışlardır; dil yoksullaşmıştır. Yeni bir toplumda ise sözcükler eski güçlerini bulacak, dil her türlü ilişki ve durumun karşılığını yaratacaktır.

Sanatın işlevi konusunda hemen her zaman sanat dünyası ile bilim dünyasını karşı karşıya getirmesinden, sanatı hep böyle çift kutuplu görmesinden ötürü Caudwell sık sık eleştirilmiştir. Margolies de, dinin, ahlakın, hukuki üstyapılarının ve başka ideoloji kesimlerinin ele alınmamış olmasını Caudwell’in yapıtında bir eksiklik olarak görüyor.

27 Ağustos 1980

Hiç yorum yok: