19 Haziran 2010 Cumartesi

Dilcilikte İlk Şekil ve Doğru - Yanlış Kavramı

.


1. İnsanlar, eski devirlerden beri, doğruyu ve gerçeği, “teklik” ile “çokluk”, “şimdi ve burada oluş” ile “şimdi ve burada olmayış”, “eski” ile “yeni” vb. gibi zıtlıklar arasında aramışlardır. Bu konu , dil bilimi ve halk bilimi çalışmalarında, kullandıkları dil ve yazı malzemesinin orta
klığının bir sonucu olarak, başka bir zıtlığa, “yazılı olmayan” ve “yazılı olan” zıtlığına taşınmıştır. Zıtlık, kavramlar arasındaki en köklü ve en eski komşuluktur. Bu yüzden, “her şeyin zıddıyla var olduğu” söylenir durur. Bu, insan zihninin, varlığı, eski bilgileriyle ilişkilendirerek öğrenebilmesinin ve en yaygın ilişkilendirme biçiminin de ayırma ve birleştirmelere dayalı oluşunun ortaya çıkardığı bir durumdur: “Fakat dikkat edilirse, her sentez, aynı zamanda bir analizdir. Çünkü sentez birliğe doğru gidiştir, ancak birlik ve bütünlükten tekrar unsurlara doğru bir iniş vardır ki, o da analizdir. Şu hâlde, sentez ve analiz, tahlil ve terkip birbirinin zıddı gibi görünmesine rağmen, aslında birbirinin tamamlayıcısı olan iki işlemdir.”

Burada, bir yandan, dilcilikte ve dil tarihçiliğinde sıkça kullandığımız ilk şekil teriminin anlam alanını göstermeye çalışırken, diğer yandan, yine dilcilikteki doğru/sahih ve yanlış/galat değerlendirmesinde hangi ölçeklerin kullanıldığı veya kullanılması gerektiğini belirtmeye çalışacağız.

2. Belki tek heceli seslenmelerle ve on binlerce yıl önce başlayan dil ile mağaza duvarlarındaki resimler hâlinde başlayan yazının buluşması, insanlık tarihinin oldukça yeni dönemlerinde olmuştur. Böylece hava boşluğunda uçuşan dilin sesleri resmedilerek kalıcı kılınmıştır: “Konsonlu seslerden doğan kelimeler dili meydana getirdiği gibi, resim hâlindeki işaretler, onların soyutlaşmasından doğan şemalar da yazıyı meydana getirir. Şu hâlde, dil ve yaz, bilginin objektifleşmesinin ve virtüelleşmesinin sonuçlarıdır. Objeleşme ve virtüelleşme sürecinin yanı sıra dil ve yazı da teşekkül eder . Bu apayrı iki yapıdaki sembolleşmenin buluşması gerçekleşir gerçekleşmez, insanın biriktirmesi daha kalıcı ve daha bereketli olmuş, tabiî bir varlık olan insan tarihî bir varlık hâline gelmiştir.

‘Şimdi’ ve ‘burada olan’lara ‘dün’ün ve ‘burada olmayan’ların da katılması demek olan tarihin başladığı bu noktada, yani insanın, dili sayesinde tabiata tarihi kattığı bu noktada, kalıcılığı olmayan dili kalıcı kılan yazı, kısa sürede büyük bir kutsallık kazanmış, yazılı ve dolayısıyla eski şekiller daima daha değerli görülmüştür. Yazılı şekiller, hiçbir değişimin ve hiçbir yeniliğin, kısacası hiçbir bozulmanın yaşanmadığı ilk/asıl/kök şekil'ler olarak görülmekle kalınmamış, asıl şekillerin oluşturduğu dillerin tek düze ata dil'ler (uniform ancestor language) oldukları sanılmış, yeni veya sözlü şekiller ise, dil yanlışları olarak değerlendirilip küçümsenmiştir. Romalıların yazıdan anlama kadar dilin her düzlemindeki doğruları Grekçede aramaları gibi, Romalılardan sonraki halklar da doğruları Lâtincede aramışlardır. Sonuçta nasıl Romalılar, “çocuk Lâtinceyi nasıl olsa sokakta öğrenmektedir, bu yüzden çocuk öğretimine Yunanca ile başlanmalıdır” gibi bir düşünceyle hareket etmişlerse, aynı şekilde, orta ve yakın çağlar boyunca, çeşitli Avrupalı halklar da çocuklarının eğitimine kendi dillerini veya şivelerini değil, Lâtinceyi öğreterek başlamışlardır, çünkü dilde bize kadar gelen eski, ilk ve bozulmamış şekil, yazılı şekildir. Böylece yazı, dilden daha güvenilir bir konuma geçmiştir: “Sözcüklerin yazılı görüntüsü, sürekli ve sağlam bir şey izlenimi uyandırır...Bireylerin çoğunda görsel izlenimler işitim izlenimlerinden daha belirgin, daha süreklidir... Yazınsal dil, yazıya tanınan bu haksız üstünlüğü bir kat daha güçlendirir. Yazın dilinin sözlükleri, dil bilgisi kitapları vardır. Okulda öğretim kitaba göre ve kitapla yapılır... Sonunda, yazıyı öğrenmeden önce konuşmayı öğrendiğimizi unuturuz ve doğal bağıntı tersine döner.”

Orta çağ boyunca, Hint-Avrupalı olmayan Hristiyan halklar bile, çocuklarının eğitimine dinlerinin de dili olan Lâtince öğreterek başlamakla kalmamışlar, her türlü bilim ve sanat faaliyetlerini bu dille yapmışlardır. Eski devirlerde yazının, yazım prensiplerinin ve harflerin de dilin yanı başında tartışılması, dil sembolizasyonunu kalıcı kılmaktan başka bir fonksiyonu olamayan yazının, daha ilk çağlardan itibaren nasıl dilin içinde görüldüğünü göstermektedir. Fazla değil, daha yüz yıl önce, atalarımız, “kafiye göz için mi kulak için midir?” sorusu etrafında hararetli tartışmalar yapmışlardır.

Dillerin on binlerce yıl ifade edilebilecek yaşları yanında, yazının yaşı çok küçük kalmaktadır. Yazıdan önceki sözlü yer ve zamanları da konu edinen halk bilimi çalışmaları, sözlü veya yazılı şekil, eski veya yeni şekil gibi konularda, dil bilimi çalışmalarıyla aynı yolu yürümektedir; çünkü bu konular, her iki alan için de önemlidir.

Bilindiği gibi, dilin eskilik özelliği kazanması için mutlaka yazıya geçirilmesi gerekmektedir. Bugünkü ses kayıt cihazları sayesinde, bir dili, yazı gibi herhangi bir aracı sembolizasyon maddesi kullanmadan yarınlara taşımak mümkündür; fakat yüzyılımızın başlarına kadar, dil, ancak yazı sayesinde kalıcı kılınabilmiştir. Bu yüzden, yazı bilimi (orphographia), dil tarihçiliğinin ilk dersi olmuştur. Dilcilikteki ilk şekil ve halk bilimi çalışmalarındaki eski şekil terimleri, her iki bilim dalında da sık sık tartışılmaktadır. Dilcilikte ve dil tarihi çalışmalarında, bir ortak / kök / ata dil (common / proto- / ancestor / parent language), bir ilk / eski /aslî şekil (main form / ancestral form / protomorpheme / archaic morpheme) ve bir ilk ses (protomorpheme) sürekli gündemdedir. Dilcilik yanında, halk bilimi çalışmalarında da alt tür (subtype) ve mahallî tür (oicotype)’lerin bir aslî türden, bir kaynak şekil'den (archetype / Unformen / Normalformen) çoğalıp geliştikleri söz konusu edilir.

Sonuç olarak, dil ile yazı ilişkisi oldukça yeni devirlerde başladığı için, dile ait olan ilk /aslî / kök ses ve ilk / aslî / kök şekil terimlerinden, gerçek anlamda bir ilk / aslî /kök ses veya şekil'i değil, yazıya geçirilmiş en eski ses veya şekli anlamamız gerekmektedir; çünkü dil nasıl ki insanı tarihî bir varlık hâline getirmişse, dilin kendisini de kalıcı kılıp tarihîleştiren şey, yazıdır. Bu yüzden dil tarihi ile yazı tarihi iç içedir. En eski yazılı şekillere dayanarak, bir dilin yazıdan önceki şekillerini arama yöntemleri geliştirilmiş, dil tarihini, kendisinden çok daha genç olan yazının tarihinden binlerce yıl öncelere taşıma çalışmaları yapılmıştır. Yeniden kurma (reconstruction) veya iç ihya (internal reconstruction) yoluyla bir dilin tarih öncesine doğru yol almak, bir ölçüde mümkündür; fakat burada da genel fonetiğin işaret ettiği bir tuzağın varlığı söz konusudur. Bu tuzak, dilcilerin, “Eğer belirli bir fonem değiştirmesi meydana geliyorsa, bunun tersi de olabilir" veya “ses değişimi ile kaybolan telâffuzların, kısa bir süre sonra, başka bir ses değişimiyle tekrar ortaya çıkması” şeklinde sık sık ifade ettikleri gibi, dil hareketlerinin iki yönlü olabilmeleridir. Görüldüğü dibi, bugün dilcilikte ilk / aslî / kök şekil ifadesinden anlamamız gereken, kayıtlı en eski şekil olmalıdır, yoksa bir dil unsurunun gerçekten ilk / aslî / kök şeklini yakalamak, dil ile yazı arasındaki yaş farkı yüzünden, asla mümkün değildir. Dili kalıcı kılan, onu tarihî bir varlık hâline getiren, yazıdır. Bir dilin tarihi, o dilin yazı tarihiyle iç içedir.

Ayrıca dillerin hiçbir yer ve zamanda tek düze (uniform) bir yapıya sahip olmamaları, sesten söz dizimine kadar bir dilin her düzleminde, yaşlara, mesleklere, hatta cinsiyete göre tam bir çeşitliliğin yaşanması da, yazı öncesinin dilini kurmakta büyük engeldir; çünkü dillerin art zamanlı değişmelerinin başlangıç noktalarını oluşturan bu eş zamanlı çeşitliliklerini, “bazı özel tarihî şartlar altında mahallî şivelerden doğan” standart dilleri taşıdığı kabul edilen hiçbir yazı ve yazım geleneği yansıtmamaktadır: “Bir dilin ayırt edici olmayan (nondistinctive) ses özellikleri, bütün zamanlarda, çok değişken ve çeşitlidir. Bir devirde yazılmış en doğru fonetik kayıt bile hangi fonemlerin değiştiğini bize söyleyemez. Oysa yeniden kurma ve iç ihya metotları, her şeyden önce, bir “tek düzelik varsayımı üzerine kuruludur” ve “bu varsayım olmadan, dillerin tarihî yapılarını akılcı yoldan düşünmemiz imkansızlaşır”. Bunlara, yazının kalıcılık özelliğinin dilin değişkenliği karşısında tutuculuğa dönüşmesini de eklersek, “bu metodun tarihî süreci resmettiği iddia edilemez” olduğunu; fakat insanoğlunun bu varsayımlara dayanarak, kendisinin insan oluş macerasının başladığı bu zamanlara karşı büyük bir ilgi duyduğunu görürüz.

3. Eski çağlardan beri her “yeni”, “eski”nin bozuk şekli sayılmıştır. Bu, insan yapıp etmelerinin her alanında olduğu gibi dil anlayışında da böyle olmuştur: “Baştan itibaren şunu açıkça kabul etmeliyiz ki, dil kullanımında her değişiklik, yani alışılmış konuşma tarzından her sapma, önce bir yanlıştır”.

Bir dil içinde yeninin ortaya çıktığı başlıca yollar ise, yeni kelime türetme veya eski kelimenin ses yapısını değiştirme, yani türetme (derivation), kelimenin eski anlamını değiştirme (change) ve başka dillerden alıntılar (borrowings) yapmaktadır: “Bir dil, bir yapıyı, ya türetir, ya değiştirir veya alır”. Dilcilikteki türetme, değiştirme ve alıntı kavramları, halk bilimi çalışmalarında kaynak (source) / değişme /variation) /geçişme (transmission) üçgeninde değişik bir terminolojiyle ifade edilir.

Görüldüğü gibi, dilin imlâ, ses, şekil, söz dizimi veya anlam gibi herhangi bir düzleminde yer alan bir unsurunun standart dışı kullanımı, yanlış olarak görülmüştür. Standardın dışına çıkmak demek, dilin belli bir yer ve zamandaki kullanımına uymamak, başka yer ve zamanlardaki kullanımlara koşmak demektir. Bir dilin kullanımında standart dışına çıkmalar, yani dilde yeniler, yeni yazımlar, yeni sesler, yeni şekiller ve yeni yapılar, yukarıda ifade ettiğimiz gibi üç yolla olmaktadır. Diğer taraftan, bilindiği gibi, dilde yeninin ortaya çıkması, yani dil değişimi dediğimiz ve dillerin her düzleminde gerçekleşebilen ayırma (split) ve birleştirmeler (merger), uzun zaman dilimlerini ve bazen birkaç neslin ömrünü gerektirmektedir. Bu süreç, ses ile anlam ilişkisinin, başka bir ifadeyle, gösteren-gösterilen (signifiant-signifié) veya söz-dil (parole-language) ilişkisinin yeniden kurulması için gereklidir. Dilde böyle bir süreci yaşamadan doğmuş her yeni yadırganır, gösteren-gösterilen ilişkisinin kuruluşu henüz tamamlanmadığı için yanlış sayılır. Türetme, değiştirme ve alıntılar yapma şeklindeki dil kullanımındaki bu sürecin yaşanmasına engel olan başlıca eğilimler de, dillerin bu üç yolda işleyen yapılarında ortaya çıkan aşırılıklardır ve dil ile iletişimin ana kusurlarını oluştururlar:

1. Yenicilik: (neologism): Yeni kelime ve yapı kullanma. Dilin türetme mekanizmasında ortaya çıkar.

2. Eskicilik: (archaism): Eski kelime ve yapı kullanma. Unutulmuş bir kelimenin canlandırılması veya standart dilde mevcut kelimeye yeni anlam yüklenmesiyle ortaya çıkar. Bu yol da bir bakıma yenicilik olduğu için, bazen yenicilik (neologism) sözüyle eskicilik (archaism) de kastedilir. Kısacası, dilin değiştirme mekanizmasında ortaya çıkar.

3. Yabancı düşkünlüğü: (alienism / alienis favemus): Yabancı kel
ime ve yapı kullanma. Bilhassa yabancı unsurların kaynak dildeki ses ve anlam yapılarıyla kullanılmaya çalışılması şeklinde kendisini gösterir.

İşte alışılmamışların ve yenilerin ortaya çıkışlarının dilcilikteki bu üç yolu, dil yanlışlarının, eskilerin adlandırmasıyla galat'ların kaynağı olmuştur. Buna karşılık, yazıya geçirilmiş olanlar, yazı sayesinde eskiyip standartlaşabilenler, dolayısıyla alışılmış ve eski olanlar, doğru ‘fasih’ sayılmıştır. Dillerin hemen hemen her zaman dil dışı etkenlere bağlı olarak standartlaştıklarını, bu standartlaşmalarda zaman kadar mekânın da önemli olduğunu gören tarihî ve karşılaştırmalı dil çalışmaları, eski dil çalışmalarının, “eskilerin doğruluğu ve yenilerin yanlışlığı” şeklindeki zamana dayalı bu görüşüne mekân boyutunu da katmıştır: Bir dil unsuru, ne kadar geniş mekânlarda kullanılıyorsa, ne kadar yaygın ise, o kadar doğrudur.

Dil ile yazıyı iç içe gören eski devirlerin bütün bilginleri gibi, dil üzerinde kafa yoran eski Türk bilginleri de, yazımdan sese, şekle ve cümleye kadar herhangi bir dil biriminin, içinde bulunulan zaman ve mekân boyutunun dışındaki bir yazılımlı, bir ses ve anlamla, yani standart dışı kullanılışına yanlış “galat” gözüyle bakmışlardı: ‘astın’ aşağı manasında bir kelimedir. Bu söyleyiş fasih değildir, fasihi ‘altın’dır. Bu yolda bir- çok ‘galat sözlüğü’ hazırlanmış ve ‘dil yanlışları’ konusunda yazılar ve kitaplar yayımlanmıştır. Son yüzyıla kadarki zaman dilimi içinde, yani Türkçenin ve türkçe unsurların söz konusu bile edilmediği devirlerde hazırlanmış bu tür sözlük ve yazıların başlıca konusu, Arap ve Fars dillerinden yapılan alıntılardır; eski ve yeni şekiller kullanma, ancak yirminci yüzyıl başlarından itibaren yazılan kitap ve yazıların konuları arasına girmeye başlar. Dolayısıyla, eski galat sözlükleri, Türkçede türetme veya yenicilik, değiştirme veya eskicilik yollarıyla ortaya çıkan yenileri veya yanlışları değil, yabancı dillerden alınan unsurları konu edinirler. Galat sözlükleri, diller arasındaki alış verişlerin nasıl gerçekleştiğini bilmeden, Türkçeye, aldığı unsurlar üzerinde ses ve anlamca tasarruf hakkı tanımadan hazırlanmışlardır. Galat sözlüklerinin Türkçe, Türkçe gırtlağı ve Türkçenin anlam örgüsü karşısındaki bu şaşı tavrını bugün de sürdürüp, Türklere, Türkçenin başka dillerden aldığı kelimeleri hangi ses ve anlam yapısında kullanmaları gerektiğini öğretmeye kalkışanlar vardır.

Malzeme olarak biri sesi (kulak) ve diğeri ışığı (göz) kullanan ve dolayısıyla apayrı iki sembolleşmeyi temsil eden dil ve yazıyı birbirinden tamamen ayrı değerlendiren bugünün dilciliğinde, doğru ve yanlış kavramları, şöyle belirlenmektedir: Dil, ortaklık bağları uzun devirler içinde oluşmuş bir ortaklaşa saymacalar sistemi olduğu için, yazımdan ses ve şekle, kelime gruplarından cümleye kadar, "herhangi bir dil birimi, zaman ve mekân boyutlarından ne kadar çok yaygın ise o kadar doğru, ne kadar az yaygın ise o kadar az doğru"dur. Kısacası, dil ve yazıdaki doğruluk, zaman boyutunda eskiliği; mekân boyutunda yaygınlığı ifade etmektedir. Dil, ortaklık bağları uzun devirler içinde oluşmuş bir ortaklaşa saymacalar sistemidir ve tek meziyeti bu ortaklaşalıktır; dolayısıyla bu ortaklığa ne kadar çok kişi katılmışsa, ortaklık o kadar sağlam, yani o kadar doğru olur.

Prof. Dr. Günay KARAAĞAÇ

Hiç yorum yok: