19 Haziran 2010 Cumartesi

Atatürk'ün Türk Dil Kurumu 4

.

1980’LERDE DEVRİMLERE TEPKİ YOĞUNLAŞIYOR

Dil Devrimine tepkinin giderek hız kazandığı ülkemizde, tepki, yalnız Dil Devrimine değil, bir bütün olan Türk Devriminedir. 1950’lerde başlayan ve gittikçe artan Atatürk’ün büstlerine, sözlerine, laikliğe saldırılar, 1980’lerde iyice tırmanır. Öte yandan her gün cenaze törenlerinin yapıldığı, gözyaşı ve kanın oluk oluk aktığı bir ortam söz konusudur. Bu nedenle 12 Eylül 1980’deki askeri darbe, kimilerince kargaşadan, çatışmalardan kurtuluş gibi algılanır. Ne ki 12 Eylül darbesini yapan beş general, darbeden kısa bir süre sonra Atatürkçülük adına, laik öğretim dizgesini sarsmaktan, Atatürk kurumlarını kapatmaya dek uzanacak akla, hukuka, bilime bir yığın uygulama yapar. Bunlardan biri de Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih ve Dil Kurumlarına yönelik olandır.

12 Eylül 1980 Cuma günü yönetime el koyan, TBMM’yi dağıtan darbeciler, aynı gün bütün dernekleri kapatır. Kapatılan dernekler arasında Türk Dil Kurumu da bulunmaktadır. 12 Eylül günü, saat 13.00’e dek sokağa çıkma yasağı olmasına karşın, TDK’nin yöneticileri, çalışanları, Ankara’da bulunan kimi üyeleri kuruma gelmiştir; kimse içeri giremez, telaşlı kalabalık kapı önünde beklemeye başlar. TDK Başkanı Prof. Dr. Şerafettin Turan’ın öncülüğündeki yönetim kurulunun çabalarıyla, saat 15.00’e doğru TDK’nin kapısı açılır. 12 Eylülcüler, üç yıl sonra sahnelenecek olan bir oyunun provasını o sabah yapmıştır sanki.

Türk Dil Kurumu’na Olumsuz Bakış

Darbecilerin öncüsü Orgeneral Kenan Evren’le dört generalden oluşan Milli Güvenlik Kurulunun üyelerini tek tek seçtiği Danışma Meclisi, MGK’nin öngördüğü kurallar içinde çalışırken öte yandan yeni bir anayasa yapma hazırlığı sürer. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına geniş bir özgürlük ortamı sunan 1961 Anayasasının ortadan kaldırılacağı belli olmuştur. 1981’de, 1982 Anayasası hazırlanırken çok tartışılan 134. madde, darbecilerin kurumlara sıcak bakmadığını ortaya koyar.

Kenan Evren yurt gezilerinde TDK’nin Türk askerini küçülten bir şaire ödül verdiğini açıklar. Sözü edilen Şair Yaşar Miraç, ödül aldığı kitap da Trabzonlu Delikanlı’dır. Miraç’ın bütün kitapları, şiirleri didiklenmeye, suç aranmaya başlanır. Aynı günlerde karşıdevrimci kişi ve kurumlar TDK’ye yönelik saldırıları yoğunlaştırırlar. Bir vakfın (SİSAV’ın) koruması altındaki kimi yazarlar (sonran bu kişilerin kimisi resmi TDK yönetimine atanacaktır), Tercüman gazetesinde TDK’ye, Dil Devrimine ve devrimi savunanlara bilim dışı savlarla türlü suçlamalarda bulunurlar.

1981’in ilk aylarında basında Atatürk kurumlarına ilişkin haberler sıklaşır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı bir taslakla “Türk Bilimler Akademisi” kurulacağı, bu akademi içine Türk Tarih ve Dil Kurumlarının da alınacağı, kurumların tüzüklerinin, üyeliklerinin, organlarının ortadan kaldırılacağı, malvarlıklarına el konulacağı yazılır. Bunun üzerine Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şerafettin Turan, Yönetim Kurulu adına Devlet Başkanı Kenan Evren’e 29 Nisan 1981’de bir mektup gönderir; tepkilerini, uyarılarını bildirir.

Nedendir bilinmez, “Türk Bilimleri Akademisi” kurmaktan o günlerde vazgeçilir; belli ki başka bir yol düşünülmektedir.

Kurumları Kapatmak İçin İlk Adım

Atatürk’ün kurumlarını kapatma tasarılarının çok önceden yapıldığı bellidir. Türk Tarih ve Dil Kurumlarını kapatacak ilk adım 29 Aralık 1981’de atılır.

T. İş Bankasının kurucularından olan Atatürk’ün bu bankadaki kurucu pay oranı %27,57’dir. 1980’e gelene dek banka sermaye artırdığında bile bu oran korunmuştur. Atatürk’ün vasiyetnamesi gereği bu pay CHP’nin koruyuculuğundadır. 1981’de bütün partiler gibi CHP de kapatılır; Milli Güvenlik Konseyince Atatürk’ün pay belgitleri iyeliğinin hazineye geçtiği hükmü getirilir ve işlemlerin Devlet Başkanlığı Genel Sekreterliğince yürütüleceği belirtilir. Çok geçmeden İş Bankası 29 Aralık 1981’de sermaye artırımına gider; sermaye 40 milyondan 30 milyara çıkarılır. Atatürk paylarının oranı da %27’57’den %0,9’a düşürülür. Dahası TDK’nin bütün başvurularına karşın, kurucu paylarından yararlanma hakkı tanınmaz. TDK, yine de olanaklarını zorlayarak “B” tipi paylardan 100 milyonluk belgit satın alır. Ancak TDK’nin bankanın yıllık kârından alacağı pay, çalışmaları aksatacak ölçüde azalır.

İktidara gelir gelmez TDK’nin ödeneğini kesen Demokrat Partinin yaptığı gibi bir uygulamadır bu. Atatürk kurumlarını parasız bırakarak çalışamaz duruma getirmek, kapatma girişimlerinin ilk adımı olur.

TDK’yi Kapatmak İçin İkinci Adım:
Devlet Başkanı Evren, TDK’yi Denetime Alıyor

Mart 1982’de Devlet Başkanı Kenan Evren’in isteğiyle Devlet Denetleme Kurulu, Türk Dil Kurumu’nu denetlemeye gelir. Bu denetimin amaçlı olduğu, kurumu suçlamaya yönelik kanıt arandığı bellidir. Çünkü dernek yapısındaki TDK, zaten her zaman olağan denetimlerden geçmiş, hem amacına uygun çalışmalarının, hem de parasının hesabını vermiştir.

Devlet Denetleme Kurulunun, Devlet Başkanı Kenan Evren’e sunduğu 19 Nisan 1982 günlü yazanağını, Başkan Sabri Tazavar ile Şemsi İyiol, N. İlhan Aka, Yıldırım Özdamar, Alaeddin Karaman ve Dr. İhsan Kuntbay adlı üyeler imzalamıştır.

Kurulun 24 sayılı kararını içeren sayfalar dolusu yazanakta “Denetleme Dayanağı; Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliğinin 11 Mart 1982 gün ve 061-195-82/6 sayılı yazısı ile intikal eden Sayın Devlet Başkanının emri”dir denilmektedir. “Denetimin Amacı ve Kapsamı” da “Türk Dil Kurumunun idari ve mali yönden inceleme ve denetlenmesi yapılarak, bu kurumun son durumunu tespit etmektir.”

İçişleri Bakanlığınca oluşturulan “Denetleme Heyeti”nde bulunan Başkan Mülkiye Başmüşavir Müfettişi Muhittin Keskin; üyeler Mülkiye Müşavir Müfettişi M. Yücel Özbilgin, Maliye Müfettişi İbrahim Berberoğlu, MEB Başmüfettişi Cevdet Cengiz, Kültür ve Turizm Bakanlığı Müfettişi Halit Bozkurt, 19 Mart 1982 sabahı Türk Dil Kurumu’na gelirler. TDK Genel Yazmanı Cahit Külebi, kurumdaki her koldan bir iki kişiyi çağırarak denetçilere yardımcı olmalarını söyler. İlk günün ilk saatinde denetçilerle TDK’lilerin birbirine bakışı karşılıklı birçok duyguyu yansıtmaktadır. Bu sırada “heyet”le gelen biri, TDK görevlilerinden birine,[84] “Bizleri, ilgili dairelere götürün ve belgeleri, dosyaları hemen hazırlayın” der. Denetçi sesinin tonunu ve rengini iyi ayarlayamamıştır. Genel Yazman Külebi araya girer ve bir kahkaha attıktan sonra içinden geldiği gibi konuşur:

“Paşa paşa, galiba gözünüze pek ufak tefek göründüler. Onların hepsi alanının uzmanıdır; TDK’nin Genel Yazmanı olarak ben onlara emredemem, ancak rica ederim.”

Böylece 20 gün sürecek denetim başlar. İlk günler denetçiler tedirgin, kurum çalışanları değildir. Çünkü denetçilere hangi bilgi, kaç yıl önceki dosya gerekiyorsa hepsi düzenli olarak ve anında sunulmaktadır. Son günlerde denetçilerle TDK’liler arasındaki buzlar erir gibi olmuştur; her iki taraf da yapılan işin ne anlama geldiğini bilmektedir. Denetçilerin deyişiyle başka bir yerde (bir devlet dairesinde) olsa, belki de bir yıl sürecek bu denetim kısa sürede tamamlanmıştır. Denetim bittiğinde denetçilerden birinin o dönemde çok ünlü olan Tuna Pastanesinden getirdiği kuru pasta eşliğinde son çaylar içilir. Hoşlanmasa da herkes kendi görevini, görevinin çizdiği sınırlar içinde yapmıştır.

Denetleme Sonucu

“Devlet Başkanlığı Devlet Denetleme Kurulu”nun 19 Nisan 1982 günlü, 24 sayılı kararıyla denetim yazanağı Devlet Başkanı Kenan Evren’e sunulur. Yazanağın 2. maddesinde şöyle denilmektedir:

“İnceleme ve denetleme başlamadan önce Devlet Denetleme Kurulu üyesi sıfatıyla Sabri Tazavar, İçişleri Bakanını ziyaret etmiş ve müşterek bir inceleme ve denetlemenin nasıl yapılacağı ve uygulanacak yöntemler, hazırlanacak raporlar ve ne şekilde arz edilecekleri hususunda görüş birliğine varılmıştır.”

Denetleme Kuruluna göre durum ciddidir, ön hazırlık olarak TDK’nin 1932- 1979 yıllarına ilişkin tüzükleri ile 1976-1980 arasındaki etkinlikleri, kurultaylarıyla ilgili yazanaklar ve başka ilgili “doküman”lar incelemeye alınmıştır. Denetçiler, TDK tüzükleri üstünde epeyce oyalanmışlardır; çünkü o dönemde TDK’ye yönelik en büyük eleştirilerden biri 1964 tüzüğüne konan “devrimci bir bilim derneği” açıklamasıdır. Karşıdevrimciler, bu açıklamaya dayanarak TDK’nin siyasallığını, birtakım hükümetler ve partilerle yakınlaştığını öne sürmüşken; denetçiler, “devrimci” sözünün “inkılapçı” anlamında kullanıldığını belirtmiş, “Bu müddet içinde değişik siyasi partilerin ve hükümetlerin, Türk Dil Kurumu tüzüğü ‘kuruluş ve amaç’ maddelerinde bir etkisi olmadığı kanaatı hasıl olmamaktadır” demişlerdir.

Böylece yaygın suçlamalardan biri boşa çıkmıştır.

Denetçiler, sanki yürürlükte bir Dernekler Yasası yokmuş gibi, kurumun şimdiye dek yalnızca “hesap denetimine tabi tutulduğunu”, ilk kez “her yönü” ile denetlendiğini söylemişlerdir. Ancak yaptıkları “mali denetim”de de her şey “saydam”dır; belgelenmemiş gelir-gider ve yolsuzluğun kendisi değil söylentisi bile yoktur; vergiler zamanında ve düzenli ödenmiştir.

TDK, 12 Mart (1971) döneminde de böylesi bir denetimden geçmiştir, bu ikincidir; kurum yönetimi de ne devlet denetiminden, ne de kendi üyelerinin denetiminden kaçınmıştır. Kurultaylarda oluşturulan yarkurullar üç gün boyunca, titizlikle hem bilimsel çalışmaları, hem de ekonomik durumu incelemeye almıştır. Bu nedenle Devlet Başkanının istediği denetim de TDK’de olağan karşılanmış, denetçilerden zaten açıkta olan bilgilerin hiçbiri esirgenmemiştir.

Denetçiler ne tüzüğe, ne yasalara aykırı hiçbir şey bulamayınca ve kurumun Atatürk kalıtını ve tüzükte belirtilen amacı kötüye kullandığına ilişkin kanıt elde edemeyince, denetime gelmeden önce İçişleri Bakanlığı ile yaptıkları uzun çalışmalar sonucu edindikleri önyargıyla, TDK karşıtlarının yıllardır öne sürdükleri savları da unutmadıklarını gösteren bir yazanak oluşturmuşlardır.

Denetçilerin Önyargılı “Gözlem ve Değerlendirmeleri”

Denetim yazanağının “Gözlemler ve Değerlendirmeler” bölümü ilginçtir.

Yazanakta kurumun, Dernekler Yasası ve tüzüğüne uygun olarak iki yılda yapılan, hükümet komiserlerinin de izlediği kurultaylara katılan üye sayısı üzerinde durulmuş, örneğin 1980 kurultayının “yarıdan pek az farkla” toplandığı “gözlenmiştir.”

12 Eylül 1980’i izleyen iki yıl içinde her yerden binlerce kitabın toplatıldığı, onlarca kitabın yasaklanıp yakıldığı, onlarca yazarın yargılandığı bir dönemde denetçilerin bir başka ilginç “gözlem”i ve “değerlendirme”si de şudur. TDK deposunda niçin 608. 882 adet kitap bulunmaktadır? Denetçilerde, “…basılan kitapların bir araştırma ve pazarlama çalışmaları yapılmadan üretilmiş olduğu kanaat ve görüşü hasıl olmuş”tur.

Denetçilerin “gözlem ve değerlendirmeler”ine, TDK’nin neredeyse 600 türde yayını olduğu, terim sözcükleri 102 ayrı dalda basıldığı, örneğin Sözcük Türleri gibi bir kitabın bile ilk baskısının 25 bin olduğu ve kitabın kısa sürede tükendiği yansımamıştır. Ayrıca denetçiler, Yazım Kılavuzu ve Türkçe Sözlüğün çok sattığını, baskı maliyetini düşürmek için bu iki kitabın özellikle çok basıldığını anlamamakta direnmişlerdir.

Yazanaktaki “gözlem ve değerlendirmeler”in 3. maddesi ise Devlet Başkanı Kenan Evren’in yurt gezilerinde dillendirdiği konudur: Ödüller. Ancak denetçiler, bilerek ya da bilmeyerek kullandıkları dille, TDK’nin eleştiriye değil, “çeşitli saldırılara uğradığını” bir resmi belgeye geçirmişlerdir:

“Ödüllerin dağıtımında Türk Dil Kurumu’nun çeşitli saldırılara neden olmasına yol açacak tercihlerin yapılmasını önleyecek önlemler alınmadığı, dilin doğru ve güzel kullanımı yanında ulusal bütünlüğü zedeleme kuşkusu uyandıracak düşünce ve duygulara yer veren yapıtların değerlendirme dışı tutulmasına özen gösterilmediği gözlenmiş bulunmaktadır.”

Üstü kapalı olarak “solcu” bilinen kişilerin ödül başvurularının niçin kabul edildiği belirtilmektedir.

Yazanağın 4. maddesinde ise dil altındaki bakla açığa çıkmaktadır. “1976’dan beri 35 kişilik Yönetim Kuruluna gizli oyla seçilen üyelerin 28’i aynı şahıslardan oluşmaktadır. Türk Dil Kurumu’nun her türlü çalışmasını düzenleyen ve çalışma kollarını kuran bu kurulda dikkati çeken husus, Yönetim Kurulunun %80’lik kadrosunun bir nevi daimi üyelerden oluşması ve yönetime tam bir hâkimiyet sağlamış olmalarıdır. Çünkü bu kurul Yürütme Kurulu ile Seçiciler Kurulunu kendi üyeleri arasından seçmekte, dolayısıyla kurumun bütün faaliyetleri kendi görüşlerine göre bir nevi tekel olarak yönetmektedirler. Bu durum, kurum aleyhine çeşitli spekülasyonlara sebebiyet verebilmektedir.”

“Gözlem ve Değerlendirmeler”in 5. maddesi de kurum karşıtlarının yıllardır dilinden düşmeyen bir savdır; ancak denetçiler, Demokrat Partinin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin kurum başkanlığını istemediğine ilişkin yazılı-sözlü tüm açıklamalar, tüm belgeler önlerine konmasına karşın, kendilerine verilen görev doğrultusunda, çelişkilerle dolu şu satırları yazmışlardır:

“…1951 yılına kadar değişik sıfatlarla kurumda görev yapan ve devletin en üst kademelerinde bulunan Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Kültür ve Milli Eğitim Bakanlarının kurum ile ilişkilerinin kesildiği ve kurumun Dernekler Kanunu esasları gereğince kamu yararına çalışan bir dernek haline dönüştürüldüğü gözlenmiş bulunmaktadır.”

TDK’nin kamu yararına çalışan derneklerden sayılmasının tarihi 1940’tır ve bu dönemde kurumun devlet kurumlarıyla cumhurbaşkanından bakanlıklara uzanan çok verimli ilişkileri olmuştur.

Yazanağın 6. maddesi ise, “Kurumun mali işleri ve hesapları genellikle düzenli bir şekilde yürütülmektedir” diye bitirilmeden önce, bazı günler kasada fazla para olduğu, alındı belgelerinin kimi kez yanlış kullanıldığı uyarısı yapılmıştır. Ne ki bu uyarılar da yerinde değildir; çünkü kitaplarını kendi yapısı içinde de satan TDK’de bankaların kapandığı saatte alışveriş olabilmekte, ama bunların kayıtları yasal kurallara göre tutulmaktaydı.

Sağ iktidarların ve kurum karşıtlarının zaman zaman dillendirdikleri bir istekleri vardır: Türkiye İş Bankası sık sık sermaye artırmasına giderse bu bankadaki Atatürk hisselerinin azalması, giderek eritilmesi… Denetçiler, “Gözlem ve Değerlendirmeler”inin 7. maddesinde biraz karışık bir anlatımla da olsa, aslında TDK’nin geleceği için kaygılarını dile getirmişlerdir:

“Kurumun en büyük gelir kaynağı olan Atatürk vasiyetnamesinin (%27,5); kurumun yegâne dayanağı olduğu ve Türk Tarih Kurumu[85] gibi yan gelir sağlayan diğer bir kuruluşu da olmadığı düşünüldüğünden, Türkiye İş Bankasının sermayesi 30 milyar TL.na yükseltildikten sonra durumun ne olacağı konusu şimdiden ele alınmalıdır.

Bu oranın 30 milyarlık sermaye içinde de korunması bir esasa bağlanmadığı takdirde Atatürk’ün vasiyeti de statüsünü muhafaza edemeyeceği gibi, kurumun da gelecekte mali sıkıntılara düşerek görevini yapamaz bir duruma düşmemesi için bu sorunun en kısa zamanda halledilmesi uygun olacaktır.”

Org. Necdet Üruğ’un Demokratik Önerisi

Denetim yazanağının dördüncü bölümünde “öneriler” yer almaktadır. Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Org. Necdet Üruğ’un, Türk Dil Kurumu’na gönderdiği 7 Temmuz 1982 günlü, 060637-82/6 sayılı ve “Türk Dil Kurumunda alınacak tedbirler” konulu yazısı, yazanağın önerileri üstüne kurulmuştur. Ne ki Org. Üruğ’un yazısında bu öneriler, öneri değil, “aksaklıklar” diye anılmaktadır.

Kurultayların daha çok üyenin katılımıyla yapılması; basılan kitapların iyi pazarlanması ve tanıtılması; ödül seçici kurallarının ve ödül verilecek yapıtların iyi belirlenmesi; (denetçilerin mali işlerin düzenli olduğunu belirtmesine karşın) kurumun mali işlemleri ve hesaplarının noksansız yapılabilmesi için gerekli titizliğin gösterilmesi…

Org. Üruğ’un yazısında Atatürk’ün İş Bankasındaki pay oranı hiç yer almazken, yazıdaki “en demokratik” öneri de şuydu:

“Yönetim Kurulu üyeliklerine aynı üyelerin devamlı olarak seçilmesini önleyici ve diğer üyelere de seçilebilme imkânı sağlayıcı şekilde kurum tüzüğünde gerekli değişikliklerin yapılması.”

Org. Üruğ, kimi aksaklıkların giderilmesinde Devlet Başkanlığı Genel Sekreterliğinin kuruma her türlü yardım ve desteği vereceğini belirttikten sonra yazısını şöyle bitirmektedir:

“Ulu Önder ATATÜRK’ÜN kurduğu ve yaşattığı bu kurumda yukarıda belirtilen aksaklıkların süratle giderilmesini ve bu maksatla yapılacak işlerin 3’er aylık periyodik raporlar halinde Devlet Başkanlığı Genel Sekreterliğine gönderilmesini rica ederim.”

Denetim Sıkılaştırılıyor

Görüldüğü gibi Devlet Denetleme Kurulunun denetiminden Türk Dil Kurumu’nun kapatılmasına gerekçe olabilecek somut veriler elde edilememişti. Ancak Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral Necdet Üruğ’un imzaladığı yazı, Devlet Başkanlığının Türk Tarih ve Dil Kurumlarından elini çekmeyeceğini gösteriyordu. 12 Eylülcüler, kurumları ortadan kaldırma kararını çoktan vermişlerdi. Hukukçuların, aydınların bütün tepkisine karşın 1982 Anayasasına 134. maddeyi koymuşlardı:

“Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılaplarını, Türk kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak ve yayınlar yapmak amacıyla; Atatürk’ün manevi himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezinden oluşan, kamu tüzelkişiliğine sahip ‘Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’ kurulur.

Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirtilen menfaatler saklı olup kendilerine tahsis edilir.

Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun; kuruluşu, organları, çalışma usulleri ve özlük işleri ile kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri kanunla düzenlenir.”

Denetçiler, denetim sırasında kurum çalışanlarına yaptıkları işle, yönetici ve üyelerin kimlikleri, yaşamlarıyla ilişkili olarak tuzak sorular sormuş; çalışanları “meşgul etmemek için” dosyaları başka yerde incelemeyi önermiş; ama başarılı olamamışlardı. 82 Anayasasıyla çıkılan yoldan dönülmeyeceği belli olmuş, kurumları kapatma eylemi için 82 Anayasası hazırlanırken düğmeye basılmıştı. Ortada türlü söylentiler dolaşırken, basında kurumların yerine kurulacak bir akademi için yasa taslağı hazırlandığı haberi yer alır. Bu haber üzerine TDK Başkanı Prof. Dr. Şerafettin Turan bir basın açıklaması yapar:

“Danışma Meclisi Başkanlığına sunulduğu açıklanan yasa önerisini, içeriği yönünden, bir Dil ve Edebiyat Akademisi kurulması ve Türk Dil Kurumu’nun kapatılarak malvarlığının bu akademiye aktarılması diye iki bölüme ayırmak gerekir.

Bilindiği gibi ülkemizde bir dil akademisi kurulması yolundaki öneriler, hatta girişimler 130 yıl geriye götürülebilir. Bu yolda sürüp giden tartışmaları ve görüş ayrılıklarını doğal karşılıyoruz. Ancak 12 Temmuz 1982’de Atatürk tarafından kuruluşunun 50. yıldönümünü kutlama hazırlıkları içinde bulunan Türk Dil Kurumu’nun kapatılmasını, bir dil akademisi kurma özlem ve girişimlerinin dışında değerlendirmek gerekeceği de kuşkusuzdur.

Bir dernek olan Türk Dil Kurumu’nun Türkiye Cumhuriyeti yasalarında belirtilen denetimlere açık olduğu kadar, o yasaların güvencesi altında bulunduğuna inanıyoruz. Türk hukuk sisteminin, özel yasalar yoluyla dernek kurulmasını öngörmediği gibi, özel bir yasa ile derneklerin varlıklarına son vermeye de olanak tanımadığı açıktır. Öte yandan çalışmalarını Atatürk’ün kendi vasiyetiyle saptadığı gelirle sürdüren Türk Dil Kurumu’nun kapatılmasının söz konusu gelirin başka bir kuruluşa aktarılışının miras hukukumuz yönünden ne denli sakıncalar doğuracağı uzman ve yansız hukukçularımızca ortaya konmuş bulunmaktadır.

Böyle bir akademi kurarken Atatürk’ün 1 Kasım 1936 günlü TBMM’yi açış konuşmasında, “Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu’nun ‘ulusal akademiler halini almasını’ dileyen sözlerine dayanmak isteyenlere, Atatürk’ün bu konuşmasından sonra 740 gün daha yaşadığını ve kurumların akademiye dönüştürülmesi düşüncesinden vazgeçerek 1937, 1938 Kasım başlarındaki TBMM konuşmaları ile 26 Eylül Dil Bayramlarında, kurumların çalışmalarından övgü ile söz ettiğini görmezlikten gelmemelerini salık veririz.

Bunların yanı başında ulusça ‘Ebedi Şef’ diye andığımız Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından yalnızca 66 gün önce, 5 Eylül 1938’de kendi özgür davranışı ile düzenlediği vasiyetnamesinde, kurucusu olduğu iki kurumun resmi birer akademiye dönüştürülmesinden hiç söz etmeksizin ve hiçbir koşul koymaksızın, İş Bankasındaki parasının yıllık gelirinden ‘Türk Tarih ve Dil Kurumlarına yarı yarıya pay verilmesini’ dilemesi, acaba onun son özlemi ve uyulması, uygulanması gereken son kararı değil midir?”

TDK üyelerince seçilmiş son Başkan Prof. Turan’ın 28 Mayıs 1982 günlü açıklamasından sonra olaylar daha hızlı akmaya başlar. Dönemin Tercüman gazetesinde kurumun kapatılması için kampanya bütün hızıyla sürmektedir. MGK üyesi Org. Tahsin Şahinkaya tarafından hazırlandığı söylenen taslakla ilgili bilgiler somutlaşmaya başlar.

“Karargâh Emri” Değiştirilemez

TDK yönetimi MGK Genel Sekreterliğinden bir çağrı alır; 17 Kasım 1982 günü, “Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”nun kurulmasıyla ilgili olarak “İhtisas Komisyonları Daire Başkanlığı”nda bulunmaları istenir. Sonra bu toplantının 15 Aralık 1982’ye ertelendiği bildirilir.

15 Aralık 1982’de TDK Başkanı Prof. Dr. Şerafettin Turan ile TDK Genel Yazmanı Cahit Külebi toplantıya gider. Türk Tarih Kurumu’nu da Başkan Prof. Dr. Sedat Alp ile Genel Sekreter Prof. Dr. Ekrem Akurgal ve Amiral Fahri Çoker temsil eder.

Toplantıya başkanlık yapan MGK Genel Sekreterlik Koordinatörü Tümgeneral Suat Eren, kurumların kendileriyle görüşme isteğini yerine getirdiklerini söyledikten sonra, hepsine birer taslak verir ve bu taslağı eleştirme, değiştirme yetkileri olmadığını belirtir. Kurumlardan gelen yöneticiler bu taslağı yetkili kurullarına götürmek ister; Tümg. Eren, bunun da olanaksız olduğunu söyler ve taslağı kamuoyuna açıklama yetkilerinin olmadığını da sözlerine ekler. General, kurumların yöneticilerinin tüm karşı çıkışlarını, “Bu karargâh emridir!” diyerek önler.

Prof. Turan ile Külebi, her şeye karşın, Atatürk kurumlarının dernek yapısının değiştirilemeyeceğini, bu girişimin tarihsel bir yanlış olduğunu, bu yanlışın yaşama geçmesine “hizmet etmeyeceklerini”, bu durumu ne kendilerinin, ne yetkili kurullarının, ne de toplum vicdanının, hiçbir biçimde onaylamayacağını dile getirirler. Toplantı, buz gibi soğuk bir hava içinde sürmektedir. Bunun üzerine Tümg. Eren, yazılı yanıt ister, toplantıya ara verilir. TDK Başkanı ile Genel Yazmanı, hemen Yürütme Kurulu ve hukukçularla bir toplantı yapar, MGK Genel Sekreterliği İhtisas Komisyonlarında aynı gün yapılan toplantıya şu yanıtla giderler:

“Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliğine,

(…) Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 134. maddesinin öngördüğü ‘Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun oluşturulmasına ilişkin taslak, bizzat 134. maddeye aykırıdır. Taslağın, örgütlenmeye ilişkin maddeleri ile özellikle Türk Dil Kurumu’na ayrılan 14.-18. maddeleri bu aykırılığın somut belirtileridir.

Anayasanın 134. maddesinin 1. fıkrasında Türk Dil Kurumu’nun özel hukuka dayanan varlığı açıklıkla korunmakta, özellikle yeni kuruluşun Türk Dil Kurumu’nu da içine alarak oluşacağı vurgulanmaktadır. Anılan maddenin 2. fıkrası, ‘Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirtilen mali menfaatlerin saklı olduğu’nu ve ‘kendilerine tahsis edileceğini’ bildirirken yaşayan, yaşamını sürdüren bir hukuksal varlığa tahsisin yapılacağını söylemekte, ‘kendilerine’ sözcüğüyle bu tüzelkişiliğin vazgeçilmez, yıkılmaz, kaldırılamaz olduğunu anlatmaktadır.

Maddenin 3. fırkasının yeni kurumun ‘kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri…’ne değinmesi de kurumumuzun varlığını sürdürmesinin engellenemeyeceği zorunluluğunu getirmektedir. Bu varlık ve yaşam özel hukukun getirdiği bağımsız yapıyı açıklamaktadır. Yeni kurum, ancak gözetim, denetim yetkisini taşıyabilir. Türk Dil Kurumu’nun yeni kuruluş içinde bugünkü durumu ile yer almasını sağlayacak biçimde düzenleme yapılmaması gerekir. Aksine bir uygulama ise, Atatürk’ün amacından temel hukuk ilkelerine kadar büyük terslikler taşır.

Türk Dil Kurumu, yürürlükteki yasalara göre varlığını sürdüren, Atatürk’ün ilkelerine özenle bağlı olarak çalışan, işlemlerinin tümü yasal olan hukuksal bir varlıktır. Bu varlığı ‘ismi var, cismi yok’ duruma getiren taslak, hukuka aykırı niteliği ile ölü doğar. Bundan kaçınılması anayasa koyucunun amacına da uygun düşer. Federatif bir yapısı olacak yeni kurumun gözetim ve denetim yetkisi kamu hukuku-özel hukuk tüzelkişisi karmaşasına ve sakıncalarına gitmeden sağlanabilir. Kaldı ki Türk Dil Kurumu’nun hizmet alanının özellikleri gözetilerek özel hukuk tüzelkişisi olarak çalışmasının büyük ve sayısız yararları vardır.

Sonuç:

a) Hazırlanan taslak, yukarıda belirtilen nedenlerle Anayasanın 134. maddesiyle de varlığı kabul edilen Türk Dil Kurumu’nu özel hukuk tüzelkişisi olarak ortadan kaldırmakta ve kurumun mallarına el koymak anlamına gelen bu uygulama, 134. maddeye aykırı olduğu gibi, genel hukuk ilkelerine de ters düşmektedir.

b) Tasarıda oluşturulan ‘Yüksek Kurum’un örgütlenme biçimiyle çalışma ilke ve yöntemleri de 134. maddede saptanan amaçları gerçekleştirici nitelikte olmayıp ileride giderilmesi güçleşecek birtakım sakıncalar doğuracaktır. Tasarıdaki Yüksek Kurula gerek olmayıp onun yerine bağlı olan kuruluşların temsilcilerinden oluşan bir Genel Yönetim Kurulu yeterli ve amaca daha uygun olur.

c) Bu itibarla kurumun kuruluş ve çalışma düzeninin aksatılmasından sakınılarak 134. maddede belirtildiği üzere Atatürk’ün manevi himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı ve kamu tüzelkişiliğine sahip bir kuruluş olarak varlığımızın korunmasının yerinde olacağı görüş ve dileğinde bulunduğumuzu saygılarımla arz ederim. Ş. Turan/ TDK Başkanı”

Türk Tarih Kurumu’nun yöneticileri de TDK’ninkine benzer görüşlerle MGK’ye gelirler. Tümg. Suat Eren, yazılı yanıtlardan hoşnut olmadığını, kurumlardan yapıcı görüş beklediklerini söyleyerek dile getirir. İki kurumun yanıtları okunur, taslak üzerinde madde madde durulur, bu kez maddeler üzerinde yazılı görüş istenir. Aslında yapılan toplantı da kurumlardan yazılı görüş istemek de oyalama taktiğinden başka bir şey değildir. MGK Genel Sekreterliğinde, “karargâh emri” havası ve kararlılığı sürmektedir. TDK Yönetim Kurulu, MGK Genel Sekreterliğine 22 Aralık 1982’de şu yazıyı gönderir:

“(…) Türk Dil Kurumu tüzüğü ile saptanan kuruluş, amaç, görev ve çalışma yöntemi maddelerindeki esaslar saklı kalmak ve Başbakanlık katına bağlanmak görüşü dışında; Genel Kurulumuzun (kurultayımızın) görüş ve kararını almadan, kurumun tüzel varlığın ve geleceğini etkileyen böyle bir konuda, taslak çerçevesinde bir düzenleme yapmanın tarihi sorumluluğu önünde ayrıca bir görüş sunamayışımızın bağışlanmasını yüksek takdirlerinize saygıyla arz ederim. Prof. Dr. Şerafettin Turan/ TDK Başkanı”

Org. Tahsin Şahinkaya’nın Yasa Taslağı

Bu ikinci yazıdan sonra TDK yönetimi ile Milli Güvenlik Konseyi arasında ne yazışma, ne görüşme olur. Görüşme, yazışma girişimleri hep karşılıksız kalır. Kurumların yönetimleri yok sayılmaktadır. “Karargâh emri” uygulamaya konmuştur artık. Çünkü kendini TBMM’nin, yargı organlarının üstünde gören MGK, Atatürk’ün kurumlarından hiç beklemediği bir tepki almıştır. Ancak Atatürk kurumlarının dernek yapısının bozularak Anayasada anılan “Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” adlı devlet kurumu içine alınacağı da belli olmuştur.

Çok ilginçtir, bu sırada kurumları kapatacak yasa taslağının Danışma Meclisine verilip verilmediğini kimse bilmez, kimse taslağa ilişkin bilgi edinemezken Tercüman gazetesindeki günler önce verilen bilgilerle “karargâh”ın tavrı ve tutumu harfi harfine örtüşmektedir. Dahası Tercüman’ın önceden verdiği bilgilere, Şahinkaya’nın taslağında da rastlanacaktır.

10 Ocak 1983 günlü Cumhuriyet gazetesi, Org. Tahsin Şahinkaya’nın yasa taslağını Danışma Meclisine verdiğini duyurur. 11 Ocak 1983 günlü Tercüman’ın başlığı şöyledir: “Türk Dil Kurumu Başbakanlığa Bağlanıyor.”

15 Ocak 1983 günlü Yönetim Kuruluna olup bitenleri anlatan Genel Yazman Cahit Külebi sözlerini bitirirken gözyaşlarını tutamamıştır:

“Bu koşullar içinde Atatürk yolunda, onun buyrukları gereğince dilimize ve ulusal ekinimize hizmete çaba gösteren bizler için, önümüzdeki günler belki de acı olacaktır.”

Türk Tarih ve Dil Kurumları, Atatürk’ün vasiyetnamesinin koruyucusu olan Cumhuriyet Halk Partisinin kapatılmasından sonra, İş Bankasının vasiyetname gereği kendilerine ödemesi gereken parayı alabilmek için de epeyce çaba harcamışlardır. 5 Nisan 1982’de MGK Genel Sekreteri Necdet Üruğ, bankaya paranın ödenmesi için buyruk vermiş, aynı gün bu durum TDK’ye bildirilmiştir. Ancak banka sermaye artırdığı için kurumlara ödenecek para da küçülmüştür. Kurumlar her yönden kuşatılmış durumdadır.

Devlet Başkanı Org. Kenan Evren, 26 Eylül 1981’deki 49. Dil Bayramına gönderdiği iletide, “(…) Yüce Atatürk’ün dilimizin yabancı diller boyunduruğundan kurtarılması için amacıyla kurduğu Türk Dil Kurumu’nun bu hizmeti yerine getirirken nesiller arasında kopukluk yaratmamaya ve herkesin anlayabileceği ortak bir dilin kullanılması yolunda çaba gösterileceğine inanıyoruz” diyerek nedense karşıdevrimcilerin yıllardır savunduğu “nesiller arasında kopukluk yaratmak” savını vurgulamış, bu arada yurt gezilerinde kurumu dil ayrılığı yaratmakla suçlamış, dahası yeni sözcüklerin kullanıldığı kitapları anlamadığını, bu nedenle bazı kitapların İngilizcesini okuduğunu söylemiştir. Bu arada sağ basın, özellikle Tercüman gazetesi Türk Dil Kurumu’na desteksiz, dayanaksız saldırmayı sürdürmektedir. Tasarlanan oyun, aşama aşama sahneye konmaktadır.

Atatürk Kurumları Kapatılıyor

12 Eylülcüler, dernek yapısındaki Türk Dil Kurumu’nu, hiçbir yargı kararı olmadan, Atatürk’ün kalıtını görmezden gelerek, bir devlet dairesine dönüştürmeye kararlıydı. Hukukçulara göre bu eylem, eski dille, “gasp”tı. Kurumun yapılarına, yapıtlarına, adına “el koymak”tı. 12 Eylülcü beş general, ulusçu tutucuların, yarım yüzyıl çok isteyip de yapamadığını yaparak ne denli hızlı Atatürkçü olduklarını gösteriyorlardı.

Org. Şahinkaya’nın yasa taslağı, Danışma Meclisinin kimi üyelerince heyecanla karşılandı; ancak bu meclisteki Nermin Ertuş, Necip Bilge, Remzi Banaz, Cahit Tutum, Kamer Genç, Abdülbaki Cebeci, Ertuğrul Alatlı, Fikri Devrimsel gibi bir avuç üye, bu taslağın yasalaşmaması için büyük çaba harcamıştı. Bu üyeler taslağın Anayasaya da Atatürk’ün vasiyetnamesine de aykırı olduğunu savundular. Ateşli tartışmalar yaşandı, ama sonuç değişmedi.

Taslağın yasalaştığı gün sevinç çığlığı atanların başını 12 Eylülden önce “devrim tarihi”ni savunan, kısa zamanda “inkılapçı” olan Prof. Dr. Hamza Eroğlu gibi kişiler çekiyordu. Olağanüstü bir dönemde, 1982 Anayasasının 134. maddesine dayanarak çıkarılan 2876 Sayılı Yasa, 17 Ağustos 1983’te Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Böylece Uğur Mumcu’nun dediği gibi “paşa tasarrufları” ile bir yapı ortaya çıktı.

Oluşturulan yüksek kurum içindeki Türk Dil Kurumu’na, 1983 öncesindeki Türk Dil Kurumu ile hesaplaşması bitmeyenler; Atatürk ve Türk Devrimine açıkça saldıramadığı için Türk Dil Kurumu’nu hedef seçenler; bireysel çıkarına göre bu kurumla bir dargın bir barışık olmayı yeğleyenler; bu kurumun kapatılacağı belli olunca resmi kurumdan yer kapmak için yön değiştirenler atandı. 1950’den 1980’lere dek, sıklıkla devlet desteği alarak Türk İslam sentezini besleyip büyütenler, verdikleri savaşın meyvesini 12 Eylülcüler eliyle toplamıştı.

Paşaların, kapatmak için uğraştıkları Türk Dil Kurumu’nu hiç tanımadıkları belliydi. Eşi asker olan emekli Öğretmen Türkân Erkin, “Cumhurbaşkanlığı Konseyi Üyesi Tahsin Şahinkaya”yı tanıyordu; generale bir mektup yazdı; TDK’nin önemini ve çalışmalarını anlattı. Atatürk’e ve kurumlarına haksızlık yapıldığını söyledi. 8 Mart 1984’te aldığı yanıt ilginçti:

“(...) Efendim, mektubunuzla ilgili çok derin bir inceleme yaptım, hatta 1950’li yıllara ait dergi ve ilgili yazıları tetkik ettim. Yazıların mahiyetleri itibarıyla ne söylerseniz haklısınız. Fakat bunlar tabii tam manasıyla bilinemediği için, mektubunuzda işaret edilen durum içerisine düşülmüş oldu. Ancak çok dikkatli olunacağını ve olunması lazım geldiğini ilgililere ikaz edildi. Bakalım zaman ne gösterecek? İşaret etmiş olduğunuz hususlarla ilgili hemfikiriz, öyle ümit ediyorum ki arzuladığımız neticelere muhakkak kavuşacağız. İnşallah yanılmam.”

Atatürk’ün Türk Dil Kurumu Son Toplantısını Yapıyor

Tahsin Şahinkaya’nın, aynı görüşte olanların yanıldığını zaman gösterecekti. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun 35 kişilik Yönetim Kurulu, 3 Eylül 1983’te son toplantısını yaptı. Bütün yaşamını Dil Devrimine ve Türk Dil Kurumu’na adayan Ömer Asım Aksoy’un son toplantıdaki sözleri çok anlamlıydı:

“Dil kurumu 51 yıllık başarılı çalışmalarını tarihe emanet ederek önümüzdeki ay yerini yeni düzenlemeye bırakacak. Hakkındaki kötüleyici sözler ve yazılar ne olursa olsun, Dil Kurumunun hizmetleri her zaman övgü ve saygı ile anılacaktır.”

Ömer Asım Aksoy’un önerisiyle Türk Dil Kurumu’nun 51 yıllık yaşamını, çalışmalarını, kuruma emek verenleri içeren bir kitap hazırlandı. Ama bunu basılmasına zaman kalmamıştı. Teksirle çoğaltıldı: Türk Dil Kurumu’nun 51 Yılı.

1983’ün Dil Bayramı, devrimcilerin kutladığı en buruk bayram oldu. Dernek olan TDK’de çalışan uzmanların, görevlilerin kimisi yasa zoruyla memur olmayı kabul etmeyip ayrıldı, kimisi emekliliğini istedi, kimisi o dönemdeki koşulları nedeniyle ayrılamadı. Ayrılanlara Dil Bayramında plaket sunuldu.

Kurumları kapatma isteği baş gösterdiği andan başlayarak Nadir Nadi, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu başta olmak üzere onlarca hukukçu, onlarca yazar, bilimci tepki verdi. Nadir Nadi, 1960’larda yayımladığı “Tuhaf Bir Tasarı” adlı yazısını 1983’te yeniden yayımlayınca, ilerlemiş yaşına karşın hapse mahkûm edildi.

Kapatılan Türk Dil Kurumu’nun üyelerinden kimisi Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu içine alınan resmi Türk Dil Kurumu’na koştu. Dün üyesi olmaktan onur duydukları Türk Dil Kurumu’nu bir kalemde silenler çıktı. Güneşe, aya göre gün içinde birkaç kez yön değiştirenler mutluydu. Solcuların sığınağı bilinen bir kale, olağanüstü bir dönemde militarizmin gücüne yaslanarak yıkılmıştı.

Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun devrimci üyelerinin çoğunluğu ise bu haksızlığı hiç onaylamadı. Hiçbiri dik duruşunu bozmadı.

------------------------------------------------------------------------------

Bu bilgiler yakında Dil Derneği’nce yayımlanacak olan, Prof. Dr Şerafettin Turan- Sevgi Özel’in birlikte hazırladığı Türkçenin ve Dil Devriminin Öyküsü adlı yapıttan aktarılmıştır.





[1] “Mustafa Kemal Selanik Rüştü Askeri Mektebi Talebesi İken”, Uludağ, sayı; 18, Ekim 1932, s. 6-12.

[2] Şükrü Tezer, Atatürk’ün Hatıra Defteri, Ankara, 1972, s. 86.

[3]Çankaya Akşamları, Çev. F. Tekil, I, 32 vö.

[4]Türk Devrimi, Yay. Ö. Ozankaya, Ankara, 2002, s. 130 vö.

[5] “Öz Türkçe Kavgası ve Birinci Meclis”, Türk Dili, sayı; 373, Ocak 983, s. 1- 7.

[6] Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal’in El Yazıları, Ankara, 1969, s. 352.

[7] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Kısaltma; ASD), II, 198.

[8] agy. I, 231.

[9] agy. II, 96.

[10] Sicill-i Kavanin, 1341 /1926, c.II, s. 492 vö.

[11] Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Milli Eğitim Bakanlarının Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, I, 355.

[12] ASD, II, 251.

[13] agy. I, 359 vö.

[14] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul, 1969, s. 468.

[15] “Atatürk ve Dilimiz”, Atatürk ve Türk Dili, Ankara, 1963, s.138.

[16] Türk Dil Kurumu arşivi.

[17] Karar ve tutanak defterleri, TDK arşivi.

[18] Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, Ankara, 1972, s. 266.

[19] Cumhuriyet, 19 Mayıs 1929.

[20] MESD, I, 35 vö.

[21] Cumhuriyet, 23 Ağustos 1930.

[22] Alman ve Macar Dillerinde Özleşme, TDK yayını, Ankara, 1972; J. Eckmann, “Macar Dil Devrimi”, Türk Dili Belleten, 1948, s.11 -31.

[23] Özgün metin; MESD, I, 351.

[24] agy. 425.

[25] Hayat, 6 Ekim 1927.

[26] Atatürk’ün Nöbet Defteri, Ankara, 1955, s. 75.

[27] Hatıralar, TDK Yayını, 1943.

[28] agy. 17.

[29] agy. s. 2.

[30] Birinci Türk Dili Kurultayı, İstanbul, 1933.

[31] Metin; E. Şevket Elman, Dr. Reşit Galip, Ankara, 1955, s. 200- 205.

[32] İkdam, 30 Temmuz 1898.

[33] Birinci Türk Dili Kurultayı, Tezler, Müzakere Zabıtları, TDK Yayınları, 1933, s. 276. Bu yapıtta, kurultaydaki olumlu, olumsuz bütün görüşler yer almaktadır.

[34] Özgün metin, agy. 414.

[35] agy. 456.

[36] agy. 471.

[37] Faik Reşit Unat, “Ebedi Şef Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’na Direktifleri”, Tarih Vesikaları, c. II, sayı; 11, s. 321-324.

[38] Türk Dili, sayı;3 (1933).

[39] Nazmi Kal, Atatürk’le Yaşayanlar (Anılar), s. 135.

[40] ASD, I, 332.

[41] agy. II, 272 vö.

[42] agy. I, 377.

[43] agy. I, 380.

[44] Ş. Turan, “Türkçenin Özleştirilmesi Konusunda Bir Değerlendirme”, Türk Dili, 378 (Haziran 1983), s. 321-328.

[45] ASD, V, 185.

[46] agy. 186.

[47] agy. I, 385.

[48] Üçüncü Türk Dili Kurultayı, İstanbul, 1937, s. 13.

[49] Atatürk ve Türk Dili, s. 47.

[50] Atatürk ‘ten Mektuplar, Ankara, 1981, s. 36, 52.

[51] Üçüncü Türk Dili Kurultayı, s. 354.

[52] ASD, V, 187.

[53] agy. I, 388.

[54] Dilâçar, “Denizbank Olayı”, Türk Dili, sayı; 278 (Kasım 1974).

[55] ASD, I, s. 402.

[56] agy. I, 411.

[57] A. İnan, Atatürk’ten Mektuplar, s. 38.

[58] Çankaya, s. 477.

[59] agy. s. 472, 479.

[60] A. S. Levend, agy, s. 444 vö.

[61] Levend, agy, s. 455 ve ötesi.

[62] Dil ve Kültür, “Bir Dilin Zenginliği,”, Ankara, TDK, 1952, s.65.

[63] Dil Davası, “Terim Davamız”, TDK, 1952, s.84.

[64] Ulus, 9 Kasım 1951.

[65] Ulus, 5 Mart 1952.

[66] Günce 1, TDK, 1972, s.37.

[67] Ulus, 5 Mart 1952.

[68] H. Dizdaroğlu, Ataç, TDK, 1962, s. 71.

[69] Sözden Söze, Varlık Yayınları, 1952, s. 73.

[70] Türk Dili, Mayıs 1976.

[71] Söyleşiler, TDK Yayıyını, 1962, s. 113.

[72]Kâmile İmer, Dilde Değişme ve Gelişme Açısından Türk Dil Devrimi, TDK, 1976, s. 36 ve ötesi.

[73] İmer, aynı yapıt, s. 50 vö.

[74] Aksoy, Özleştirme Durdurulamaz, TDK Yayını, 1973, s. 31- 32.

[75] Tahsin Yücel, Dil Devrimi ve Sonuçları, TDK, 1982, s. 31 vö.

[76] Ömer Seyfettin, Sanat ve Edebiyat Yazıları/14, Bilgi Yayınevi, Ankara 1990, s. 127 ve ötesi.

[77] Ömer Seyfettin, Dil Konusunda Yazılar/ 13, Bilgi Yayınevi, Ankara 1989, s. 76 ve ötesi.

[78] Ö. Seyfettin, agy, 38 ve ötesi.

[79] Agy, 49- 50.

[80] Ömer Seyfettin, Dil, s.19.

[81] Ömer Seyfettin, Dil, s. 11.

[82]) Aksan, agy, s. 14 ve ötesi.

[83])Doğan Aksan, Tartışılan Sözcükler, TDK Yayını, Ankara 1976, s. 11 ve ötesi.

[84] Dilbilim ve Dilbilgisi Kolunda çalışan Sevgi Özel’e.

[85] Türk Tarih Kurumu’nun basımevi anımsatılıyor.

Hiç yorum yok: