19 Haziran 2010 Cumartesi

Atatürk'ün Türk Dil Kurumu 3

ATATÜRK’ÜN DİL ÇALIŞMALARINA İLGİSİ VE KATKILARI

İlk Öneriler ve İlkelerin Saptanması

Atatürk kurultaydan sonra Ankara’ya döndüğünde bir akşam Ruşen Eşref Ünaydın’ı Çankaya Köşküne çağırmıştı. Ona çalışma programına göre öncelikle ele alınması gereken işler konusunda şunları yazdırtmış ve altını imzalamıştı:

“Madde 1 - Derleme Defterleri ve kılavuzlar derhal ve nefis surette bastırılacak.

Madde 2 - Bültenin nefis ve cazip şekilde derhal bastırılması.

Hatıra; Maarif Vekili Beyefendi (Dr. R. Galip) bunlar için lazım gelen parayı temin de buyururlar. Ben de kendisi ile görüşürüm.

*

3 - Şimdiki Anadolu Kulübü binası ayın 2’inci gününe kadar Türk Dili Tetkik Cemiyeti Merkez Heyetine devir ve teslim edilecektir.

Bu hususta kulüp komite heyeti ile temasa gelinecektir. Bu hususta komitenin haberi vardır. Keyfiyet tarafınızdan Maarif Vekili Beyefendiye bildirilecek ve bundan başka Başbakan Paşaya da (İ. İnönü) malumat verilecektir.

*

Diğer İstanbul ve vilayat (iller) gazeteleri de Hâkimiyeti Milliye’in açtığı sütuna benzer daimi sütun açacaklar. Bu hususta gazete başmuharrirleri (başyazarları) ile konferans yapılacak. Samih Rıfat Beyi ziyaret edeceğim.

*

1 - Müşkillerinizin hallinde daima Başvekil İsmet Paşaya müracaat edeceksiniz, başka kimseye değil.

2 - Üzerinize aldığınız mühim dil işinde muvaffak olmak için temasında bulunacağınız her resmi dairenin faydalı noktai nazarlarını (görüşlerini) dinleyeceksiniz. Güzel neticeler vaat eden sözleri memnuniyetle dinleyeceksiniz, fakat bunları fiile kalbetmek (gerçekleştirmek) için ne yapmak lazım geldiğinde karşılaşacağınız müşkillerin halli için gene Başvekil İsmet Paşaya müracaat edeceksiniz.

3 - Benim size bu tavsiyelerimi yapmak için tabii tereddüt caiz değildir. Siz bu hususlarda tereddüde düşürüldükçe müracaat edeceğiniz zat Başvekil İsmet Paşadır.

4 – Çünkü her büyük işin ehli ve faili olduğu gibi bu işin de yüksek âmili İsmet Paşadır. Gazi M. Kemal”[37]

Salt bu satırlar bile Atatürk’ün dil konusuna eğilirken sorunu bütün yönleriyle ele aldığını ve kısa sürede bir atılım yapabilmek için önceliklerin nelere verilmesini saptadığını göstermektedir. Daha Dil Heyeti zamanında başlanan derleme işlerinin hızlandırılması için gerekli olan defterler ve derleyicilere verilecek kılavuzlar bir an önce bastırılmalıydı. Yurtiçi ve yurtdışında yapılan çalışmaları duyurmak, katılımları artırabilmek için kurultayda öngörülen derginin (Bülten) yayınına başlanmalıydı. Hâkimiyeti Milliye gazetesinde dil çalışmalarına ilişkin özel bir sütun açılmıştı. Öteki gazetelerde de benzer sütunlar açılması yolunda gereken girişimlerde bulunulmalıydı.

Cumhurbaşkanı, dernek özel bir çalışma yerine sahip oluncaya dek, çalışmaların Anadolu Kulübünde yapılmasını uygun görmüş, bu olanağı sağlamıştı. Asıl önemlisi dil çalışmalarında hükümet ve tüm kamu kuruluşlarıyla işbirliği yapmanın göz ardı edilmemesi yolundaki uyarılardı. Tüzük gereği dernek başkanı sayılan Milli Eğitim Bakanı R. Galip ile Başbakan İnönü sorunların çözümünde yardımcı olacaklardı. Atatürk dil konusunda kendisinden sonra başvurulacak yetkili kişinin İnönü olduğunu vurgularken kuşkusuz ona olan güvenini de belirtmişti.

Bu önemli buyruklardan sonra, dernek yönetim kurulunun ilk toplantısına Atatürk başkanlık etmişti. Kurultayda saptanan ilkeler dikkate alınarak dil çalışmaları Türk Devriminin bir ana öğesi olarak ele alınırken bu devrimci atılımla amaç edinilen sonuçların bir bildiri ile de açıklanması uygun görülmüştü. 17 Ekim 1932’de yayımlanan bildiride amacın Türkçeyi ulusal dil durumuna getirmek olduğu vurgulanarak günümüz anlatımıyla şöyle denilmişti:

1 - Türk dilini ulusal kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı durumuna getirmek,

2- Türkçeyi çağdaş uygarlığımızın önümüze koyduğu bütün gereksinmeleri karşılayacak bir yetkinliğe erdirmek,

3 - Bunun için, bugün yazı dilinden Türkçeye yabancı kalmış öğeleri atmak.

Halkçı bir yönetimin istediği biçimde halk ile aydınlar arasında nitelikçe ayrı iki dil varlığını ortadan kaldırmak. Ana öğeleri öz Türkçe olan ulusal bir dil yaratmak.” [38]

Bu amaçlar doğrultusunda çalışmalara hız verebilmek için gereken kadrolar [39] oluşturulur ve düzenlemeler yapılırken Atatürk de gelişmeleri çok yakından izlemişti.Tarih Kurumu çalışmalarında olduğu gibi dil çalışmalarında da etkin olmak, katkıda bulunmak istemişti. Diller hakkında genel bilgi edinmek, başka ülkelerde ulusal dillerin nasıl oluştuğunu saptayabilmek için konuyla ilgili kitapları incelemeye koyulmuştu.

Agop Dilâçar’ın tanıklığına göre, kuruma gerekli kitapların alınabilmesi için kendi maaşından 40.000 lira bağışlamıştı. Dile ilişkin birçok konuda olduğu gibi Orhun Yazıtları hakkında da ondan bilgiler almış ve en çok şu tümceyi sevmişti: “Bengü il tuta olurçatı sen Türk udun.” (Ey Türk halkı! Sen sonsuza dek egemen olacaksın!) Çoğu zaman Çankaya Köşkünde kurum yöneticileri ve dil uzmanları ile sorunları tartışmış, kimi kez yönetim kurulu toplantılarına başkanlık etmiş ve iki yılda bir düzenlenen kurultaylara katılıp dillere ilişkin farklı görüşlerin, tezlerin tartışılmasını önemsemişti. Sonunda yabancı kökenli terim ve sözcüklere Türkçe karşılıklar olarak birçok sözcük türetmiş, bu bağlamda hendese adıyla bilinen bilim dalı terimlerini geometri olarak Türkçeleştirmişti. Ayrıca dillerin kökenlerine ilişkin olarak da Güneş - Dil Kuramı adını verdiği kuramı (tezi) öne sürmüştü. Bütün bunları yaparken de her fırsatta Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarını övmüş, Dil Bayramlarını kutlamıştı. Düzenlediği vasiyetnamesinde, ölümünden sonra İş Bankasındaki payının yıllık gelirlerinin Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu arasında paylaşılmasını istemesi, Türkçenin siyasal ve ekonomik hiçbir baskı olmadan gelişmesine ve zenginleşmesine verdiği önemin somut kanıtı olmuştu.[40]

İlk Türk Dili Kurultayını izleyen 1 Kasım 1932’deki TBMM’nin yeni çalışma yılını açış konuşmasında, “Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için bütün devlet örgütümüzün dikkatli, ilgili olmasını isteriz” diye seslenerek, ulusal amaca ancak böyle bir işbirliği ile ulaşılabileceğini vurgulamıştı.

İkinci Türk Dili Kurultayı da Dolmabahçe Sarayında toplanmıştı. Atatürk 18 Ağustos 1934 Cumartesi saat 14.00’te başlayıp 23 Ağustosa dek süren kurultayın öğleden sonraki tüm oturumlarını dinlemişti. Öyle ki 21 Ağustos akşamı Yalova’ya gitmiş, ertesi gün geri gelmiş ve toplantıyı dikkatle izlemişti. Daha çok dillerin gelişim süreci üzerinde durulduğu bu kurultayda bazı yabancı dil bilginleri de bildiri sunmuşlardı. Çalışmalarda çok büyük zorunluluk olmadıkça bütün terimlerin öz Türkçe kök ve eklerle yapılması kararlaştırılmıştı. Osmanlıca sözcüklere karşılık bulmak için de iki yol önerilmişti:

a) TDK’nin kuruluşundan, 1932’den sonra yayımlanan Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisinde yer alan sözcüklerin incelenerek olduğu gibi ya da düzeltilerek alınmaları,

b) Karşılığı bulunmamış kavramlar için söz yaratma yolu ile Türkçe sözcükler saptanması.

Çalışmaların yaygınlık kazanabilmesi için türetilen terimlerin geciktirilmeden ders kitaplarında kullanılmasının gerektiği vurgulanmıştı. Devlet yayınlarının ve resmi duyuruların Türkçeleşmesine yardım etmek amacıyla kurum içinde özel bir birim oluşturulması da yararlı görülmüştü.

Kurultaydan sonra Türkçenin özleştirilmesi çalışmalarına hız verilirken Atatürk bu konuda da öncülük görevini üstlenmişti. Türkiye’yi ziyaret eden İsveç Veliahtı Prens Güstav onuruna Çankaya Köşkünde düzenlediği yemekte kendi çabasıyla bulduğu öz Türkçe sözcüklerle örülü bir konuşma hazırlamıştı. 1929 Şubatında İsmet İnönü’nün Dil Kurulunda yaptığı konuşmayı andıran bu konuşma, Atatürk’ün dilin özleşmesine verdiği önemin açık kanıtı idi.

“Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duyduğum tükel özgü bir kıvançtır” diye başlayan konuşmasında şu görüşlere yer vermişti:

“İsveç - Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır... Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar. Onlar bugün en güzel utkuyu anıksıyorlar; baysal utkusu.”[41]

Kasım başında TBMM’deki açış konuşmasında da Türkçenin özleşmesi yolunda elde edilen olumlu verilerden ötürü duyduğu sevinci, geleceğe güvenini dile getiren Atatürk şunları söylemişti:

“Kültür işlerimiz üzerine ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini doğru temelleri üstüne kurmak, öz Türk diline değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı verimlere ereceğine şimdiden inanabilirsiniz.”[42]

Kurultaydan sonra Türkçenin özleştirilmesi yolunda yeni atılımlara girişilmişti. Denebilir ki ikinci kurultayı izleyen yıllar dilde devrimin en yoğun yaşandığı dönem olmuştur. Öncelikle kurumda bir Kılavuz Çalışma Kolu oluşturulmuştu. Halkın katkısını sağlamak için de gazeteler yoluyla geniş çapta bir sormaca açılarak Osmanlıca sözcüklere Türkçe karşılıklar bulunması istenmişti. Gelen yanıtlar değerlendirilmiş, 1935 baharında Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu yayımlanmıştı. Genel Merkez adına kılavuza yazılan önsözde Atatürk’ün bu özleştirme çalışmalarına katkısı şöyle belirtilmişti:

“Yirminci asrın bu en büyük yaratıcısı, kılavuz çalışmalarını yalnız kolaylaştırmakla kalmamış, kendisi de sözlerin köklerini aramak ve karşılık bulmak işlerinde değer biçilmez bir özveri ile çalışmıştır.”

Söz konusu kılavuzun bir endeksi olarak düzenlenen Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu ise birkaç ay sonra, 3. Dil Bayramının kutlandığı 26 Eylül 1935’te satışa çıkarılmıştı.

CHP Programının Türkçeleştirilmesi

Bu arada toplanan Cumhuriyet Halk Partisi 4. Büyük Kurultayında da parti tüzüğü ve programının Türkçeleştirilmesi için önemli bir girişimde bulunulmuştu. Bu girişim, yeni bulunan ya da türetilen Türkçe sözcüklerin yazı diline ve güncel yaşama geçirilmesi, hukuk dilinin Türkçeleştirilmesi yolunda atılmış bir adım demekti.

9 Mayıs 1935’te kurultayı CHP Genel Başkanı olarak açan Atatürk, yeni sözcükleri kullanmaya özen gösterdiği konuşmasında, çağdaş Türk toplumunun oluşmasında Türkçenin özleşmesinin önemini şu sözlerle belirtmişti:

“Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili, ar, bilimsel müzik ve teknik kurumları ile kadını erkeği her hakta eşit, modern Türk sosyetesi bu son yılların eseridir.” [43]

Parti kurultayında tüzükte ve programda yapılması öngörülen değişiklikleri incelemek amacıyla 15 kişilik bir yarkurul oluşturulmuştu. Şemsettin Günaltay’ın başkan, Ferit Celal Güven’in raportör olduğu yarkurul, Türk Dil Kurumu uzmanlarıyla bir araya gelerek verilen görevi kısa sürede tamamlamıştı. Kurultayın 12 Mayıs günkü ikinci oturumunda kürsüye gelen F. C. Güven, programın öz dilimizle yazılmış örneğinin hazırlandığını bildirmişti.

Gerçekte parti tüzük ve programının Türkçeleştirilmesi çalışmalarına Atatürk‘ün isteği ile kurultaydan önce başlanmıştı. Atatürk’ün özel arşivinde bulunan yeni program taslağı ile ona ekli Türkçe - Osmanlıca dizin bunu kanıtlamaktadır. Dizinde, programda kullanılan 167 yeni sözcük ile bunların Osmanlıca karşılıkları gösterilmiştir. Kurultayda bu taslak ele alınmış, yine Atatürk’ün isteği ve onayı ile gereken düzeltiler, düzenlemeler yapılmıştı. 13 Mayıs 1935 günkü toplantıda maddeler üzerindeki görüşmeler bittikten sonra Başkan Saffet Arıkan, “Atatürk’ün yüksek alakasıyla program öz Türkçeye çevrilmiştir” diyerek bunun tümünün oya konulabilmesi için Türkçe metni okutacağını açıklamış, yeni düzenlenen metin oybirliği ile kabul edilmişti.

Bu, ağdalı Osmanlıca ile yazılmış olan yasa dilinin Türkçeleştirilmesi yolunda büyük bir atılım demekti. Parti programının Türkçeleştirilmesinde türevleriyle birlikte toplam 245 sözcük kullanılmıştı. Arapça kökenli hars yerine batı kökenli kültür yeğlenmiş, şu yeni sözcüklere yer verilmişti; ar (sanat), arsıulusal (beynelmilel), asığ (menfaat), ayral (müstesna), bakı kadını (hemşire), baysallık (huzur, sükûn), dışdinsel (laik), ıra (seciye), işyar (memur), inanca (teminat), saylav (mebus), şarlık (belediye)…

1983’te yapılan bir saptamaya göre söz konusu 245 sözcükten 146’sı (yüzde 59, 60), günümüzde de kullanılmakta olup 39’u biraz değişiklikle varlıklarını korumaktadır. Tutunamayıp unutulanların sayısı ise 60 (yüzde 24, 50) düzeyindedir.[44]

CHP programı tüze dilinin özleşmesi yolunda ilk büyük atılım olmuştu. 1924 tarihli Teşkilatı Esasiye dili ise ondan 10 yıl sonra 1945’te Anayasa olarak Türkçeleştirilecekti. Ne ki Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen devrim halkalarını “millete mal olan / olmayan” diye ikiye ayıran Demokrat Parti iktidarı, 1952’de yeniden Anayasanın, Osmanlıcasına dönmüş, Teşkilatı Esasiye tamlamasını yeğlemişti. Bu geriye dönüş için verilen önergedeki ilk imzanın 26 Eylül 1932’yi Türk rönesansının başlangıcı olarak niteleyen Fuat Köprülü’ye ait olması, Ali Canip Yöntem gibi Türkçenin özleştirilmesine öncülük edenlerden biri ile Halide Edip Adıvar, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi aydınların da o önergeye katılmaları kuşkusuz, yalnız Türkçe için değil, Türk Devrimi için büyük bir talihsizlik sayılmıştı.

Atatürk, TDK’nin üçüncü kuruluş yıldönümü olan 12 Temmuz 1935’te yönetim kurulunca kendisine gönderilen saygı ve teşekkür telgrafına şu yanıtı vermişti:

“Türk Dili Araştırma Kurumu’nun üç sene içinde yaptığı işler çok büyüktür. Kurum içinde çalışan arkadaşlar bununla öğünebilirler. Kamunuzu kutlar, tam başarılar dilerim.” [45]

26 Eylül Dil Bayramında da Genel Sekreter İbrahim Necmi Dilmen’e gönderdiği telgrafta, “Üçüncü Dil Bayramını kutlayan telgrafınızı aldım. Türk Dil Kurumu’nun verimli çalışmasını ve bütün yurttaşların dil işlerine gösterdiği büyük ilgiyi sevinçle anarım. Bayramınız kutlu olsun” demişti. [46]

Kurumun koruyucu başkanı da olan Cumhurbaşkanı, 1 Kasım 1936’da TBMM’nin toplantı yılını açış konuşmasını yeni türetilen Türkçe sözcüklerle hazırlamıştı. Bunda yurdun kalkınması, “Türk ülkesi içinde köylere varıncaya kadar küçük büyük bütün şehirlerimizin birer genlik ve bayındırlık göreyi olması, önde tuttuğumuz amaçlardandır” diye vurgularken dil çalışmalarında alınan olumlu sonuçları, “Kültür kıvanımızı, yeni ve modern esaslara göre, teşkilatlandırmaya durmadan devam ediyoruz. Türk tarih ve dil çalışmaları büyük inanla beklenen ışıklı verimlerini şimdiden göstermektedir” diye belirtmişti.[47]

Üçüncü Dil Kurultayı ve Güneş Dil Kuramı

Kurumun üçüncü kurultayı 24- 31 Ağustos 1936 tarihlerinde yine Dolmabahçe Sarayında yapılmıştı. Genel Sekreter İbrahim Necmi Dilmen’in okuduğu çalışma raporunda Dil Devrimi olarak nitelenen dil çalışmalarında gözetilen amaç şöyle vurgulanmıştı:

“Türk Dil Devriminin ameli dileği, yazı dilimizle konuşma dili arasındaki uçurumu ortadan kaldırmak, böylece cumhuriyet Türkiyesinde herkesin kolaylıkla okuma yazma öğrenmesine, okuduğunu anlamasına, düşündüğünü yazmasına meydan açmaktır.” [48]

Toplantılara sunulan ve tartışılan bildiriler yanında sekiz gün süren bu kurultaya Atatürk’ün öngördüğü Güneş Dil Kuramı diye anılan bir kuram (teori) damgasını vurmuştu. Böyle bir kuram o yıllar Avrupasında ortaya atılan görüşlerden esinlenerek öne sürülmüştü. Bunda da dillerin ortaya çıkışı, psikolojisi ve sosyolojisine ilişkin görüşler başlıca etken olmuştu.

Bir Cizvit papazı olan Sümerolog H. Barenton, L’Orogine des langues des religions et des peuples (dillerin, dinlerin ve halkların kökeni) adlı yapıtında (Paris, 1932- 33) Sümerceyi bir anadil olarak değerlendirmişti. Kitabının birinci cildinin başlığı Les Radicaux primitifs des langues conserves dans le sumerien (Sümercede korunmuş olan dillerin ilkel kökleri), ikinci cildin başlığı ise Les langues, leur derivation du sumerien (diller, bunların Sümerceden türeyişi) idi. Barenton, Paris’teki Türk büyükelçiliğinden Atatürk’ün dil sorunlarına önem verdiğini öğrenince ona özel bir mektup yazarak kitabını göndermişti.

Öte yandan Almanya’da Ernest Böklen de 1922’de yayımladığı kitabında dillerin kökenine ilişkin olarak bir Ay-Dil Kuramını öne sürmüştü. Viyana Üniversitesinde Doğu dilleri üzerinde doktora yapan Hermann F. Kvergic ise 1935 Ocağında hazırladığı La psycologie de quelques elements des langues Turques (Türk dillerindeki bazı öğelerin psikolojisi) adlı incelemesini Atatürk’e sunmuştu. 41 daktilo sayfası tutan ve 55 bölüme ayrılmış olan bu inceleme Atatürk’ü çok ilgilendirmişti. Olayların tanığı Dilâçar’ın aktardığına göre, Güneş Dil Kuramı, Avrupa’daki öteki görüşler de dikkate alınarak bu metin üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda ortaya çıkmıştı.[49]

Güneş Dil Kuramında, ilk sözcüklerin ve genel kavramların güneşten kaynaklandığı varsayılıyordu. Dillerin doğuşunun duygusal haykırışlara dayandığı, en doğal haykırışın “Ağ!” olduğu ve bunun da güneş anlamına geldiği kabul ediliyordu. Böyle bir kuramın öne sürülmesinde güdülen amaç, Türk Devriminin dile de yansımasını bir türlü kabul edemeyen çevrelerce ileri sürüldüğü gibi Türkçeyi özleştirmekten vazgeçmek olmayıp Türk tarih tezine koşut olarak bir dil teorisi / kuramı belirlemek idi. Atatürk’ün buradaki amacı şöyle özetlenebilir:

Türkçe, Türk uygarlığı ve kültürü kadar eski ve ana bir dildir. Türk dili, taş ve maden devirlerinde kültür sözcüklerini göçlerle yeryüzündeki dillere yayan eski ve büyük kültür dilidir.

Atatürk böyle bir kuramı ortaya atarken öncelikle görüşlerini yayıp doğacak tepkileri ölçmeye yönelmişti. Bu amaçla Ulus gazetesinde kuramın uygulanmasına ilişkin bazı yazılar da yayımlamıştı. Öte yandan Cenevre’de bulunan Afet İnan’dan böylesi bir kuramın Avrupa bilim çevrelerince nasıl karşılandığını saptamasını istemişti. A. İnan adını vermediği bir dil profesörüyle görüşmesini Atatürk’e şöyle bildirmişti:

“Dil orijini hakkında yalnız faraziyeler olduğunu, fakat umumi bir kanaatin mevcut olmadığını söylüyor… Sizin teori hakkında sordum. Ben bu metodla yetişmedim, bu başka görüş. Size bunun hakkında bir şey söyliyemem dedi.” [50]

Güneş Dil Kuramı, dil kurultayında kimi eleştiriler dışında genellikle olumlu bulunmuştu. Kurultayda dile ilişkin çeşitli bildiriler de tartışılmıştı; ama kurultay kitabında bütün çalışmalar şöyle özetlenmişti:

“Bu kurultayın mihveri, Türk dehasının lengüistik dünyası önüne koyduğu yepyeni bir dilcilik ekolü, yani Güneş Dil Teorisi olmuştur. Bu bakımdan kurultayın önemi, yalnız bir dil ve ülke sınırlarıyla çevrilmiş değil, bütün yüreyer (dünya) bilgisine yaygın olarak düşünülebilir. Türk Dil Kurumu’nun davetiyle on bir memleketten on beş ecnebi dil bilgininin kurultayda bulunması da önemi arttırmış ve toplantıya arsıulusal bir renk vermiştir. Bu memleketler Almanya, Avusturya, Bulgaristan, Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya, Macaristan, Polonya, Sovyet Rusya ve Yunanistan’dır.”

Güneş Dil Kuramının o yıl öğretime başlayan Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümünde ders olarak okutulması da uygun görülmüştü. Ancak uygulama sırasında bu kuramın kökenleri bilinmeyen Arapça ya da başka dillere ait sözcükler için de kullanılarak onların Türkçe sayılması gibi bir yanılgıya yol açtığı görülmüştü. Bunun yanlış yorumlara yol açabileceği düşünülerek kuramdan vazgeçilmişti.

Kuramın değişik yorumlara yol açması bir bakıma kaçınılmazdı. Çünkü kuram bir yasa ya da doğruluğu saptanmış bir kural olmayıp bir varsayım, bir öngörü demektir. Bunlar deneme ya da uygulamada başarılı olursa etkinliklerini sürdürür, dahası kurallaşır ve yasalaşabilirler. Umulan sonuç alınmadığında ise uygulanmasından vazgeçilir, unutulur. Güneş Dil Kuramı da dillerin kökenlerine ilişkin öteki kuramlar gibi belirli bir dönemde ortaya atılmış, kanıtlanamayınca da tarihe mal olmuştur.

Üçüncü kurultayda tüzükte de bazı değişiklikler yapılmış, dilin özleştirilmesine koşut olarak Türk Dili Tetkik Cemiyeti adı Türk Dil Kurumu olarak değiştirilmişti. O zamana kadar onursal başkan kabul edilen milli eğitim bakanlarının doğrudan doğruya kurum başkanı olmaları daha uygun görülmüştü. Dil çalışmalarına bütün kuruluşların daha etkin olarak katılmalarını sağlayabilmek için TBMM başkanı, başbakan ve genelkurmay başkanları da onursal başkanlıklara getirilmişti. Üyeliğe ilişkin madde de genişletilerek kurumun çalışma kollarına seçilenlerin kurum üyeliğini de kazanmış olduklarına ilişkin bir hüküm eklenmişti.

Kurultay başkanlığını yapan ve bundan böyle kurumun başkanı da olan Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan, kurultayı kapatırken yaptığı konuşmada, Türkçenin gelişmesi için Türk Dil Kurumu’nun yalnız dil uzmanlarının değil, tüm yurttaşların katkısıyla çalışmalarını sürdürmek durumunda olduğunu vurgulayarak şunları söylemişti:

“Türk Dil Kurumu kimi bağnaz dilciler gibi, yalnızca bir alana saplanıp kalmak, yalnız koyu Türkiyatçı olmak düşüncesinde değildir.” [51]

Atatürk Dil Çalışmalarını Yaşamının Sonuna Değin Sürdürmüştür

Üçüncü Türk Dili Kurultayından sonra dil çalışmalarını eskisi gibi sürdüren Atatürk, 26 Eylül 1936 Dil Bayramında genel sekreterliğe gönderdiği telgrafta kurum çalışanlarının bayramını kutlamış ve bundan sonraki çalışmalarda da başarılar dilemişti.[52] Bu nedenle Atatürk’ün bu kurultaydan sonra Dil Devriminden vazgeçtiği savı doğru değildir!

Akademi Sorunu

Türkçeyi özleştirerek ulusal bir dil düzeyine çıkarmaya yönelik çalışmaları gerçekleştirecek bir akademinin kurulmasının da gündemde olduğunu belirtmiştik. Ancak Atatürk bu önerileri kabul etmeyip siyasal baskılar altında kalmayacak özerk bir dernek oluşturmayı gerekli bulmuştu. Onun 1936 Kasımında TBMM’de yaptığı konuşmada Türk Tarih ve Dil Kurumlarının çalışmalarını överken, onların ulusal birer akademi kimliğini almalarından söz etmesi, yıllardır Dil Devrimi karşıtı olanlarca yerine getirilmemiş bir buyruk gibi algılanmakta ve bu yüzden 1983’e dek Türk Dil Kurumu’nda Türkçeye emek verenler suçluymuş gibi gösterilmek istenmektedir. Atatürk söz konusu konuşmasında da Dil ve Tarih Kurumlarına ilişkin olarak şunları söylemişti:

“Başlarında kıymetli Maarif Bakanımız bulunan Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu’nun, her gün yeni hakikat ufukları açan ciddi ve devamlı mesaisini (çalışmasını) takdirle yâdetmek isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki analıklarını ret olunamaz ilmi belgelerle ortaya koydukça yalnız Türk milleti için değil ve fakat bütün bilim âlemi için dikkat ve intibahı (uyanıklığı) çeken kutsal bir vazife yapmakta olduklarını emniyetle söyleyebilirim...

Birçok Avrupalı âlimlerin iştirakiyle toplanan son dil kurultayının ışıklı neticelerini bizzat görmüş olmakla çok mutluyum. Bu ulusal kurumların az zaman içinde, ulusal akademiler halini almasını temenni ederim. Bunun için, çalışkan tarih ve dil âlimlerimizin, dünya ilim âlemince tanınacak orijinal eserlerini görmekle bahtiyar olmamızı dilerim.”[53]

Açıkça göze çarptığı gibi Atatürk’ün bu konuşması kurumlara yönelik bir eleştiri niteliğinde olmayıp tersine onlara ilişkin büyük bir övgü ve güven belirtisidir. Onların bir akademi durumuna getirilmesini dilemesi ise, hiç kuşkusuz kurumların saygın birer bilim kurumu olarak bilimsel yöntemlere dayalı ve dünya bilim dünyasında yankılar yapacak yapıtlar hazırlamalarının gerekli olduğunu belirtmek isteğinden kaynaklanmıştır. Nitekim Atatürk, bir yıl sonraki konuşmasıyla da bunu doğrulamaktadır. Bu nedenle 1950’li yıllardan sonra öne sürüldüğü gibi, Atatürk’ün kurucusu olduğu Türk Dil Kurumu’nu bir akademiye dönüştürmeye karar verdiği; fakat bu dileğinin kurum tarafından yerine getirilmediği biçimindeki suçlama her türlü dayanaktan yoksun bulunmaktadır.

Atatürk söz konusu iki kurumu devlete bağlı resmi birer akademiye dönüştürmeye gerçekten karar vermiş olsaydı, 1 Kasım 1936’dan ölümüne kadar geçen 2 yıl 10 gün içerisinde bunu kolaylıkla gerçekleştirme yetki ve olanaklarına sahipti. Oysa bu süre içinde kendisi ne kurumlara bu doğrultuda bir buyruk vermiş, ne bu yolda bir yasa tasarısı hazırlanmış, ne kurumların akademi olmasına ilişkin bir konuşması olmuştur. Aksine koruyucu başkan olarak kendisi kurumlara olan sıcak ilgisini aynı düzeyde sürdürmüş ve yaşamının son aylarına dek dil çalışmalarını yürütmüştür.

Atatürk’ün Özleştirmeye Katkıları

Türkçenin sözvarlığına ve kurallarına dayanarak yeni sözcükler türetme çabaları sırasında arıtmak, er, erdem, esenlik, evrensel, genel, ısı, kıvanç, konuk, kutsal, önemli, özel, subay, tüm gibi yeni sözcükler Atatürk tarafından bulunmuştur. 1934’te soyadı yasasının uygulanmasına geçildiğinde bu yolla Türkçeye yüzlerce yeni sözcük kazandırılmıştı. Bu arada Atatürk de manevi kızı Pilot Sabiha’ya Gökçen, Hamdullah Suphi’ye Hamdullah’ın Türkçe karşılığı olarak Tanrıöver, Alp Kâzım olarak bilinen TBMM Başkanı Kâzım’a Özalp, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin yaşına göre çok dinç bulduğu İzmir Valisi Kâzım Paşaya Dirik, toplantılarda çok söz alan Besim Beye Atalay, demiryolları yapımında büyük emeği geçen Bayındırlık Bakanı Behiç’e Erkin, Urfa savaşlarında yararlığı görülen Milletvekili Ali Saip’e Ursavaş, işinin eri kabul ettiği İş Bankası Genel Müdürü Muammer’e Eriş, Karpiç lokantasında genç bir deniz subayı olarak tanıdığı Fahri’ye Korutürk gibi anlamlı soyadları vermişti.

Ama bu bağlamda onun en büyük katkısı, hendese diye anılan bilim dalının terimlerini geometri adıyla Türkçeleştirilmesi olmuştu. 1936- 1937 kışında konuyla ilgili yerli ve yabancı dildeki kitapları toplayıp Yalova’da çalışmaya koyulan Atatürk, kılavuz niteliğinde bir Geometri kitabı yazmıştı. Bunda “murabba”ya kare, “zaviye”ye açı, “dıl”ıya kenar, “kutur”a köşegen, “mütesaviyül adla”ya eşkenar dörtgen diyen Atatürk, bunlar gibi sayısız geometri terimlerine Türkçe karşılıklar bulmuştu. Ancak kendisi bir ders kitabı yazarı olarak görünmek istemediğinden söz konusu yapıt Milli Eğitim Bakanlığınca bastırılmıştı. 1937- 38 öğretim yılından başlayarak okullardaki geometri dersleri de bu kılavuza dayanılarak yazılan kitaplarla okutulur olmuştu.

1937 sonlarında Denizbank’ın kurulmasına ilişkin yasa tasarısının TBMM’deki görüşmeleri sırasında yapılan dil tartışmaları karşısında gösterdiği tepki ise onun dil çalışmaları konusunda ne denli duyarlı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı.

Giresun Milletvekili Sadri Maksudi Arsal, Denizbank diye adlandırmanın Türkçe tamlama kurallarına aykırı olduğunu öne sürerek onun yerine Deniz Bankası denilmesini önermişti. Buna karşın kimi üyeler Maltepe, Galatasaray, Aşkale Çanakkale, Bahçekapı gibi eski ve Sümerbank, Etibank gibi yeni tamlamaları göstererek Denizbank denilmesini savunmuşlardı. Ama tartışmalar basına da yansıyınca Atatürk sorunu tartışmak için 27 Aralık 1937 akşamı aralarında İsmail Müştak Mayokan, Hasan Reşit Tankut, F. Rıfkı Atay ve A. Dilâçar’ın da bulunduğu bir grubu Çankaya’ya çağırmıştı. Denizbank adının uygun olduğuna karar verilince Vedit Uzgören ile Atay ve Dilâçar’ın hemen o gece Tuna Caddesindeki Ankara Radyosunda gerekli açıklamaları yapmalarına karar verilmişti. Konuşmaların bir özeti de ertesi 28 Aralık günkü Ulus gazetesinde “Denizbank öz Türkçedir” başlığıyla yayımlanmıştı.[54]

Bunların dışında Atatürk’ün son iki yıldaki Dil Bayramını kutlama telgrafları ve TBMM’nin yeni yasama yıllarını açış konuşmalarında Türk Dil Kurumu çalışmalarını övgü ile anması da onun dernek statüsünde bir değişiklik yapmaya yönelmediğinin somut kanıtlarıdır. Hele 1 Kasım 1937’deki Meclis konuşması akademiden amacının bilim kurumu niteliğini kazanmak olduğunu yansıtmaktadır:

“Türk Tarih ve Dil Kurumlarının, Türk milli varlığını aydınlatan çok kıymetli ve önemli birer ilim kurumu niteliğini aldığını görmek, hepimizi sevindirici bir hadisedir.” [55]

Atatürk, 1938 Kasımında TBMM’nin açılışında, kendisinin yazdığı ancak hasta olduğu için Başbakan Celal Bayar tarafından okunan son konuşmasında da Türk Dil Kurumu’nun terim çalışmalarını ve ders kitaplarının yeni türetilen Türkçe terimlerle başlamasını övgüyle anmıştı. Ayrıca elde edilen sonuçlarla Türkçenin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması yolunda önemli bir aşamaya varıldığını vurgulamıştı:

“Türk Tarih ve Dil Kurumlarının çalışmaları takdire layık kıymet ve mahiyet (içerik) arz etmektedir. (…) Dil Kurumu en güzel ve feyizli (verimli) bir iş olarak türlü ilimlere ait terimleri tespit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın (öğretimin) Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim.” [56]

Dil Kurumu çalışmalarına ilişkin bu övücü değerlendirmeleri bilinirken onları görmezlikten gelerek ve yalnızca Falih Rıfkı Atay’ın yıllar sonra Çankaya kitabındaki çelişkili anlatımlara dayanarak Atatürk’ün dildeki devrimci çabalarının bir çıkmaza girdiğini söylediğini kabul etmeye olanak yoktur.

Hiç kuşkusuz devrim bir bakıma zorlama, aşırılık demektir. Türkçenin özleştirilmesi çalışmalarında da bu kuralın geçerli olması kaçınılmazdı. Önemli olan aşırılıklar ayıklandıktan, taşan dere suları yatağına çekildikten sonra geriye kalanlardan yararlanılmasıydı. Macaristan’da tarih ve dil öğrenimi görmüş olan Hüseyin Namık Orkun’un bize anlattığına göre, kendisi yoğunlukla sürdürülen özleştirme çabalarından yakınınca, Atatürk dolaylı ama anlamlı şu yanıtı vermişti. Önce Orkun’dan boşalan bira kadehini doldurmasını istemiş, onun hızla doldurduğu bira köpürüp taşınca da durumu şöyle özetlemiş:

“İşte bizim de yaptığımız bu. Taşkınlıktan sonra geriye kalanları kullanacağız!”

Öte yandan unutmamak gerekir ki yabancı kökenli terim ve sözcüklere Türkçe karşılık bulunurken bunlar birer öneri olarak kamuoyuna sunulmuştu. Bunlardan bazıları Türkçenin kurallarına uygun olmalarına karşın toplumca kabul görmemiş, dolaşıma girmemiştir. İl, ilçe, danıştay, sayıştay kabul edilirken ilbay, ilçebay, kamutay tutunamamıştır. Muallim karşılığı önerilen okutan benimsenmemiş; ancak yıllar sonra üniversiteler yasasına okutman olarak girince kullanılır olmuştur. Bunun gibi Atatürk’ün 1934’te İsveç Veliahtı onuruna düzenlenen yemekteki çarpıcı konuşmasında kullandığı 31 sözcükten 15’i (alan, ataç, bitim, erdem, erk, esenlik, genlik, gönenç, güç, ısı, konuk, sanlı, ulus, utku, ünlü) hiç değişmeden günümüzde de dolaşımını sürdürmektedir. Bunlardan 7’si biraz değişiklikle (denlü / denli, ıssı / ıs, önürme / önerme, özenç / özenme, uykunluk / uyum, yanku / yankı, yöndem / yöntem) varlıklarını korumuştur. Dokuz sözcük ise (anıklatmak, baysak, baysal, kıldacı, söyüncü, süer, yaltırık, tükel, tüzün; canlandırmak, huzur barış, âmil, muhabbet, nur, tam, asil) tutunamamıştır. Bunlarla ilgili olarak şu noktanın da önemle vurgulanması gerekir ki Türkçenin özleştirilmesini yermek için kullanılmak istenen, hostes yerine gök konuksal avrat, imambayıldı yerine içi geçmiş dinsel kişi… gibi Dil Devrimini küçümseyen, küçültmek isteyen karşılıklar Dil Kurumu tarafından türetilmemiş ve önerilmemiştir. Kurumun hiçbir yayınında bulunmayan bu sözde karşılıklar Dil Devrimi karşıtlarının uydurmaları olup yıllardır yine onlar tarafından Türkçenin özleştirilmesini yermek için kullanılmaktadır.

Atatürk’ün hastalığının arttığı yaşamının son aylarına kadar dil çalışmalarını sürdürdüğünün en büyük kanıtı Cenevre’de bulunan Afet İnan’a 23 Aralık 1937 günü kendi el yazısıyla yazdığı mektuptaki, “Gece meşguliyetimiz bildiğin gibi dil dersleri. Gündüz de yalnız olarak aynı mesele üzerinde birkaç saat çalışıyorum” açıklamasıdır. [57]

Bütün bu gerçekler ortada dururken Atatürk’ün, dil çalışmalarının bir çıkmaza girdiğini belirterek bu işten çekildiğini öne sürenler, tek bir yazara, F.R. Atay’ın Çankaya adlı yapıtındaki şu satırlara dayanmak istemektedirler:

“Bir akşam Atatürk, sofra bittikten sonra benim, yanındaki iskemleye oturmamı emretti.

-Dili bir çıkmaza saplamışızdır, dedi. Sonra,

-Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben bu işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız dedi.” [58]

Olayı aktarma doğru ise, bu konuşmada Atatürk’ün bir çıkmazdan söz ettiği açık. Ama o kadar açık olan bir başka gerçek, onun çalışmalardan vazgeçmeye değil, aksine bunu sürdürüp durumu düzeltmeye karar verdiğidir. Ayrıca Atay’ın o döneme ilişkin önemli olaylara ve olgulara yer verdiği bu kitabının göz ardı edilen en büyük kusuru, yıl, ay ve gün olarak hemen hemen hiçbir tarih vermemesidir. Bu yüzden çoğu kez değişmelerin ve gelişmelerin akışını saptamak olanaksızlaşmaktadır. Ancak aktardığı bu olayı izleyen satırlarda yeni bir sözlük komisyonu oluşturulduğundan ve bir Osmanlıca – Türkçe Cep Kılavuzunun hazırlanmasına başlandığından söz ettiğine göre, Atatürk’ün “bir çıkmaz”dan yakınması bu komisyonun kurulmasından önce, yani 1934’te olmalıdır. Çünkü adı geçen komisyonun çalışma döneminin ve Cep Kılavuzlarının yayın tarihi bellidir. Üstelik özleştirme çabalarının ise o tarihten sonra 1935’te en üst düzeyine vardığı bilinmektedir.

Kaldı ki 1937 Aralığında Denizbank tamlamasının Türkçeye, dolayısıyla Dil Devrimine uygun olduğunu savunan aynı Falih Rıfkı, Çankaya kitabında Dil Devriminin öğretim kurumlarına mal edildiğini bu nedenle ondan geri dönülemeyeceğini, bu konudaki görüş ayrılıklarının psikolojik ve toplumsal bazı nedenlerden kaynaklandığını da dile getirerek şunları belirtmektedir:

“Dil, herkesin kullandığı bir şeydir. Dilde yenilik herkesi rahatsız ve tedirgin eder. Zevkler isyan eder; alışkanlıklar dayatır; kanaatler bir türlü uzlaşamaz. Bu hal, işleri yüzünden görenlere anarşi korkusu verir. Dilde başlayan esaslı değişme hareketlerinin nesillerce sürmesi tabii olduğu fikrini kimse benimsemek istemez. Yazanlar kalmamak kaygısı içindedirler. Okuyanlar, bugün anladıklarını yarın anlamamaktan öfkelidirler. Fakat bu alınyazısıdır; yürür. Ve hiçbir kuvvet ileriye doğru bir dil gelişmesini geriye çeviremez...

Atatürk, dilde Türkçeciliği devlete mal etmiştir, üniversiteye mal etmiştir, mekteplere mal etmiştir.

Atatürk’ün amacı, zengin, güzel ve milli Türkçe idi. Bu gayeden ayrılmak için insan Türklüğünden uzaklaşmalıdır. Bugüne kadar yaptığımız, yapılacak olanın belki yarısından da ibarettir. Dilde geri dönülemez.” [59]

Türk Dil Kurumu’nu ve onun çalışmalarını karalamak için Atay’ın bazı satırlarını kullanmak isteyenler, nedense onun kendini yalanlama anlamına da gelen bu satırları da yazdığını görmemek için gözlerini kapamayı yeğlemektedir. Aslında Atatürk Dolmabahçe Sarayında hasta yatarken 5 Eylül 1938’de kendi el yazısı ile düzenlediği vasiyetnamesinde, İş Bankasındaki payının yıllık gelirlerini bazı yakınlarına yapılacak ödemeler dışında kalan büyük kesiminin Dil ve Tarih Kurumlarına verilmesini istemekle Dil Devriminin sürdürülmesinden yana olduğunun en büyük kanıtını vermiştir. Dil tartışmalarının arkasındaki asıl neden ise, Türkçenin özleşmesine karşı oldukları halde, bunu perdeleyerek Dil Kurumu yerine bir dil akademisi kurulmasını savunma dürtüsüne dayanmaktadır. 27 Mayıs 1960’tan sonra bu konuda yapılan girişimden sonuç alamayanlar, 12 Mart 1971 askeri müdahalesinden sonra da dil akademisi kurulmasını öngören bir tasarı hazırlamışlardı. O günlerde Yaşar Nabi Nayır’ın, Edebiyat Dünyasında çıkan Dil Kavgası başlıklı yazısı, Dil Devrimine ve Türk Dil Kurumu’na yöneltilen suçlamaların içyüzüne ışık tutmaktadır:

“Türkiye’de aşağı yukarı altmış yıldan beri süregelen bir Dil Devrimi hareketi var. Zaman zaman yavaşlayıp zaman zaman hızlanmış; ama hiç durmamış bir hareket bu. Başlangıcından bu yana tutucu çevrelerin direnmesine, saldırısına, alaylarına yol açmış, gene de bildiği yoldan hiç şaşmadan ilerlemiş. Bugün Dil Devrimini kötüleyenler, ona insafsızca saldıranlar, dil ve edebiyat tarihimizi bilseler, geçmişte bu alandaki en ılımlı kıpırdanışları bile suçlamaya kalkmış olanların bugün ne kadar gülünç ve anlamsız göründüklerini düşünebilseler, elbette kendilerini kontrol etmek gereğini duyar, yarını bir yana bırakın, artık uyanmış ve geçmişten ders almış aydınların gözünde gülünç düşmekten kaçınırlardı...

Ağızlarında çiğnene çiğnene paçavraya dönmüş bir sakız var; bir dil akademisi kurmak istiyorlar. Kendilerini böyle bir akademinin tabii üyesi sayan kişiler de bu vatan kurtarıcıları avuçlarını yırtarcasına alkışlıyorlar. Aslında bunların tek amaçları Dil Kurumu’na akan suyu kendi ceplerine çevirmekten ibaret. Akademi bir kurulsa dille de dilbilimle de bir ilgisi olmayan kişiler hemen kendilerini oraya üye seçecek, yan gelip nimetlerinden yararlanacaklar. Bu oyuna alet olan devletliler ise işin içyüzünü bilmedikleri gibi pek parlak buldukları tasarının, peşinde koştukları amaca yararlı değil; ancak zararı dokunacağından da habersizler. Bir ülkenin en gerçek değerlerini bir araya getirse bile bir akademinin bir dilin gelişmesi üzerinde büyük etkisi olduğu hiçbir yerde görülmüş şey değildir. Kaldı ki partizanca bir davranışla kurulacak derme çatma bir kuruluş, uyandıracağı hoşnutsuzlukla ancak tersine bir hava ve akım yaratabilir.”

Türk Dil Kurumu Kamu Yararına Çalışan Dernekti

Türk Dil Kurumu, Bakanlar Kurulunda 15 Ocak 1940’ta onaylanan ve 10 Şubat 1940 günlü Resmi Gazetede yayımlanan 2/12665 sayılı kararla “kamu yararına çalışan” dernekler arasına girmişti.

“TDK’nin Kamu Yararına Çalışır
Dernek Olarak Kabul Edilişiyle İlgili Kararname, 15.10.1940

Türk Dil Kurumu’nun Cemiyetler kanununun 37. maddesine tevfikan menafii umumiyeye hâkim cemiyetler meyanına ithali hakkında Devlet Şûrası II. Dairesi ile umumî heyetten yazılan 16.12.1939; 21.12.1939 tarih ve 3965/3636, 357/344 sayılı ilişik mazbatalar, İcra Vekilleri Heyetince 15.1.1940 tarihinde tetkik ve mütalâa edilerek tasdiki kabul olunmuştur.”

Bu kararnamenin altında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile o dönem bakanlar kurulu üyelerinin imzası vardı. Ancak böyle bir karar olmadan da dernek kimliğindeki TDK, Atatürk’ün istediği gibi başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere devletin bütün kurumlarından destek ve saygı görüyordu. Kurumun resmi kurumlardan gördüğü destek, aldığı katkı, kamu yararına çalışan dernek olma kimliği, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte kâğıt üstünde kalacak, giderek bu kimlik kâğıt üstünden de silinecektir.

Demokrat Parti İktidarı,
Türk Dil Kurumu’nun Ödeneği Kesiliyor

TDK’nin 8 Şubat 1951’de yaptığı Olağanüstü Kurultaydan iki hafta sonra, TBMM’de 24 Şubat 1951 Cumartesi günü Milli Eğitim Bakanlığının bütçesi görüşülürken Erzurum Milletvekili Bahadır Dülger’in, bütçede 627. bölümde “Türk Dil Kurumu’na ayrılmış olan on bin liralık tahsisat, kurumun ilmi hüviyetini kaybettiği, siyasi maksatlara alet olduğu ve faaliyeti berbat etmekten ibaret olduğu için tahsisatın kaldırılmasını arz ve teklif ediyorum” önergesi kabul görür ve bu devlet yardımı kesilir.

Türk Tarih ve Dil Kurumlarına, kamu yararına çalıştıkları için ellişer bin lira yardım yapılmaktaydı, Demokrat Parti iktidar koltuğuna oturur oturmaz bu yardımı 10 bin liraya indirmiş, bir yıl sonra da tümden kaldırmıştır. 1950’ye dek resmi günlerde birçok kamu yararına dernek ve kamu kuruluşuyla birlikte “protokol”de yer alan TDK’nin yeri de boşaltılmıştır.

1983 öncesindeki TDK’ye yönelik suçlamaların biri TDK yönetiminin tüzük değiştirerek Milli Eğitim Bakanlarını uzaklaştırması savıdır. Görüldüğü gibi DP iktidarının TBMM’deki girişimleri bu savı tümden geçersiz kılmaktadır. TBMM’nin ve TDK’nin özellikle 1951’deki olağanüstü kurultayının tutanakları ise önemli belgeler olarak ortadadır.

Yine belgeleri çarpıtan ikinci bir sav da TDK’nin tüzüğüne “devrimci” sözcüğünü koymasından sonra Erzurum Milletvekili Bahadır Dülger’in de önergesinde belirttiği “…kurumun ilmi hüviyetini kaybettiği, siyasi maksatlara alet olduğu…” görüşünde odaklanmaktadır. Bu görüş, 1983’e dek kurumu kapatma isteğini körükleyecek, kurumu kapatıp bir akademi kurulmasından yana olanlarca “yaşayan Türkçe” savıyla da beslenecektir.

Dil Devrimine Tepki, Devlet Desteğiyle Büyüyor

1950 Mayısından sonra Türk Dil Kurumu’na emek verenleri bitmez tükenmez bir savaşım beklemektedir. Yalnız Türk Dil Kurumu için değildir üstelik bu savaşım, 1940’lı yıllarda gittikçe güçlenen devrim karşıtı kişi ve kurumlar Türk Devriminin her parçasını masaya yatıracak, Türk İslam sentezi adı verilen bir “ideoloji”ye kılıf arama yoluna gidilecek, her alanda karşıdevrim dediğimiz düşünce ve eylemler palazlanmaya başlayacaktır.

Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre sonra gazetelerde “Derleme tecrübesi (halk ağzından derlenen sözcükler, yeni türetilenler amaçlanıyor), bizi sun’i ve sentetik bir dile götürmüştür”; “düzmece Türkçeden vazgeçilmeli”; Dil Devrimini “biraz durdurmayı, işi bir müddet kendi haline terk etmeli”; “tecrübe devresinde lisanın içtimai, pedagojik, edebi tekâmülü yanlış mecraya sevkedildi”; “mektep kitapları baştan başa piç kelimelerle doldu” diyen yazılar çıkmaya başlamıştır. Bu yazılarda yeni sözcüklerin “nasılsa unutulup gideceği; fakat “bir bahçeye atılmış leş gibi herkesi tiksindirdiği” gibi, inanılması zor olan görüşler de yer almaktadır. “Arabın medeniyeti benim medeniyetimdir” diyebilenlerin ardılları yetişmeye başlamıştır.[60]

İstanbul Muallimler Birliği adlı bir kuruluşun, 23 Ekim 1948’de başlayan ve üç gün süren “Dil Kongresi”nde, Dil Devrimini savunanlarla yadsıyanlar arasında sert tartışmalar yaşanır. Dahası bu kongrede Atatürk’e saygı duruşunda bulunmak istemeyenler vardır; kimi üyeler kongrenin başkanlık kuruluna saygı duruşu isteğini iletirler, ne ki Başkan Dr. Adnan Adıvar bu isteği yerine getirmez. Bu Adnan Adıvar, ilk TBMM’nin milletvekilidir, Kurtuluş Savaşını Atatürk’e çok yakın yaşamış biridir. Kongre sık sık tartışmalarla kesilir, Dil Devrimine karşı olanların yazanağında şu tümceler yer alır:

“a) Dil siyasete alet edilmiştir.

b) Uydurma kelimeler devlet zoruyla kitaplara sokulmuştur.

c) Nesiller birbirini anlamaz duruma getirilmiştir.

ç) Dil Kurumunda çalışanlar emirle iş gören, bilgisiz kimselerdir.”

Kongreden çıkan sonuç özetle şudur: Dil Devriminden hemen vazgeçilmeli; dil işlerinde 1928’den önceki devre dönülmeli; kurum hükümetçe önce denetlenmeli (teftiş edilmeli), sonra kapatılmalı (tasfiye edilmeli).

1946’da kurulan Demokrat Partinin kimi üyeleri de bu düşüncelerle doludur. 16 Ocak 1949 günlü Vatan gazetesi, yeni “demokratlar”ın katıldığı bir toplantıda konuşulanları şöyle haber yapar:

“Otorite kendini halktan ayırmak için yeni bir dil koymak ihtiyacını duydu. Maksat halkın anlamamasıdır. Gaye maateessüf budur. Bu harekette bir bakıma ırkçılık vardır.”

“Otorite”den kimin amaçlandığı bellidir; sonradan bu tür anlatımlar içinde Atatürk’ün adı geçmeden yinelenip duracak; ulu önderin yaptıkları yanlış, gereksiz, yersiz bulunacaktır.

Türk dilinin sadeleştirilmesi tartışmalarının başladığı cumhuriyet öncesi dönemde,

a) Türkçedeki yabancı sözcükleri kurallarıyla birlikte atmaktan yana olanlar vardı, bunlar “tasfiyeci” olarak tanınan kişilerdi ve bu düşüncenin başını çeken Fuat Köseraif’ti.

b) Dile hiç karışmadan (müdahale etmeden), yabancı sözcükleri de bunlarla gelen kuralları da olduğu gibi bırakmayı isteyenler, bunlar tutuculardı; bu düşüncenin öncüsü de Süleyman Nazif’ti.

c) Dili kullanmayı zorlaştıran yabancı kuralları atmayı, sözcüklere dokunmamayı isteyenlerse Genç Kalemler adlı dergi içindeki “Yeni Lisancılar”dı. Bunlar sonradan kurallarla birlikte yabancılığı apaçık olan sözcükleri de atma, halk arasında yaşayan yabancı sözcükleri koruma düşüncesini benimseyeceklerdi.

Kimler Dili Politikaya Araç Yaptı?

1950’li yıllarda bu üç görüş çevresinde toplananlar arasındaki ayrışma büyümeye başlamıştı. İlk görüşün önde gelen temsilcilerinden Nurullah Ataç, “kökünü ve üretme yollarını bilmediğimiz” her sözcük dilden atılmalı diyor, yazılarında kimilerince yadırganan yeni sözcükler kullanıyordu. Dil Devrimini gereksiz bulan tutucularsa Ataç’a ateş püskürüyor, yeni sözcük kullanan herkesi “dili politikaya alet etmek”le suçluyorlardı.

Dilin yenileşmesini istemeyenlere göre Dil Devrimi gereksiz bir eylem, boşuna bir çabaydı; “dili politikaya alet etmek”ti. Türkçe kendi haline bırakılmalı, “tabii tekâmülü” (doğal gelişimi) söz konusu olmalıydı. 1950’lere gelindiğinde halk ağzından derlenen, eski kaynaklardan taranan Türkçe sözcüklerin dilin dolanımına girmesi bile gereksiz bulunuyordu; “tabii tekâmül”cüler, türetme/bileştirme yoluyla kazanılan yepyeni sözcükleri kullanmamakta direniyor, yazıları Arapça-Farsça sözcük ve tamlamalardan geçilmiyordu.[61]

“Kâğıt, kalem, kitap, mektup, ahlak…” gibi sözcükler artık Türkçedir, halkın diline girmiştir, bunlar kalsın, hiçbirine Türkçe karşılık aranmasın; ama ağdalı yabancı sözcük ve tamlamalar atılsın diyenler, dilin kendi kendine gelişemeyeceği, dile emek verilmesi, üzerinde çalışılması gerektiği görüşünü ileri sürüyorlardı. Ne ki bu görüşte olanların savları kesinlik kazanmış değildi. Savlarının arkasında duramıyorlardı.

Dil tartışmaları gittikçe boyutlanıyor; bütün yabancı sözcükleri atmaktan yana olan “tasfiyeciler”le eski sözcüklerin geçmişle bağ kurduğuna inanan tutucular (“muhafazakâr”lar) birbirlerini dile “müdahale etmek”le suçluyorlardı.

Suçlamalarda ölçü ve sınır kalmamıştı. Dilden hangi sözcükler atılmalı, hangileri kalmalıydı; dil yabancı kurallardan arınmalı derken hangi kurallar amaçlanıyordu; terim konusu nasıl ele alınmalıydı? Yeni sözcükler ve bunları kullananlar niçin suçlanıyordu? Türkçeyi sevmeyen, Türkçenin kendi olanaklarıyla yaratılmış öğeleri benimsemeyen anlayış, başka dillerin yazılması, söylenmesi güç sözcüklerini Türkçeden önde ve üstün görerek nasıl bir “milliyetçilik”e tutunuyordu?

Dil tartışmalarında 1950’lilerden 60’lara, hatta 70’lere aktarılan görüşlere yenileri eklenmiş değildi. Tartışmaların odağında hep yeni sözcükler vardı.

Dahası Dil Devrimini savunanlarla kuzey komşumuz olan, o zamanki komünist Sovyetler Birliği arasında ilişki kurmaya çalışanlar bile vardı. Prof. Dr. Mehmet Kaplan bir yazısında şunları söylüyordu:

“Bu hareketin abeslik, kültür ve milli varlığa karşı oluşunu göremeyenler gerçekten gaflet ve dalalet içindedirler. Bizi birleştiren dili ve edebiyatı yok ettik mi, ne hale geliriz, bir düşünün. Ezeli düşmanımız olan Ruslar bunu dört gözle bekliyorlar. Komünist ihtilalinden önce Asya Türkleri ile Anadolu Türkleri arasında müşterek bir yazı diline doğru gidiliyordu. Komünist Rusya, muhtelif Türk şiveleri arasındaki küçük farkları kabartarak, Özbekçe, Kazakça, Kırgızca, Azeri diye dil ilmine aykırı beş on dil icad etti. Maksadı Türkler arasındaki birliği parçalamaktı. Şimdi biz Türkiye’de milli dil, öz Türkçe, Arapça, Farsça, Osmanlıca diye ayırmaya çalışıyoruz. Dil birliği ile milli birlik arasındaki münasebeti düşünürsek bu yolun nereye varacağını kolayca kestirebiliriz.” (8 Mart 1976)

Türlü lehçelere sahip bir anadil olan Türkçeye ilişkin olarak dil tarihi açısından da tartışılabilecek türden görüşleri içine alan yazılar yoğunlaşmıştı. “İslam uygarlığı içinde bin yıl yaşadığımız için” Türk İslam sentezi gereği, Türkçeye doluşan Arapça ve Farsça sözcükleri “fethedilmiş kelimeler” ya da “milli değerlerimiz” sayan yazılar birbirini izliyordu. Bütün Türkler arasında “müşterek bir yazı dili” oluşturmayı ise Zeki Velidi Toğan gibi bilginler gerçekleşmesi olanaksız, “ütopya” olarak niteliyordu. Ne ki bu tür düşüncelerin sahipleri, düşüncelerini bilimsel verilerle kanıtlamak yerine, öz Türkçe sözcükleri ve bu sözcükleri kullananları karalama kampanyasını yoğunlaştırıyorlardı. “Olanak, olası, yanıt, sorun…” gibi sözcükler, artık uydurukçuluğun, solculuğun, dahası komünistliğin simgesi sayılıyordu; özellikle eğitim kurumlarında Dil Devrimiyle kazanılan sözcüklere “yasakçı bakış” yoğunlaşmıştı. Yeni sözcükleri kullanmak politik bir tavır olarak değerlendiriliyordu.

Aklın öncülüğüne, ulusal değerlerine ve Türk Devrimine inananlar soruyordu: İnsanları Türkçeye emek verdikleri; Türkçenin yüzyıllarca unutulan ek ve köklerini işler duruma getirdikleri; unutulan sözcükleri canlandırdıkları; dile yepyeni kavramlar kazandırdıkları; yeni sözcüklerle bilimsel sanatsal üretimi yoğunlaştırdıkları; Atatürk’ün başlattığı devrime sahip çıktıkları için suçlamak mı; Türkçe sözcükleri yasaklamak mı dili politikaya araç yapmaktı; yoksa dinsel ve ırksal verilerle beslenen bir “milliyetçilik”e tutunarak kendi diline düşmanca yaklaşmak mı?

Dil Kendi Kendine Gelişebilir mi?

1950’li yıllarda Dil Devrimine tepki gösterenler, devrimin Türkçeyi kısırlaştırdığını ileri sürüyorlardı. Devrim, Türkçenin önünü kesmişti; dil kendi haline bırakılmalı, yavaş yavaş gelişmeliydi. Suat Yakup Baydur, şu sözleriyle, Türkçenin yarım yüzyıl sonra başına gelecekleri, ta 1952’de görüyordu:

“Bir dilde her kavramı anlatmak için on bin ayrı kelime de olsa, çeşitli kavramları karşılayacak kelimeler yoksa, o dil yoksul bir dildir. Mesela dilimizde ‘kara’ yanında ‘siyah’ var; bunların yanında Fransızcadan ve İngilizceden ‘kara’nın karşılığı olan ‘noire’ ile ‘black’i alsak ve sizin uygun göreceğiniz şeyler için kullansak, dilimizi zenginleştirmiş olmayız. Şimdi kara ekmek mi diyelim, siyah ekmek mi diye düşünürken, bir de nuvar ekmek mi güzel, black ekmek mi diye, uygunluk derdine düşeceğiz. Belki siz o zaman kalkıp ‘siyah’ göz için uygun, ama kaşa da nuvar uyuyor diyeceksiniz, belki de ‘blâk’i cahile yakıştıracaksınız, giyim için Türkçe ‘ak’ı, yiyecek için Arapça ‘beyaz’ı, akıcı şeyler için İngilizce ‘white’ı, bulut için Fransızca ‘blanch’ı arayacaksınız.”[62]

Baydur’un bu sözleri, hiçbir dilin kendi kendine gelişemeyeceğini, sözcük ve kavram sıkıntısı olan ya da kendi haline bırakılan bir dilin eninde sonunda yabancı sözcük ve kavramlara kapısını açacağını göstermektedir. 50’li yıllarda Peyami Safa da şöyle demektedir:

“Kendi kendine bırakılan bir dil ne sadeleşebilir, ne özleşebilir, ne de zenginleşebilir. Her ileri ülkede akademiler, dil dernekleri, üniversiteler, bilginler ve sanatkârlar, hem toplu, hem de ayrı ayrı, dilin özleşmesine ve zenginleşmesine çalışmışlardır. Devlet onları desteklemiştir. Resmi ve yarı resmi kuralların, bilginlerin ve sanatkârların yarattığı terimler ve kelimeler, okul yolu ile bilim ve edebiyat diline girmeseydi, sözlüklerde yer almasaydı, ileri millet dillerinin şahsiyet kazanmasına da zenginleşmesine de imkân olamazdı. Burada devletin rolü, resmi, yarı resmi ve hususi kurullarınkinden daha az değildir. Bana öyle geliyor ki, dil ve terim davasında en büyük yanılgı, muhafazakârlarımızın ‘tedrici tekâmül’ dedikleri ‘dereceli evrim’ yolu ile bir dilin kendi kendine ve yavaş gelişebileceğine inanmalarıdır. Genç Kalemlerden bugüne dek Türkçe yeni binlerce kelime kazanmışsa, bu, hiçbir zaman kendiliğinden olmamıştır. Osmanlı bilgin ve sanatkârlarının yarattıkları birçok terim ve kelimeler, yalnız yayın ile değil, okul yolu ile ve devlet zoru ile de Türkçeye mal edilmiştir.”[63]

Zamanla bu düşüncesini değiştirmiş olsa da Peyami Safa, bu sözleriyle 2000’lere dek taşınan ve hep aynı noktada düğümlenen tartışmaların bir yanına nokta koymuştu aslında. O dönemde devrim karşıtlarının tepkisi özellikle Nurullah Ataç’a yönelmişti. Ataç da dilin kendi kendine gelişemeyeceğine inanıyordu. Çünkü Ataç’a göre, “Dil, bir uygarlık olayıdır. Bir uygarlığın kurduğu dil, başka bir uygarlığın düşündüklerini söyleyemez, yetmez onu söylemeye. Bir ulus uygarlığını değiştirdi mi, dilini de değiştirmek zorundadır.” [64]

Ataç, dilin kendi kendine gelişeceğini savlayanlara yanıtı şöyle olur:

“Dil kendi kendine gelişiyormuş, temizlenecekse temizleniyormuş, bırakmalıymışız kendi haline. Aklı başında bir kişinin söyleyeceği söz mü bu? Bir ulusun okuryazarları, aydınları, bilginleri dille uğraşmazlarsa dil kendi kendine ilerler, gelişir mi? Diyelim ki ben Fransızca bir kelimenin karşılığını arıyorum, Türkçede yok öyle bir kavram, ne yapacağım? O kelimeyi ben kurmaya, uydurmaya çalışmayacak mıyım?”[65]

Konu, gelip “uydurmak” eylemine dayanıyordu. Dil Devrimiyle kazanılan sözcükleri yadsıyanlar, aslında türetme eylemi yapmış “uydurukça” gibi bir sözcük türetmişlerdi. Dil Devriminin karşısavı olarak “yaşayan dil/ yaşayan Türkçe” tamlamalarını öne çıkarmaya başlamışlardı. Ataç bunu da eleştirmiştir: “Yaşayan dil! Yaşayan dil! Ağızlarında hep bu! Bir bakın o yaşayan dilcilerin yazdıklarına. Birinde gerçekten yaşayan, gerçekten canlı, düşüncenin, duygunun titremesini gösteren bir cümle bulamazsınız.”[66] “Uydurma dil dediler mi, bir şey söylediklerini sanıyorlar. Söyleyim ben size; Bu uydurma sözünü, Türkçecilik akımına karşı bir silah diye kullanmaya kalkanlardan ne dediğini bilen, şöyle gerçekten düşünerek konuşan bir tek kişi tanımıyorum. Evet, uyduracağız, bizim yaptığımız, uydurduğumuz kelimeler de yavaş yavaş halka işleyecek, eski Arapça, Farsça kelimelerin işlediği gibi. Onların yerini tutacak.”[67]

Türkçeleştirmede Aşırılığa mı Gidildi?

Türkçeleştirme eyleminde “aşırılık”a gidildiği savı da devrim karşıtlığına bulunan başka bir kılıftır. Aşırılık, kişiden kişiye değişebilecek bir kavramdır: “Bir suç olabileceği gibi, yerine göre erdem de olabilir. Yerine ve zamanına göre değişir bu yargılar.”[68] Sevginin, dürüstlüğün, doğruluğun da ölçüsü olabilir; değerbilmezliğin, yalanın, yanlışın da… Ataç gibi düşünenler, dil sevgisinde aşırılıktan hiç gocunmazlar; dahası Ataç, “Aşırılıktan çekinmek, düşüncelerimizin sonuna dek gitmekten çekinmek demektir. Düşüncelerinin sonuna dek gitmekten çekinen kişi ise, türlü düşünceleri, türlü görüşleri birbirine karıştırıyor, birini öteki ile köreltiyor demektir” diyerek “Aşırıyım ben!”[69] diye çekinmeden haykırır.

Ne ki 1950’lerden sonra devlet kurumlarında Türkçe sözcüklere bakış, “aşırılığa kaçılmadan” gibi düşsel bir ölçüye vurulacak; bu ölçü, 2000’lerde de kullanılacaktır. Dil Devrimini sevmeyenlerden biri olan Prof. Dr. Mehmet Kaplan, 8 Mart 1976 günlü “Dilde Aşırılık ve İtidale Doğru” başlıklı yazısıyla “aşırılığa kaçmadan” ölçüsünün “siyasal bir bakış açısı”ndan başka bir şey olmadığını gösterir:

“Bugün Osmanlıca, edebiyat fakültelerinde öğrencilere zorla öğretilebilen ölü bir dilden farksızdır. Cumhuriyet devrindeki öz Türkçecilik, ihtisas adamlarının dışında, artık kimsenin anlamadığı Osmanlıcaya değil, yaşayan dile karşı bir harekettir. Canlı bir varlık, haksız hücumlarla delik deşik ediliyor. Ona karşı yükselen feryatların sebebi bu. (…) Dile yerleşmiş bütün yabancı kelimeleri tasfiye etme demek olan aşırı öz Türkçeciliğin aleyhinde olmakla beraber bir ihtiyaca tekabül eden Türkçenin kaidelerine uygun ve halk tarafından benimsenmiş yeni kelimelerin düşmanı değilim. Batılı eserleri çevirirken dilimizde karşılığı bulunmayan binlerce kelime ile karşılaşıyoruz. Bunları olduğu gibi alırsak, Türkçe yeniden Osmanlıcaya döner. Elden geldiği kadar onlara yeni karşılıklar bulunmasında mahzur görmüyorum. (…) Şunu itiraf edelim ki aşırı öz Türkçecilik, zararlı tarafları yanında, ilim dışı çabaları ile de olsa, Türkçeye bundan sonra yaşayacak birçok yeni kelimeler kazandırmıştır. Bunlar muhafazakâr görünenlerin bile diline girmiş ve yerleşmiştir.”

Ömer Asım Aksoy, Prof. Kaplan’ın bu yazısını değerlendirir.[70] Aksoy’a göre, profesör çelişkili bir tutum sergilemekle birlikte, dil konusunda “ılımlı” olmaktan yanadır; Dil Devrimini hem zararlı, hem yararlı bulmaktadır. Ancak N. Hacıeminoğlu, Muharrem Ergin, Faruk Timurtaş, Ali Fuat Başgil, Fuad Köprülü, Orhon Seyfi Orhon, Ahmet Kabaklı ve başkaları Dil Devrimiyle Türkçenin bilim sanat dili oluşunu göz ardı ederek, Ergun Göze, Nazlı Ilıcak gibi alanları dile uzak kişiler devrim ve “aşırılık” üstüne pek çok yazı yazmış, pek çok konuşmuşlardır.

Dil Devrimi Karşıtları Ne Yapmak İstiyor?

Dilin yenileşerek gelişmesini, “geçmişe bağları” koparan aşırı değişme olarak görenler arasında, yazık ki Türkçenin tarihsel akışına, Türkiye ve dünyadaki dil çalışmalarına, dilbilimsel etkinliklere ilişkin hiçbir çalışması, araştırması olmayanlar da bulunmaktadır. Kuşkusuz dil hiç kimsenin, hiçbir kurumun tekelinde değildir; ancak bilimsel verileri göz ardı ederek Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nda yapılan çalışmaları, kendi dünya görüşüne göre değerlendirerek dil tartışmalarının çıkmaza girmesine yol açmışlardır.

Devrim karşıtı olanlara, “Dili değiştirmeye kalkan biz değiliz ki! Bu dil, en aşağı yüzyıldan beri boyuna değişiyor. Niçin değişiyor. Bir kişi öyle dilemiş de buyurmuş, onun için mi değişiyor? Olur mu öyle şey? Yüzyıldan beri boyuna değişiyorsa demek ki bir sıkıntısı var, kendi kendine yetmiyor, kendini beğenmiyor; sınırları dar geliyor” diyen Nurullah Ataç, bir bakıma “aşırılık”taki ölçüyü de vurgulamaktadır.[71] Çünkü dünyada dilde devrim yapan ilk ve tek ülke de Türkiye değildir. Almanya, Macaristan, İsrail ve Norveç, Türkiye’den çok çok önce dilde devrim yapma gereksinimi duymuşlar, bu ülkelerde dilde devrim başlangıçta tepki almıştır. [72] Örneğin “Macar Dil Devriminde, Dil Devriminin karşısında olanlardan (ortologlardan) bir bölümünün hazırladığı Debreceni Grammatika (1795) adlı dilbilgisi kitabında ‘dile durmadan değişen bir processus (işlem) değil, kanunları kesin, tamamlanmamış ve hazır bir nesne gözüyle’ bakılmaktadır.”[73] Yine İmer’in belirttiğine göre, Almanya ve Norveç’te dil devrim başlangıçta tepki görmüş, dahası bu ülkelerde de devrim ürünü sözcüklere yasaklama yoluna bile gidilmiştir. Çünkü devrim, içinde karşı oluşları da barındıran karmaşık bir süreçtir. Dilde devrim sürecinde de dilin kendi kendine gelişmesinin olanaksızlığı düşünülürse, “dile ‘müdahale’ ederek geliştirmenin olanak içinde olduğu, Dil Devrimine karşı olanlarca da benimsenen bir gerçektir.”

“Tarihin akışı içinde dilleri yanlış yola saptırılmış uluslar vardır. Ama hepsi, yüz, iki yüz, üç yüzyıl önce bizim şimdi yönelmiş olduğumuz yolu tutmuş, dillerini bu anlayışla geliştirip zenginleştirmişlerdir. XVIII. yüzyıldaki Macar Dil Devrimi üzerine değerli bir inceleme yapmış olan Macar dil bilginlerinden Prof. J. Eckmann, ‘bir dilin söz hazinesi, tabii gelişimle değil, isteyerek yapılan kelime üretimiyle de zenginleşir’ diyor.

Fransa’da XVII. yüzyılın başlarında Malherb’in önderliğini yaptığı atılımlarla Fransızcanın Yunan, Latin ve İtalyan sözcüklerinden temizlendiğini bilmeyen aydın yoktur. Son zamanlarda İngilizce salgınına uğrayan Fransızcayı yabancılaştırmaktan kurtarmak için ise, başbakanlığa bağlı bir Fransız Dilini Koruma ve Yayma Yüksek Kurulu kurulmuştur. Bu kurul, Türkiye’de yürütülen başarılı dil düzenlemesi üzerine bilgi almak için Milli Eğitim Bakanlığımıza başvurmuştur. Bakanlık da Talim ve Terbiye Dairesinin 15 Mayıs 1972 tarihli ve 2197 sayılı yazısı ile Türk Dil Kurumu’ndan bu konuda bir rapor istemiştir. Fransız Dilini Koruma ve Yayma Yüksek Kurulu şöyle yazıyordu; ‘Türkiye Cumhuriyeti’nde dil konusu, kurucusunun kılavuzluğu ve verdiği hızla ülkenin baş sorunları arasına geçmiş ve çok iyi düzenlenip yürütülerek başarılı bir sonuca ulaşılmıştır.’

Fransız dilini özleştirme çabasının nasıl bir duyarlıkla sürdürüldüğünü, 7 Ocak 1976 sabahı radyo haberleri arasında dinlediğimiz şu sözler bir kez daha göstermiştir: ‘Fransa’da bütün reklam ve ilanlarda yabancı kelimelerin kullanılması yasaklandı. Bu konuda çıkarılan kanunun gerekçesinde, uygulamaya Fransızcanın yozlaşmasını önlemek amacıyla girildiği bildirildi.’

Bize gelince; Fransızların örnek almak istedikleri ulusal dili koruma ve geliştirme çabamız, ne acıdır ki cumhuriyetimizin 44. ve 52. yıllarında bu ülkenin Milli Eğitim Bakanlarınca dilimizin yolundan saptırılması diye niteleniyor ve yabancı sözcüklere kol kanat geriliyor.”[74]

Ömer Asım Aksoy’un 1970’lerdeki bu yargıları bugün de geçerlidir. Cumhuriyetle gelen Dil Devrimini “geçmişle bağları koparan aşırı bir değişim” olarak görenlerin, cumhuriyet öncesindeki dil tartışmalarını da göz ardı ettikleri bellidir. “Namık Kemaller, Ziya Paşalar, Ahmet Mithat Efendiler, Ali Suaviler, Şemsettin Samiler, Necip Asımlar, Ömer Seyfettinler, Ziya Gökalpler hep yazı dilini değiştirme yönünde savaşım vermişler, bu yolda önemli gelişmeler de sağlamışlardır.”[75]

Bu bölümde Ömer Seyfettin’i yeniden anmak gerekiyor; o “Turan” ülküsü taşıyan biridir, “Genç Kızlarımız İçin Altı Derste Tabii Yazma Sanatı” başlıklı uzun yazısında, Türkçeyi “avama mahsus bir patua”, yapmacıklı bir söyleyiş sayan, ya da “kaba dil” diye gören öğretmenler olduğunu şöyle anlatır:

“Eskiden bir itikat vardı. Eline kalem alan Arapça Acemceyi iyi bildiğini göstermeye kalkar, birbiri ardına birçok cafcaflı terkipler düzerdi. Konuşulan tabii lisan, avama mahsus bir patua sanılırdı. Edebiyat kamusu, Arapça Farsça idi. Çarşıda satılan lügat kitapları içinde bir tek Türkçe yoktu. Bu hal, henüz içinden çıkmaya çalıştığımız ümmet devrimizin medrese zihniyetinden artakalmış bir temayül idi; bu temayül, sonra açılan mekteplere de girmişti. İdadide benim bir kitabet hocam vardı. Sade Türkçe yazanlara kızardı… İki defterimiz vardı. Biri ezberleyeceğimiz Arapça, Acemce kelimelere mahsus, öteki okuduğumuz eserlerden toplanmış güzel Arapça, Acemce terkiplere mahsus. Bu kelimeleri vazifelerinde en çok kullanan mükafat alırdı.” (Türk Kadın dergisi, Aralık 1918, Ocak 1919) [76]

Ömer Seyfettin, 1914’te Türk Sözü adlı dergiye, “Osmanlıca Değil Türkçe” diye yazar; Osmanlıcayı savunanlara da “...ne kadar çalışsanız, Arapça Acemce terkipler yapsanız konuşulan tabii, güzel ve terkipsiz Türkçe galebe çalacak ve Osmanlıca denilen enderun dili eski divanların şimdi bile artık açılıp okunmayan mey’li, mahbub’lu sayfaları arasında müebbeden gömülü kalacaktır” diye seslenir.[77] Yine Ömer Seyfettin “Yeni Lisan ve Çirkin Taarruzlar” başlıklı yazısında da “İlme, fenne (...) mugayyir (yani yabancı) olan üç lisandan mürekkep (oluşan), iki yabancı lisanın kaideleri altında muvazenesini, ahengini, Türklüğünü kaybeden eski lisanın son zamanlarda hayli gayretli müdafileri meydana çıktı. Ben bunları beklemiyor değildim... Çünkü ezeli tekerrürden ibaret olan tarih bana, bu olacaktı” demektedir (Genç Kalemler, C.III, sayı 22, 1912).[78]

Ömer Seyfettin aynı yazısında şunları söyler: “ (...) Ey Türk muharrirleri! Yazmadan evvel Türkçe konuşmasını, anadilimizin şivesini, ahengini, tabiatını, tecvidini öğrenmeye, ondaki gizli, derin, vâsi güzelliklerinin farkına varmaya gayret ediniz. Ve unutmayınız ki, karalama değil, eser yazıyorsunuz!” [79]

Ömer Seyfettin’in Ali Canip’e yazdığı bir mektup ise aydın duyarlılığını yansıtır:

“Sevgili Ali Canip Bey, (...)Edebiyattan nefret ettiğimi ve bu nefretimin iğrenç, tiksindirici bir nefret olduğunu yazmıştım. Bu nefretim edebiyata olmaktan ziyade lisanadır. Bizim lisanımız -her zaman düşündüğümüz gibi- berbat, perişan, fenne ve mantığa muhalif bir lisandır. Garp edebiyatını biraz tanıyan, mümkün değil bu nefretten kurtulamaz. Bu lisanı zaman ve vakıfane bir say tasfiye eder. (...) Arapça Farsça terkiplerin hiç lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. Kimin gösterecek, teşhir edecek fikri yoksa onları çok kullanmıştır. Eğer terkipler terk olunursa, tasfiyede büyük bir adım atılmış olmaz mı? Bunu yalnız başaramam; Geliniz Canip Bey edebiyatta, lisanda, bir ihtilal vücuda getirelim. (...)”[80]

“Lisanımızın kendi kendine Türkçeleşmesini beklemek boştur. Biz cehdedip Türkçeleştirmeli, (...) klişe tertiplerden kurtarmalıyız. Konuşulan Türkçe beş altı asır evvel de vardı. Bugün de vardır. Fakat yazılmıyor. İş onu bütün güzelliğiyle, tabiatıyla, edasıyla, sarfıyla, şivesiyle yazmakta... Milletler ve edebiyatlar hep lisandan doğar. (...) Ben bütün milli, içtimai ve edebi ümitlerimi kendisine atfettiğim kahramanı bekliyorum. Fakat o hâlâ gelmiyor” (Türk Sözü, 16 Temmuz 1914).[81]

Yazarımızın beklediği o “kahraman” gelir; ama o göremez. Çünkü cumhuriyeti göremeden 1920’de ölmüştür; ancak o, coşkulu duyguları, yenilikçi düşünceleriyle, “nefret” ettiği dilin değil, Türkçenin büyük yazarı olarak cumhuriyet çocuklarınca bugün de okunmaktadır.

Ömer Seyfettin dönemi öğretmenlerinin göz ardı ettiği Türkçe sözcükleri canlandırmanın, ya da Türkçenin sözcük yapma yollarından biri olan türetmeyi “aşırılık”la özdeşleştirmenin bilimsellikle bağdaşır bir yönü yoktur: “Türetme bütün diller için bir gereksinmedir. Yaşadığımız dünyada yeni bir buluşun duyulmadığı, yeni bir nesnenin, yeni bir kavramın ortaya çıkmadığı gün yok gibidir. (...) Yeni bir madde bulan bir bilgin, yeni bir araç yapan, çalışmalar sonucunda yeni bir kavram ortaya atan bir uzman, onu adsız bırakamaz. Macaristan’da, Almanya’da, Japonya’da, İsrail’de, daha pek çok ülkede yabancı bilim terimleri ve sözcükler, olduğu gibi dile aktarılmamış, dilde onları anlatan terimler türetilerek karşılanmıştır. (...) Türetmede temel olan, elbette doğru türetmedir; dilin türetme kurallarına uygun sözcükler ortaya koymaktır.”[82]

“Türk Dil Devrimi, Atatürk devrimlerinin en iyi yerleşenlerinden biri olduğu gibi, çeşitli ülkelerde gerçekleştirilen Dil Devrimleri ve dili özleştirme akımları içinde en başarılısı, en çabuk yaygınlaşanı ve kendine özgü nitelikleri olanıdır. Bir ulusun dili, 40 yıl içinde özüne dönmüş, pek çok yeni öğelerle tazelenip zenginleşerek bir bilim ve kültür diline dönüşme yolunu tutmuştur. (...) Bunun en güzel tanıklarından biri, Türkiye Türkçesinin sözvarlığında Türkçe sözcüklerin oranındaki büyük artıştır.”[83]

Dilbilimci Prof. Dr. Doğan Aksan’ın da belirttiği gibi, Dil Devrimi başarılı olmuştur, 2000’lerin Türkiyesinde devrim ürünü sözcükler, dünkü devrim karşıtları ve onların ardılları tarafından da doğallıkla kullanılmaktadır. Artık Türkçenin ve devrimin gücünü tartışmanın, zaman yitirmekten başka bir işe yaramayacağı anlaşılmıştır.

Ne ki Milli Eğitim Bakanlığı’nın 16 Nisan 2003 günlü genelgesinde, Radyo Televizyon Üst Kurulu yasasında ve başka resmi belgelerde Türkçenin kullanımında “aşırılığa kaçmadan” sözleri yer almaktadır. MEB’nin adı anılan genelgesinde “Sorun, problem, mesele…” gibi sözcüklerin hepsinin kullanılabileceği, geçmişteki sözcük yasaklarınınsa geçersiz olacağı belirtilmektedir. Öte yandan 2000’lerde TBMM’nin çıkardığı kimi yasalarda (örneğin Türk Ceza Kanununda) devrim ürünü sözcüklerin sıklıkla kullanılması, kuşkusuz Türkçe ve Dil Devrimi açısından önemli bir kazanımdır.

Hiç yorum yok: