19 Haziran 2010 Cumartesi

Atatürk'ün Türk Dil Kurumu 2

TÜRK DİLİ TETKİK CEMİYETİ

Dile ilişkin çalışmaları yürütecek bir dernek kurulmasına karar verildiğinde bir yıl önce Türk tarihinin eskiliğini ve Türklerin uygar bir toplum olduğunu kanıtlarıyla ortaya çıkarılması amacıyla Atatürk’ün isteğiyle kurulan dernek örnek alınmıştı. Çünkü 15 Nisan 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti adıyla kurulan örgütün bir yıllık çalışmalarından çok olumlu sonuçlar elde edilmişti. Tarih çalışmalarının uzmanlar aracılığı ile sürdürülmesi öngörüldüğünden söz konusu dernekte üye sayısı 40 olarak sınırlandırılmıştı. Dilde ise halkın katılımını sağlamak gerektiğine göre böyle bir sınırlama düşünülmemeli idi.

Artık kararını vermiş olan Atatürk, Birinci Tarih Kurultayı çalışmalarının devam ettiği 10 Temmuz 1932 gecesi, bazı arkadaşlarıyla kurultay üyelerinden bir kısmını Çankaya Köşküne çağırmıştı. Cumhurbaşkanlığı yaverlerince tutulan kayıtlara göre toplantıya, Milli Eğitim Bakanı Esat Sagay, Samih Rıfat, İhsan Sungu, Muzaffer Göker, Hasan Cemil Çambel, Tevfik Rüştü Aras, Sadri Maksudi Arsal, İbrahim Grandi Grantay, Müfit Özdeş ve Tahsin Uzer katılmışlardı.[26] Tarih Kurultayı çalışmalarının değerlendirildiği bu toplantıda dil sorununun nasıl çözüleceği de tartışılmıştı. Kurultayın sona erdiği ertesi günü akşamında da aralarında Samih Rıfat’ın da bulunduğu Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti üyeleri ile birlikte Falih Rıfkı Atay ve Ruşen Eşref Ünaydın da Çankaya Köşküne çağrılmışlardı.

Ruşen Eşref Ünaydın, o geceyi şöyle anlatıyor:[27]

“Türk Dili Tetkik Cemiyeti işlerindeki hatıralarım şöyle başlıyor.

11 Temmuz 1932’de Reisicumhur Mustafa Kemal Hazretlerinin davet iltifatlarını aldım. Akşamüzeri Çankaya’ya gittim. Kendileri birkaç vakittir yeni köşke geçmişlerdi. Yukarı katta, kitap odasının yanındaki çalışma salonunda huzurlarına çıktım. Duvarları krem, döşemeleri de kahverenkli bu sade ve büyük salonun orta yerindeki uzun masanın başında oturuyorlardı. O masanın etrafında Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti azaları da vardı. O günlerde ilk tarih kongresi yeni bitmişti.

Şimdi konuştukları:

Gelecek yıla yetiştirilecek büyük kitabın bölümleri nasıl olacağı ve bunları kimlerin yazacağı idi. Yanılmıyorsam, o akşam orada bulunanlar şunlardı: Âfet Hanım, Yusuf Akçura, Samih Rifat, Riyaseticumhur Kâtibi Umumisi Hikmet, Yusuf Ziya, Hasan Cemil, Sadri Maksudi, Maarif Vekâleti Talim ve Terbiye Dairesi Reisi İhsan, Hamit Zübeyr, Hüseyin Namık beyler, bir de Macar Profesör Zayti Ferenç.

Tarih konuşması bitmek üzere iken Gazi Hazretleri, oradakilere sordular:

-Dil işlerini düşünmek zamanı da gelmiştir. Ne dersiniz?

Maarif Vekâleti bütçesinden tahsisatı kesildiği 1931 Temmuzu sonundan beri, eski Dil Encümeni artık çalışmıyordu. Harf inkılabının hızından doğan bu kaynağın yeni bir varlık göstermesi çok yerinde olacaktı. Onun için, Reisicumhur Hazretlerinin yüksek düşüncesi sevinçle karşılandı. Gazi Hazretleri,

- Öyle ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım. Adı Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun, buyurdular.

Yeni cemiyetin ne gibi işlerle uğraşacağı görüşüldü. Sonunda Reisicumhur Hazretleri kendi eli ile şu resmi çizdi (Atatürk’ün çizdiği resmi Ruşen Eşref açıklar).

Çalışmanın çerçevesi ortaya çıkmıştı. Cemiyetin iki büyük kolu olacaktı; biri filoloji ve lengüistik, biri de Türk Dili.

Filoloji ve lengüistik, hem doğrudan doğruya bu bilgilerle, hem de bu bilgiler yollarından Türk dili ile uğraşacaktı.

Türk dili kolunun üç bölüğü ise, lûgat-ıstılah, gramer-sentaks ve etimoloji bakımından Türk dilini tetkik ve tespit edecekti.

Reisicumhur Hazretleri,

- Yarın hükümete bir istida verip cemiyetin iznini almalı. Fakat bunun için daha önce bir reis, bir de umumi kâtip seçmeli. Ben her ikisini de burada, aramızda görüyorum, dediler.

Eli ile Samih Rifat Beyi göstererek,

- Zatıâliniz bunun reisliğini alırsınız, buyurdular. Umumi Kâtipliğe lütfen beni münasip gördüler.

- Şimdi iki âza için de iki arkadaş düşünürsünüz, dediler. Samih Rifat Bey ve ben, bize çok şerefli bir iş emreden Reisicumhur Hazretlerinin yüksek teveccühüne teşekkür ettik. Âzalar için Yakup kadri Beyle Celal Sahir Beyi söyledim.

- Pekeyi, dediler. Celal Sahir Bey veznedarlığa, Yakup Kadri Bey de âzalığa seçildi. Reisicumhur Hazretleri,

- Zannederim şimdilik Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin nizamnamesini alırsınız. Lazım gelen yerlerine cemiyetinizin adını ve gayesini yazarsınız. Yenisini sonra düşünürüz, dedi.

Böylece millete yararlı birçok iş gibi Türk Dili Tetkik Cemiyeti de GAZİ MUSTAFA KEMAL’in başından doğdu.”

Atatürk, hemen hükümete bir dilekçe ile başvurulmasını, gereken iznin alınmasını, ancak bunun için de kurucuların belirlenmesi gerektiğini anımsatmış ve Samih Rıfat’ın başkan, Ünaydın’ın da genel yazman olmasını istemişti. Kurucuların dört kişi olmasını öngördüğünden öteki iki kurucunun kimler olması gerektiğini sormuştu. R. E. Ünaydın’ın önerdiği Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Celal Sahir Erozan uygun görülmüş ve veznedarlığın da Erozan’a verilmesi kararlaştırılmıştı.

Atatürk, derneğin adından tüzüğüne, kurucu üyelerinden nasıl çalışacağına dek her şeyi önceden belirlemişti. Türkçe ile ilgili araştırma ve yayınlar yapması öngörülen dernek bilimsel bir nitelik taşıyacaktı. Atatürk Türk Tarih Kurumu’nda olduğu gibi bu yeni derneğin de koruyuculuğunu kabul etmişti. Bu, dil çalışmalarının da onun bilgisi çerçevesinde ve katkısıyla yürütüleceğinin göstergesiydi. Derneğin tüzük taslağı düzenlenmiş, dört kurucu üye saptanmış, görev dağılımı da yapılmıştı. Ünaydın aynı zamanda derneğin sorumlu temsilcisi olacaktı. Böylece zaman yitirilmeden ertesi gün, 12 Temmuz 1932’de İçişleri Bakanlığına aşağıdaki dilekçeyle başvurulmuştu:

“Dahiliye Vekâleti Celilesine,

Muhterem Efendim,

Türk dili hakkında tetkikat ve neşriyatta bulunmak maksadiyle ve merkezi Anakarada Halkevi binasındaki dairede bulunmak üzere Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla ilmi bir cemiyet teşkil edilerek nizamnamesi merbuten takdim kılınmıştır. Cemiyet İdare Heyeti azalarının isimleri ve imzaları arizamızın altında yazılıdır. Cemiyetin mesul murahhası ve umumi kâtibi Afyon Karahisar Mebusu Ruşen Eşref Beydir. İcap eden resmi muamelenin ifasına müsaade buyurulması rica olunur, efendim.

Türk Dili Tetkik Cemiyeti Reisi Çanakkale Mebusu Samih Rıfat

Umumi Kâtip Afyon Karahisar Mebusu Ruşen Eşref

Âza ve Veznedar Zonguldak Mebusu Celal Sahir

Âza Manisa Mebusu Yakup Kadri”

Bu başvuru Dernekler Yasası gereğince Emniyet İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilmişti. Derneğin tüzüğü, amacı ve kurucuların kimlikleri açısından bir sakınca bulunmadığı saptanmış ve hemen ertesi 13 Temmuz günü çalışmalara başlanılması için gereken şu izin belgesi verilmişti:

‘‘İZİNNÂME SURETİ

İLMÜHABER

Cemiyetin unvanı: TÜRK DİLİ TETKİK CEMİYETİ

Maksadı tesisi (kuruluş amacı): Türk dilini tetkik ve elde edilecek neticeleri neşretmek (yayımlamak)

Merkezi; Ankara

Tarih-i tesisi (kuruluş tarihi): 12. . 1932

Unvanı ve maksadı tesisi yukarıda yazılı olan TÜRK DİLİ TETKİK CEMİYETİ’nin nizamnamesi tevdi edilmiş olduğundan Cemiyetler kanununa tevfikan (uygun olarak) işbu ilmühaber verildi.

13 Temmuz 1932

Emniyet İşleri Umum Müdür T. Hadi”

Türk Dili Tetkik Cemiyeti o yılın şubat ayında açılan Ankara Halkevinde ayrılan bir odada çalışmalara başlamıştı. Atatürk 15 Temmuzda yazlık çalışmaları için Yalova’ya hareket ederken trende yanına aldığı Samih Rıfat ve R. E. Ünaydın ile dil sorunlarını konuşmuştu. İstanbul’da toplanması öngörülen kurultay, yani genel kurul hazırlıkları ile uğraşan Ünaydın, ağustos sonlarında Yalova’ya gittiğinde karşılaştığı durumu, “Gazi Hazretlerini eski, yeni yerli, yabancı kamuslardan (sözlüklerden) öz Türkçe sözler aramakla, filoloji ve lengüistleri ortaya koymakla meşgul gördüm” diye aktarmaktadır.

Atatürk dil çalışmalarında tarih çalışmalarından farklı bir yol izlenmesi gerektiğine karar vermişti: Öncelikle geniş kapsamlı bir kurultay toplayıp Türkçenin özleşmesi, gelişmesi ve ulusal dil olması için evrim mi, devrim mi yapmak gerektiği tezlerini orada tartışmak. Böylece ulusun her katmanını dille ilgilendirdikten sonra derneğin tüzük taslağına son biçimini vermek ve yönetim kurulunu da kurultaya seçtirdikten sonra hızla çalışmaya yöneltmek.

Kurultaya yalnız uzmanların, Türkçe edebiyat öğretmenleri ile yazarların değil, halktan da dileyenlerin katılması öngörüldüğü için yayımlanan bildiride, “Kadın erkek her Türk yurttaş Türk Dili Tetkik Cemiyeti üyesidir. Kendini kurultaya çağırılmış saymalıdır” denilmişti.[28] Ayrıca Başbakanlığa ve Genelkurmay Başkanlığına başvurularak kurultaya katılacak memur ve asker kişilere izin verilmesi dilenmişti. Kurultayda ele alınacak konuları içeren izlence de Atatürk’ün onayı alındıktan sonra şöyle saptanmıştı:

A - Dilin menşeleri:

1 - Türk dilinin eskiliğine ve

a) İndo-Europeen dillerle,

b) Bütün beyaz ırklar dilleriyle,

c) Asya ve Avrupa’nın başka dilleriyle münasebetleri üzerine tetkikler.

2 - Türk dilinin doğrudan doğruya kendi muhit şartları içinde inkişafları.

a) Lehçeleri,

b) Tarihi gramerleri, ‘fonetik, şekliyat (morfoloji), sentaks’,

c) Kelime hazineleri (lügatler),

d) Her türlü yabancı tesirlerden uzak olarak gösterdiği yüksek edebi kabiliyet.

3 - Bu kabiliyetin halk dilinde sürmesi ve yazı dilinde sönmesi.

(Halk Edebiyatı - Divan Edebiyatı).

Bunlarda âmil (etken) olan sebepler; dilin yakın mazisinin tetkiki.

B - Türk dilinin bugünkü hali, asri ve medeni ihtiyaçlar:

4 - Tanzimattan bugüne kadar Türk dili ve gösterdiği değişiklikler;

a) Şekliyat (morfoloji),

b) Sentaks,

c)Kelimeler (vocabulaire),

d)Istılahlar.

5 - Türk dilinin asri (çağdaş) ve medeni ihtiyaçları nelerdir?

C - Türk dilinin müstakbel inkişafları:

6 - Gaye, Türk dilini ve yarınki medeniyeti kemali ile kucaklayabilecek en güzel şiveli ve ahenkli bir ifade vasıtası haline getirmek olduğuna göre;

a) Şekliyat,

b) Sentaks,

c)Kelime teşkili,

d)Istılah vazı (terim saptama)

sahalarında dilin bütün ihtiyaçlarını gidermek, düşünüş tarzını asrileştirecek ve garplılaştıracak hale getirmek; yeni vakıaları (olguları) ifade edecek yeni kelimeler teşkilinde önceden hazırlanmış ve tespit edilmiş esaslar ve kaideler hazırlamak. [29]

Kurultaya katılacak uzmanlarla yazarlardan bu izlence çerçevesinde hazırlayacakları bildiri metinlerini önceden göndermeleri istenmişti. Bunun dışında Abdülhak Hamit Tarhan, Cenap Şehabettin, Hüseyin Cahit Yalçın, Halit Ziya Uşaklıgil, Faik Âli, Ahmet Rasim, Ali Ekrem gibi kimi ünlü kişilere özel çağrı yapılmıştı. Sofya’dan Türk diline ilişkin iki makalesini gönderen Agop Martayan da (Dilâçar) Atatürk’ün isteği üzerine kurultaya davet edilmişti.

Hazırlıklar sürerken derneğe üye olanların sayısı 718’i bulmuştu. 19 Eylülde Atatürk’ün başkanlık ettiği toplantıda önce özel bir kurulun hazırladığı tüzük taslağı görüşülmüş, arkasından gönderilen bildiriler ele alınıp değerlendirilmişti.

İlk Türk Dili Kurultayı (26 Eylül - 5 Ekim 1932)

Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin Türkçe Kurultay adı verilen ilk genel kurulu öngörüldüğü gibi 26 Eylül 1932 Pazartesi günü saat 14.00’te Dolmabahçe Sarayında açılmıştı. Sarayın muayede (bayramlaşma) salonu denilen girişteki büyük salonda gereken düzenlemeler yapılmıştı. Atatürk 5 Ekime dek 10 gün süren çalışmaları ve özellikle de tartışmaları yakından izlemişti. Kurultaya verdiği önem nedeniyle kendisini görmeye gelen ABD Genelkurmay Başkanı General Mac Arthur’u Dolmabahçe Sarayında kabul etmiş ve kurultayın ikinci gün çalışmalarını bir süre onunla birlikte izlemişti. Toplantıların sonunda hemen her akşam dernek yöneticileri ve delegelerden bir kısmıyla bir araya gelerek günlük değerlendirmelerde bulunmuştu.

Daha önce yapılan çağrının da etkisiyle kurultaya 814 üye ile birlikte katılanların sayısı 917’ye ulaşmıştı. Bunlar arasında saz şairleri ile yeldirmeli köylü kadınların sergiledikleri görüntü toplantının ulusal niteliğinin simgesi sayılabilir. Kurultay İstanbul şehir bandosunun çaldığı İstiklal Marşı ile açılmış, arkasından gönderilen kutlama iletileri okunmuştu. İsmet İnönü’nün gönderdiği telgraf, onun Dil Heyetinin 17 Şubat 1929 günkü toplantısında yaptığı konuşmada olduğu gibi öz Türkçe sözcüklerle yazılmıştı.. Kurultayı ulusal ekinimin (ekinin / kültürün) dirilmesi olarak değerlendiren İnönü, hükümetin alınacak kararları destekleyeceğini de belirtmişti:

“Türk Dili Kurultayının açılmasını yüreğimizden sevinçler taşarak kutlarız. Kurultay, son yüzyıllarda durmadan karışıklığa uğrayan ulusal ekinimin yeniden dirilişinin ve ses verişinin belgisidir. Kurultay ulusal ekinime temel atarken onun kucağında yer alan ülkücü üyelerin duyduğu coşkuyu ve övüncü hepimiz duyuyoruz. Kurultayda çalışanlara ne mutlu! Kurultayın dileklerini yerine getirmek için elinden gelen her hizmeti yapmak hükümet için ve her yurttaş için bir borç, bir onur olacaktır.”[30]

Kurultayın açış konuşmasını yapan Başkan Samih Rıfat, Türkçeyi ulusal bir dil düzeyine çıkarmak, yazı dili ile halk dili arasındaki ayrılığı gidermek olduğunu belirtmiş, bu amaca da ancak halkın katkısıyla ulaşılabileceğini ekleyerek günümüz anlatımıyla şunları söylemişti:

“Dilimizi ulusallaştırmak ve halka yaklaştırmak için bizim yararlanacağımız kaynaklar bütün dünya dillerinden daha çoktur. Elimizde kimbilir kaç yüzyıllık bir anadil, her türlü yeteneği ve birçok lehçeleriyle girişimlerimize yardım edecektir. Her şeyde olduğu gibi, sevgili halkımızla dilde de birleşeceğiz. Tutacağımız yol, bilim ve deneme yoludur.”

Daha sonra kürsüye gelen yeni Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip, Türkçenin ilgisizlik ve umursamazlık yüzünden halkın anlayamadığı bir dil haline geldiğini vurgulamış, bundan böyle izlenmesi gereken yol ve ön plana alınacak çalışmalara değinen uzun bir konuşma yapmıştı. Bakan, Türkçenin o yıllardaki durumunu şöyle özetlemişti:

“Bizlerin, yani dünkü ve bugünkü şartlar içinde okumuş ve yazmışların konuştuğumuz ve hususiyle yazdığımız dile Türk dili demekte gerçekte bir tereddüt gösteriyorum. 17 milyon Anadolu Türkü içinde ancak yüzde ona varabilecek bir topluluğun anlayabildiği dile Türkçe denemez. Selçuklulardan beri sekiz asır (yüzyıl) süren şaşkın inat ile şuursuz ve kozmopolit bir dalaletle (aymazlıkla) Türkçe, bizzat Türkler tarafından ölüm çukuruna sürüklendi. Çok defa hiçbir mecburiyet olmaksızın kapitülasyon bağışlayan Osmanlı diplomatları gibi, Osmanlı müellifleri (yazarları), edipleri, âlimleri de yabancı istilasına karşı Türk dilinin kapısını ardına kadar açtılar. Böylece dilimiz Türkçe olmaktan çıktı, içinde pek az Türkçe sözle, bazı Türkçe kaideler (kurallar) bulunan bir Osmanlıca, yeni bir dil oldu. (…) Son 22 yıllık Türkçülük cereyanının gittikçe artan ve genişleyen saflaştırma (arılaştırma) gayretlerine rağmen bu dil hâlâ Türkleşmedi.”

Arkasından Türk ulusuna bilimi ve kültürü halkın da anlayabileceği bir dille sunmak gerektiğini belirten Bakan R. Galip, dili arılaştırmaya ve zenginleştirmeye hız verirken Anadolu halk dilinde yaşayan ve sayıları 80.000 kadar olduğu sanılan sözcüklerin temel alınabileceğine, eksikliklerin eski yazma yapıtlardan ya da öteki Türk lehçelerinden taranacak sözcüklerle giderileceğine işaret etmişti. Ancak bu yollar denendikten sonra karşılığı bulunamayan kavramlar için yabancı dillere başvurulabilir demişti. Yine de bu konuda sonsözün uzmanlara ve izlenecek yöntemi belirleyecek kurultaya düştüğünü eklemişti.

Reşit Galip, kurultay devam ederken kuşkusuz Atatürk’ten aldığı destekle basına yaptığı açıklamada, halk dilinde yaşayan sözcüklerin 6 ay gibi kısa bir sürede derlenmesine çalışılacağını, başta Milli Eğitim topluluğu olmak üzere tüm devlet kuruluşlarının buna yardımcı olacaklarını belirtmişti. Nitekim Milli Eğitim Bakanı, Türk Dili Söz Derleyicilerine başlığıyla yayımladığı genelgede, Türkçenin aslında varolan zenginliğini ortaya çıkarmanın zorunlu olduğunu vurgulamış ve derleyicileri Atatürk’ün maarif ordusu dediği kurtarıcı orduda görev almaya çağırmıştı.[31]

KURUCU VE KORUYUCU BAŞKAN: ATATÜRK

Kurultayda bildirilerin sunulması dışında çalışmalarda izlenecek yöntem ve dernek tüzüğüne son biçiminin verilmesi gibi iki önemli konu üzerinde de durulmuştu. 19 madde olarak düzenlenen tüzük taslağı kurultayın son günü ele alınmıştı. Tüzüğün birinci maddesinde şu yargıya yer verilmişti:

“Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin yüksek koruyucu başkanlığı altında 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti adlı bir cemiyet kurulmuştur.”

Derneğin amacı da şöyle belirlenmişti:

“Türk Dili Tetkik Cemiyetinin maksadı, Türk dilinin öz zenginliğini meydana çıkarmak, onu dünya dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir.”

Dilde Devrimin Kısa Sürede Yaygınlaşması

Genel Merkez Kurulunun kurultayca seçilen bir başkan, bir genel yazman ve bir sayman dışında altı üyeden oluşması öngörülmüştü. Dernek çatısı altında özgürce yapılacak tartışmalarla varılacak sonuçların uygulama alanına konabilmesi, dilde devrimin kısa sürede yaygınlaşması, topluma mal edilmesi için devlet örgütünün bu çalışmalara destek olması da gerekliydi. Kurultayda Başbakan ile Milli Eğitim Bakanının söz verdikleri bu desteğin kolayca yürütülmesi amacıyla dernek ile söz konusu bakanlık arasında bir ilişki kurma yoluna gidilmişti. Bu nedenle Milli Eğitim Bakanının derneğin fahri reisi (onursal başkanı) olması kabul edilmişti (mad.4). Üyeliklere gelince, yurttaş olma dışında hiçbir sınırlama getirilmemişti. Bununla ilgili madde, “Kendisinde kanuni şartlar (yasal nitelikler) bulunan her Türk cemiyete üye olabilir” diye çok geniş biçimde düzenlenmişti. Ancak Dernekler Yasası uyarınca üye olabilmek için başvuruda bulunulması ve yönetim kurulunca karar verilmesi gerektiği de belirtilmişti. Etkinliklerin yurt düzeyine yayılmasını sağlayabilmek için iller ve ilçeler düzeyinde örgütlenmeler de öngörülmüştü. Buna göre illerdeki Halkevlerinin dil, edebiyat ve tarih kolları derneğin oradaki birimi olarak yerini tutacaklardı.

Dilde Evrim Değil, Devrim

Kurultayda asıl tartışmalar Türkçenin geliştirilmesinde izlenecek ilke üzerinde yoğunlaşmıştı. Denebilir ki kurultaya devrimci ve evrimci görüşlerin çarpışması damgasını vurmuştu. XIX. yüzyıl sonlarında Osmanlıca-Türkçe üzerinde başlayan tartışmalar giderek dilin düzenlenmesi, düzeltilmesi gerektiği noktasında yoğunlaşırken izlenmesi gereken yöntem ve onun boyutları konusunda iki ayrı görüş ortaya çıkmıştı. Böylece dilin düzeltilmesini isteyen reformcular, zamanla evrimciler ve devrimciler denebilecek iki kesime ayrılmışlardı.

Evrimciler, Türkçenin yapısına uymayan Arapça ve Farsça dilbilgisi kuralları ile sözdizimlerinden vazgeçilmesini, halkın kullanmadığı yaygınlaşmamış yabancı kökenli sözcüklerin atılmasını yeterli buluyor; ayrıca dilin özleşmesi için eski Türkçeden, Türk lehçelerinden yararlanmayı doğru bulmuyorlardı. Kısacası dilin fazla zorlanmadan doğal akışı içerisine bırakılması gerektiğini, böylece yavaş da olsa belli bir süreçte özleşebileceği görüşünü savunuyorlardı. Dilde reform tartışmalarının başladığı dönemde reformu ve Türkçenin Arapça Farsça kurallardan kurtarılmasını savunan Necip Asım Yazıksız, bu konuda hızlı hareket edilmesine karşı çıkmıştı. Lisan Bahsi başlıklı makalesinde, hangi dilden gelirse gelmiş olsun yabancı kökenli sözcüklerin Türkçeden çıkartılıp yerlerine öteki Türk lehçelerinden sözcükler alınmasını istemediğini vurgulayarak düşüncesini şöyle açıklamıştı:

“Yalnız istediğim, özlediğim şey, Türkçemizin medeni bir millet dili olduğunu ve ilerlemesine gayret edilirse bugünkü Avrupa dillerinden aşağı kalmayacağını ispat idi. Hatta saf Türkçe ile birkaç makale yazışım da buna dayanıyordu. Bunu görenler dilimizden bütün Arapça, Farsça ve Avrupa dillerinden aldığımız kelimeleri çıkartıp yerine Çağataycadan, Kıpçakçadan, Özbekçeden, Azericeden vesaireden kelime koymak istiyorum sandılar. Hatta o fikri de münasip görenler, mektup yerine betik yazanlar da bulundu. Yine tekrar ederim, fikir ve görüşüm hiç de öyle değildir. Özendiğim şey, bugün Osmanlıların terbiye (eğitim) ve kültür bakımından orta halli olanlarının hepsine yazdığımızı anlatacak bir dil kullanmaktır.”[32]

İkinci Meşrutiyet döneminde Genç Kalemler topluluğunun Türkçenin özleştirilmesi girişimini aşırılık sayanlar, yeni terimlere Arapça ve Farsçaya dayanarak karşılık bulmaya çalışanlar ve “Türkçeleşmiş Türkçedir” diyerek dildeki yabancı kökenli sözcüklerin dili zenginleştirdiğini savunanlar oldukça güçlü bir evrimci cephe kurmuştu. 1928’de oluşturulan Dil Kurulu da devrimci ve evrimci görüşlerin çarpışmalarına sahne olduğu için, umulan sonuç alınamamıştı.

Kurultayda evrimcilerin görüşlerini açıklamayı İttihatçı olarak ünlenen Gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın üstlenmişti. Dilin doğal akışına bırakılması gerektiğini savunan Yalçın, yalın bir anlatımla şunları söylemişti:

“Yazı dilinden yabancı sözcükleri atarak yerlerine öz Türkçe sözcükler koymak görevini hiçbir kurul üzerine alamaz. Çünkü sözünü dinletmek olanağı yoktur. Bu iş tümüyle kişiseldir, daha doğrusu kişiye bağlı değildir. Dilin doğal gidişinin sonucu olarak oluşacaktır. Bu akademi, yazı ve konuşma dilinin her zaman arkasından yürür; yeniliklere akademi önayak olamaz. O, dilde ancak düzenleyici ve koruyucu bir kuvvettir.”

Adı akademi ya da dernek olsun, hiçbir örgütün dile karışmaması gerektiğini ısrarla vurgulayan Yalçın, bu anlayışla Türkçeye girmiş ve tutunmuş olan yabancı kökenli sözcüklerin korunmasını da zorunlu gördüğünü açıklamıştı. Buna örnek olarak tayyare sözcüğünü ele alarak şöyle devam etmişti:

“Tayyare icat edildiği zaman buna dilimizde isim bulmak için Arapçadaki tayr kökünden çıkmış bir sözcük arayacağımıza, bunu öz dilimizden çıkararak uçku, uçkaç, uçuşkan diye saptamış olsaydık, kuşkusuz ki daha iyi olurdu. Fakat bugün en sıradan köylüler bile tayyareyi belledikten sonra kaldırıp da yerine bu türlü öz Türkçe sözcük koymakta boşuna yorgunluktan öte bir yarar düşünemem. Çünkü tayr Arapça da olsa tayyare muhakkak ki Türkçedir. Çünkü bizim buluşumuzdur, Türk çocuğudur.” [33]

Görüşmeler sürerken söz alanlardan, Yalçın’ın evrimci görüşünden yana çıkanlar da olmuştu. Ama büyük çoğunluk dilde de devrimci bir atılımın artık kaçınılmaz olduğunu belirtmişti. Bunlar arasında Sadri Ethem Erdem, Halit Ziya Uşaklıgil, Fuat Köprülü, Ali Canip Yöntem ve Hasan Âli Yücel’in konuşmaları anılmaya değer.

Sözlerine, “Kişiliklerine saygı duyduğum üstatlar evrimden söz ettiler. Bir toplumun yaşamında ne zaman evrim olur ve ne zaman atlamalar olur? Acaba üstatların sözünü etmek istedikleri evrim nasıl bir evrimdir?” diye başlayan Erdem, 1918’den 1932’ye değin geçen dönemin göz önüne alınması gerektiğini belirterek şunları söylemişti:

“Nasıl ki ulusla ümmet arasında büyük bir ayrım varsa, dünkü dil anlayışıyla bugünkü dil anlayışı arasında da öyle bir ayrım vardır. Biz bu ayrımı evrim yoluyla geçemeyiz. Bu ayrımı Türk topluluğunun şimdi yaşamakta olduğu devrim atılımıyla geçebiliriz... Çünkü yeni ve yepyeni bir toplumla karşı karşıyayız. Bu yeni toplum Tük ulusudur...

Üstatlar bu toplanmaların biraz da gereksiz olduğunu dile getirmek istediler sanırım. Eğer böyle bir şey söz konusuysa, bunu hiç akıllarından geçirmemeleri gerekir. Ancak halk dilini ve halk egemenliğini temsil eden sözcüklerin var olabilmesi için halkın kendi egemenliğini eline almış olduğu bir dönemde, bu halk egemenliğini böyle yüze gülücü evrim siyasasıyla yapmak istersek, bu dil, Türk dili hiçbir zaman istediğimiz aşamaya varmaz. Varmak için çok kökten devrimci olmak gerekir.”

Türkçenin, Arapçanın baskısı altında uğradığı başkalaşımı anımsatan Halit Ziya Uşaklıgil, abece değişikliğiyle hiçbir yerde görülmeyen ve hayale sığmayan olağanüstü bir dönüşüm yapıldığını vurgulamıştı. Dilde devrime olan inancını da şöyle belirtmişti:

“Bu ne ile yapıldı? Büyük bir gücün işe el koymasıyla yapıldı. Bugün Dil Kurultayı ve bundan doğacak devrim de yine o güç sayesinde olacaktır.”

Ama evrimci görüşe en geniş ve çarpıcı yanıtlar Fuat Köprülü’den gelmişti:

“Büyük Gazi, o zaferi tamamlayan ve sağlamlayan bir dizi devrimden sonra bizi yeni bir zafere, yeni bir devrime, daha açık bir deyimle manevi bağımsızlığa kavuşturuyor.

Burada söz söyleyen bir konuşmacı, evrim kuramına ve belirlenimcilik ilkelerine dayandığını ileri sürerek, toplumsal bir kurum olan dilin, doğal bir gelişme izlediğini ve onu değiştirmenin insanların gücü içinde olmadığını, akademilerin ve bilim kurullarının bu gelişmeyi saptamaktan öte bir şey yapamayacağını söyledi ve tutucu güçlerin ve kanıların aşırılıkları değiştirerekten bu işte yararlı bir görev gördüklerini de açıkladı.

Görünüşte bir bilim cilasına bürünen bu sav, bütün devrim hareketlerine karşı her zaman kullanılan eski bir silahtır. (…)

Devrim ruhuyla dolu olan bugünkü Türk kuşağı pekiyi bilir ki Türk ruhunu ve büyük Türk tarihinin doğal akışını herkesten daha önce ve daha derinden sezen ve bu ulusal eğilimlere her zaman açık ve doğru biçimini veren Gazi, ulusal bilincin ve ulusal kültürün bu eşsiz odağı, ulusuna armağan ettiği büyük devrimler zincirinin yeni bir halkası olan büyük Dil Devrimini de bilimin sağlam temelleri üzerine kuruyor. Diğer devrimlerimizde olduğu gibi bunda da başarılı olacağımızdan bir an bile şüphe edemeyiz.”

Kurultayla birlikte girişilen dil çalışmalarını geçmişteki Türkî-i basit ya da Türkçeyi yabancı kurallardan arındırıp yalınlaştırma girişimleri ile karşılaştırma olanağını bulunmadığını belirten Köprülü, bunun Türk Devriminin bir halkası olduğunu da vurgulamış ve 26 Eylülü de Türk rönesansının başlangıcı olarak nitelemişti:

“Kurultayımızın toplandığı 26 Eylül tarihini, ulusal rönesansımızın bu başlangıcını o eski, küçük, güçsüz girişimlerin daha büyük ölçüde bir devamı saymak çok yanlış bir anlayıştır. 26 Eylül o güçsüz akımların bir devamı değil, birbiriyle uyumlu ve büyük bir bütün oluşturan Türk Devriminin en doğal ve belki en ulu sonucudur.”[34]

Çalışma Raporu ve Merkez Yönetim Kurulu Seçimi

Kurultayda kabul edilen çalışma raporunda şunlara yer verilmişti:

1 - Türkçenin gerek Sümer, Eti gibi en eski Türk dilleriyle, gerek Hint-Avrupa, Sâmi denilen dillerle mukayesesi (karşılaştırılması) yapılmalıdır.

2 - Türkçenin tarihi inkişafları aranmalı, mukayeseli grameri yazılmalıdır.

3 - Türk lehçelerindeki kelimeler derlenerek lehçeler lügati, sonra esas Türk lügati, Türk sarfı nahvi (dilbilgisi, sözdizimi) tez elden yapılmalıdır. Sarf, nahiv, lügat yapılırken, ıstılah konurken Türkçenin bütün lahikalarının (eklerinin) araştırılmasına, bu lahikaların ve edatların dilimizin bütün ihtiyaçlarına yetecek surette işlenilmesine ehemmiyet verilmelidir.

4 -Türkçenin tarihi grameri yazılmalıdır.

5 - Şark ve garp memleketlerinde çıkan Türk dili hakkındaki eserler toplanmalı, bu eserlerden lazım olanları dilimize çevrilmelidir.

6 - Cemiyetin gerek kendisinin gerek dışarıda Türk dil işleriyle uğraşanların tetkiklerini bir mecmua ile neşretmelidir.

7- Memleket gazetelerinde dilişlerine hususi yer verilmelidir.[35]

Kurultayda düzenlenen tüzük uyarınca dokuz kişilik Merkez Kurulu seçimleri de yapılmıştı. Atatürk Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kurucu ve koruyucu başkanı, dönemin Milli Eğitim Bakanı da başkan kabul edildiği için yürütme kurulu demek olan Merkez Kurulu, görev dağılımlarına göre şöyle oluşmuştu;

Başkan: Samih Rıfat,

Genel Yazman: Ruşen Eşref Ünaydın,

(Onun Tiran elçiliğine atanmasından sonra İbrahim Necmi Dilmen)

Sayman: Besim Atalay,

Üyeler: Celal Sahir Erozan, Ahmet Cevat Emre, Ragıp Hulusi Özden, Hamit Zübeyr Koşay, Hasan Âli Yücel, İbrahim Necmi Dilmen.

26 Eylül Dil Bayramı

Kurultayın son gününde Halit Fahri Ozansoy, her yıl 26 Eylülün derneğin Dil Bayramı olarak kutlanmasını önermiş ve önerisi oybirliği ile kabul edilmişti.

Çalışmalar sona erdiğinde söz alan R.E. Ünaydın, Türk Devriminin dile de yansımasını öngören programın uygulanmasında Mustafa Kemalce düşünmek gerektiğini vurgulayarak çok coşkulu bir konuşma yapmıştı:

“Bu program Mustafa Kemal’in bu sorunu nasıl düşündüğünün grafiğinden başka nedir? Bir davayı bütün gerçekliği ile göz önüne koymak, onu zaman ve mekân içinde yerine ve sırasına koymak, beynin laboratuvarında inceden inceye elenip dokunmuş olan bu işin nasıl bir iş olduğunu görmek, göstermek, düşünceleri o iş etrafında bir araya toplamak, o işten çıkan sonuçları ilerisi için hedef edinmek; İşte Mustafa Kemalce düşünüş bu demektir. Bu kurultayın programı da bu derneğin kurulması gibi o düşünüşün bir örneğidir.

Mustafa Kemalce düşünmek demek, incelemek, bütünleştirmek, bilinçlendirmek, düzene sokmak, sistemleştirmek demektir. Bu yöntem, Çanakkale’den dil kurultayına kadar aynı hızı ve sırayı gösterir.”[36]

Kurultayda alınan karar uyarınca 1933’ten başlayarak Dil Bayramının bir dizi etkinliklerle kutlanmasına başlanmıştı. Derneğin Kurucu ve Koruyucu Başkanı Atatürk de her 26 Eylülde verdiği demeç ya da yayımladığı iletilerle dil çalışmalarına katkıda bulunanları kutlayarak onları yüreklendirmeyi sürdürmüştü.

Hiç yorum yok: