19 Haziran 2010 Cumartesi

Atatürk'ün Türk Dil Kurumu 1

.


MUSTAFA KEMAL VE TÜRKÇE

Osmanlı aydınları arasında, konuşma ve yazı dilleri arasındaki kopukluğun giderilmesi, Osmanlıcanın yalınlaştırılması gerektiği tartışmalarının yaygınlaştığı yıllarda öğrenimini sürdüren Mustafa Kemal, daha askeri ortaokul öğrencisiyken bu sorunla yakından ilgilenmeye başlamıştı. O yıllarda Selanik’te yayımlanmakta olan Çocuklara Rehber adlı dergi, erkek ve kız çocukları bilgiyle donatmaya ve onların güzel ahlaklı birey olmalarına yardım etmeye yönelmişti. Bunun yanında “terkip”siz bir dil kullanmaya da özen gösteren dergide Serezli Öğretmen Sadi, okul çocukları için yalın Türkçe ile yazılmış örnekler veriyor, bununla güttüğü amacı şöyle açıklıyordu.

Öz Türkçe akımının öncülerinden sayılması gereken Çocuklara Rehber dergisi, öğrenciler için fen bilimlerine ve özellikle matematiğe ilişkin sorular, bilmeceler de düzenlemekte, bunlara doğru yanıt verenlerin adlarını da sonraki sayılarında yayımlamaktaydı. Ali Ulvi Elöve’nin incelemelerine göre derginin 22 Mayıs ve 12 Teşrinisani 1313 (3 Haziran ve 24 Kasım 1897) günlü sayılarında, matematik sorularını çözenler arasında, askeri rüştiye son sınıf öğrencilerinden Mustafa Kemal de bulunmaktaydı.[1] Bu da Mustafa Kemal’in söz konusu derginin okuyucularından olduğunu ve o yıllardan başlayarak Türkçecilik akımını izlediğini göstermektedir.

İkinci Meşrutiyet döneminde dil tartışmaları daha büyük boyutlar kazanırken okuduğu kitapların etkisiyle Mustafa Kemal’in ilgisi artık bir dil bilincine dönüşmüştü. Özellikle 1870’te yayımladığı Les Turcs anciens et modernes adlı kitabıyla Türk tarihinin ve uygarlığının çok eskilere dayandığını gösteren Mustafa Celalettin’den sonra Necip Asım’ın araştırmaları, Mustafa Kemal’in Türkçenin geliştirilmesi için izlenmesi gereken yöntemi belirlemesinde etken olmuştu. Buna ilişkin ilk işareti de Birinci Dünya Savaşı yıllarında vermişti. XVI. Kolordu Komutanı olarak Silvan’da bulunurken iki ünlü Türk şairinin kitaplarını okuduktan sonra 10 Aralık 1916’da anı defterine şunları yazmıştı;

“Yemekten evvel Emin Beyin (Yurdakul) Türkçe Şiirler’iyle Fikret’in Rübab-ı Şikeste’sinden aynı zeminde bazı parçalar okuyarak bir mukayese yapmak istedim. İkisi de başka başka güzel. Ancak Türkçe olanda da diğerinde de aynı derecede Arapça, Farsça kelimat var. Fark, biri parmak hesabı (hece vezni), diğeri değil.” [2]

Dilde sadeleşmeyi, yalnızca Türkçenin Arapça, Farsça kurallardan değil, o dillerin sözcüklerinden de arındırılması olarak değerlendiren Atatürk’te 1916’da oluşan bu görüş, devrimin dilde de tamamlanması aşamasına gelindiğinde, Sadri Maksudi Arsal’ın Türk Dili İçin adlı yapıtına yazdığı beğencede (2 Eylül 1930) artık bir ilke niteliğini kazanmıştı;

“Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Dilde Devrime Hazırlık

Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasını sağlayan ulusal direniş dilde de ulusallığa açılan kapıyı aralamıştı. Kurtuluş Savaşı yıllarında birkaç kez Ankara’ya gelen ve bir süre Çankaya’da Atatürk’ün konuğu olan Fransız Gazeteci Berthe Gaulis, İleri gazetesi başyazarı Celal Nuri’ye Türk milliyetçiliğinin nasıl doğduğunu sormuştu. Bu konuda geniş bilgiler veren C. Nuri dile ilişkin olarak da şunları eklemişti:

“Milli hareket dilimizi yeniden yaratmıştır. Şimdiki Türkçemizin sizdeki Montaigne ve Rabelais Frasızcasına ne kadar benzediğini görseniz şaşarsınız. Lisan henüz tam oturmuş değil. Yazarlarımız sizinkilerin o zamanlar yaptıkları gibi davranıyorlar. Onların vaktiyle Grek ya da Latin kelimelerini Fransızlaştırması çabalarının benzeri çabaların içindeler.”[3]

Dili uygarlığın bir anlatım aracı olarak niteleyen Celal Nuri, Türkçenin batı uygarlığını, kültürünü ve düşüncelerini, anlatabilecek bir gelişme çağına ulaşmasına kadar Fransızca, Almanca, İngilizce gibi ileri dillerden yararlanılması gerektiği görüşündeydi. Yaygın biçimde kullanıldıkları için Türkçeleşmiş olarak kabul ettiği Arapça Farsça sözcüklerin dilden çıkartılmasını da sakıncalı bularak “Onlardan vazgeçmek vücudumuzdan bir parça kesmek demektir” diyordu.[4] Bu nedenle de yapıtlarında Fransızca deyimler, sözcükler kullanan yazarları Fransızcayı geliştirirken Grekçe ve Yunancadan yararlanan XVI. yüzyıl Fransız yazarlarına benzetiyordu.

Celal Nuri’nin bu ılımlı Türkçeciliğine karşın Birinci Büyük Millet Meclisinde Besim Atalay ve Tunalı Hilmi gibi kimi milletvekilleri, hangi dilden olursa olsun yabancı kökenli sözcükler kullanılmasına karşı çıkmışlardı. Besim Atalay, daha meclisin ilk günlerinde 9 Mayıs 1920’de, Bakanlar Kurulunun işlevini belirleyen hükümet bildirgesi okunurken yabancı sözcüklerle birlikte o dillerin kurallarının da Türkçeye dolduklarını anımsatarak “milli lisan”ı yabancılaştıran bu duruma kayıtsız kalınmamasını istemişti. Mecliste Türkçeyi savunanların başında Zonguldak Milletvekili Tunalı Hilmi yer almıştı. 1921 Şubatında bakanlığının çalışmalarına ilişkin bilgiler veren İktisat Bakanı Celal Bayar, Osmanlıca tâbir-i âmiyane ve Fransızca prensip deyimlerini kullanınca Tunalı Hilmi, bunlara şiddetle karşı çıkmış ve “Türkçe, anadilce bir tabiri, bir kelimeyi kullanınca mı âmiyane oluyor” diye sormuş, prensip yerine de tutamak denilebileceğini belirtmişti. Bunun gibi 23 Nisanın ulusal bayram olmasını öngören yasa görüşülürken metindeki iyâd- ı milliye nitelemesi de onun “Efendim, milli bayramdır” diye yaptığı uyarı sonucunda milli bayram olarak değiştirilmişti.

Ama Tunalı Hilmi’nin Türkçeyi yalınlaştırma ve geliştirme yolundaki çok önemli girişimi, 23 Ağustos 1923’teki yasa önerisi olmuştu. Türkçe Kanunu başlığını taşıyan bu öneride, yazında, öğretimde ve resmi yazışmalarda yabancı kökenli sözcükler kullanılması yasaklanıyordu.

Komisyona gönderilen yasa önerisi, Türkçenin yabancı dillerden aldığı kurallarla bağdaştırılamadığı ve dil konusunda yasa çıkartılmasının hukuk kurallarına aykırı düşeceği gerekçeleriyle kabul edilmemişti. Sorun genel kurulca ele alındığında da Tunalı Hilmi’yi destekleyen yalnızca Besim Atalay olmuştu. Gerçekte Atatürk’ün de dili yasa yoluyla zorlamayı, yasaklar getirmeyi doğru bulmadığı biliniyordu. O, devrimin her aşamasında olduğu gibi dil sorununa da zamanı geldiğinde eğilecekti. Bu nedenle Tunalı Hilmi’nin yasa önerisini desteklemeye yönelmemişti. Tunalı Hilmi ise önerisi geri çevrilmesine karşın, Türkçecilik kavgasından vazgeçmeyeceğini belirterek sözlerini, “Ben bu düşüncelerimi bu Büyük Millet Meclisinde kabul ettirmeye muvaffak olursam kürsüden inerken düşsem ölsem gözlerim arkada kalmaz. Anadili olmayınca bir şey olmaz” diyerek bitirmişti. [5]

Bütün bu tartışmalar Atatürk’ün çok önem verdiği Türkçeyi ulusal dil yapma ve aynı zamanda onu bir bilim ve kültür dili düzeyinde zenginleştirme amacına yönelik gelişmeler demekti. Çünkü o, dili ulusu oluşturan ve ulusçuluk anlayışını pekiştiren ana öğelerden biri olarak görüyordu. Ortaokullar için yazdığı Medeni Bilgiler kitabında Türk ulusunu, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diye tanımlamıştı. Toplulukların karşılaştıkları istilalar, yıkımlar karşısında özelliklerini, kimliklerini, ancak dillerine sarılarak koruduklarını göz önüne alarak da ulus olmada dil birliğinin önemini günümüz anlatımıyla şöyle açıklamıştı:

“Türk ulusunun dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili, Türk ulusu için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk ulusunun geçirdiği bunca tehlikeli durumlarda ahlakının, geleneklerinin, anılarının, çıkarlarının, özetle bugün kendi ulusallığını yapan her şeyin dili aracılığıyla korunduğunu görüyor. Türk dili Türk ulusunun kalbidir, belleğidir.”[6]

Bu nedenle Atatürk, Türk ulusunu ayırt edici nitelikleri arasında ilk sırayı dile vermekteydi. Öte yandan Atatürk Türkçenin ulusal nitelik kazanmasını ulusal bağımsızlığın bir gereği olarak görüyordu. Kurtuluş Savaşında “tam bağımsızlık” ülküsüyle yola çıkılmıştı ve Lozan Antlaşmasıyla siyasal bağımsızlığa kavuştuktan sonra onun kültür, ekonomi gibi öteki alanlarda da sağlanması dönemine girilmişti.

Kültürel bağımsızlık içerisinde o kültürel kimliğin sesi olan dilin de bağımsız olması zorunluydu. Bunların dışında, yeni bir ulusdevlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin izleyeceği eğitim, ulusal eğitim; eğitim dili de ulusal dil olmalıydı. 22 Eylül 1924’te Samsun’da öğretmenlerle konuşmasında eğitimi, amaç ve içerik yönünden dinsel, ulusal ve uluslararası diye üçe ayıran Atatürk, ulusal devlette izlenmesi gerekenin ulusal eğitim olacağını belirttikten sonra sözlerini şöyle sürdürmüştü:

“Ulusal eğitimin ne demek olduğunu bilmekte artık hiçbir kuşku kalmamalıdır. Bir de ulusal eğitim temel olduktan sonra bunun dilini, yöntemini, araçlarını da ulusallaştırma zorunluluğu tartışma götürmez.” [7]

Eğitim öğretimin ulusal dilde yapılmasının zorunlu olduğunu belirten Atatürk, tapınmada da halkın anlayacağı bir dilin, yalın bir Türkçenin kullanılmasını önemsiyordu. 1 Mart 1922’de TBMM’nin yeni toplanma yılını açış konuşmasında, “Camilerin kutsal minberleri halkın din ve ahlak yönünden beslenmesine en yüce, en verimli kaynaklardır. Bundan ötürü camilerin ve mescitlerin minberlerinden halkı aydınlatacak ve uyaracak kıymetli hutbelerin içeriklerinin halkça anlaşılmasını sağlamak, Şeriye Bakanlığının önemli bir görevidir. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve beyne seslenmekle Müslüman kişinin bedeni canlanır, beyni arılaşır, imanı kuvvetlenir” diyerek ibadet yerlerinde Türkçe kullanılması gerektiğinin ilk işaretini vermişti.[8]

Bununla da yetinmeyerek hutbe okuyacak hatiplere örnek olmak istemiş, 7 Şubat 1923‘te Balıkesir Paşa Camiinde minbere çıkıp Türkçe hutbe okumuştu. Arkasından sorulan bir soruyu da şöyle yanıtlamıştı:

“Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve doğru yolun gösterilmesidir, başka bir şey değildir. Yüz, iki yüz, dahası bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları bilgisizlik ve aymazlık içinde bırakmak demektir. Hutbeyi okuyanın ne olursa olsun halkın kullandığı dili kullanması gerekir... Minberlerde yankılanacak sözlerin bilinmesi ve anlaşılması ve teknik ve bilimsel gerçeklere uygun olması gerekir. Hatiplerin siyasal, toplumsal ve uygarlığa ilişkin durumları her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmezse halka yanlış düşünceler aşılanması yoluna gidilir. Bundan ötürü hutbeler tümüyle Türkçe ve çağın gereklerine uygun olmalıdır ve olacaktır.”[9]

Hutbelerin Türkçeleştirilmesinden sonra Atatürk Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi sorunu üzerine eğilmişti. 1925 Kasımında Ankara Anafartalardaki Gazi Kız Numune Mektebine (Atatürk Ortaokuluna) dikkatle okunması dileğiyle Türkçe bir Kuran armağan etmişti. Bu konuda kimi duraksamaların olduğunu görünce de kutsal kitabının yeni bir çevirisinin yapılmasını emretmişti. Tapınma dilinin Türkçeleştirilmesi yolundaki bu girişimleri, 1930’lu yıllarda camilerde Türkçe Kuran ve Türkçe ezan okunmasıyla amacına ulaşacaktı.

Türkçe sorununun belirlenen ilkeler doğrultusunda ele alınacağı bir örgütlenme öncesinde Türkçeyi güçlendirmek ve yaygınlaştırmak amacıyla yapılan önemli girişimlerden biri de 10 Nisan 1926 gün ve 805 Sayılı Yasa ile ekonomik kuruluşlarda Türkçe kullanılmasının zorunlu tutulması olmuştu. Türk yurttaşlarına ait şirket ve kuruluşların Türkiye sınırları içerisinde sözleşme, iletişim, hesap ve defter tutma gibi her türlü işlemlerinin Türkçe olması zorunluluğunu getiren yasada, yabancı şirket ve kuruluşların Türk kuruluşları ve yurttaşlarıyla olan işlemlerin de Türkçe yapılması öngörülmüştü. 1927 başında yürürlüğe girecek olan bu hükümlere uymayanlar, ağır para cezaları yanında ticaret yerinin kapatılmasından başlayarak ticaret hakkının alınmasına kadar varan çeşitli cezalara çarptırılacaklardı.[10]
Türkçeleştirmede İlk Adım: Dil Encümeni

XIX. yüzyıldan başlayarak yazı dili ile konuşma dili arasındaki aykırılığın giderilmesi ve Türkçenin zenginleştirilmesi amacı güdülürken okumayı, anlamayı ve yazmayı güçleştiren etkenlerin başında Arapça kökenli abecenin geldiği anlaşılmıştı. Bu yüzden de Osmanlıca denen abecenin iyileştirilmesi tartışmaları başlamıştı. Cumhuriyetin ilanından sonra da buna ilişkin değişik görüşler ortaya atılmıştı. Tartışmalar sürerken ulusal dil kabul edilen Türkçeyi geliştirip bir bilim ve kültür dili içeriğine kavuşturabilmek için Dil Heyeti adıyla Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir özel kurul oluşturulması öngörülmüştü. 1926’da TBMM’de bakanlığın kuruluş yasası görüşülürken Bakan Mustafa Necati bununla gözetilen amacı şöyle açıklamıştı:

“Türkiye’de dil sorunu önem taşımaktadır. Henüz nasıl yazmak gerektiği hakkında ortak kanaatimiz yoktur. Onun için bugün varolan dilimizi incelemek, ulusumuza bir sözlük hazırlamak için Dil Heyetine ihtiyaç vardır. Memleketimizde bulunan uzmanları toplayacağız. Dilimizi düzeltmek için ne yapmak gerekirse önlem alacağız.” [11]

Ne var ki yasada öngörülmüş olmasına, bütçeye ödenek konulmasına karşın söz konusu kurul uzunca bir süre oluşturulamamıştı. Bu arada dil uzmanı olarak tanınan Ahmet Cevat Emre Vakit gazetesinde Lisanımız Hakkında Bir Kalem Tecrübesi başlıklı bir yazı dizisine başlamıştı (Ekim 1927). Arkasından yazdıklarını kitaplaştırırken buna, Muhtaç Olduğumuz Lisan İnkılabı Hakkında Bir Kalem Tecrübesi adını vermişti. Abece, dili biçimlendiren bir araç olduğuna göre bütün bu öneriler, yazı ve dil sorunlarının birlikte ele alınmasının daha doğru olacağını göstermişti. Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un 8 Ocak 1928’de Ankara Türk Ocağında Türk harfleri hakkında verdiği konferans da yakında abece değişikliğine gidileceğini göstermişti. Nitekim 23 Mayıs 1928’de Dil Heyeti ya da Alfabe Encümeni diye anılan dokuz üyeli özel bir kurul oluşturulmuş; kurula eğitimci, dil uzmanı, yazar milletvekili olarak üç ayrı kesimden üçer üye alınmıştı.

Eğitimci üyeler: Bakanlık Müsteşarı Emin Erişirgil, Talim Terbiye Kurulu Üyesi İhsan Sungu, Fazıl Ahmet Aykaç.

Dil uzmanı üyeler: Ragıp Hulusi Özden, Ahmet Cevat Emre, İbrahim Grandi Grantay.

Yazar ve milletvekilleri olan üyeler: Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu.

Söz konusu kurul Dolmabahçe Sarayında Atatürk’ün de katıldığı çalışmalarını Elifba (abece) ve Gramer diye iki kolda sürdürmüştü. Sonunda Latinceye dayalı Yeni Türk Abecesinin kabul edilmesi (1 Kasım 1928) Türkçenin kolay okunması, kolayca yazılması yönünde bir dönüşüm olmuştu. Atatürk 8 Ağustos 1928’de yeni abecenin belirlendiğini açıklayan ünlü Sarayburnu konuşmasında bu dönüşümün Türk ulusuna bilgisizlikten kurtulma, yazılanları okuma, anlama ve düşüncelerini yazıyla açıklamada büyük kolaylıklar sağlayacağına inandığını belirterek şunları söylemişti:

“Bizim uyumlu zengin dilimiz, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan bu yana kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak zorundasınız. Anladığınızın belirtilerine yakın gelecekte bütün dünya tanık olacaktır. Buna kesinlikle inanıyorum.”[12]

1 Kasım 1928’de TBMM’nin yeni yasama yılını açarken de bu inancını daha geniş çapta dile getirmişti:

“Her şeyden önce Türk ulusuna onun bütün emeklerini kısır yapan çorak yolun dışında kolay okuma yazma anahtarı vermek lazımdır. Büyük Türk ulusu cehaletten, az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel ve asil diline kolay uyan böyle bir araçla sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak Latin harflerinin Türk diline ne kadar uygun olduğunu, kentte ve köyde yaşı ilerlemiş Türk evlatlarını güneş gibi meydana çıkarmıştır. BMM’nin kararıyla Türk harflerinin kesinlik ve yasallık kazanması bu memleketin yükselme mücadelesinde başlıbaşına bir geçit olacaktır.”[13]

Cumhurbaşkanının bu konuşmasının ardından yeni abeceye ilişkin yasa tasarısı hemen görüşülerek kabul edilmişti. Görüşmeler sırasında söz alan ünlü Şair Mehmet Emin Yurdakul, yasanın önemini belirtirken, “Bu yeni harfler toplumu tek bir ulus haline getirecektir. Ulusun içinden yeni düşünürler, yol göstericiler, sanatçılar çıkacak ve Türk ulusu bu yeni harflerle kendine bir istikbal yazacak, yeni bilimini, sanatını, dünyasını yaratacaktır” demişti.

Abece değişikliğinden sonra sıra dil sorununu çözmeye geldiğinden, 5 Aralık 1928 günlü bir Bakanlar Kurulu kararı ile söz konusu kurulun Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak çalışmalarını sürdürmesi öngörülmüştü. Yalnızca adı Dil Encümeni/Dil Heyeti olarak değiştirilmiş ve on yeni üye ile genişletilmesine gerek görülmüştü. Yeni üyeler şunlardı:

Celal Sahir Erozan, İbrahim Necmi Dilmen, Ahmet Rasim, Reşat Nuri Güntekin, Besim Atalay, Veled Çelebi, Yaşar Özeyi, Avni Başman, Hamit Zübeyir Koşay, Profesör Meszaroş (Macar Türkolog).

Kurulun başkanlığını eski üyelerden Bakanlık Müsteşarı Emin Erişirgil üstlenmişti. Kurul ilk toplantısını 1 Aralık 1928’de Söz Derleme Heyeti adıyla yapmıştı. Çalışma planı olarak da başlıca şu dört madde saptanmıştı;

a) Bir mektep lügati (okul sözlüğü) hazırlanması,

b) İmlâ lügatinin (yazım kılavuzu) hazırlanması,

c) Türkçenin gramerinin (dilbilgisi kurallarının) saptanması,

ç) Sözlük çalışmalarına esas olmak üzere de Fransızca 2 ciltlik Larousse’un saf Türkçe olarak çevrilmesi.

Celal Sahir Erozan, İbrahim Necmi Dilmen ve Ahmet Rasim yazım kılavuzunun hazırlanmasıyla görevlendirilmiş, dilbilgisi kitabının yazılması da Ahmet Cevat Emre ile İbrahim Necmi Dilmen’e verilmiş, bir süre sonra da 25.000 sözcüğü içeren bir İmlâ Lügati yayımlanmıştı. Türk Söz Kitabı’nın (sözlük) hazırlanmasına başlanıldığında bu çalışmayı kolaylaştırmak ve Türkçeyi kavramlar yönünden zenginleştirebilmek için de Fransızca iki ciltlik Larousse Universel’ın Türkçeye çevrilmesi yararlı görülmüştü. Bu çeviri özellikle Başbakan İsmet İnönü’nün önerisiyle ele alınmıştı. Ancak çeviriye başlandığında zengin sanılan Osmanlıcanın kavramlar ve terimler yönünden ne kadar kısır olduğu ortaya çıkmıştı. Fransızcadaki birçok terim ve sözcüğe karşılık bulabilmek için ya eski metinlere başvurulması ya da yeni sözcükler türetilmesi gerekiyordu.[14] Ama hangi yöntemin izlenmesi gerektiği ve onun nasıl uygulanacağı konusunda görüş birliği değil, çoğunluk bile sağlanamamıştı. H. Zübeyir Koşay, kuruldaki havayı şöyle yansıtmaktadır:

“Her dil devriminde, dil yenileştiricilerin (Neologue’ların) karşısına muhafazakârların (Orthologue’ların) dikilmesi kaçınılmazdır. Bu ikilik kamuoyunda olduğu kadar, o çağın seçkin yazarlarını ve dil bilginlerini bir araya toplayan Dil Heyeti üyeleri arasında da belirmişti.

Falih Rıfkı Atay haklı olarak dil estetiği tezini ön planda tutuyordu. Bu bakımdan Macarlardaki Kazinczy’ye benziyordu. Celal Sahir Erozan ve M. Baha, halk arasında yaygın ve fosilleşmiş Arapça ve Farsça sözcüklerin feda edilmesine asla taraftar değillerdi. Besim Atalay ve bu satırların yazarına göre her Türkçe kök bir değer olduğu için, şive gelişmeleri gözetilmek ve eklerin fonksiyonuna önem verilmek şartiyle söz üretmede faydalanılabilirdi. Ahmet Cevat Emre’ye göre telefon, telgraf, otomobil, tiren gibi sözler artık uluslararası olduğu için bunlara karşılık aramaya gereklik yoktu.” [15]

Gerçekte de karşılaşılan en büyük sorun Türkçe karşılığı bulunmayan terimlerin nasıl yazılacağı olmuştu. Kurulun 6 Ocak 1929 günlü toplantısında çıkar bir yol olarak bu gibi terimlerin Latinceden alınması uygun görülmüştü. Varılan bu karar tutanak defterine, “Eskiler Arapçayı dilimize taslit ettikleri (saldırttıkları) gibi bizim de Fransızca, Almanca, İngilizce lisanlarından birisini bu hususta tercih etmek doğru olmayacağında heyet ittifak ediyordu. Yalnız lisana eskiden girmiş, yerleşmiş olan kelimeler müstesna tutulmak lazım geldiği kararlaştırıldı. Geçen celselerde kabul edildiği veçhile ıstılahlar Latinceden alınacaktır” diye geçirilmişti. Yalnız H. Z. Koşay bu karara, “Latinceden alınan terimlere tam karşılık olmasa da eşanlamlı bir sözcük varsa belirtilmelidir” biçiminde bir ekleme yapılmasını önermişti.[16]

Ancak Mustafa Necati’nin ölümünden sonra geçici olarak Milli Eğitim Bakanlığı görevini de üstlendiği için kurul toplantısına katılan Başbakan İsmet İnönü, söz konusu kararı doğru bulmadığını belirterek İstanbul Üniversitesinden görüş alınmasını istemişti. Tutanaklara göre İnönü kurul çalışmalarını yönlendirmeyi gerekli görmüştü. Örneğin 11 Şubat 1929 günkü toplantıda Başkan Emin Erişirgil’in verdiği bilgileri dinledikten sonra öngörülen tasarının üniversiteye gönderilmesini, kesin kararın alınacağı toplantıya üniversite rektörü ve dekanları ile her fakülteden birer profesörün çağrılmasını önermişti. Başbakanın önerileri Türkçeyi geliştirecek kurulun tutanağına o günlerdeki anlatımla şöyle geçirilmişti:

“Istılahların tespiti hakkındaki proje ile darülfünuna tevdiini tensip buyurdular. Daha kati ve daha mütecanis (uyumlu) neticeler elde edilmesi için darülfünun emini (rektörü) ile fakülte reislerinin (dekanlarının) ve fakültelerden birer müderrisin (profesörün) merkeze davet edilmesini irade buyurdular. Pazara kadar heyet toplanmış olacak. Bir ay sonra Paşa Hazretlerinin huzuru ile hakiki faaliyet neticesi görülecektir.”

17 Şubat 1929’da yapılan ortak toplantıya üniversite temsilcilerinin yanı sıra Milli Eğitim müsteşarı ve genel müdürleri ile Ankara Hukuk Fakültesinden bazı öğretim üyeleri de katılmıştı. İnönü, görüşmelere başlamadan önce tümüyle öz Türkçe sözcüklerle kaleme alınmış olan çok çarpıcı bir konuşma yapmıştı. Başbakanın büyük bir çaba harcayarak hazırladığı anlaşılan konuşma metni, yalnız Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerin kullanılmaması bakımından değil, Türkçenin içine düştüğü karmaşanın nedenlerine ve kurul çalışmalarında gözetilen amaca ışık tutması yönünden de önemliydi. Hazırlanmasına çalışılan sözlüğün büyük bir boşluğu dolduracağını belirten İnönü, büyük bir anadili bilinci ve sevgisiyle Türkçenin yüzyıllardır sınırları her türlü saldırıya açık bir alan olarak bırakıldığı için yabancı dillerin etkisi altına girdiğini vurgulamıştı. Bundan daha acı bir gerçek olarak da Türk bireyinin buna seyirci kaldığını, dahası yabancı dillerden etkilenmeyi desteklediğini ekleyerek şunları söylemişti:

“Ünlü Efendiler,

Türkçemizin sözkitabı bizim için çok yüzlükten beri sezdiğimiz bir eksikliktir. En nihayet bu eksik te tamamlanmak için Cumhuriyet yaşayışına kavuşmayı beklemiştir.

Acı ile anmalıyız ki, şimdiye kadar dilimiz, sınırları açık bir dil kalmıştır. Bu yurdun içine girmek suçsuz bir dalış idi. Daha fena ve acıklı olan, vatan çocuklarının bu dalmayı kendilerinin arayıp özlemesidir. Bir dilin sınırı, sözkitabı ile çevrilip çevrelenebilir. Yüce toplanmanız, dilimizin sınırını çizmek, onu zorlanmaktan korumak için kurulmuştur.”

Böylece sözkitabı diye anılan Türkçe Sözlük’ün hazırlanmasıyla dilin sınırlarının saptanacağına ve yabancı dillerin saldırısının önleneceğine değinen İnönü, Türkçeyi karşılaştığı tehlikelerden koruyabilmek için sözlüğün bir yıl içinde tamamlanmasını ve yabancı kökenli sözcüklere karşılık bulmaya çalışırken ilgili alanların uzmanlarından yararlanılmasını dilemişti. Böyle yapılmazsa, “Eski Şark sözlerinin kaplayışından kurtulmadan, yeni Garp sözlerinin düşüncesiz ve ölçüsüz dalışına uğrayacağız” diyerek Arapça ve Farsçanın baskısından kurtulmadan batı dillerinin istilasına uğramak tehlikesinin bulunduğunu belirtmişti. Konuşmasında kurul üyelerinin yalnızca “dilimizin varlığını korumak sevgisi” ile işe sarılmalarının sinirlere güç, çalışmalara zevk vereceğini de vurgulayan İnönü, okuduğu metni salt dile üşüşen Fransızca sözcüklere karşı bir tepki olarak hazırladığını, bunda yüzde 75 oranında hatası bulunduğunu bildiğini, kullandığı sözcüklerden hiçbiri sözlüğe geçmese de asla gücenmeyeceğini söylemişti.

Kurulda başbakanın konuşmasından sonra terimlerin nasıl saptanacağı sorunu ele alınmıştı. İlk sözü alan Rektör Dr. Neşet Ömer İrdelp, terimler konusunda öngördükleri ilkeleri,

a) Öz Türkçe karşılığı varsa onları aynen alma,

b) Karşılıklarını bulmakta güçlük çekildiğinde, “şimdiye kadar ünsiyet edilmiş” olanları, yani çok kullanıldıkları için yadırganmayacak olanları kabullenme; teknolojiye ilişkin yeni terimleri ise, bütün “memleketlerde kullanılan şekilleriyle alma” diye özetlemişti.

Bu açıklamaya göre üniversite yetkilileri dile yerleşmiş kabul edilen yabancı kökenli terimleri dilden atmanın zor olduğunu belirtiyordu. Terimlerin doğrudan doğruya Latinceden alınmasını da uygun bulmuyor ve sözcük, hangi dilde oluşturulup Türk bilim çevrelerine girmişse o biçimde kabul edilmelerini yeğliyordu. Bunları dinleyen İsmet İnönü araya girerek izlenmesi gereken ilkeyi şöyle belirtmişti: Karşılığı bulunanları Türkçe, bulunmayanları Türkçeleştirme.

Daha sonra kurulun çalışmaları üzerinde durulmuş ve umulan sonucun alınabilmesi için eski kitapların taranması, Anadolu ağızlarından derlemeler yapılması, bunun için Türk Ocağının Bilim ve Sanat Heyetinden yararlanılması gerekli görülmüştü. Uzun süren toplantının sonunda İsmet İnönü bir ay sonra yine toplantıya katılıp hesap soracağını söylemişti. Ama Milli Eğitim Bakanlığına Vasıf Çınar getirilince İnönü kurul toplantılarına katılmaktan vazgeçmişti. Bu arada terimlerin nasıl Türkçeleştirileceği, sözlüğe lehçelerin alınıp alınmaması konusunda üyeler arasındaki görüş ayrılıkları daha da artmıştı. 5 Mart 1929’daki toplantıya katılan Bakan Vasıf Çınar bu ayrılıklara değinirken dile yerleşmiş Arapça Farsça sözcükleri atmayı, Orta Asya Türkçesinden yararlanmayı ve kelime uydurmayı doğru bulmadığını şöyle açıklamıştı:

“Dünyada lisan ve kelime icat edilemez. Arapçadan Çağataycaya gitmek doğru değildir. Esasen Arap tahakkümü kalmamıştır, bazı kelimeler Türkçeleşmiştir. Bunlardan kurtulmak için Özbeğe gitmek yanlıştır.

Bir haftanızı feda ediniz, prensiplerinizi koyunuz. Lehçeleri koyacak mısınız? Kelime uyduracak mısınız; Türkçeleşmiş Arapçaları atacak mısınız ?”

Bakanın bu soruları karşısında kurulun çalışmalarına ilişkin bilgiler veren Başkan Emin Erişirgil, Anadolu’da konuşulan dilin sözlüğünü yapmaya çalıştıklarını, Çağatay lehçesinden sözcük almayı düşünmediklerini söylemişti.

Terim sorununa gelince onların dildeki öteki sözcüklere benzemediğini, eğer 50 yıl önce Türkiye’de bazı terimleri uyduranlar, bunlardan başkasını, daha kolayını koysalardı sorunun bu ölçüde olmayacağını da belirtmişti. Böylece uydurma savlarının, batı kökenli terimlere Arapçaya dayanarak karşılık bulma çabalarına girişildiği XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar geri götürülebileceğini anlatmak istemişti.

Görüşmeler sonunda terimler konusunun üniversiteye bırakılması yoluna gidilmişti. Fakat sözlüğe hangi sözcüklerin alınacağı konusunda da üyeler arasındaki görüş birliği sağlanamamıştı. Örneğin maişet ya da geçim sözcüklerinden hangisine yer verileceği, ezgi sözcüğünün alınıp alınmayacağı konularında Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun deyimiyle edebi zevkler arasındaki ayrılıktan doğan görüş ayrılıkları bir türlü giderilememişti. 23 Aralık 1929 günkü toplantıya ilişkin bir kayda göre tışkı (dışkı), bellek, işiti, görü sözcüklerine Celal Sahir Erozan, öz işlek / öz işleklik sözcüğüne Y. Kadri Karaosmanoğlu karşı çıkmıştı. Erozan da spasme karşılığında alınan kasıngı yerine de sapasmus’u savunmuştu.[17]

Yabancı sözcüklere Türkçe karşılıklar bulmada kurul üyeleri arasında uyum sağlanamazken bulunan sözcükler de kimi kişi ve çevrelerce, Bakan Vasıf Çınar’ın kullandığı niteleme ile uydurma diye aşağılanmaya başlanmıştı. Örneğin İshak Refet Işıtman’ın Dicle başlıklı şiirinde akışmak, böke, cilasun, gerleşmek gibi Türkçe sözcükler kullanması basında ve kamuoyunda eleştirilere yol açmıştı. Çankırı Milletvekili Talat ise eleştiriyle yetinmeyip Dil Kurulunu uydurmacılara para vermekle suçlamıştı. Bu suçlamalar karşısında İ. R. Işıtman Dil Kavgası adını verdiği kitabında, sorunun ülkeden sonra Türkçeyi de istilalardan kurtarmak olduğunu belirterek şunları söylemişti:

“Osmanlı Türkiyesi ne kadar Türklerin değil idiyse Osmanlılıktan kalma o Türkçe de Türkün öz malı değildir. Osmanlı Türkiyesinde Türkiye büyük bir düğün evine benzerdi. Ev sahibi olan Türkler Türk olmayanı ağırlamaya, doyurmaya, donatmaya, esirgemeye çalışırlardı...Osmanlılıktan kalma o Türkçede de Türkçe sözler hep aşağılık, hep kötü işlere verilmek istenmiştir. Herhangi bir sözün Türkçesini söylemek kabalık, Arapçasını, Acemcesini söylemek nezaket sayılmıştır. (…) Osmanlı Türkiyesini istila altında bulduk; Osmanlı Türkçesi de istila altındadır. Elimizi kurtaranlar dilimizi de kurtarmaktadırlar” (s.5 vö).

Fakat tartışmalar TBMM’ye de yansımıştı. Arka arkaya devrim yasalarının kabul edildiği mecliste Dil Kurulu çalışmalarını uydurmacılık olarak gören üyelerin girişimiyle Milli Eğitim Bakanlığının 1931 yılı bütçesinde kurul için konulan 30.000 liralık ödenek 10 liraya indirilmiş, böylece kurul çalışmaları 1931 Temmuzunda durdurulmuştu.

Bunun üzerine Falih Rıfkı Atay Hâkimiyeti Milliye gazetesinde Kusur Kimin başlıklı yazısında, yabancı sözcüklere karşılıklar bulmanın uydurmacılık değil, dili zenginleştiren bir yapma (yaratıcılık) olduğunu belirterek suçlamaları kültürsüzlük olarak değerlendirmişti:

“Çankırı mebusu uydurmasyon diye çirkin bir kelime kullanmış. Bu cascavlak kültürsüzlük demektir. Buna uydurma değil, yapma denir. Her yeni kelimeyi o günkü zevkimiz geri ittikten sonra yavaş yavaş almış, benimsemiş, sevmiştir.”

Yeni Bir Örgüt Kurma Gereği

Dil Kurulunun ödeneğinin kesilmesi, çalışmaları durdurmanın ötesinde, herhangi bir bakanlığa ya da resmi kuruma bağlı olarak sürdürülecek etkinliklere, siyasal kuruluşların ve siyasetçilerin işe karışarak bu çalışmaların önünü kesebileceklerini, onu amacından saptırabileceklerini göstermişti.

Dil Kurulunun oluşturulmasından sonra geçen sürede dil sorununu çözecek bazı uygulamalara geçilmiş, değişik görüşler ortaya atılmış, önerilerde bulunulmuştu. Tekirdağ Milletvekili Celal Nuri İleri, yeni abecenin kabulünden sonra yabancı sözdizimi kurallarının yazı dilinden çıkartılmakta olduğunu belirterek meclis içtüzüğündeki deyimlerin de sadeleştirilmesini önermişti. Ancak dilde birliği sağlayabilmek için bu konunun Dil Kurulunun hazırlamakta olduğu Türkçe Sözlüğün bitiminden sonra ele alınması uygun görülmüştü.[18]

İstanbul Belediyesi de (Şehremaneti), Türkçeyi desteklemek ve yaygınlaştırmak amacıyla 1929 baharında başka dillerde yazılmış olan tabela ve levhalardan, ötekilere göre 10 kat daha fazla resim (vergi) alınmasına karar vermişti.[19]

Milli Eğitim Bakanlığı da Türkçenin temiz, açık ve kesin bir yapıya kavuşturulması ve terimce zenginleştirilmesi için neler yapılması gerektiğini saptamak amacıyla 1930 Ağustosunda Türkçe ve edebiyat öğretmenlerini bir toplantıya çağırmıştı. Bakan Cemal Hüsnü Taray, kuşkusuz Atatürk’ün öngörüsüne dayanarak toplantıyı açış konuşmasında, Harf Devriminden sonra sıranın dilde devrime geldiğini haber vermişti:

“Harf Devrimiyle dilimizi içine çekip batıracak büyük bir hendeği atladık. Şimdi sıra dilimizin de bu devrim gereklerine yanıt vermesine kaldı.”[20]

Türkçe Kongresi diye de anılan toplantıda öğretim programlarında bazı önemli değişiklikler yapılması öngörülmüştü. Müsteşar Emin Erişirgil, öğretmenlerin derslerine, yalnız öğrencileri güzel yazmaya ve zevk sahibi etmeye yarayan bir araç olarak değil, seçilecek yapıtlar ve örneklerle onlara bilinç, duyarlılık, azim ve enerji aşılayan bir alan olarak bakmaları gerektiğini belirtmişti.[21]

Akademi Değil, Özerk Dernek

Öte yandan Dil Kurulu çalışmalarında görülen dağınıklığı ve verimsizliği gidermek için yeniden örgütlenmek artık kaçınılmaz olmuştu. Ancak gözetilen amacı doğru ve kesin olarak saptamak, ona ulaşmayı sağlayacak aracı belirlemek de gerekliydi.

Atatürk’ün Genel Türk Devrimi diye adlandırdığı bütünü oluşturan değişik alanlardaki dönüşümlerin, atılımların çoğu için özel yasalar çıkartılmıştı. Yeni abecenin kabulünde de aynı yola başvurulmuştu. Fakat Türkçenin özleştirilmesi ve geliştirilmesi demek olan dilde devrim için özel bir yasa düşünülemezdi. Çünkü dil toplumdaki bütün bireyleri çok ilgilendiren ana öğelerin başında olma dışında, sözcük yaratma sorunu, dilbilgisi sorunu ve anlatım sorunu demekti. Buyurucu, yasaklayıcı içerikteki yasa hükümleriyle yurttaşlardan herhangi bir sözcüğü kullanmasını ya da kullanmamasını istemek, sonuç alınamayacak bir girişim demekti. Bu nedenle sorun ancak ulusal dil olan Türkçeyi konuşan ulus bireylerinin de katkıda bulunmalarını sağlayacak bir örgütlenmeye gidilerek çözülebilirdi.

Bu konuda da başlıca iki seçenek vardı; batı ülkelerinin bazılarında olduğu gibi bir dil akademisi kurmak ya da özel bir kurum oluşturmak.

İlk olarak XV. yüzyıl İtalyasında birer bilim, yazın ve sanat dernekleri olarak etkinlik gösteren akademiler daha sonraları en geniş biçimiyle Fransa’dakiler kurulmuştu. Başbakan Richelieu’nün 1635’te bu derneklerden birini Academie Française adıyla resmi bir kuruma dönüştürmesi, akademilerin gelişmesinde bir dönüm noktası olmuştu. Academie Française Fransız dilinin korunması ile görevlendirilmiş; ama onun dışında değişik bilim ve sanat dallarıyla uğraşan akademiler de kurulmuştu. Dil ve yazın açısından bakıldığında bazı ülkelerde Fransa’dakine benzer akademiler kurulurken birçok ülkede ise varolan dil dernekleri çalışmalarını sürdürmüş ya da yeni dernekler oluşturulmuştu.

Bu iki tür örgüt arasında dikkati çeken başlıca ayrılık, dil akademilerinin genellikle özleşmiş, gelişmiş ve fazla sorunu bulunmayan ulusal dillerin korunmasında daha etkili oldukları, ulusal dillerini oluşturmaya, anadillerini özleştirmeye çalışan ülkelerde ise özel ve özerk derneklerle daha olumlu sonuçlar alındığıydı. Nitekim XIX. yüzyılda Alman dilinin özleşmesi ve Macaristan’daki büyük Dil Devrimi bu amaçla kurulan derneklerin aracılığı ile sonuçlandırılmıştı.[22]

Türkiye’de Fransız Akademisine benzer bir dil akademisi kurulması, daha Tanzimat döneminde gündeme gelmiş, 1851’de Encümen-i Dâniş (Danışmanlar Kurulu) adıyla bir örgüt kurulmuştu. Fakat üyelerinden çoğunun yetersizliği, görüş ayrılıkları ve siyasal etkiler yüzünden dikkate değer bir etkinlik gösteremeden on yıl içerisinde dağılmıştı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında bir dil akademisi kurulmasına ilişkin öneriler yapılmıştı. Bu konuda değişik görüşler öne sürülürken Başbakan İsmet İnönü bunu olumlu karşılamıştı. 7 Kasım 1925’te TBMM’deki konuşmasında bunun yakında gerçekleşeceğini de açıklamıştı:

“Ulusal kültürle ilgili girişimlerden olarak, bu yıl bir dil akademisi, kültür açısından Türk dili üzerinde asıl görevleri yerine getirecek gerçek uzmanlardan oluşan bir akademi kuracağız.”[23]

Ancak bir akademi kurma, karar verme ve onunla ilgili yasal düzenleme yanında bir olanak ve gereksinme sorunu idi. 1920’ler Türkiyesinde ise bu konuda görüş birliği sağlanamamıştı; ayrıca var olan olanaklardan çok olanaksızlıklar ağır basıyordu. Bu nedenle Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, hemen bir dil akademisi kurulmasını uygun görmemiş, bunun gerekçesini de TBMM’de şöyle açıklamıştı:

“Dilbilgisi, yazım, sözlük, terim sorunlarının nasıl karmaşa içinde bulunduğu hepimizce bilinmektedir. Bu karmaşaya bilimin uyarmasıyla bir son verilmeyecek olursa, on yıl sonra birbirimizi anlamakta güçlüğe uğrayacağımızdan korkulur. Bu gibi sorunların çözümü, ilerlemiş ülkelerde ‘akademya’lara verilmiştir. Bundan dolayı bizde de niçin akademya kurulmuyor gibi bir soru akla gelebilir. Şunu önceden söyleyelim ki, Milli Eğitim Bakanlığının ayırıcı niteliklerinden biri de gösterişten uzak oluşudur. Yapamayacağımız işlere girişmek, bilimin yaygınlaştırılması görevini üstlenmiş bulunan Milli Eğitim Bakanlığına yaraşır bir hareket olamaz. Uluslararası dünyada yetkisi tanınacak bir akademya kurma olanağını bulmuş olsaydık bir kuruluşa girişmekte hiç duraksamazdım. Fransız Akademisinin yapmakta olduğu bilimsel hizmetleri biliyoruz. Rus Akademyasının kültür dünyasında en önemli yeri olduğunu biliyoruz. Bunları bilmekle birlikte gücümüzü hesaba katmadan böyle büyük bir işe girişmenin atakça davranmak olacağına inanıyorum. Elli altmış yıl önce bizde kurulmuş Encümen-i Dâniş’in sonunu her zaman göz önünde bulundurmak gerekir.” [24]

Başbakanla Milli Eğitim Bakanı arasındaki farklı değerlendirme hükümetin hemen bir dil akademisi kurma eğiliminden vazgeçmesiyle noktalanmıştı. Ama basında bu konudaki tartışmalar sürmüştü. Y. K. Karaosmanoğlu ile Necmettin Sadak akademi kurulmasını isterlerken Fuat Köprülü buna karşı çıkmıştı. Hayat dergisindeki yazısında “lisan ve edebiyat”la uğraşan akademi modelinin, ‘‘hemen hemen yalnız Fransa’ya mahsus olduğunu” belirtikten sonra görüşünü, “Bizim memleketimiz için Fransız Akademisi tarzında yani sadece yetişmiş sanatkârları sinesinde toplayacak bir müesseseden ziyade, en genç memleketlerin bile tatbike uğraştıkları ilimler akademisi tarzında bir kuruluşun daha faydalı olacağı kanaatindeyim” diye özetlemişti.[25]

1930’a gelince Sadri Maksudi Arsal da bu tartışmalara katılmıştı. Türk Dili İçin adlı yapıtında bir dil akademyası kurulması gerektiğini savunmuş ve ona ne gibi görevler verilebileceğini ayrıntılarıyla sıralayarak çalışmalarını sürdüren Dil Kurulunun akademi düzeyine çıkartılmasını dilemişti. Atatürk, Türk dili ve tarihi hakkında titiz bir inceleme niteliğindeki bu kitaba kuşkusuz yazarın dileğiyle sunuş yerine bir değerlendirme yazmayı kabullenmişti. 2 Eylül 1930 tarihli bu satırlar, Türkçeyi yeniden ulusal olduğu kadar zengin bir dil düzeyine kavuşturulmak için onun gözetilmesi zorunlu gördüğü temel ilkeleri de belirlemektedir:

“Ulusal duygu ile dil arasında bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil bilinçle işlensin.

Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

S. M. Arsal’ın kitabına bunları yazan Atatürk, yazarın akademi kurulmasını savunan görüşlerine katılmamıştı. Artık bu konuda daha ciddi ve kalıcı girişimler gerekmekteydi. Sorun Cumhuriyet Halk Partisinin 10 Mayıs 1931’de toplanan üçüncü kurultayında da tartışılmıştı. Sonunda parti tüzüğüne şu maddenin eklenmesine karar verilmişti;

“Türk dilinin milli, mükemmel ve mazbut bir dil haline gelmesi hakkındaki ciddi teşebbüslere devam olunacaktır.”

Dile ilişkin sorunların resmi bir örgüt içerisinde çözülemeyeceği Dil Kurulunun ödeneğinin kesilerek çalışamaz duruma getirilmesiyle açıkça anlaşılmıştı. Bu konuda yasalara dayalı yasaklar ve zorunluluklar getirmeye de olanak yoktu. Dolayısıyla geniş kadrolu bir çatı altında konuların özgürce tartışılabileceği ve yalnız uzmanların değil, her kesimden bireylerin de katkıda bulunabilecekleri bir örgütlenme artık kaçınılmaz olmuştu. Ulusal dil, ulus bireylerinin katkılarıyla oluşturulmalıydı. Böyle bir çalışma için en uygun örgüt biçimi de özerk bir dernek olabilirdi.

Hiç yorum yok: