26 Haziran 2010 Cumartesi

Şiirimizde Akımlar Hareketler

.


BEŞ HECECİLER

İkinci Meşrutiyet’ten sonra hece ölçüsüyle şiir yazmaya başlayan ve milli edebiyatı savunan beş şairimiz: Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlibel'dir. Şiirde Mehmet Emin Yurdakul’a bağlanan Milli Edebiyat akımının en tipik sürdürücüleridirler.

Servet-i Fünün’un etkisi yüzünden şiire aruzla başladılar. Ardından hece veznine geçtiler. Yeni biçimler arayarak uzun şiirler yazdılar. Ulusal değerlere, kaynaklara yöneldiler ve şiire konuşma üslubu getirdiler. Önlerinde, yeterli sayılmasa da, yararlanabilecekleri örnekler vardı. Halk yazınından yapılan derlemeler, bu yoldaki araştırmalar ozanlarca değerlendirilmeyi bekliyordu. Onlar da bunu yaptılar. Ama toplumsal bilinç eksikliği hemen hepsini coşkuya sürükledi. Gerçekçi olmak isterken, savaşın da etkisiyle ulusal duyarlıklar adına gerçekçiliği yitirdiler. Doğaya, yönelişi, yurt güzelliklerinin, Anadolu’nun basmakalıp söyleşilerle görüntülenmesi olarak aldılar. Yurtseverlik, kahramanlık temlerinin egemen olduğu şiirleriyle topluma güç aşılamaktı amaçları. Sonuçta sığ bir "memleketçi edebiyat"ı geliştirdiler. Bazı edebiyat araştırmacıları bu isimlere İbrahim Alaettin Gövsa, Şükufe Nihal Başar ve Halide Nusret Zorlutuna’yı da ekleyerek "10 hececiler" tanımını kullanır.



FECR-İ ATİ

910-1912 arasını kapsar. Edebiyat-ı Cedide’ye tepki olarak doğdu. 1901’de kapatılan Servet-i Funun dergisi. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra gazete olarak yayımlanmaya başladı ve daha sonra haftalık dergiye dönüştü. 24 Şubat 1910’da "Fecr-i Ati Encümen-i Edebisi" imzalı bir bildiri yayımlandı ve dergi bu akımın resmi organı haline geldi.

Edebiyat-ı Cedide’nin karşilaştigi dil, Bati sanati, ulusal kültür gibi sorunlara çözüm bulmak iddiasindaydi. 20 Mart 1909’da İstanbul’da Hilal Matbaası’nda toplanan bir grup yazar tarafından açıklandı. Bildiriyi hazırlayıp imzalayan yazarlar: Ahmed Haşim, Emin Bülend Serdaroğlu, Lami, Tahsin Nahit, Cemil Süleyman Alyanakoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Refik Halid Karay, Şahabeddin Süleyman, Abdülhak Hayri, İzzet Melih Devrim, Ali Canib Yöntem, Ali Süha Delibaş, Fazıl Ahmet Aykaç, Mehmet Behçet Yazar, Mehmed Fuad Köprülü, Mehmed Rüşdü, Müfid Ratip, Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Daha sonra aralarına Faik Ali Ozansoy, Celal Sahir Erozan ve Ahmed Samim de katıldı.

Genç yetenekleri biraraya getirmek, edebiyat ve sanatın gelişmesine katkı sağlamak, tartışmalarla halkı aydınlatmak, önemli yabancı yazar ve yapıtları Türkçe’ye kazandırmak gibi amaçları vardı. Edebiyat-ı Cedide ve Genç Kalemler dergisi çevresindeki yazarlarla ciddi tartışmalar yaşandı.

Meşrutiyet’le gelen görece özgürlük ortamından yararlanarak çıkarılmış değişik eğilimlerdeki dergilerde yazmaları ise dağınıklık getirdi. Ayrıca, "sanat şahsi ve muhteremdir" ilkesini, herkesin ayrı ayrı görüşlere sahip olması, sanatı değişik biçimlerde anlaması olarak yorumlamaları bu dağınıklığı çabuklaştırdı. Belli bir sanat anlayışında, belli değer ölçülerinde birleşmeyi değil, bireysel özgürlüğü ve bunun sonucu olarak da çeşitliliği savunuyorlardı. Her biri yalnız kendi duyuşuna, kendi beğenisine göre bir güzellik yaratma çabası içindeydi.

Bu durum, Fecr-i Ati’nin bir yazın akımı değil, birbirlerine arkadaşlık duygularıyla bağlı genç sanatçıların oluşturduğu bir topluluk olduğunu gösterir. Nitekim her biri sanatını bir başka yolda geliştirecek, değişen toplum koşullarında değişik sanat anlayışlarına varacaktır.

Topluluk 1912’de dağıldı. Çoğu "milli edebiyat" akımını benimsedi.



GARİP ( I. Yeni )

Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday Varlık dergisinde ölçüsüz, uyaksız, şairanelikten uzak yeni bir şiir akımı başlatırlar. Daha sonra bu üç şair şiirlerini Garip adlı bir kitapta toplarlar. Kitabın 1941 de yayımlanması ile de "Garipçiler" adıyla anılmaya başlarlar.

Kendilerinden önceki şairlere, Hececilerin kalıplaşmış şiirine karşı bir tepki olarak doğmuş akımıdır. Şiiri düz yazıya yaklaştırmayı, şiirde müzikten çok anlama önem vermeyi, duyguyu ikinci plana atmayı, eski şiiri yıkmayı hedeflemişlerdi Orhan Veli’nin yazdığı "Garip" önsözü bir bakıma bu yeni şiir döneminin bildirisidir. Garip akımı, şiirimizin dönüm noktasıdır. Yeni akımı özellikle Nurullah Ataç destekler. Garip akımı birçok genç izleyici bulduğu gibi, dönemin ünlü ozanlarını da etkiler. Bir kesim tarafından kıyasıya eleştirilirken, bir kesim tarafından yere göğe sığdırılamamıştır

Birinci yeni de denilen bu akım, kendinden önceki heceye ve kalıplara sıkışıp kalmış şiirimize nefes aldırmıştır. Garip akımına göre uyak ve ölçüler önemsizdir, önemli olan sözlerdeki sanattır. Konuşma dilinin doğallığı içinde şiirsel deyişleri bulmak amaçtır. Şiirlerinde öncelikle halkın günlük yaşamını konu almayı hedeflediler. Ölçüye, uyağa ve dizeciliğe karşı çıktılar. Üslup arayışlarının ve kafiye, edebi sanatlar gibi yöntemle ilgili konuların şiiri sığlaştırdığını, anlam bakımından zayıflattığını savundular. Batı ve Türk edebiyatındaki hiçbir akıma bağlı olmadıklarını açıkladılar. Ama gerçeküstücülük akımının etkisinde kaldılar. Garip şiiri, birçok genç yazarı etkiledi ve serbest şiiri gelişmesine büyük katkıda bulundu.

Her ne kadar tüm kalıplara karşı olsalar da halk edebiyatından etkilenmiş, bununla birlikte sokağa yönelip sıradan insanlar hakkında şiir yazmışlardır. Artık eskiden şiire girmesi söz konusu olmayan öğeler de şiirde yer almaktadır.

Ama üç ozanın birlikteliği uzun sürmez, zamanla Oktay Rifat ve Melih Cevdet bu akımdan uzaklaşır. Kitabın ikinci baskısı yalnız Orhan Veli’nin şiirleriyle yayımlanır (1945). Ayrıca Orhan Veli, kitabına "Garip İçin" başlıklı ikinci bir önsöz eklemek gereğini duyar. Nitekim Garip devinimi sonraları, gerek bu nedenle, ama asil Melih Cevdet ve Oktay Rifat’ı şiiri ayrı bir çizgide sürdürmeleri sonucu Orhan veli’nin adına bağlanmıştır.

Orhan Veli ise tam uzaklaşmamakla birlikte şiirde duyguyu ve müziği öne çıkaran şiirler yazar. İkinci kitabı Vazgeçemediğim’de (1945) bu değişiklikler belirgin şekilde görülür. Kimi şiirlerde akıl çizgisinden duygu çizgisine kayılır, mizah ve şaşırtma bırakılır, yer yer uyağa ve sıfata başvurulur, sözcük tekrarlarından, müzikten yararlanılır. Hepsinden önemlisi, halk şiirinin dil ve deyişine özenme başlamıştır.Toplumcu şiire yönelme başlamıştır.

Garip akımı Türk şiirinin yeni biçim ve söyleyiş olanaklarıyla zenginleşmesini, sokaktaki insana ulaşmasını sağlamıştır. Garip’in Birinci Yeni olarak adlandırılması da belki de bundandır.


GENÇ KALEMLER

Mehmet Emin Yurdakul "Türkçe Şiirler" (1899) adlı kitabıyla hareketin ilk öncülerindendir. Mehmet Emin Yurdakul’un çıkışı, ancak II. Meşrutiyet’te bilinçli bir çizgiye oturdu ve bir akım niteliği kazandı. Milli Edebiyat adıyla anılan bu akımı başlatanlarsa, Selanik’te çıkardıkları Genç Kalemler dergisiyle Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp’tir.

Selanik’te Nisan 1911’de yayımlanan Genç Kalemler, daha önce yayımlanan Hüsn ve Şiir adlı derginin devamıdır. Genç Kalemler’in ilk sayısında yer alan "Yeni Lisan" başlıklı imzasız yazı Ömer Seyfettin’ce yazıldı. Dilde özleşmenin savunulduğu yazıda, ulusal bir yazın oluşturabilmek için önce ulusal bir dilin gerekliliği üzerinde duruluyor, dilde yalınlaşma, Türkçe yazma ve edebiyatın halka indirilmesi görüşünü savunuluyordu. Derginin sonraki sayılarında da "Yeni Lisan" genel başlıklı yazılar sürdü. Beşinci sayıdan başlayarak yazıların altındaki soru imi yerine "Genç Kalemler Tahrir Heyeti" imzası konulmaya başlandı.

Başlangıçta Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem’in çabalarıyla çıkarılan derginin etkinliği Ziya Gökalp’ın da katılmasından sonra artı. Genç Kalemler dergisi çevresinde toplanan şair ve yazarlar, milli edebiyat akımını ve "Türkçülüğü" benimsediler. Ziya Gökalp’in "Turan" adlı şiirini Tevfik Serdar takma ismiyle bu dergide yayımlaması büyük yankı uyandırdı.

Milli Edebiyat yolundaki ilk örnekler, kuşkusuz akımı başlatanlarca verilir. İlkeler bellidir: Dilde yalınlık, halk yazını şiir biçimlerinden yararlanma ve hece ölçüsü, konu seçiminde yerlilik. Çok önemli bir yenilik de, daha yüzyılın başında Mehmet Emin Yudakul’un gerçekleştirdigi şiirin Istanbul dişina çikmasi, Anadolu’ya açılması olgusudur. Nabizade Nazım, bunu gerçekçi bir ürün ortaya koyabilmek amacıyla Karabibik’te yapmış, ama bu deneme orada kalmıştır.

Başyazarlığını Ali Canib Yöntem’in yaptığı dergi çevresinde toplanan yazarlar Ömer Seyfeddin, Ziya Gökalp, Tevfik Fikret, Ali Naci, Nabizade Nazım, Kazım Nami Duru, Celal Sahir Erozan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Enis Avni ve Hüseyin Siret’tir.



İKİNCİ HECECİLER

Beş ya da on hececiler olarak adlandırılan şairlerin ardından gelen kuşağı tanımlar. Bunlar Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabri Esat Siyavuşgil, Ahmet Muhip Dıranas olarak sıralanır. Bu grupta Batı şiirinin etkisi daha belirgindir. Bu kuşak Garip şiir akımına zemin hazırladı.


İKİNCİ YENİ HAREKETİ

Türk şiirinde 1950 sonrası Garip akımına ve 1940 kuşağının toplumsal-gerçekçi yazarlarına karşı tepki olarak doğdu. Değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyişi amaçlayan şiir akımıdır. Çağdaş şiirimizin en önemli ve etkisi farklı biçimlerde de olsa hâlâ süren akımlarındandır. 1955 yılı başlangıç noktası olarak alınabilir (pazar postası gazetesinde yayımlanan şiirler bu akimin ilk örnekleri sayılır).

İkinci Yeni ismini akımın savunucularından Muzaffer Erdost ilk kez kullandı. 1950’lerin başından itibaren özellikle de 1953-1957 arasında birbirlerinden etkilenerek şiire yeni bir söyleyiş getirdiler. Ortak özellikleri, dilin alışılmış kalıplarını yıkmak, sözdizimini zorlamak ve bozmaktı. Şiiri her şeyi anlatabilme sanatı olarak gördüler. Dilde yeni bir iç ses arayışına giren İkinci Yeni’ciler, imge, hayal gücü ve duyguya ağırlık verdiler. Bireyin toplumsal yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyum sorunları gibi temalar işlendi. Her şeye karşı oluşlarıyla edebi bir nihilizme uzanan İkinci Yeni’ciler, Batı edebiyatındaki simgecilik, gerçeküstücülük, Dadaizm gibi akımlarından da etkilendiler. İlhan Berk, Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Oktay Rifat, Metin Eloğlu, Turgay Gönenç, Sezai Karakoç, Özdemir İnce, Tevfik Akdağ, Ülkü Tamer, Ahmet Oktay, Kemal Özer, Ergin Günçe, Ercüment Uçarı ve Nihat Ziyalan bu akımı destekleyen şairlerimiz.

Şiirde işlenen konular gerçek hayattan, doğa tasvirlerinden uzak, sürrealist konulardır. Anlamsız şiir olarak da anılır. Oysa gerçekte İlhan Berk dışındakiler anlamsızlığı tam olarak savunmamışlardır. Bir de ikinci yeni budur şudur, şöyle yazar böyle anlatır, şunu anlatmaz demek zordur. Her şair bağımsız bir yol izler, hepsi ayrı sıfatlar verir ikinci yeniye. Oturulup da 1.yeni gibi biz bundan yanayız, buna da karşıyız denmemiştir, üstelik. özgürdür şairleri. Soyuttur gerçeküstüdür, şiirleri toplumun bilinçaltıdır.

Cemal Süreya, İkinci Yeni'nin planlanmış bir şiir akımı olmadığını söyler. 50'lerde gün yüzüne çıkardığı şiir anlayışları arasındaki benzerlikler sebebi ile kendiliğinden oluşmuş bir akım olduğu kanaatindedir. Cemal Süreya bir çok kişi bu akıma bazı şairleri sokmuş-çıkarmıştır ki, Attila İlhan kendisi için İkinci Yeni şâiridir diyenlere '' şiirden anlayan herkes, Attila İlhan şiirinin ikinci yeni şiirine rakı şişesinin şimendifere benzediği kadar benzediğini bilir'' diyerek tepki göstermiştir. Attila İlhan'a göre ikinci yeni, soğuk savaşın şiiridir. Üstada garip akımının da (birinci yeni) sıcak savasın şiiri olarak etiketlemiş bu da yetmemiş bu iki akım için; "birincisi İnönü diktasının eseridir, ikincisi Menderes diktasının" demiştir.

Kemal Özer'e göre İkinci Yeni ise; ''yakın akrabaları sahip çıkmadığı için ölüsü belediye tarafından kaldırılan, ama mirası yenilen garip bir akrabadır'' der. Dönemin siyasi baskısından kaçmakla ve biçimcilikle eleştirilen ikinci yeni akımının 1965'lerde ise son bulduğu söylenebilir.



SERVET-İ FÜNUN / EDEBİYAT-I CEDİDE

1891-1910 arasını kapsar. Ahmet İhsan tarafından yayımlanmaya başlanan Servet-i Fünun dergisi, Türk edebiyatının bir dönemine damgasını vurdu. Nabizade Nazım, Recaizade Mahmut Ekrem, Ahmed Rasim, Mahmut Sadık ve Halit Ziya Uşaklıgil Servet-i Fünun’un önemli yazarları. 1896’da derginin yazı işleri müdürlüğüne Tevfik Fikret’in getirilmesinden sonra Edebiyat-ı Cedide akımının temsilcisi oldu.

Gerçekçiliği benimsemelerine karşın, sanat anlayışları nedeniyle bütünüyle yaşama açılamayan, kişilerini aydınlar, soylular, varlıklar, genel bir deyimle seçkinler arasından seçen Edebiyat-ı Cedidecilerin yanı sıra, toplumun her sınıfından insanları, gözleme dayalı konularıyla Hüseyin Rahmi Gürpınar’a gerçekçi akım içinde özel bir yer ayırmak gerekmektedir. Ahmet Mithat geleneğini sürdüren Gürpınar, halk için yazma ve halkı eğitme amaçları dışında ustasından ayrılır. Roman anlayışı, gerçekçilikle doğalcılığın karışımıdır. Başlıca özelliği olan gülmecesi, alay ve yergiden güç alır. Buysa eleştirel bir tutum takınmasının sonucudur. Romanlarındaki olaylar, kişiler yaşamdan alınmışlardır, gözlem ürünüdürler. Üstelik bu tutumunu hiç değiştirmez Gürpınar. Yazın topluluklarının dışında, tek olarak kalır.

Edebiyat-ı Cedide dönemlerinde şiir de benzeri aşamalardan geçer. Namık Kemal, ozan olarak da coşumcudur. Ama şiiri, toplumsal ve siyasal düşüncelerinin taşıyıcısı olarak görmesi, coşumculuğun coşku çizgisinde kalmasına yol açar. Bu şiirde birey değil, toplumu kurtarmaya soyunmuş bir düşünce savaşçısı vardır yalnızca. Şiirde Tanzimat coşumculuğunun babası Abdülhak Hamit’tir. Onu duyuculuğa (sentimentalisme) kayan coşumculuğuyla Recaizade Ekrem izler. Edebiyat-ı Cedideciler Hamit’e, Ekrem’e bağlanırlar, ama gerçekçiliğe de açıktırlar. Daha doğrusu gerçekçilikleri, batıyı yakından izlemelerinin sonucudur.

Nitekim batıda "coşumculuğa tepki olarak doğan, gerçekçiliğin şiire uygulanışı diye nitelenen parnassizm 19. yüzyıllın göze çarpan eğilimlerinden biridir. Servet’i-Fünun döneminde, özellikle Tevfik Fikret’in birçok eserinde izlerini görürüz bu tutumun: Ayrıntılı gözlemlerin açık bir anlatımla ve nesnelikle iletimi; karamsar bir bakışla sanatçının kişiliğini gizlenişi, kusursuz bileşimlere ulaşma çabası" (Rauf Mutluay). Ama Edebiyat-ı Cedide şiirini tek bir akıma bağlamak güçtür. Çünkü, Edebiyat-ı Cedide terimini bir yana bırakırsak, bu yeni yazın içinde Servet’i-Fünun’un kendisi başlı başına bir akımdır.

Bir kez, ayni sanat anlayışını paylaşanlar Servet’i-Fünun dergisi çevresinde toplanarak (1896) ortak özelliklere, ilkelere dayanan bir şiiri geliştirmişlerdir. Yalnız eskiye, divan şiirine değil, Namık Kemal kuşağının şiirine de tepkidir Servet’i-Fünun şiiri. Üstelik salt bir ozan topluluğu değildir bu. Romancıları (Uşaklıgil, Mehmet Rauf), eleştirmenleri, savunucuları (Ahmet Şuayip, H.C. Yalçın) vardır. Yeni bir duyarlığı, yeni bir şiir dilini geliştirirken batiyi hemen hemen günü gününe izlerler. Ama bir arayış döneminin bütün karışık etkilerini içerir şiirleri. Duygucu, coşumcu, parnascı, simgecidirler. Doğaya yönelirler. Ama bir resimdir doğa onlar için. Düşle gerçek çatışması, karamsarlık, kaçış egemendir şiirlerine. Hem benimsedikleri sanat anlayışı, hem de dönemin siyasal koşulları içine kapanık, bireyci bir şiire yönelmelerine yol açmıştır. Çözüm, topluluğun 1900’lerde dağılması olur. Yazılıp çizilemeyen 1901-1908 yıllarında yalnız biri ayakta kalır: Tevfik Fikret. Biçim tutsaklığından sıyrılıp özü öne aldığı, karamsarlığı bireysellikten soyup toplumsalla özdeşleştirdiği için başarılı olur o da.

Başlıca temsilcileri Tevfik Fikret, Cenap Şahabetin, Hüseyin Siret, Hüseyin Suat, Ahmet Reşit Rey, Ali Ekrem Bolayır, Süleyman Nesip, Süleyman Nazif, Faik Ali Ozansoy, Celal Sahir Erozan, Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Saffeti Ziya, Ahmet Şuayb'tır


TANZİMAT EDEBİYATI

19’uncu yüzyılın sonlarına doğru. Divan edebiyatının yerine Batı edebiyatı örneklerinin alındığını görüyoruz. 3 Kasım 1839’da Tanzimat Fermanı’nın açıklanmasıyla edebiyat alanında da yenileşmenin başladığı kabul edilir. Âgah Efendi’nin 1860’ta çıkarmaya başladığı Tercüman-ı Ahval gazetesi Tanzimat edebiyatının gelişmesinde önemli rol oynadı. Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Midhat, Cevdet Paşa, Şemseddin Sami gibi yazarlarca desteklendi. Toplum için sanat anlayışı benimsendi.



TOPLUMCU - GERÇEKÇİ DÖNEM

Cumhuriyet sonrası Türk şiirinde asıl yenilik Nazım Hikmet’le gelir. Sağlıklı, biçim ve özde devrim yapan bir yeniliktir bu. Ölçüyü atan Nazım Hikmet’tir, özü biçimin bağlarından kurtaran da. İlk iki kitabıyla (835 Satır, Jakond ile Si-Ya-U, 1929) "şairane"ye karşı çıkmış, dizeci anlayışı yıkmıştır. Ama gelenekten de kopmaz. Çünkü ona göre asıl önemli olan öz’dür. Biçim öze uydurulmalı, özü bir kat daha belirgin kılmalıdır. Üstelik onun şiiriyle gelen öz bir ideolojiye dayanmakta, siyasal bir tutumu içermektedir. Toplumcu gerçekçi (realisme social) sanat anlayışını bilinçli olarak benimsemekle kalmamış, bu alanda en yetkin örnekleri vererek hem kendisinden sonra gelen kuşağı, hem de 1960 sonrası Türk şiirini etkilemiştir. Türk yazını onunla toplumcu gerçekçi çizgiye girmiştir.

Biçim açısından bakıldığında, serbest nazım, serbest şiir, özgür koşuk adlarıyla nitelenen ve şiirden ölçü, uyak gibi bağları atan bir akımın başlatıcısıdır Nazım Hikmet. Ondan önce de bu yolda denemeler yapılmış, özellikle Tevfik Fikret serbest müstezadı alabildiğine geliştirerek şiiri düzyazıya yaklaştırmış, Ahmet Haşim dizeyi kırarak serbest söyleyişe ulaşmak istemiştir, ama böylesi denemeler aruz kalıplarıyla oynayarak gerçekleştirilmiştir. Başlangıçta Milli Edebiyat akımı etkisinde heceyle şiirler yazan Nazım Hikmet ise Anadolu’ya gidişiyle (1921) başlayan ve Moskova’daki öğrenim yıllarında ilkeleri belirginleşen yeni bir şiir anlayışıyla, ölçüsüzlüğü (vezinsizliği) düşünemeyen Türk şiirini kökten değiştirir. Moskova’dayken tanıdığı gelecekçilik (futurisme), kuruculuk (constructivisme) akımlarından etkilenerek yazdığı şiirlerinde ölçüyü atmakla birlikte uyağı boşlamaz. Ama bu, alışılmışın dışında, geleneğin, divan şiirinin birikimlerinden yararlanan yeni bir uyak anlayışıdır. Türkiye’ye dönüşünde Aydınlık dergisinde yayımladığı (1923-1925) yeni şiirleri, bu nedenle en çok yapıları açısından yankı uyandırır.

Doğaldır bu. Çünkü "sanat toplum içindir" tezini savunan Tanzimat ozanlarından sonra Türk şiirinin ana sorunsalı hep biçim düzeyinde çözülmeye çalışılmıştır. Yenilik olarak hep yeni söyleyişler ardında koşulmuş, yeni biçimler aranmıştır. Kuşkusuz bunda en büyük etken, Cumhuriyet’e dek dil sorununun gündemde olmasıdır. Nitekim yukarda özetlendiği gibi, Milli Edebiyat akımı da dil konusunun yeni bir yaklaşımla ele alınması girişimiyle başlatılmıştır. Nazım Hikmet’in şiirleri yayımlandığında dil sorunu çözümlenmiş, Milli Edebiyat akimi dışındaki ozanlar da yalın bir dil kullanma gereğini duyar olmuşlardır; ama bu soruna bağlı olarak gelişen aruz-hece tartışması, Hececilerin utkusuyla sonuçlanmış görünse de, birinden birinin kesin yengisiyle çözümlenebilmiş değildir. Daha doğrusu, gizli bir uzlaşma, ideolojik uzlaşmanın yazına yansıması söz konusudur. İşte Nâzım Hikmet’in her iki ölçüyü de atan şiirleri böylesi bir ortamdan yayımlanınca biçimde devrim olarak görülür. Oysa asil devrim özdedir.

Bu konuda şunları söyler Nâzım Hikmet: "Şiir kafiyeli de kafiyesiz de, vezinli de vezinsiz de, bol resimli, hiç resimsiz de, bağırarak da fısıldayarak da yazılabilir, yeter ki yazılacak şey olsun ve bu yazılacak şey en uygun şeklini - bazen belirli bir tarihi merhaleye göre en uygun şeklini - en ustaca bulmuş olsun. Şahsen kendimse, şekli öylesine öze uydurmak istiyorum ki, şekil, özü bir kat daha belirtsin, ama kendisi, yani şekil belli olmasın." (Ekber Babayef’le konuşmasından) "Şiirlerimde genellikle top yekûn belirli bir ölçü ve şekil yoktur. Fakat ölçü ve şekil var. Hem melodi, hem armoni. Hem kafiye, hem kafiyesizlik, hem misra-i berceste, hem kül. Yani realiteyi ve realite içindeki faal insani iç ve diş aleminde yansıtması gereken şiire en uygun dinamik şekil ve ölçüler. Daha yüksek bir ölçü ve şekle, hareket ve değişme halindeki çerçevelere ulaşmak istiyorum. (...) Ben kendi toplumsal sınıf çevreme karşıt ve çelişmeli değilim. Bundan ötürü de sanat için değildir diyorum. Şiirde bileşik, diyalektik gerçekçiliğe ulaşmak istiyorum." (Her Ay, Nisan 1937)

Nitekim şiirsel eyleminde biçimle ilgili tartışmalara girmez Nâzım Hikmet. Öze uygun biçimi bulmaktır amacı. Bunun için yalnız Türk yazınının değil, tanıdığı bütün yazınların geleneklerine açıktır. Hepsinden yararlanabilir. Çünkü ona göre, "Her sanatkar ömrünün sonuna kadar arayacaktır. Bu arama seyrinde her konkre öze en uygun şekli bulmaya, kendi kendini tekrarlamamaya, şahsiyetini muhafaza etmekle beraber taklit etmemeye çalışacaktır. Hiçbir değişmez, mutlak sanat kaidesi tanımayacaktır." (Babayef’le konuşma). Bu ise biçimin öze bağli olarak sürekli değişmesi, bir değişkenlik içinde olmasıdır. Değişmeyen sanata yüklediği işlevdir. İşlevi belirleyen de toplumcu dünya görüştü.

Nâzım Hikmet’in toplumcu yazının gelişmesi yolundaki eylemi, asıl 1929’da, Resimli Ay’da çalıştığı yıllarda yoğunlaşacak, egemen sanat anlayışlarına karşı gerçek kavga, yalnız şiirde değil, bütün yazın dallarında bu dönemde başlatılacaktır. Asım Bezirci bu gelişimi şöyle özetler:

"1928’de Takrir-i Sükun Kanunu yürürlükten kalkınca, baskı da hafiflemeye başlar. Bundan yararlanarak, toplumcu yazarlar Sabiha Zekeriya’nın 1 Şubat 1924’ten beri çıkarmakta olduğu Resimli Ay dergisi çevresinde toplanmaya çalışırlar. 1928’den sonra Vala Nurettin, Suat Derviş, Sadri Ertem Resimli Ay’da yazarlar. Almanya’dan gelen Sabahattin Ali ile Rusya’dan dönen Nazım Hikmet de onlara katılırlar. Resimli Ay, 15 Ocak 1931 tarihinde kapanıncaya değin toplumcu bir edebiyatın kurulup yayılmasına hizmet eder.

"Şüphesiz, bu hizmetin aslan payı N. Hikmet’indir. Çünkü, yalnızca şiirleriyle değil, hikayeleri, oyunları ve eleştirileriyle de toplumcu edebiyatın yerleşmesi için en büyük çabayı o göstermiştir. Bir yandan eserleriyle yeni edebiyatın temellerini atarken, öbür yandan eleştirileriyle eski edebiyatın yıkılmasına çalışmıştır. Resimli Ay’da hem devrimci şiirler yayımlamış, hem toplumcu yazarları (örneğin Barbusse’ü, Mayakovski’yi, Gorki’yi, İlhami Bekir’i, Sabahattin Ali’yi) tanıtmış, hem de "Putları Yıkıyoruz" başlığı altında burjuva şairlerini (örneğin Abdülhak Hamit’i, Mehmet Emin’i) kıyasıya eleştirmiş, bu yüzden Yakup Kadri, Hamsullah Suphi, Peyami Safa, Yusuf Ziya gibi eskicilerle tartışmak zorunda kalmıştır."

Nazım Hikmet şiiri 1930’lu yıllarda birçok genç ozanı etkisine alır. Ama günümüzde, içlerinde yalnızca İlhami Bekir Tez’le Hasan İzzettin Dinamo’nun kaldığı bu genç ozanlar toplumcu çizgide kendilerine özgü bir şiiri geliştiremezler. Asıl bağlantı 1940’larda kurulur. Yanlış bir deyimlemeyle "1940 Kuşağı" adıyla anılan ozanlar, Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, A.Kadir, Enver Gökçe, Ömer Faruk Toprak, Arif Damar, Ahmed Arif, Attila İlhan, Şükran Kurdakul gibi adlar toplumcu şiiri geliştirirler. Ama burada doğrudan toplumcu akıma bağlanmamakla birlikte, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ceyhun Atuf Kansu gibi ozanları da toplumcu şiir çizgisinde düşünmek gerekmektedir.

Ayrıca bir seferberlik olarak, şiirleri Nazım Hikmet’le hemen aynı yıllarda yayımlanan Ercüment Behzat Lav’ın serbest şiire katkısı üzerinde de durulmalıdır. İlk şiiri Serveti fünun-Uyanış’ta yayımlanan (1926) Ercüment Behzat, doğrudan serbest şiirle başlamıştır. Gelecekçilikle (futurisme) başlayıp dadacılıktan geçerek gerçeküstücülüğe ulaşan yeni akımların etkisindedir şiiri. Belli bir ideolojiye dayanmadığı için Nazım Hikmet’in şiiriyle çakışmaz. Kimi şiirlerindeki toplumsal öz, toplumcu dünya görüşünden değil başkaldırısından, yerleşik değerleri hiçlemesinden kaynaklanır. Bu nedenle, Nâzım Hikmet şiirinin yanında serbest şiiri geliştirir, yeni olanaklara açar, ama izleyici bulamaz. Ayni dönemde, dadacı olduğunu söyleyen Mümtaz Zeki Taşkın ise hiç iz bırakmaz.

1940’lara gelindiğinde, biçim açısından serbest şiirin utkusu tamdır. Heceyi, hemen hemen yalnızca Behçet Kemal Çağlar sürdürmekte; Ahmet Kutsi Tecer, Ülkü dergisi çevresinde halk şiiri geleneğinin yaygınlaşmasına çalışmaktadır. Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Cahit Külebi gibi değişik çizgilerdeki ozanlar da serbest şiirler yazmaktadırlar. Nazım Hikmet ise hapistedir, susturulmuştur (1938). Sonradan Birinci Yeni olarak adlandırılacak Garip devinimi bu ortamda doğar.



YEDİ MEŞALECİLER

1930’lara gelirken yeni bir yazın çığırı açmak girişimiyle karşılaşılır. Milli Edebiyatçıların sığlıklarına, gerçekçilikten uzak memleketçiliklerine bir tepki olarak, Yusuf Ziya Ortaç’ın 1928’de çıkardığı Meşale isimli dergi çevresinde toplanan Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Muammer Lütfi, Vasfi Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret ve Kenan Hulusi’nin oluşturduğu akim 1930’lara gelirken yeni bir yazın çığırı açmak girişimiyle karşılaşılır. Milli Edebiyatçıların sığlıklarına, gerçekçilikten uzak memleketçiliklerine bir tepki olarak,Yusuf Ziya Ortaç’ın 1928’de çıkardığı Meşale isimli dergi çevresinde toplanan Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Muammer Lütfi, Vasfi Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret ve Kenan Hulusi’nin oluşturduğu akim

Yazın tarihimize Yedi Meşaleciler adıyla geçen topluluk, edebiyatta canlılık, samimiyet ve sürekli yenilik getirmek amacıyla yola çıktı. Mallarme, Baudelaire, Verlaine gibi Fransız şairlerini kendilerine örnek aldılar. Ama amaçlarına ulaşamadılar. Meşale dergisinin 1928’de kapanmasıyla bu grup dağıldı.



not: başlıklar alfabetik sıralamaya göre yazılmıştır...kronolojik değildir












19 Haziran 2010 Cumartesi

Dilcilikte İlk Şekil ve Doğru - Yanlış Kavramı

.


1. İnsanlar, eski devirlerden beri, doğruyu ve gerçeği, “teklik” ile “çokluk”, “şimdi ve burada oluş” ile “şimdi ve burada olmayış”, “eski” ile “yeni” vb. gibi zıtlıklar arasında aramışlardır. Bu konu , dil bilimi ve halk bilimi çalışmalarında, kullandıkları dil ve yazı malzemesinin orta
klığının bir sonucu olarak, başka bir zıtlığa, “yazılı olmayan” ve “yazılı olan” zıtlığına taşınmıştır. Zıtlık, kavramlar arasındaki en köklü ve en eski komşuluktur. Bu yüzden, “her şeyin zıddıyla var olduğu” söylenir durur. Bu, insan zihninin, varlığı, eski bilgileriyle ilişkilendirerek öğrenebilmesinin ve en yaygın ilişkilendirme biçiminin de ayırma ve birleştirmelere dayalı oluşunun ortaya çıkardığı bir durumdur: “Fakat dikkat edilirse, her sentez, aynı zamanda bir analizdir. Çünkü sentez birliğe doğru gidiştir, ancak birlik ve bütünlükten tekrar unsurlara doğru bir iniş vardır ki, o da analizdir. Şu hâlde, sentez ve analiz, tahlil ve terkip birbirinin zıddı gibi görünmesine rağmen, aslında birbirinin tamamlayıcısı olan iki işlemdir.”

Burada, bir yandan, dilcilikte ve dil tarihçiliğinde sıkça kullandığımız ilk şekil teriminin anlam alanını göstermeye çalışırken, diğer yandan, yine dilcilikteki doğru/sahih ve yanlış/galat değerlendirmesinde hangi ölçeklerin kullanıldığı veya kullanılması gerektiğini belirtmeye çalışacağız.

2. Belki tek heceli seslenmelerle ve on binlerce yıl önce başlayan dil ile mağaza duvarlarındaki resimler hâlinde başlayan yazının buluşması, insanlık tarihinin oldukça yeni dönemlerinde olmuştur. Böylece hava boşluğunda uçuşan dilin sesleri resmedilerek kalıcı kılınmıştır: “Konsonlu seslerden doğan kelimeler dili meydana getirdiği gibi, resim hâlindeki işaretler, onların soyutlaşmasından doğan şemalar da yazıyı meydana getirir. Şu hâlde, dil ve yaz, bilginin objektifleşmesinin ve virtüelleşmesinin sonuçlarıdır. Objeleşme ve virtüelleşme sürecinin yanı sıra dil ve yazı da teşekkül eder . Bu apayrı iki yapıdaki sembolleşmenin buluşması gerçekleşir gerçekleşmez, insanın biriktirmesi daha kalıcı ve daha bereketli olmuş, tabiî bir varlık olan insan tarihî bir varlık hâline gelmiştir.

‘Şimdi’ ve ‘burada olan’lara ‘dün’ün ve ‘burada olmayan’ların da katılması demek olan tarihin başladığı bu noktada, yani insanın, dili sayesinde tabiata tarihi kattığı bu noktada, kalıcılığı olmayan dili kalıcı kılan yazı, kısa sürede büyük bir kutsallık kazanmış, yazılı ve dolayısıyla eski şekiller daima daha değerli görülmüştür. Yazılı şekiller, hiçbir değişimin ve hiçbir yeniliğin, kısacası hiçbir bozulmanın yaşanmadığı ilk/asıl/kök şekil'ler olarak görülmekle kalınmamış, asıl şekillerin oluşturduğu dillerin tek düze ata dil'ler (uniform ancestor language) oldukları sanılmış, yeni veya sözlü şekiller ise, dil yanlışları olarak değerlendirilip küçümsenmiştir. Romalıların yazıdan anlama kadar dilin her düzlemindeki doğruları Grekçede aramaları gibi, Romalılardan sonraki halklar da doğruları Lâtincede aramışlardır. Sonuçta nasıl Romalılar, “çocuk Lâtinceyi nasıl olsa sokakta öğrenmektedir, bu yüzden çocuk öğretimine Yunanca ile başlanmalıdır” gibi bir düşünceyle hareket etmişlerse, aynı şekilde, orta ve yakın çağlar boyunca, çeşitli Avrupalı halklar da çocuklarının eğitimine kendi dillerini veya şivelerini değil, Lâtinceyi öğreterek başlamışlardır, çünkü dilde bize kadar gelen eski, ilk ve bozulmamış şekil, yazılı şekildir. Böylece yazı, dilden daha güvenilir bir konuma geçmiştir: “Sözcüklerin yazılı görüntüsü, sürekli ve sağlam bir şey izlenimi uyandırır...Bireylerin çoğunda görsel izlenimler işitim izlenimlerinden daha belirgin, daha süreklidir... Yazınsal dil, yazıya tanınan bu haksız üstünlüğü bir kat daha güçlendirir. Yazın dilinin sözlükleri, dil bilgisi kitapları vardır. Okulda öğretim kitaba göre ve kitapla yapılır... Sonunda, yazıyı öğrenmeden önce konuşmayı öğrendiğimizi unuturuz ve doğal bağıntı tersine döner.”

Orta çağ boyunca, Hint-Avrupalı olmayan Hristiyan halklar bile, çocuklarının eğitimine dinlerinin de dili olan Lâtince öğreterek başlamakla kalmamışlar, her türlü bilim ve sanat faaliyetlerini bu dille yapmışlardır. Eski devirlerde yazının, yazım prensiplerinin ve harflerin de dilin yanı başında tartışılması, dil sembolizasyonunu kalıcı kılmaktan başka bir fonksiyonu olamayan yazının, daha ilk çağlardan itibaren nasıl dilin içinde görüldüğünü göstermektedir. Fazla değil, daha yüz yıl önce, atalarımız, “kafiye göz için mi kulak için midir?” sorusu etrafında hararetli tartışmalar yapmışlardır.

Dillerin on binlerce yıl ifade edilebilecek yaşları yanında, yazının yaşı çok küçük kalmaktadır. Yazıdan önceki sözlü yer ve zamanları da konu edinen halk bilimi çalışmaları, sözlü veya yazılı şekil, eski veya yeni şekil gibi konularda, dil bilimi çalışmalarıyla aynı yolu yürümektedir; çünkü bu konular, her iki alan için de önemlidir.

Bilindiği gibi, dilin eskilik özelliği kazanması için mutlaka yazıya geçirilmesi gerekmektedir. Bugünkü ses kayıt cihazları sayesinde, bir dili, yazı gibi herhangi bir aracı sembolizasyon maddesi kullanmadan yarınlara taşımak mümkündür; fakat yüzyılımızın başlarına kadar, dil, ancak yazı sayesinde kalıcı kılınabilmiştir. Bu yüzden, yazı bilimi (orphographia), dil tarihçiliğinin ilk dersi olmuştur. Dilcilikteki ilk şekil ve halk bilimi çalışmalarındaki eski şekil terimleri, her iki bilim dalında da sık sık tartışılmaktadır. Dilcilikte ve dil tarihi çalışmalarında, bir ortak / kök / ata dil (common / proto- / ancestor / parent language), bir ilk / eski /aslî şekil (main form / ancestral form / protomorpheme / archaic morpheme) ve bir ilk ses (protomorpheme) sürekli gündemdedir. Dilcilik yanında, halk bilimi çalışmalarında da alt tür (subtype) ve mahallî tür (oicotype)’lerin bir aslî türden, bir kaynak şekil'den (archetype / Unformen / Normalformen) çoğalıp geliştikleri söz konusu edilir.

Sonuç olarak, dil ile yazı ilişkisi oldukça yeni devirlerde başladığı için, dile ait olan ilk /aslî / kök ses ve ilk / aslî / kök şekil terimlerinden, gerçek anlamda bir ilk / aslî /kök ses veya şekil'i değil, yazıya geçirilmiş en eski ses veya şekli anlamamız gerekmektedir; çünkü dil nasıl ki insanı tarihî bir varlık hâline getirmişse, dilin kendisini de kalıcı kılıp tarihîleştiren şey, yazıdır. Bu yüzden dil tarihi ile yazı tarihi iç içedir. En eski yazılı şekillere dayanarak, bir dilin yazıdan önceki şekillerini arama yöntemleri geliştirilmiş, dil tarihini, kendisinden çok daha genç olan yazının tarihinden binlerce yıl öncelere taşıma çalışmaları yapılmıştır. Yeniden kurma (reconstruction) veya iç ihya (internal reconstruction) yoluyla bir dilin tarih öncesine doğru yol almak, bir ölçüde mümkündür; fakat burada da genel fonetiğin işaret ettiği bir tuzağın varlığı söz konusudur. Bu tuzak, dilcilerin, “Eğer belirli bir fonem değiştirmesi meydana geliyorsa, bunun tersi de olabilir" veya “ses değişimi ile kaybolan telâffuzların, kısa bir süre sonra, başka bir ses değişimiyle tekrar ortaya çıkması” şeklinde sık sık ifade ettikleri gibi, dil hareketlerinin iki yönlü olabilmeleridir. Görüldüğü dibi, bugün dilcilikte ilk / aslî / kök şekil ifadesinden anlamamız gereken, kayıtlı en eski şekil olmalıdır, yoksa bir dil unsurunun gerçekten ilk / aslî / kök şeklini yakalamak, dil ile yazı arasındaki yaş farkı yüzünden, asla mümkün değildir. Dili kalıcı kılan, onu tarihî bir varlık hâline getiren, yazıdır. Bir dilin tarihi, o dilin yazı tarihiyle iç içedir.

Ayrıca dillerin hiçbir yer ve zamanda tek düze (uniform) bir yapıya sahip olmamaları, sesten söz dizimine kadar bir dilin her düzleminde, yaşlara, mesleklere, hatta cinsiyete göre tam bir çeşitliliğin yaşanması da, yazı öncesinin dilini kurmakta büyük engeldir; çünkü dillerin art zamanlı değişmelerinin başlangıç noktalarını oluşturan bu eş zamanlı çeşitliliklerini, “bazı özel tarihî şartlar altında mahallî şivelerden doğan” standart dilleri taşıdığı kabul edilen hiçbir yazı ve yazım geleneği yansıtmamaktadır: “Bir dilin ayırt edici olmayan (nondistinctive) ses özellikleri, bütün zamanlarda, çok değişken ve çeşitlidir. Bir devirde yazılmış en doğru fonetik kayıt bile hangi fonemlerin değiştiğini bize söyleyemez. Oysa yeniden kurma ve iç ihya metotları, her şeyden önce, bir “tek düzelik varsayımı üzerine kuruludur” ve “bu varsayım olmadan, dillerin tarihî yapılarını akılcı yoldan düşünmemiz imkansızlaşır”. Bunlara, yazının kalıcılık özelliğinin dilin değişkenliği karşısında tutuculuğa dönüşmesini de eklersek, “bu metodun tarihî süreci resmettiği iddia edilemez” olduğunu; fakat insanoğlunun bu varsayımlara dayanarak, kendisinin insan oluş macerasının başladığı bu zamanlara karşı büyük bir ilgi duyduğunu görürüz.

3. Eski çağlardan beri her “yeni”, “eski”nin bozuk şekli sayılmıştır. Bu, insan yapıp etmelerinin her alanında olduğu gibi dil anlayışında da böyle olmuştur: “Baştan itibaren şunu açıkça kabul etmeliyiz ki, dil kullanımında her değişiklik, yani alışılmış konuşma tarzından her sapma, önce bir yanlıştır”.

Bir dil içinde yeninin ortaya çıktığı başlıca yollar ise, yeni kelime türetme veya eski kelimenin ses yapısını değiştirme, yani türetme (derivation), kelimenin eski anlamını değiştirme (change) ve başka dillerden alıntılar (borrowings) yapmaktadır: “Bir dil, bir yapıyı, ya türetir, ya değiştirir veya alır”. Dilcilikteki türetme, değiştirme ve alıntı kavramları, halk bilimi çalışmalarında kaynak (source) / değişme /variation) /geçişme (transmission) üçgeninde değişik bir terminolojiyle ifade edilir.

Görüldüğü gibi, dilin imlâ, ses, şekil, söz dizimi veya anlam gibi herhangi bir düzleminde yer alan bir unsurunun standart dışı kullanımı, yanlış olarak görülmüştür. Standardın dışına çıkmak demek, dilin belli bir yer ve zamandaki kullanımına uymamak, başka yer ve zamanlardaki kullanımlara koşmak demektir. Bir dilin kullanımında standart dışına çıkmalar, yani dilde yeniler, yeni yazımlar, yeni sesler, yeni şekiller ve yeni yapılar, yukarıda ifade ettiğimiz gibi üç yolla olmaktadır. Diğer taraftan, bilindiği gibi, dilde yeninin ortaya çıkması, yani dil değişimi dediğimiz ve dillerin her düzleminde gerçekleşebilen ayırma (split) ve birleştirmeler (merger), uzun zaman dilimlerini ve bazen birkaç neslin ömrünü gerektirmektedir. Bu süreç, ses ile anlam ilişkisinin, başka bir ifadeyle, gösteren-gösterilen (signifiant-signifié) veya söz-dil (parole-language) ilişkisinin yeniden kurulması için gereklidir. Dilde böyle bir süreci yaşamadan doğmuş her yeni yadırganır, gösteren-gösterilen ilişkisinin kuruluşu henüz tamamlanmadığı için yanlış sayılır. Türetme, değiştirme ve alıntılar yapma şeklindeki dil kullanımındaki bu sürecin yaşanmasına engel olan başlıca eğilimler de, dillerin bu üç yolda işleyen yapılarında ortaya çıkan aşırılıklardır ve dil ile iletişimin ana kusurlarını oluştururlar:

1. Yenicilik: (neologism): Yeni kelime ve yapı kullanma. Dilin türetme mekanizmasında ortaya çıkar.

2. Eskicilik: (archaism): Eski kelime ve yapı kullanma. Unutulmuş bir kelimenin canlandırılması veya standart dilde mevcut kelimeye yeni anlam yüklenmesiyle ortaya çıkar. Bu yol da bir bakıma yenicilik olduğu için, bazen yenicilik (neologism) sözüyle eskicilik (archaism) de kastedilir. Kısacası, dilin değiştirme mekanizmasında ortaya çıkar.

3. Yabancı düşkünlüğü: (alienism / alienis favemus): Yabancı kel
ime ve yapı kullanma. Bilhassa yabancı unsurların kaynak dildeki ses ve anlam yapılarıyla kullanılmaya çalışılması şeklinde kendisini gösterir.

İşte alışılmamışların ve yenilerin ortaya çıkışlarının dilcilikteki bu üç yolu, dil yanlışlarının, eskilerin adlandırmasıyla galat'ların kaynağı olmuştur. Buna karşılık, yazıya geçirilmiş olanlar, yazı sayesinde eskiyip standartlaşabilenler, dolayısıyla alışılmış ve eski olanlar, doğru ‘fasih’ sayılmıştır. Dillerin hemen hemen her zaman dil dışı etkenlere bağlı olarak standartlaştıklarını, bu standartlaşmalarda zaman kadar mekânın da önemli olduğunu gören tarihî ve karşılaştırmalı dil çalışmaları, eski dil çalışmalarının, “eskilerin doğruluğu ve yenilerin yanlışlığı” şeklindeki zamana dayalı bu görüşüne mekân boyutunu da katmıştır: Bir dil unsuru, ne kadar geniş mekânlarda kullanılıyorsa, ne kadar yaygın ise, o kadar doğrudur.

Dil ile yazıyı iç içe gören eski devirlerin bütün bilginleri gibi, dil üzerinde kafa yoran eski Türk bilginleri de, yazımdan sese, şekle ve cümleye kadar herhangi bir dil biriminin, içinde bulunulan zaman ve mekân boyutunun dışındaki bir yazılımlı, bir ses ve anlamla, yani standart dışı kullanılışına yanlış “galat” gözüyle bakmışlardı: ‘astın’ aşağı manasında bir kelimedir. Bu söyleyiş fasih değildir, fasihi ‘altın’dır. Bu yolda bir- çok ‘galat sözlüğü’ hazırlanmış ve ‘dil yanlışları’ konusunda yazılar ve kitaplar yayımlanmıştır. Son yüzyıla kadarki zaman dilimi içinde, yani Türkçenin ve türkçe unsurların söz konusu bile edilmediği devirlerde hazırlanmış bu tür sözlük ve yazıların başlıca konusu, Arap ve Fars dillerinden yapılan alıntılardır; eski ve yeni şekiller kullanma, ancak yirminci yüzyıl başlarından itibaren yazılan kitap ve yazıların konuları arasına girmeye başlar. Dolayısıyla, eski galat sözlükleri, Türkçede türetme veya yenicilik, değiştirme veya eskicilik yollarıyla ortaya çıkan yenileri veya yanlışları değil, yabancı dillerden alınan unsurları konu edinirler. Galat sözlükleri, diller arasındaki alış verişlerin nasıl gerçekleştiğini bilmeden, Türkçeye, aldığı unsurlar üzerinde ses ve anlamca tasarruf hakkı tanımadan hazırlanmışlardır. Galat sözlüklerinin Türkçe, Türkçe gırtlağı ve Türkçenin anlam örgüsü karşısındaki bu şaşı tavrını bugün de sürdürüp, Türklere, Türkçenin başka dillerden aldığı kelimeleri hangi ses ve anlam yapısında kullanmaları gerektiğini öğretmeye kalkışanlar vardır.

Malzeme olarak biri sesi (kulak) ve diğeri ışığı (göz) kullanan ve dolayısıyla apayrı iki sembolleşmeyi temsil eden dil ve yazıyı birbirinden tamamen ayrı değerlendiren bugünün dilciliğinde, doğru ve yanlış kavramları, şöyle belirlenmektedir: Dil, ortaklık bağları uzun devirler içinde oluşmuş bir ortaklaşa saymacalar sistemi olduğu için, yazımdan ses ve şekle, kelime gruplarından cümleye kadar, "herhangi bir dil birimi, zaman ve mekân boyutlarından ne kadar çok yaygın ise o kadar doğru, ne kadar az yaygın ise o kadar az doğru"dur. Kısacası, dil ve yazıdaki doğruluk, zaman boyutunda eskiliği; mekân boyutunda yaygınlığı ifade etmektedir. Dil, ortaklık bağları uzun devirler içinde oluşmuş bir ortaklaşa saymacalar sistemidir ve tek meziyeti bu ortaklaşalıktır; dolayısıyla bu ortaklığa ne kadar çok kişi katılmışsa, ortaklık o kadar sağlam, yani o kadar doğru olur.

Prof. Dr. Günay KARAAĞAÇ

Atatürk'ün Türk Dil Kurumu 4

.

1980’LERDE DEVRİMLERE TEPKİ YOĞUNLAŞIYOR

Dil Devrimine tepkinin giderek hız kazandığı ülkemizde, tepki, yalnız Dil Devrimine değil, bir bütün olan Türk Devriminedir. 1950’lerde başlayan ve gittikçe artan Atatürk’ün büstlerine, sözlerine, laikliğe saldırılar, 1980’lerde iyice tırmanır. Öte yandan her gün cenaze törenlerinin yapıldığı, gözyaşı ve kanın oluk oluk aktığı bir ortam söz konusudur. Bu nedenle 12 Eylül 1980’deki askeri darbe, kimilerince kargaşadan, çatışmalardan kurtuluş gibi algılanır. Ne ki 12 Eylül darbesini yapan beş general, darbeden kısa bir süre sonra Atatürkçülük adına, laik öğretim dizgesini sarsmaktan, Atatürk kurumlarını kapatmaya dek uzanacak akla, hukuka, bilime bir yığın uygulama yapar. Bunlardan biri de Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih ve Dil Kurumlarına yönelik olandır.

12 Eylül 1980 Cuma günü yönetime el koyan, TBMM’yi dağıtan darbeciler, aynı gün bütün dernekleri kapatır. Kapatılan dernekler arasında Türk Dil Kurumu da bulunmaktadır. 12 Eylül günü, saat 13.00’e dek sokağa çıkma yasağı olmasına karşın, TDK’nin yöneticileri, çalışanları, Ankara’da bulunan kimi üyeleri kuruma gelmiştir; kimse içeri giremez, telaşlı kalabalık kapı önünde beklemeye başlar. TDK Başkanı Prof. Dr. Şerafettin Turan’ın öncülüğündeki yönetim kurulunun çabalarıyla, saat 15.00’e doğru TDK’nin kapısı açılır. 12 Eylülcüler, üç yıl sonra sahnelenecek olan bir oyunun provasını o sabah yapmıştır sanki.

Türk Dil Kurumu’na Olumsuz Bakış

Darbecilerin öncüsü Orgeneral Kenan Evren’le dört generalden oluşan Milli Güvenlik Kurulunun üyelerini tek tek seçtiği Danışma Meclisi, MGK’nin öngördüğü kurallar içinde çalışırken öte yandan yeni bir anayasa yapma hazırlığı sürer. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına geniş bir özgürlük ortamı sunan 1961 Anayasasının ortadan kaldırılacağı belli olmuştur. 1981’de, 1982 Anayasası hazırlanırken çok tartışılan 134. madde, darbecilerin kurumlara sıcak bakmadığını ortaya koyar.

Kenan Evren yurt gezilerinde TDK’nin Türk askerini küçülten bir şaire ödül verdiğini açıklar. Sözü edilen Şair Yaşar Miraç, ödül aldığı kitap da Trabzonlu Delikanlı’dır. Miraç’ın bütün kitapları, şiirleri didiklenmeye, suç aranmaya başlanır. Aynı günlerde karşıdevrimci kişi ve kurumlar TDK’ye yönelik saldırıları yoğunlaştırırlar. Bir vakfın (SİSAV’ın) koruması altındaki kimi yazarlar (sonran bu kişilerin kimisi resmi TDK yönetimine atanacaktır), Tercüman gazetesinde TDK’ye, Dil Devrimine ve devrimi savunanlara bilim dışı savlarla türlü suçlamalarda bulunurlar.

1981’in ilk aylarında basında Atatürk kurumlarına ilişkin haberler sıklaşır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı bir taslakla “Türk Bilimler Akademisi” kurulacağı, bu akademi içine Türk Tarih ve Dil Kurumlarının da alınacağı, kurumların tüzüklerinin, üyeliklerinin, organlarının ortadan kaldırılacağı, malvarlıklarına el konulacağı yazılır. Bunun üzerine Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şerafettin Turan, Yönetim Kurulu adına Devlet Başkanı Kenan Evren’e 29 Nisan 1981’de bir mektup gönderir; tepkilerini, uyarılarını bildirir.

Nedendir bilinmez, “Türk Bilimleri Akademisi” kurmaktan o günlerde vazgeçilir; belli ki başka bir yol düşünülmektedir.

Kurumları Kapatmak İçin İlk Adım

Atatürk’ün kurumlarını kapatma tasarılarının çok önceden yapıldığı bellidir. Türk Tarih ve Dil Kurumlarını kapatacak ilk adım 29 Aralık 1981’de atılır.

T. İş Bankasının kurucularından olan Atatürk’ün bu bankadaki kurucu pay oranı %27,57’dir. 1980’e gelene dek banka sermaye artırdığında bile bu oran korunmuştur. Atatürk’ün vasiyetnamesi gereği bu pay CHP’nin koruyuculuğundadır. 1981’de bütün partiler gibi CHP de kapatılır; Milli Güvenlik Konseyince Atatürk’ün pay belgitleri iyeliğinin hazineye geçtiği hükmü getirilir ve işlemlerin Devlet Başkanlığı Genel Sekreterliğince yürütüleceği belirtilir. Çok geçmeden İş Bankası 29 Aralık 1981’de sermaye artırımına gider; sermaye 40 milyondan 30 milyara çıkarılır. Atatürk paylarının oranı da %27’57’den %0,9’a düşürülür. Dahası TDK’nin bütün başvurularına karşın, kurucu paylarından yararlanma hakkı tanınmaz. TDK, yine de olanaklarını zorlayarak “B” tipi paylardan 100 milyonluk belgit satın alır. Ancak TDK’nin bankanın yıllık kârından alacağı pay, çalışmaları aksatacak ölçüde azalır.

İktidara gelir gelmez TDK’nin ödeneğini kesen Demokrat Partinin yaptığı gibi bir uygulamadır bu. Atatürk kurumlarını parasız bırakarak çalışamaz duruma getirmek, kapatma girişimlerinin ilk adımı olur.

TDK’yi Kapatmak İçin İkinci Adım:
Devlet Başkanı Evren, TDK’yi Denetime Alıyor

Mart 1982’de Devlet Başkanı Kenan Evren’in isteğiyle Devlet Denetleme Kurulu, Türk Dil Kurumu’nu denetlemeye gelir. Bu denetimin amaçlı olduğu, kurumu suçlamaya yönelik kanıt arandığı bellidir. Çünkü dernek yapısındaki TDK, zaten her zaman olağan denetimlerden geçmiş, hem amacına uygun çalışmalarının, hem de parasının hesabını vermiştir.

Devlet Denetleme Kurulunun, Devlet Başkanı Kenan Evren’e sunduğu 19 Nisan 1982 günlü yazanağını, Başkan Sabri Tazavar ile Şemsi İyiol, N. İlhan Aka, Yıldırım Özdamar, Alaeddin Karaman ve Dr. İhsan Kuntbay adlı üyeler imzalamıştır.

Kurulun 24 sayılı kararını içeren sayfalar dolusu yazanakta “Denetleme Dayanağı; Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliğinin 11 Mart 1982 gün ve 061-195-82/6 sayılı yazısı ile intikal eden Sayın Devlet Başkanının emri”dir denilmektedir. “Denetimin Amacı ve Kapsamı” da “Türk Dil Kurumunun idari ve mali yönden inceleme ve denetlenmesi yapılarak, bu kurumun son durumunu tespit etmektir.”

İçişleri Bakanlığınca oluşturulan “Denetleme Heyeti”nde bulunan Başkan Mülkiye Başmüşavir Müfettişi Muhittin Keskin; üyeler Mülkiye Müşavir Müfettişi M. Yücel Özbilgin, Maliye Müfettişi İbrahim Berberoğlu, MEB Başmüfettişi Cevdet Cengiz, Kültür ve Turizm Bakanlığı Müfettişi Halit Bozkurt, 19 Mart 1982 sabahı Türk Dil Kurumu’na gelirler. TDK Genel Yazmanı Cahit Külebi, kurumdaki her koldan bir iki kişiyi çağırarak denetçilere yardımcı olmalarını söyler. İlk günün ilk saatinde denetçilerle TDK’lilerin birbirine bakışı karşılıklı birçok duyguyu yansıtmaktadır. Bu sırada “heyet”le gelen biri, TDK görevlilerinden birine,[84] “Bizleri, ilgili dairelere götürün ve belgeleri, dosyaları hemen hazırlayın” der. Denetçi sesinin tonunu ve rengini iyi ayarlayamamıştır. Genel Yazman Külebi araya girer ve bir kahkaha attıktan sonra içinden geldiği gibi konuşur:

“Paşa paşa, galiba gözünüze pek ufak tefek göründüler. Onların hepsi alanının uzmanıdır; TDK’nin Genel Yazmanı olarak ben onlara emredemem, ancak rica ederim.”

Böylece 20 gün sürecek denetim başlar. İlk günler denetçiler tedirgin, kurum çalışanları değildir. Çünkü denetçilere hangi bilgi, kaç yıl önceki dosya gerekiyorsa hepsi düzenli olarak ve anında sunulmaktadır. Son günlerde denetçilerle TDK’liler arasındaki buzlar erir gibi olmuştur; her iki taraf da yapılan işin ne anlama geldiğini bilmektedir. Denetçilerin deyişiyle başka bir yerde (bir devlet dairesinde) olsa, belki de bir yıl sürecek bu denetim kısa sürede tamamlanmıştır. Denetim bittiğinde denetçilerden birinin o dönemde çok ünlü olan Tuna Pastanesinden getirdiği kuru pasta eşliğinde son çaylar içilir. Hoşlanmasa da herkes kendi görevini, görevinin çizdiği sınırlar içinde yapmıştır.

Denetleme Sonucu

“Devlet Başkanlığı Devlet Denetleme Kurulu”nun 19 Nisan 1982 günlü, 24 sayılı kararıyla denetim yazanağı Devlet Başkanı Kenan Evren’e sunulur. Yazanağın 2. maddesinde şöyle denilmektedir:

“İnceleme ve denetleme başlamadan önce Devlet Denetleme Kurulu üyesi sıfatıyla Sabri Tazavar, İçişleri Bakanını ziyaret etmiş ve müşterek bir inceleme ve denetlemenin nasıl yapılacağı ve uygulanacak yöntemler, hazırlanacak raporlar ve ne şekilde arz edilecekleri hususunda görüş birliğine varılmıştır.”

Denetleme Kuruluna göre durum ciddidir, ön hazırlık olarak TDK’nin 1932- 1979 yıllarına ilişkin tüzükleri ile 1976-1980 arasındaki etkinlikleri, kurultaylarıyla ilgili yazanaklar ve başka ilgili “doküman”lar incelemeye alınmıştır. Denetçiler, TDK tüzükleri üstünde epeyce oyalanmışlardır; çünkü o dönemde TDK’ye yönelik en büyük eleştirilerden biri 1964 tüzüğüne konan “devrimci bir bilim derneği” açıklamasıdır. Karşıdevrimciler, bu açıklamaya dayanarak TDK’nin siyasallığını, birtakım hükümetler ve partilerle yakınlaştığını öne sürmüşken; denetçiler, “devrimci” sözünün “inkılapçı” anlamında kullanıldığını belirtmiş, “Bu müddet içinde değişik siyasi partilerin ve hükümetlerin, Türk Dil Kurumu tüzüğü ‘kuruluş ve amaç’ maddelerinde bir etkisi olmadığı kanaatı hasıl olmamaktadır” demişlerdir.

Böylece yaygın suçlamalardan biri boşa çıkmıştır.

Denetçiler, sanki yürürlükte bir Dernekler Yasası yokmuş gibi, kurumun şimdiye dek yalnızca “hesap denetimine tabi tutulduğunu”, ilk kez “her yönü” ile denetlendiğini söylemişlerdir. Ancak yaptıkları “mali denetim”de de her şey “saydam”dır; belgelenmemiş gelir-gider ve yolsuzluğun kendisi değil söylentisi bile yoktur; vergiler zamanında ve düzenli ödenmiştir.

TDK, 12 Mart (1971) döneminde de böylesi bir denetimden geçmiştir, bu ikincidir; kurum yönetimi de ne devlet denetiminden, ne de kendi üyelerinin denetiminden kaçınmıştır. Kurultaylarda oluşturulan yarkurullar üç gün boyunca, titizlikle hem bilimsel çalışmaları, hem de ekonomik durumu incelemeye almıştır. Bu nedenle Devlet Başkanının istediği denetim de TDK’de olağan karşılanmış, denetçilerden zaten açıkta olan bilgilerin hiçbiri esirgenmemiştir.

Denetçiler ne tüzüğe, ne yasalara aykırı hiçbir şey bulamayınca ve kurumun Atatürk kalıtını ve tüzükte belirtilen amacı kötüye kullandığına ilişkin kanıt elde edemeyince, denetime gelmeden önce İçişleri Bakanlığı ile yaptıkları uzun çalışmalar sonucu edindikleri önyargıyla, TDK karşıtlarının yıllardır öne sürdükleri savları da unutmadıklarını gösteren bir yazanak oluşturmuşlardır.

Denetçilerin Önyargılı “Gözlem ve Değerlendirmeleri”

Denetim yazanağının “Gözlemler ve Değerlendirmeler” bölümü ilginçtir.

Yazanakta kurumun, Dernekler Yasası ve tüzüğüne uygun olarak iki yılda yapılan, hükümet komiserlerinin de izlediği kurultaylara katılan üye sayısı üzerinde durulmuş, örneğin 1980 kurultayının “yarıdan pek az farkla” toplandığı “gözlenmiştir.”

12 Eylül 1980’i izleyen iki yıl içinde her yerden binlerce kitabın toplatıldığı, onlarca kitabın yasaklanıp yakıldığı, onlarca yazarın yargılandığı bir dönemde denetçilerin bir başka ilginç “gözlem”i ve “değerlendirme”si de şudur. TDK deposunda niçin 608. 882 adet kitap bulunmaktadır? Denetçilerde, “…basılan kitapların bir araştırma ve pazarlama çalışmaları yapılmadan üretilmiş olduğu kanaat ve görüşü hasıl olmuş”tur.

Denetçilerin “gözlem ve değerlendirmeler”ine, TDK’nin neredeyse 600 türde yayını olduğu, terim sözcükleri 102 ayrı dalda basıldığı, örneğin Sözcük Türleri gibi bir kitabın bile ilk baskısının 25 bin olduğu ve kitabın kısa sürede tükendiği yansımamıştır. Ayrıca denetçiler, Yazım Kılavuzu ve Türkçe Sözlüğün çok sattığını, baskı maliyetini düşürmek için bu iki kitabın özellikle çok basıldığını anlamamakta direnmişlerdir.

Yazanaktaki “gözlem ve değerlendirmeler”in 3. maddesi ise Devlet Başkanı Kenan Evren’in yurt gezilerinde dillendirdiği konudur: Ödüller. Ancak denetçiler, bilerek ya da bilmeyerek kullandıkları dille, TDK’nin eleştiriye değil, “çeşitli saldırılara uğradığını” bir resmi belgeye geçirmişlerdir:

“Ödüllerin dağıtımında Türk Dil Kurumu’nun çeşitli saldırılara neden olmasına yol açacak tercihlerin yapılmasını önleyecek önlemler alınmadığı, dilin doğru ve güzel kullanımı yanında ulusal bütünlüğü zedeleme kuşkusu uyandıracak düşünce ve duygulara yer veren yapıtların değerlendirme dışı tutulmasına özen gösterilmediği gözlenmiş bulunmaktadır.”

Üstü kapalı olarak “solcu” bilinen kişilerin ödül başvurularının niçin kabul edildiği belirtilmektedir.

Yazanağın 4. maddesinde ise dil altındaki bakla açığa çıkmaktadır. “1976’dan beri 35 kişilik Yönetim Kuruluna gizli oyla seçilen üyelerin 28’i aynı şahıslardan oluşmaktadır. Türk Dil Kurumu’nun her türlü çalışmasını düzenleyen ve çalışma kollarını kuran bu kurulda dikkati çeken husus, Yönetim Kurulunun %80’lik kadrosunun bir nevi daimi üyelerden oluşması ve yönetime tam bir hâkimiyet sağlamış olmalarıdır. Çünkü bu kurul Yürütme Kurulu ile Seçiciler Kurulunu kendi üyeleri arasından seçmekte, dolayısıyla kurumun bütün faaliyetleri kendi görüşlerine göre bir nevi tekel olarak yönetmektedirler. Bu durum, kurum aleyhine çeşitli spekülasyonlara sebebiyet verebilmektedir.”

“Gözlem ve Değerlendirmeler”in 5. maddesi de kurum karşıtlarının yıllardır dilinden düşmeyen bir savdır; ancak denetçiler, Demokrat Partinin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin kurum başkanlığını istemediğine ilişkin yazılı-sözlü tüm açıklamalar, tüm belgeler önlerine konmasına karşın, kendilerine verilen görev doğrultusunda, çelişkilerle dolu şu satırları yazmışlardır:

“…1951 yılına kadar değişik sıfatlarla kurumda görev yapan ve devletin en üst kademelerinde bulunan Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Kültür ve Milli Eğitim Bakanlarının kurum ile ilişkilerinin kesildiği ve kurumun Dernekler Kanunu esasları gereğince kamu yararına çalışan bir dernek haline dönüştürüldüğü gözlenmiş bulunmaktadır.”

TDK’nin kamu yararına çalışan derneklerden sayılmasının tarihi 1940’tır ve bu dönemde kurumun devlet kurumlarıyla cumhurbaşkanından bakanlıklara uzanan çok verimli ilişkileri olmuştur.

Yazanağın 6. maddesi ise, “Kurumun mali işleri ve hesapları genellikle düzenli bir şekilde yürütülmektedir” diye bitirilmeden önce, bazı günler kasada fazla para olduğu, alındı belgelerinin kimi kez yanlış kullanıldığı uyarısı yapılmıştır. Ne ki bu uyarılar da yerinde değildir; çünkü kitaplarını kendi yapısı içinde de satan TDK’de bankaların kapandığı saatte alışveriş olabilmekte, ama bunların kayıtları yasal kurallara göre tutulmaktaydı.

Sağ iktidarların ve kurum karşıtlarının zaman zaman dillendirdikleri bir istekleri vardır: Türkiye İş Bankası sık sık sermaye artırmasına giderse bu bankadaki Atatürk hisselerinin azalması, giderek eritilmesi… Denetçiler, “Gözlem ve Değerlendirmeler”inin 7. maddesinde biraz karışık bir anlatımla da olsa, aslında TDK’nin geleceği için kaygılarını dile getirmişlerdir:

“Kurumun en büyük gelir kaynağı olan Atatürk vasiyetnamesinin (%27,5); kurumun yegâne dayanağı olduğu ve Türk Tarih Kurumu[85] gibi yan gelir sağlayan diğer bir kuruluşu da olmadığı düşünüldüğünden, Türkiye İş Bankasının sermayesi 30 milyar TL.na yükseltildikten sonra durumun ne olacağı konusu şimdiden ele alınmalıdır.

Bu oranın 30 milyarlık sermaye içinde de korunması bir esasa bağlanmadığı takdirde Atatürk’ün vasiyeti de statüsünü muhafaza edemeyeceği gibi, kurumun da gelecekte mali sıkıntılara düşerek görevini yapamaz bir duruma düşmemesi için bu sorunun en kısa zamanda halledilmesi uygun olacaktır.”

Org. Necdet Üruğ’un Demokratik Önerisi

Denetim yazanağının dördüncü bölümünde “öneriler” yer almaktadır. Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Org. Necdet Üruğ’un, Türk Dil Kurumu’na gönderdiği 7 Temmuz 1982 günlü, 060637-82/6 sayılı ve “Türk Dil Kurumunda alınacak tedbirler” konulu yazısı, yazanağın önerileri üstüne kurulmuştur. Ne ki Org. Üruğ’un yazısında bu öneriler, öneri değil, “aksaklıklar” diye anılmaktadır.

Kurultayların daha çok üyenin katılımıyla yapılması; basılan kitapların iyi pazarlanması ve tanıtılması; ödül seçici kurallarının ve ödül verilecek yapıtların iyi belirlenmesi; (denetçilerin mali işlerin düzenli olduğunu belirtmesine karşın) kurumun mali işlemleri ve hesaplarının noksansız yapılabilmesi için gerekli titizliğin gösterilmesi…

Org. Üruğ’un yazısında Atatürk’ün İş Bankasındaki pay oranı hiç yer almazken, yazıdaki “en demokratik” öneri de şuydu:

“Yönetim Kurulu üyeliklerine aynı üyelerin devamlı olarak seçilmesini önleyici ve diğer üyelere de seçilebilme imkânı sağlayıcı şekilde kurum tüzüğünde gerekli değişikliklerin yapılması.”

Org. Üruğ, kimi aksaklıkların giderilmesinde Devlet Başkanlığı Genel Sekreterliğinin kuruma her türlü yardım ve desteği vereceğini belirttikten sonra yazısını şöyle bitirmektedir:

“Ulu Önder ATATÜRK’ÜN kurduğu ve yaşattığı bu kurumda yukarıda belirtilen aksaklıkların süratle giderilmesini ve bu maksatla yapılacak işlerin 3’er aylık periyodik raporlar halinde Devlet Başkanlığı Genel Sekreterliğine gönderilmesini rica ederim.”

Denetim Sıkılaştırılıyor

Görüldüğü gibi Devlet Denetleme Kurulunun denetiminden Türk Dil Kurumu’nun kapatılmasına gerekçe olabilecek somut veriler elde edilememişti. Ancak Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral Necdet Üruğ’un imzaladığı yazı, Devlet Başkanlığının Türk Tarih ve Dil Kurumlarından elini çekmeyeceğini gösteriyordu. 12 Eylülcüler, kurumları ortadan kaldırma kararını çoktan vermişlerdi. Hukukçuların, aydınların bütün tepkisine karşın 1982 Anayasasına 134. maddeyi koymuşlardı:

“Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılaplarını, Türk kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak ve yayınlar yapmak amacıyla; Atatürk’ün manevi himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezinden oluşan, kamu tüzelkişiliğine sahip ‘Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’ kurulur.

Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirtilen menfaatler saklı olup kendilerine tahsis edilir.

Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun; kuruluşu, organları, çalışma usulleri ve özlük işleri ile kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri kanunla düzenlenir.”

Denetçiler, denetim sırasında kurum çalışanlarına yaptıkları işle, yönetici ve üyelerin kimlikleri, yaşamlarıyla ilişkili olarak tuzak sorular sormuş; çalışanları “meşgul etmemek için” dosyaları başka yerde incelemeyi önermiş; ama başarılı olamamışlardı. 82 Anayasasıyla çıkılan yoldan dönülmeyeceği belli olmuş, kurumları kapatma eylemi için 82 Anayasası hazırlanırken düğmeye basılmıştı. Ortada türlü söylentiler dolaşırken, basında kurumların yerine kurulacak bir akademi için yasa taslağı hazırlandığı haberi yer alır. Bu haber üzerine TDK Başkanı Prof. Dr. Şerafettin Turan bir basın açıklaması yapar:

“Danışma Meclisi Başkanlığına sunulduğu açıklanan yasa önerisini, içeriği yönünden, bir Dil ve Edebiyat Akademisi kurulması ve Türk Dil Kurumu’nun kapatılarak malvarlığının bu akademiye aktarılması diye iki bölüme ayırmak gerekir.

Bilindiği gibi ülkemizde bir dil akademisi kurulması yolundaki öneriler, hatta girişimler 130 yıl geriye götürülebilir. Bu yolda sürüp giden tartışmaları ve görüş ayrılıklarını doğal karşılıyoruz. Ancak 12 Temmuz 1982’de Atatürk tarafından kuruluşunun 50. yıldönümünü kutlama hazırlıkları içinde bulunan Türk Dil Kurumu’nun kapatılmasını, bir dil akademisi kurma özlem ve girişimlerinin dışında değerlendirmek gerekeceği de kuşkusuzdur.

Bir dernek olan Türk Dil Kurumu’nun Türkiye Cumhuriyeti yasalarında belirtilen denetimlere açık olduğu kadar, o yasaların güvencesi altında bulunduğuna inanıyoruz. Türk hukuk sisteminin, özel yasalar yoluyla dernek kurulmasını öngörmediği gibi, özel bir yasa ile derneklerin varlıklarına son vermeye de olanak tanımadığı açıktır. Öte yandan çalışmalarını Atatürk’ün kendi vasiyetiyle saptadığı gelirle sürdüren Türk Dil Kurumu’nun kapatılmasının söz konusu gelirin başka bir kuruluşa aktarılışının miras hukukumuz yönünden ne denli sakıncalar doğuracağı uzman ve yansız hukukçularımızca ortaya konmuş bulunmaktadır.

Böyle bir akademi kurarken Atatürk’ün 1 Kasım 1936 günlü TBMM’yi açış konuşmasında, “Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu’nun ‘ulusal akademiler halini almasını’ dileyen sözlerine dayanmak isteyenlere, Atatürk’ün bu konuşmasından sonra 740 gün daha yaşadığını ve kurumların akademiye dönüştürülmesi düşüncesinden vazgeçerek 1937, 1938 Kasım başlarındaki TBMM konuşmaları ile 26 Eylül Dil Bayramlarında, kurumların çalışmalarından övgü ile söz ettiğini görmezlikten gelmemelerini salık veririz.

Bunların yanı başında ulusça ‘Ebedi Şef’ diye andığımız Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından yalnızca 66 gün önce, 5 Eylül 1938’de kendi özgür davranışı ile düzenlediği vasiyetnamesinde, kurucusu olduğu iki kurumun resmi birer akademiye dönüştürülmesinden hiç söz etmeksizin ve hiçbir koşul koymaksızın, İş Bankasındaki parasının yıllık gelirinden ‘Türk Tarih ve Dil Kurumlarına yarı yarıya pay verilmesini’ dilemesi, acaba onun son özlemi ve uyulması, uygulanması gereken son kararı değil midir?”

TDK üyelerince seçilmiş son Başkan Prof. Turan’ın 28 Mayıs 1982 günlü açıklamasından sonra olaylar daha hızlı akmaya başlar. Dönemin Tercüman gazetesinde kurumun kapatılması için kampanya bütün hızıyla sürmektedir. MGK üyesi Org. Tahsin Şahinkaya tarafından hazırlandığı söylenen taslakla ilgili bilgiler somutlaşmaya başlar.

“Karargâh Emri” Değiştirilemez

TDK yönetimi MGK Genel Sekreterliğinden bir çağrı alır; 17 Kasım 1982 günü, “Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”nun kurulmasıyla ilgili olarak “İhtisas Komisyonları Daire Başkanlığı”nda bulunmaları istenir. Sonra bu toplantının 15 Aralık 1982’ye ertelendiği bildirilir.

15 Aralık 1982’de TDK Başkanı Prof. Dr. Şerafettin Turan ile TDK Genel Yazmanı Cahit Külebi toplantıya gider. Türk Tarih Kurumu’nu da Başkan Prof. Dr. Sedat Alp ile Genel Sekreter Prof. Dr. Ekrem Akurgal ve Amiral Fahri Çoker temsil eder.

Toplantıya başkanlık yapan MGK Genel Sekreterlik Koordinatörü Tümgeneral Suat Eren, kurumların kendileriyle görüşme isteğini yerine getirdiklerini söyledikten sonra, hepsine birer taslak verir ve bu taslağı eleştirme, değiştirme yetkileri olmadığını belirtir. Kurumlardan gelen yöneticiler bu taslağı yetkili kurullarına götürmek ister; Tümg. Eren, bunun da olanaksız olduğunu söyler ve taslağı kamuoyuna açıklama yetkilerinin olmadığını da sözlerine ekler. General, kurumların yöneticilerinin tüm karşı çıkışlarını, “Bu karargâh emridir!” diyerek önler.

Prof. Turan ile Külebi, her şeye karşın, Atatürk kurumlarının dernek yapısının değiştirilemeyeceğini, bu girişimin tarihsel bir yanlış olduğunu, bu yanlışın yaşama geçmesine “hizmet etmeyeceklerini”, bu durumu ne kendilerinin, ne yetkili kurullarının, ne de toplum vicdanının, hiçbir biçimde onaylamayacağını dile getirirler. Toplantı, buz gibi soğuk bir hava içinde sürmektedir. Bunun üzerine Tümg. Eren, yazılı yanıt ister, toplantıya ara verilir. TDK Başkanı ile Genel Yazmanı, hemen Yürütme Kurulu ve hukukçularla bir toplantı yapar, MGK Genel Sekreterliği İhtisas Komisyonlarında aynı gün yapılan toplantıya şu yanıtla giderler:

“Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliğine,

(…) Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 134. maddesinin öngördüğü ‘Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun oluşturulmasına ilişkin taslak, bizzat 134. maddeye aykırıdır. Taslağın, örgütlenmeye ilişkin maddeleri ile özellikle Türk Dil Kurumu’na ayrılan 14.-18. maddeleri bu aykırılığın somut belirtileridir.

Anayasanın 134. maddesinin 1. fıkrasında Türk Dil Kurumu’nun özel hukuka dayanan varlığı açıklıkla korunmakta, özellikle yeni kuruluşun Türk Dil Kurumu’nu da içine alarak oluşacağı vurgulanmaktadır. Anılan maddenin 2. fıkrası, ‘Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirtilen mali menfaatlerin saklı olduğu’nu ve ‘kendilerine tahsis edileceğini’ bildirirken yaşayan, yaşamını sürdüren bir hukuksal varlığa tahsisin yapılacağını söylemekte, ‘kendilerine’ sözcüğüyle bu tüzelkişiliğin vazgeçilmez, yıkılmaz, kaldırılamaz olduğunu anlatmaktadır.

Maddenin 3. fırkasının yeni kurumun ‘kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri…’ne değinmesi de kurumumuzun varlığını sürdürmesinin engellenemeyeceği zorunluluğunu getirmektedir. Bu varlık ve yaşam özel hukukun getirdiği bağımsız yapıyı açıklamaktadır. Yeni kurum, ancak gözetim, denetim yetkisini taşıyabilir. Türk Dil Kurumu’nun yeni kuruluş içinde bugünkü durumu ile yer almasını sağlayacak biçimde düzenleme yapılmaması gerekir. Aksine bir uygulama ise, Atatürk’ün amacından temel hukuk ilkelerine kadar büyük terslikler taşır.

Türk Dil Kurumu, yürürlükteki yasalara göre varlığını sürdüren, Atatürk’ün ilkelerine özenle bağlı olarak çalışan, işlemlerinin tümü yasal olan hukuksal bir varlıktır. Bu varlığı ‘ismi var, cismi yok’ duruma getiren taslak, hukuka aykırı niteliği ile ölü doğar. Bundan kaçınılması anayasa koyucunun amacına da uygun düşer. Federatif bir yapısı olacak yeni kurumun gözetim ve denetim yetkisi kamu hukuku-özel hukuk tüzelkişisi karmaşasına ve sakıncalarına gitmeden sağlanabilir. Kaldı ki Türk Dil Kurumu’nun hizmet alanının özellikleri gözetilerek özel hukuk tüzelkişisi olarak çalışmasının büyük ve sayısız yararları vardır.

Sonuç:

a) Hazırlanan taslak, yukarıda belirtilen nedenlerle Anayasanın 134. maddesiyle de varlığı kabul edilen Türk Dil Kurumu’nu özel hukuk tüzelkişisi olarak ortadan kaldırmakta ve kurumun mallarına el koymak anlamına gelen bu uygulama, 134. maddeye aykırı olduğu gibi, genel hukuk ilkelerine de ters düşmektedir.

b) Tasarıda oluşturulan ‘Yüksek Kurum’un örgütlenme biçimiyle çalışma ilke ve yöntemleri de 134. maddede saptanan amaçları gerçekleştirici nitelikte olmayıp ileride giderilmesi güçleşecek birtakım sakıncalar doğuracaktır. Tasarıdaki Yüksek Kurula gerek olmayıp onun yerine bağlı olan kuruluşların temsilcilerinden oluşan bir Genel Yönetim Kurulu yeterli ve amaca daha uygun olur.

c) Bu itibarla kurumun kuruluş ve çalışma düzeninin aksatılmasından sakınılarak 134. maddede belirtildiği üzere Atatürk’ün manevi himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı ve kamu tüzelkişiliğine sahip bir kuruluş olarak varlığımızın korunmasının yerinde olacağı görüş ve dileğinde bulunduğumuzu saygılarımla arz ederim. Ş. Turan/ TDK Başkanı”

Türk Tarih Kurumu’nun yöneticileri de TDK’ninkine benzer görüşlerle MGK’ye gelirler. Tümg. Suat Eren, yazılı yanıtlardan hoşnut olmadığını, kurumlardan yapıcı görüş beklediklerini söyleyerek dile getirir. İki kurumun yanıtları okunur, taslak üzerinde madde madde durulur, bu kez maddeler üzerinde yazılı görüş istenir. Aslında yapılan toplantı da kurumlardan yazılı görüş istemek de oyalama taktiğinden başka bir şey değildir. MGK Genel Sekreterliğinde, “karargâh emri” havası ve kararlılığı sürmektedir. TDK Yönetim Kurulu, MGK Genel Sekreterliğine 22 Aralık 1982’de şu yazıyı gönderir:

“(…) Türk Dil Kurumu tüzüğü ile saptanan kuruluş, amaç, görev ve çalışma yöntemi maddelerindeki esaslar saklı kalmak ve Başbakanlık katına bağlanmak görüşü dışında; Genel Kurulumuzun (kurultayımızın) görüş ve kararını almadan, kurumun tüzel varlığın ve geleceğini etkileyen böyle bir konuda, taslak çerçevesinde bir düzenleme yapmanın tarihi sorumluluğu önünde ayrıca bir görüş sunamayışımızın bağışlanmasını yüksek takdirlerinize saygıyla arz ederim. Prof. Dr. Şerafettin Turan/ TDK Başkanı”

Org. Tahsin Şahinkaya’nın Yasa Taslağı

Bu ikinci yazıdan sonra TDK yönetimi ile Milli Güvenlik Konseyi arasında ne yazışma, ne görüşme olur. Görüşme, yazışma girişimleri hep karşılıksız kalır. Kurumların yönetimleri yok sayılmaktadır. “Karargâh emri” uygulamaya konmuştur artık. Çünkü kendini TBMM’nin, yargı organlarının üstünde gören MGK, Atatürk’ün kurumlarından hiç beklemediği bir tepki almıştır. Ancak Atatürk kurumlarının dernek yapısının bozularak Anayasada anılan “Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” adlı devlet kurumu içine alınacağı da belli olmuştur.

Çok ilginçtir, bu sırada kurumları kapatacak yasa taslağının Danışma Meclisine verilip verilmediğini kimse bilmez, kimse taslağa ilişkin bilgi edinemezken Tercüman gazetesindeki günler önce verilen bilgilerle “karargâh”ın tavrı ve tutumu harfi harfine örtüşmektedir. Dahası Tercüman’ın önceden verdiği bilgilere, Şahinkaya’nın taslağında da rastlanacaktır.

10 Ocak 1983 günlü Cumhuriyet gazetesi, Org. Tahsin Şahinkaya’nın yasa taslağını Danışma Meclisine verdiğini duyurur. 11 Ocak 1983 günlü Tercüman’ın başlığı şöyledir: “Türk Dil Kurumu Başbakanlığa Bağlanıyor.”

15 Ocak 1983 günlü Yönetim Kuruluna olup bitenleri anlatan Genel Yazman Cahit Külebi sözlerini bitirirken gözyaşlarını tutamamıştır:

“Bu koşullar içinde Atatürk yolunda, onun buyrukları gereğince dilimize ve ulusal ekinimize hizmete çaba gösteren bizler için, önümüzdeki günler belki de acı olacaktır.”

Türk Tarih ve Dil Kurumları, Atatürk’ün vasiyetnamesinin koruyucusu olan Cumhuriyet Halk Partisinin kapatılmasından sonra, İş Bankasının vasiyetname gereği kendilerine ödemesi gereken parayı alabilmek için de epeyce çaba harcamışlardır. 5 Nisan 1982’de MGK Genel Sekreteri Necdet Üruğ, bankaya paranın ödenmesi için buyruk vermiş, aynı gün bu durum TDK’ye bildirilmiştir. Ancak banka sermaye artırdığı için kurumlara ödenecek para da küçülmüştür. Kurumlar her yönden kuşatılmış durumdadır.

Devlet Başkanı Org. Kenan Evren, 26 Eylül 1981’deki 49. Dil Bayramına gönderdiği iletide, “(…) Yüce Atatürk’ün dilimizin yabancı diller boyunduruğundan kurtarılması için amacıyla kurduğu Türk Dil Kurumu’nun bu hizmeti yerine getirirken nesiller arasında kopukluk yaratmamaya ve herkesin anlayabileceği ortak bir dilin kullanılması yolunda çaba gösterileceğine inanıyoruz” diyerek nedense karşıdevrimcilerin yıllardır savunduğu “nesiller arasında kopukluk yaratmak” savını vurgulamış, bu arada yurt gezilerinde kurumu dil ayrılığı yaratmakla suçlamış, dahası yeni sözcüklerin kullanıldığı kitapları anlamadığını, bu nedenle bazı kitapların İngilizcesini okuduğunu söylemiştir. Bu arada sağ basın, özellikle Tercüman gazetesi Türk Dil Kurumu’na desteksiz, dayanaksız saldırmayı sürdürmektedir. Tasarlanan oyun, aşama aşama sahneye konmaktadır.

Atatürk Kurumları Kapatılıyor

12 Eylülcüler, dernek yapısındaki Türk Dil Kurumu’nu, hiçbir yargı kararı olmadan, Atatürk’ün kalıtını görmezden gelerek, bir devlet dairesine dönüştürmeye kararlıydı. Hukukçulara göre bu eylem, eski dille, “gasp”tı. Kurumun yapılarına, yapıtlarına, adına “el koymak”tı. 12 Eylülcü beş general, ulusçu tutucuların, yarım yüzyıl çok isteyip de yapamadığını yaparak ne denli hızlı Atatürkçü olduklarını gösteriyorlardı.

Org. Şahinkaya’nın yasa taslağı, Danışma Meclisinin kimi üyelerince heyecanla karşılandı; ancak bu meclisteki Nermin Ertuş, Necip Bilge, Remzi Banaz, Cahit Tutum, Kamer Genç, Abdülbaki Cebeci, Ertuğrul Alatlı, Fikri Devrimsel gibi bir avuç üye, bu taslağın yasalaşmaması için büyük çaba harcamıştı. Bu üyeler taslağın Anayasaya da Atatürk’ün vasiyetnamesine de aykırı olduğunu savundular. Ateşli tartışmalar yaşandı, ama sonuç değişmedi.

Taslağın yasalaştığı gün sevinç çığlığı atanların başını 12 Eylülden önce “devrim tarihi”ni savunan, kısa zamanda “inkılapçı” olan Prof. Dr. Hamza Eroğlu gibi kişiler çekiyordu. Olağanüstü bir dönemde, 1982 Anayasasının 134. maddesine dayanarak çıkarılan 2876 Sayılı Yasa, 17 Ağustos 1983’te Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Böylece Uğur Mumcu’nun dediği gibi “paşa tasarrufları” ile bir yapı ortaya çıktı.

Oluşturulan yüksek kurum içindeki Türk Dil Kurumu’na, 1983 öncesindeki Türk Dil Kurumu ile hesaplaşması bitmeyenler; Atatürk ve Türk Devrimine açıkça saldıramadığı için Türk Dil Kurumu’nu hedef seçenler; bireysel çıkarına göre bu kurumla bir dargın bir barışık olmayı yeğleyenler; bu kurumun kapatılacağı belli olunca resmi kurumdan yer kapmak için yön değiştirenler atandı. 1950’den 1980’lere dek, sıklıkla devlet desteği alarak Türk İslam sentezini besleyip büyütenler, verdikleri savaşın meyvesini 12 Eylülcüler eliyle toplamıştı.

Paşaların, kapatmak için uğraştıkları Türk Dil Kurumu’nu hiç tanımadıkları belliydi. Eşi asker olan emekli Öğretmen Türkân Erkin, “Cumhurbaşkanlığı Konseyi Üyesi Tahsin Şahinkaya”yı tanıyordu; generale bir mektup yazdı; TDK’nin önemini ve çalışmalarını anlattı. Atatürk’e ve kurumlarına haksızlık yapıldığını söyledi. 8 Mart 1984’te aldığı yanıt ilginçti:

“(...) Efendim, mektubunuzla ilgili çok derin bir inceleme yaptım, hatta 1950’li yıllara ait dergi ve ilgili yazıları tetkik ettim. Yazıların mahiyetleri itibarıyla ne söylerseniz haklısınız. Fakat bunlar tabii tam manasıyla bilinemediği için, mektubunuzda işaret edilen durum içerisine düşülmüş oldu. Ancak çok dikkatli olunacağını ve olunması lazım geldiğini ilgililere ikaz edildi. Bakalım zaman ne gösterecek? İşaret etmiş olduğunuz hususlarla ilgili hemfikiriz, öyle ümit ediyorum ki arzuladığımız neticelere muhakkak kavuşacağız. İnşallah yanılmam.”

Atatürk’ün Türk Dil Kurumu Son Toplantısını Yapıyor

Tahsin Şahinkaya’nın, aynı görüşte olanların yanıldığını zaman gösterecekti. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun 35 kişilik Yönetim Kurulu, 3 Eylül 1983’te son toplantısını yaptı. Bütün yaşamını Dil Devrimine ve Türk Dil Kurumu’na adayan Ömer Asım Aksoy’un son toplantıdaki sözleri çok anlamlıydı:

“Dil kurumu 51 yıllık başarılı çalışmalarını tarihe emanet ederek önümüzdeki ay yerini yeni düzenlemeye bırakacak. Hakkındaki kötüleyici sözler ve yazılar ne olursa olsun, Dil Kurumunun hizmetleri her zaman övgü ve saygı ile anılacaktır.”

Ömer Asım Aksoy’un önerisiyle Türk Dil Kurumu’nun 51 yıllık yaşamını, çalışmalarını, kuruma emek verenleri içeren bir kitap hazırlandı. Ama bunu basılmasına zaman kalmamıştı. Teksirle çoğaltıldı: Türk Dil Kurumu’nun 51 Yılı.

1983’ün Dil Bayramı, devrimcilerin kutladığı en buruk bayram oldu. Dernek olan TDK’de çalışan uzmanların, görevlilerin kimisi yasa zoruyla memur olmayı kabul etmeyip ayrıldı, kimisi emekliliğini istedi, kimisi o dönemdeki koşulları nedeniyle ayrılamadı. Ayrılanlara Dil Bayramında plaket sunuldu.

Kurumları kapatma isteği baş gösterdiği andan başlayarak Nadir Nadi, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu başta olmak üzere onlarca hukukçu, onlarca yazar, bilimci tepki verdi. Nadir Nadi, 1960’larda yayımladığı “Tuhaf Bir Tasarı” adlı yazısını 1983’te yeniden yayımlayınca, ilerlemiş yaşına karşın hapse mahkûm edildi.

Kapatılan Türk Dil Kurumu’nun üyelerinden kimisi Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu içine alınan resmi Türk Dil Kurumu’na koştu. Dün üyesi olmaktan onur duydukları Türk Dil Kurumu’nu bir kalemde silenler çıktı. Güneşe, aya göre gün içinde birkaç kez yön değiştirenler mutluydu. Solcuların sığınağı bilinen bir kale, olağanüstü bir dönemde militarizmin gücüne yaslanarak yıkılmıştı.

Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun devrimci üyelerinin çoğunluğu ise bu haksızlığı hiç onaylamadı. Hiçbiri dik duruşunu bozmadı.

------------------------------------------------------------------------------

Bu bilgiler yakında Dil Derneği’nce yayımlanacak olan, Prof. Dr Şerafettin Turan- Sevgi Özel’in birlikte hazırladığı Türkçenin ve Dil Devriminin Öyküsü adlı yapıttan aktarılmıştır.





[1] “Mustafa Kemal Selanik Rüştü Askeri Mektebi Talebesi İken”, Uludağ, sayı; 18, Ekim 1932, s. 6-12.

[2] Şükrü Tezer, Atatürk’ün Hatıra Defteri, Ankara, 1972, s. 86.

[3]Çankaya Akşamları, Çev. F. Tekil, I, 32 vö.

[4]Türk Devrimi, Yay. Ö. Ozankaya, Ankara, 2002, s. 130 vö.

[5] “Öz Türkçe Kavgası ve Birinci Meclis”, Türk Dili, sayı; 373, Ocak 983, s. 1- 7.

[6] Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal’in El Yazıları, Ankara, 1969, s. 352.

[7] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Kısaltma; ASD), II, 198.

[8] agy. I, 231.

[9] agy. II, 96.

[10] Sicill-i Kavanin, 1341 /1926, c.II, s. 492 vö.

[11] Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Milli Eğitim Bakanlarının Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, I, 355.

[12] ASD, II, 251.

[13] agy. I, 359 vö.

[14] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul, 1969, s. 468.

[15] “Atatürk ve Dilimiz”, Atatürk ve Türk Dili, Ankara, 1963, s.138.

[16] Türk Dil Kurumu arşivi.

[17] Karar ve tutanak defterleri, TDK arşivi.

[18] Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, Ankara, 1972, s. 266.

[19] Cumhuriyet, 19 Mayıs 1929.

[20] MESD, I, 35 vö.

[21] Cumhuriyet, 23 Ağustos 1930.

[22] Alman ve Macar Dillerinde Özleşme, TDK yayını, Ankara, 1972; J. Eckmann, “Macar Dil Devrimi”, Türk Dili Belleten, 1948, s.11 -31.

[23] Özgün metin; MESD, I, 351.

[24] agy. 425.

[25] Hayat, 6 Ekim 1927.

[26] Atatürk’ün Nöbet Defteri, Ankara, 1955, s. 75.

[27] Hatıralar, TDK Yayını, 1943.

[28] agy. 17.

[29] agy. s. 2.

[30] Birinci Türk Dili Kurultayı, İstanbul, 1933.

[31] Metin; E. Şevket Elman, Dr. Reşit Galip, Ankara, 1955, s. 200- 205.

[32] İkdam, 30 Temmuz 1898.

[33] Birinci Türk Dili Kurultayı, Tezler, Müzakere Zabıtları, TDK Yayınları, 1933, s. 276. Bu yapıtta, kurultaydaki olumlu, olumsuz bütün görüşler yer almaktadır.

[34] Özgün metin, agy. 414.

[35] agy. 456.

[36] agy. 471.

[37] Faik Reşit Unat, “Ebedi Şef Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’na Direktifleri”, Tarih Vesikaları, c. II, sayı; 11, s. 321-324.

[38] Türk Dili, sayı;3 (1933).

[39] Nazmi Kal, Atatürk’le Yaşayanlar (Anılar), s. 135.

[40] ASD, I, 332.

[41] agy. II, 272 vö.

[42] agy. I, 377.

[43] agy. I, 380.

[44] Ş. Turan, “Türkçenin Özleştirilmesi Konusunda Bir Değerlendirme”, Türk Dili, 378 (Haziran 1983), s. 321-328.

[45] ASD, V, 185.

[46] agy. 186.

[47] agy. I, 385.

[48] Üçüncü Türk Dili Kurultayı, İstanbul, 1937, s. 13.

[49] Atatürk ve Türk Dili, s. 47.

[50] Atatürk ‘ten Mektuplar, Ankara, 1981, s. 36, 52.

[51] Üçüncü Türk Dili Kurultayı, s. 354.

[52] ASD, V, 187.

[53] agy. I, 388.

[54] Dilâçar, “Denizbank Olayı”, Türk Dili, sayı; 278 (Kasım 1974).

[55] ASD, I, s. 402.

[56] agy. I, 411.

[57] A. İnan, Atatürk’ten Mektuplar, s. 38.

[58] Çankaya, s. 477.

[59] agy. s. 472, 479.

[60] A. S. Levend, agy, s. 444 vö.

[61] Levend, agy, s. 455 ve ötesi.

[62] Dil ve Kültür, “Bir Dilin Zenginliği,”, Ankara, TDK, 1952, s.65.

[63] Dil Davası, “Terim Davamız”, TDK, 1952, s.84.

[64] Ulus, 9 Kasım 1951.

[65] Ulus, 5 Mart 1952.

[66] Günce 1, TDK, 1972, s.37.

[67] Ulus, 5 Mart 1952.

[68] H. Dizdaroğlu, Ataç, TDK, 1962, s. 71.

[69] Sözden Söze, Varlık Yayınları, 1952, s. 73.

[70] Türk Dili, Mayıs 1976.

[71] Söyleşiler, TDK Yayıyını, 1962, s. 113.

[72]Kâmile İmer, Dilde Değişme ve Gelişme Açısından Türk Dil Devrimi, TDK, 1976, s. 36 ve ötesi.

[73] İmer, aynı yapıt, s. 50 vö.

[74] Aksoy, Özleştirme Durdurulamaz, TDK Yayını, 1973, s. 31- 32.

[75] Tahsin Yücel, Dil Devrimi ve Sonuçları, TDK, 1982, s. 31 vö.

[76] Ömer Seyfettin, Sanat ve Edebiyat Yazıları/14, Bilgi Yayınevi, Ankara 1990, s. 127 ve ötesi.

[77] Ömer Seyfettin, Dil Konusunda Yazılar/ 13, Bilgi Yayınevi, Ankara 1989, s. 76 ve ötesi.

[78] Ö. Seyfettin, agy, 38 ve ötesi.

[79] Agy, 49- 50.

[80] Ömer Seyfettin, Dil, s.19.

[81] Ömer Seyfettin, Dil, s. 11.

[82]) Aksan, agy, s. 14 ve ötesi.

[83])Doğan Aksan, Tartışılan Sözcükler, TDK Yayını, Ankara 1976, s. 11 ve ötesi.

[84] Dilbilim ve Dilbilgisi Kolunda çalışan Sevgi Özel’e.

[85] Türk Tarih Kurumu’nun basımevi anımsatılıyor.

Atatürk'ün Türk Dil Kurumu 3

ATATÜRK’ÜN DİL ÇALIŞMALARINA İLGİSİ VE KATKILARI

İlk Öneriler ve İlkelerin Saptanması

Atatürk kurultaydan sonra Ankara’ya döndüğünde bir akşam Ruşen Eşref Ünaydın’ı Çankaya Köşküne çağırmıştı. Ona çalışma programına göre öncelikle ele alınması gereken işler konusunda şunları yazdırtmış ve altını imzalamıştı:

“Madde 1 - Derleme Defterleri ve kılavuzlar derhal ve nefis surette bastırılacak.

Madde 2 - Bültenin nefis ve cazip şekilde derhal bastırılması.

Hatıra; Maarif Vekili Beyefendi (Dr. R. Galip) bunlar için lazım gelen parayı temin de buyururlar. Ben de kendisi ile görüşürüm.

*

3 - Şimdiki Anadolu Kulübü binası ayın 2’inci gününe kadar Türk Dili Tetkik Cemiyeti Merkez Heyetine devir ve teslim edilecektir.

Bu hususta kulüp komite heyeti ile temasa gelinecektir. Bu hususta komitenin haberi vardır. Keyfiyet tarafınızdan Maarif Vekili Beyefendiye bildirilecek ve bundan başka Başbakan Paşaya da (İ. İnönü) malumat verilecektir.

*

Diğer İstanbul ve vilayat (iller) gazeteleri de Hâkimiyeti Milliye’in açtığı sütuna benzer daimi sütun açacaklar. Bu hususta gazete başmuharrirleri (başyazarları) ile konferans yapılacak. Samih Rıfat Beyi ziyaret edeceğim.

*

1 - Müşkillerinizin hallinde daima Başvekil İsmet Paşaya müracaat edeceksiniz, başka kimseye değil.

2 - Üzerinize aldığınız mühim dil işinde muvaffak olmak için temasında bulunacağınız her resmi dairenin faydalı noktai nazarlarını (görüşlerini) dinleyeceksiniz. Güzel neticeler vaat eden sözleri memnuniyetle dinleyeceksiniz, fakat bunları fiile kalbetmek (gerçekleştirmek) için ne yapmak lazım geldiğinde karşılaşacağınız müşkillerin halli için gene Başvekil İsmet Paşaya müracaat edeceksiniz.

3 - Benim size bu tavsiyelerimi yapmak için tabii tereddüt caiz değildir. Siz bu hususlarda tereddüde düşürüldükçe müracaat edeceğiniz zat Başvekil İsmet Paşadır.

4 – Çünkü her büyük işin ehli ve faili olduğu gibi bu işin de yüksek âmili İsmet Paşadır. Gazi M. Kemal”[37]

Salt bu satırlar bile Atatürk’ün dil konusuna eğilirken sorunu bütün yönleriyle ele aldığını ve kısa sürede bir atılım yapabilmek için önceliklerin nelere verilmesini saptadığını göstermektedir. Daha Dil Heyeti zamanında başlanan derleme işlerinin hızlandırılması için gerekli olan defterler ve derleyicilere verilecek kılavuzlar bir an önce bastırılmalıydı. Yurtiçi ve yurtdışında yapılan çalışmaları duyurmak, katılımları artırabilmek için kurultayda öngörülen derginin (Bülten) yayınına başlanmalıydı. Hâkimiyeti Milliye gazetesinde dil çalışmalarına ilişkin özel bir sütun açılmıştı. Öteki gazetelerde de benzer sütunlar açılması yolunda gereken girişimlerde bulunulmalıydı.

Cumhurbaşkanı, dernek özel bir çalışma yerine sahip oluncaya dek, çalışmaların Anadolu Kulübünde yapılmasını uygun görmüş, bu olanağı sağlamıştı. Asıl önemlisi dil çalışmalarında hükümet ve tüm kamu kuruluşlarıyla işbirliği yapmanın göz ardı edilmemesi yolundaki uyarılardı. Tüzük gereği dernek başkanı sayılan Milli Eğitim Bakanı R. Galip ile Başbakan İnönü sorunların çözümünde yardımcı olacaklardı. Atatürk dil konusunda kendisinden sonra başvurulacak yetkili kişinin İnönü olduğunu vurgularken kuşkusuz ona olan güvenini de belirtmişti.

Bu önemli buyruklardan sonra, dernek yönetim kurulunun ilk toplantısına Atatürk başkanlık etmişti. Kurultayda saptanan ilkeler dikkate alınarak dil çalışmaları Türk Devriminin bir ana öğesi olarak ele alınırken bu devrimci atılımla amaç edinilen sonuçların bir bildiri ile de açıklanması uygun görülmüştü. 17 Ekim 1932’de yayımlanan bildiride amacın Türkçeyi ulusal dil durumuna getirmek olduğu vurgulanarak günümüz anlatımıyla şöyle denilmişti:

1 - Türk dilini ulusal kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı durumuna getirmek,

2- Türkçeyi çağdaş uygarlığımızın önümüze koyduğu bütün gereksinmeleri karşılayacak bir yetkinliğe erdirmek,

3 - Bunun için, bugün yazı dilinden Türkçeye yabancı kalmış öğeleri atmak.

Halkçı bir yönetimin istediği biçimde halk ile aydınlar arasında nitelikçe ayrı iki dil varlığını ortadan kaldırmak. Ana öğeleri öz Türkçe olan ulusal bir dil yaratmak.” [38]

Bu amaçlar doğrultusunda çalışmalara hız verebilmek için gereken kadrolar [39] oluşturulur ve düzenlemeler yapılırken Atatürk de gelişmeleri çok yakından izlemişti.Tarih Kurumu çalışmalarında olduğu gibi dil çalışmalarında da etkin olmak, katkıda bulunmak istemişti. Diller hakkında genel bilgi edinmek, başka ülkelerde ulusal dillerin nasıl oluştuğunu saptayabilmek için konuyla ilgili kitapları incelemeye koyulmuştu.

Agop Dilâçar’ın tanıklığına göre, kuruma gerekli kitapların alınabilmesi için kendi maaşından 40.000 lira bağışlamıştı. Dile ilişkin birçok konuda olduğu gibi Orhun Yazıtları hakkında da ondan bilgiler almış ve en çok şu tümceyi sevmişti: “Bengü il tuta olurçatı sen Türk udun.” (Ey Türk halkı! Sen sonsuza dek egemen olacaksın!) Çoğu zaman Çankaya Köşkünde kurum yöneticileri ve dil uzmanları ile sorunları tartışmış, kimi kez yönetim kurulu toplantılarına başkanlık etmiş ve iki yılda bir düzenlenen kurultaylara katılıp dillere ilişkin farklı görüşlerin, tezlerin tartışılmasını önemsemişti. Sonunda yabancı kökenli terim ve sözcüklere Türkçe karşılıklar olarak birçok sözcük türetmiş, bu bağlamda hendese adıyla bilinen bilim dalı terimlerini geometri olarak Türkçeleştirmişti. Ayrıca dillerin kökenlerine ilişkin olarak da Güneş - Dil Kuramı adını verdiği kuramı (tezi) öne sürmüştü. Bütün bunları yaparken de her fırsatta Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarını övmüş, Dil Bayramlarını kutlamıştı. Düzenlediği vasiyetnamesinde, ölümünden sonra İş Bankasındaki payının yıllık gelirlerinin Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu arasında paylaşılmasını istemesi, Türkçenin siyasal ve ekonomik hiçbir baskı olmadan gelişmesine ve zenginleşmesine verdiği önemin somut kanıtı olmuştu.[40]

İlk Türk Dili Kurultayını izleyen 1 Kasım 1932’deki TBMM’nin yeni çalışma yılını açış konuşmasında, “Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için bütün devlet örgütümüzün dikkatli, ilgili olmasını isteriz” diye seslenerek, ulusal amaca ancak böyle bir işbirliği ile ulaşılabileceğini vurgulamıştı.

İkinci Türk Dili Kurultayı da Dolmabahçe Sarayında toplanmıştı. Atatürk 18 Ağustos 1934 Cumartesi saat 14.00’te başlayıp 23 Ağustosa dek süren kurultayın öğleden sonraki tüm oturumlarını dinlemişti. Öyle ki 21 Ağustos akşamı Yalova’ya gitmiş, ertesi gün geri gelmiş ve toplantıyı dikkatle izlemişti. Daha çok dillerin gelişim süreci üzerinde durulduğu bu kurultayda bazı yabancı dil bilginleri de bildiri sunmuşlardı. Çalışmalarda çok büyük zorunluluk olmadıkça bütün terimlerin öz Türkçe kök ve eklerle yapılması kararlaştırılmıştı. Osmanlıca sözcüklere karşılık bulmak için de iki yol önerilmişti:

a) TDK’nin kuruluşundan, 1932’den sonra yayımlanan Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisinde yer alan sözcüklerin incelenerek olduğu gibi ya da düzeltilerek alınmaları,

b) Karşılığı bulunmamış kavramlar için söz yaratma yolu ile Türkçe sözcükler saptanması.

Çalışmaların yaygınlık kazanabilmesi için türetilen terimlerin geciktirilmeden ders kitaplarında kullanılmasının gerektiği vurgulanmıştı. Devlet yayınlarının ve resmi duyuruların Türkçeleşmesine yardım etmek amacıyla kurum içinde özel bir birim oluşturulması da yararlı görülmüştü.

Kurultaydan sonra Türkçenin özleştirilmesi çalışmalarına hız verilirken Atatürk bu konuda da öncülük görevini üstlenmişti. Türkiye’yi ziyaret eden İsveç Veliahtı Prens Güstav onuruna Çankaya Köşkünde düzenlediği yemekte kendi çabasıyla bulduğu öz Türkçe sözcüklerle örülü bir konuşma hazırlamıştı. 1929 Şubatında İsmet İnönü’nün Dil Kurulunda yaptığı konuşmayı andıran bu konuşma, Atatürk’ün dilin özleşmesine verdiği önemin açık kanıtı idi.

“Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duyduğum tükel özgü bir kıvançtır” diye başlayan konuşmasında şu görüşlere yer vermişti:

“İsveç - Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır... Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar. Onlar bugün en güzel utkuyu anıksıyorlar; baysal utkusu.”[41]

Kasım başında TBMM’deki açış konuşmasında da Türkçenin özleşmesi yolunda elde edilen olumlu verilerden ötürü duyduğu sevinci, geleceğe güvenini dile getiren Atatürk şunları söylemişti:

“Kültür işlerimiz üzerine ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini doğru temelleri üstüne kurmak, öz Türk diline değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı verimlere ereceğine şimdiden inanabilirsiniz.”[42]

Kurultaydan sonra Türkçenin özleştirilmesi yolunda yeni atılımlara girişilmişti. Denebilir ki ikinci kurultayı izleyen yıllar dilde devrimin en yoğun yaşandığı dönem olmuştur. Öncelikle kurumda bir Kılavuz Çalışma Kolu oluşturulmuştu. Halkın katkısını sağlamak için de gazeteler yoluyla geniş çapta bir sormaca açılarak Osmanlıca sözcüklere Türkçe karşılıklar bulunması istenmişti. Gelen yanıtlar değerlendirilmiş, 1935 baharında Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu yayımlanmıştı. Genel Merkez adına kılavuza yazılan önsözde Atatürk’ün bu özleştirme çalışmalarına katkısı şöyle belirtilmişti:

“Yirminci asrın bu en büyük yaratıcısı, kılavuz çalışmalarını yalnız kolaylaştırmakla kalmamış, kendisi de sözlerin köklerini aramak ve karşılık bulmak işlerinde değer biçilmez bir özveri ile çalışmıştır.”

Söz konusu kılavuzun bir endeksi olarak düzenlenen Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu ise birkaç ay sonra, 3. Dil Bayramının kutlandığı 26 Eylül 1935’te satışa çıkarılmıştı.

CHP Programının Türkçeleştirilmesi

Bu arada toplanan Cumhuriyet Halk Partisi 4. Büyük Kurultayında da parti tüzüğü ve programının Türkçeleştirilmesi için önemli bir girişimde bulunulmuştu. Bu girişim, yeni bulunan ya da türetilen Türkçe sözcüklerin yazı diline ve güncel yaşama geçirilmesi, hukuk dilinin Türkçeleştirilmesi yolunda atılmış bir adım demekti.

9 Mayıs 1935’te kurultayı CHP Genel Başkanı olarak açan Atatürk, yeni sözcükleri kullanmaya özen gösterdiği konuşmasında, çağdaş Türk toplumunun oluşmasında Türkçenin özleşmesinin önemini şu sözlerle belirtmişti:

“Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili, ar, bilimsel müzik ve teknik kurumları ile kadını erkeği her hakta eşit, modern Türk sosyetesi bu son yılların eseridir.” [43]

Parti kurultayında tüzükte ve programda yapılması öngörülen değişiklikleri incelemek amacıyla 15 kişilik bir yarkurul oluşturulmuştu. Şemsettin Günaltay’ın başkan, Ferit Celal Güven’in raportör olduğu yarkurul, Türk Dil Kurumu uzmanlarıyla bir araya gelerek verilen görevi kısa sürede tamamlamıştı. Kurultayın 12 Mayıs günkü ikinci oturumunda kürsüye gelen F. C. Güven, programın öz dilimizle yazılmış örneğinin hazırlandığını bildirmişti.

Gerçekte parti tüzük ve programının Türkçeleştirilmesi çalışmalarına Atatürk‘ün isteği ile kurultaydan önce başlanmıştı. Atatürk’ün özel arşivinde bulunan yeni program taslağı ile ona ekli Türkçe - Osmanlıca dizin bunu kanıtlamaktadır. Dizinde, programda kullanılan 167 yeni sözcük ile bunların Osmanlıca karşılıkları gösterilmiştir. Kurultayda bu taslak ele alınmış, yine Atatürk’ün isteği ve onayı ile gereken düzeltiler, düzenlemeler yapılmıştı. 13 Mayıs 1935 günkü toplantıda maddeler üzerindeki görüşmeler bittikten sonra Başkan Saffet Arıkan, “Atatürk’ün yüksek alakasıyla program öz Türkçeye çevrilmiştir” diyerek bunun tümünün oya konulabilmesi için Türkçe metni okutacağını açıklamış, yeni düzenlenen metin oybirliği ile kabul edilmişti.

Bu, ağdalı Osmanlıca ile yazılmış olan yasa dilinin Türkçeleştirilmesi yolunda büyük bir atılım demekti. Parti programının Türkçeleştirilmesinde türevleriyle birlikte toplam 245 sözcük kullanılmıştı. Arapça kökenli hars yerine batı kökenli kültür yeğlenmiş, şu yeni sözcüklere yer verilmişti; ar (sanat), arsıulusal (beynelmilel), asığ (menfaat), ayral (müstesna), bakı kadını (hemşire), baysallık (huzur, sükûn), dışdinsel (laik), ıra (seciye), işyar (memur), inanca (teminat), saylav (mebus), şarlık (belediye)…

1983’te yapılan bir saptamaya göre söz konusu 245 sözcükten 146’sı (yüzde 59, 60), günümüzde de kullanılmakta olup 39’u biraz değişiklikle varlıklarını korumaktadır. Tutunamayıp unutulanların sayısı ise 60 (yüzde 24, 50) düzeyindedir.[44]

CHP programı tüze dilinin özleşmesi yolunda ilk büyük atılım olmuştu. 1924 tarihli Teşkilatı Esasiye dili ise ondan 10 yıl sonra 1945’te Anayasa olarak Türkçeleştirilecekti. Ne ki Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen devrim halkalarını “millete mal olan / olmayan” diye ikiye ayıran Demokrat Parti iktidarı, 1952’de yeniden Anayasanın, Osmanlıcasına dönmüş, Teşkilatı Esasiye tamlamasını yeğlemişti. Bu geriye dönüş için verilen önergedeki ilk imzanın 26 Eylül 1932’yi Türk rönesansının başlangıcı olarak niteleyen Fuat Köprülü’ye ait olması, Ali Canip Yöntem gibi Türkçenin özleştirilmesine öncülük edenlerden biri ile Halide Edip Adıvar, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi aydınların da o önergeye katılmaları kuşkusuz, yalnız Türkçe için değil, Türk Devrimi için büyük bir talihsizlik sayılmıştı.

Atatürk, TDK’nin üçüncü kuruluş yıldönümü olan 12 Temmuz 1935’te yönetim kurulunca kendisine gönderilen saygı ve teşekkür telgrafına şu yanıtı vermişti:

“Türk Dili Araştırma Kurumu’nun üç sene içinde yaptığı işler çok büyüktür. Kurum içinde çalışan arkadaşlar bununla öğünebilirler. Kamunuzu kutlar, tam başarılar dilerim.” [45]

26 Eylül Dil Bayramında da Genel Sekreter İbrahim Necmi Dilmen’e gönderdiği telgrafta, “Üçüncü Dil Bayramını kutlayan telgrafınızı aldım. Türk Dil Kurumu’nun verimli çalışmasını ve bütün yurttaşların dil işlerine gösterdiği büyük ilgiyi sevinçle anarım. Bayramınız kutlu olsun” demişti. [46]

Kurumun koruyucu başkanı da olan Cumhurbaşkanı, 1 Kasım 1936’da TBMM’nin toplantı yılını açış konuşmasını yeni türetilen Türkçe sözcüklerle hazırlamıştı. Bunda yurdun kalkınması, “Türk ülkesi içinde köylere varıncaya kadar küçük büyük bütün şehirlerimizin birer genlik ve bayındırlık göreyi olması, önde tuttuğumuz amaçlardandır” diye vurgularken dil çalışmalarında alınan olumlu sonuçları, “Kültür kıvanımızı, yeni ve modern esaslara göre, teşkilatlandırmaya durmadan devam ediyoruz. Türk tarih ve dil çalışmaları büyük inanla beklenen ışıklı verimlerini şimdiden göstermektedir” diye belirtmişti.[47]

Üçüncü Dil Kurultayı ve Güneş Dil Kuramı

Kurumun üçüncü kurultayı 24- 31 Ağustos 1936 tarihlerinde yine Dolmabahçe Sarayında yapılmıştı. Genel Sekreter İbrahim Necmi Dilmen’in okuduğu çalışma raporunda Dil Devrimi olarak nitelenen dil çalışmalarında gözetilen amaç şöyle vurgulanmıştı:

“Türk Dil Devriminin ameli dileği, yazı dilimizle konuşma dili arasındaki uçurumu ortadan kaldırmak, böylece cumhuriyet Türkiyesinde herkesin kolaylıkla okuma yazma öğrenmesine, okuduğunu anlamasına, düşündüğünü yazmasına meydan açmaktır.” [48]

Toplantılara sunulan ve tartışılan bildiriler yanında sekiz gün süren bu kurultaya Atatürk’ün öngördüğü Güneş Dil Kuramı diye anılan bir kuram (teori) damgasını vurmuştu. Böyle bir kuram o yıllar Avrupasında ortaya atılan görüşlerden esinlenerek öne sürülmüştü. Bunda da dillerin ortaya çıkışı, psikolojisi ve sosyolojisine ilişkin görüşler başlıca etken olmuştu.

Bir Cizvit papazı olan Sümerolog H. Barenton, L’Orogine des langues des religions et des peuples (dillerin, dinlerin ve halkların kökeni) adlı yapıtında (Paris, 1932- 33) Sümerceyi bir anadil olarak değerlendirmişti. Kitabının birinci cildinin başlığı Les Radicaux primitifs des langues conserves dans le sumerien (Sümercede korunmuş olan dillerin ilkel kökleri), ikinci cildin başlığı ise Les langues, leur derivation du sumerien (diller, bunların Sümerceden türeyişi) idi. Barenton, Paris’teki Türk büyükelçiliğinden Atatürk’ün dil sorunlarına önem verdiğini öğrenince ona özel bir mektup yazarak kitabını göndermişti.

Öte yandan Almanya’da Ernest Böklen de 1922’de yayımladığı kitabında dillerin kökenine ilişkin olarak bir Ay-Dil Kuramını öne sürmüştü. Viyana Üniversitesinde Doğu dilleri üzerinde doktora yapan Hermann F. Kvergic ise 1935 Ocağında hazırladığı La psycologie de quelques elements des langues Turques (Türk dillerindeki bazı öğelerin psikolojisi) adlı incelemesini Atatürk’e sunmuştu. 41 daktilo sayfası tutan ve 55 bölüme ayrılmış olan bu inceleme Atatürk’ü çok ilgilendirmişti. Olayların tanığı Dilâçar’ın aktardığına göre, Güneş Dil Kuramı, Avrupa’daki öteki görüşler de dikkate alınarak bu metin üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda ortaya çıkmıştı.[49]

Güneş Dil Kuramında, ilk sözcüklerin ve genel kavramların güneşten kaynaklandığı varsayılıyordu. Dillerin doğuşunun duygusal haykırışlara dayandığı, en doğal haykırışın “Ağ!” olduğu ve bunun da güneş anlamına geldiği kabul ediliyordu. Böyle bir kuramın öne sürülmesinde güdülen amaç, Türk Devriminin dile de yansımasını bir türlü kabul edemeyen çevrelerce ileri sürüldüğü gibi Türkçeyi özleştirmekten vazgeçmek olmayıp Türk tarih tezine koşut olarak bir dil teorisi / kuramı belirlemek idi. Atatürk’ün buradaki amacı şöyle özetlenebilir:

Türkçe, Türk uygarlığı ve kültürü kadar eski ve ana bir dildir. Türk dili, taş ve maden devirlerinde kültür sözcüklerini göçlerle yeryüzündeki dillere yayan eski ve büyük kültür dilidir.

Atatürk böyle bir kuramı ortaya atarken öncelikle görüşlerini yayıp doğacak tepkileri ölçmeye yönelmişti. Bu amaçla Ulus gazetesinde kuramın uygulanmasına ilişkin bazı yazılar da yayımlamıştı. Öte yandan Cenevre’de bulunan Afet İnan’dan böylesi bir kuramın Avrupa bilim çevrelerince nasıl karşılandığını saptamasını istemişti. A. İnan adını vermediği bir dil profesörüyle görüşmesini Atatürk’e şöyle bildirmişti:

“Dil orijini hakkında yalnız faraziyeler olduğunu, fakat umumi bir kanaatin mevcut olmadığını söylüyor… Sizin teori hakkında sordum. Ben bu metodla yetişmedim, bu başka görüş. Size bunun hakkında bir şey söyliyemem dedi.” [50]

Güneş Dil Kuramı, dil kurultayında kimi eleştiriler dışında genellikle olumlu bulunmuştu. Kurultayda dile ilişkin çeşitli bildiriler de tartışılmıştı; ama kurultay kitabında bütün çalışmalar şöyle özetlenmişti:

“Bu kurultayın mihveri, Türk dehasının lengüistik dünyası önüne koyduğu yepyeni bir dilcilik ekolü, yani Güneş Dil Teorisi olmuştur. Bu bakımdan kurultayın önemi, yalnız bir dil ve ülke sınırlarıyla çevrilmiş değil, bütün yüreyer (dünya) bilgisine yaygın olarak düşünülebilir. Türk Dil Kurumu’nun davetiyle on bir memleketten on beş ecnebi dil bilgininin kurultayda bulunması da önemi arttırmış ve toplantıya arsıulusal bir renk vermiştir. Bu memleketler Almanya, Avusturya, Bulgaristan, Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya, Macaristan, Polonya, Sovyet Rusya ve Yunanistan’dır.”

Güneş Dil Kuramının o yıl öğretime başlayan Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümünde ders olarak okutulması da uygun görülmüştü. Ancak uygulama sırasında bu kuramın kökenleri bilinmeyen Arapça ya da başka dillere ait sözcükler için de kullanılarak onların Türkçe sayılması gibi bir yanılgıya yol açtığı görülmüştü. Bunun yanlış yorumlara yol açabileceği düşünülerek kuramdan vazgeçilmişti.

Kuramın değişik yorumlara yol açması bir bakıma kaçınılmazdı. Çünkü kuram bir yasa ya da doğruluğu saptanmış bir kural olmayıp bir varsayım, bir öngörü demektir. Bunlar deneme ya da uygulamada başarılı olursa etkinliklerini sürdürür, dahası kurallaşır ve yasalaşabilirler. Umulan sonuç alınmadığında ise uygulanmasından vazgeçilir, unutulur. Güneş Dil Kuramı da dillerin kökenlerine ilişkin öteki kuramlar gibi belirli bir dönemde ortaya atılmış, kanıtlanamayınca da tarihe mal olmuştur.

Üçüncü kurultayda tüzükte de bazı değişiklikler yapılmış, dilin özleştirilmesine koşut olarak Türk Dili Tetkik Cemiyeti adı Türk Dil Kurumu olarak değiştirilmişti. O zamana kadar onursal başkan kabul edilen milli eğitim bakanlarının doğrudan doğruya kurum başkanı olmaları daha uygun görülmüştü. Dil çalışmalarına bütün kuruluşların daha etkin olarak katılmalarını sağlayabilmek için TBMM başkanı, başbakan ve genelkurmay başkanları da onursal başkanlıklara getirilmişti. Üyeliğe ilişkin madde de genişletilerek kurumun çalışma kollarına seçilenlerin kurum üyeliğini de kazanmış olduklarına ilişkin bir hüküm eklenmişti.

Kurultay başkanlığını yapan ve bundan böyle kurumun başkanı da olan Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan, kurultayı kapatırken yaptığı konuşmada, Türkçenin gelişmesi için Türk Dil Kurumu’nun yalnız dil uzmanlarının değil, tüm yurttaşların katkısıyla çalışmalarını sürdürmek durumunda olduğunu vurgulayarak şunları söylemişti:

“Türk Dil Kurumu kimi bağnaz dilciler gibi, yalnızca bir alana saplanıp kalmak, yalnız koyu Türkiyatçı olmak düşüncesinde değildir.” [51]

Atatürk Dil Çalışmalarını Yaşamının Sonuna Değin Sürdürmüştür

Üçüncü Türk Dili Kurultayından sonra dil çalışmalarını eskisi gibi sürdüren Atatürk, 26 Eylül 1936 Dil Bayramında genel sekreterliğe gönderdiği telgrafta kurum çalışanlarının bayramını kutlamış ve bundan sonraki çalışmalarda da başarılar dilemişti.[52] Bu nedenle Atatürk’ün bu kurultaydan sonra Dil Devriminden vazgeçtiği savı doğru değildir!

Akademi Sorunu

Türkçeyi özleştirerek ulusal bir dil düzeyine çıkarmaya yönelik çalışmaları gerçekleştirecek bir akademinin kurulmasının da gündemde olduğunu belirtmiştik. Ancak Atatürk bu önerileri kabul etmeyip siyasal baskılar altında kalmayacak özerk bir dernek oluşturmayı gerekli bulmuştu. Onun 1936 Kasımında TBMM’de yaptığı konuşmada Türk Tarih ve Dil Kurumlarının çalışmalarını överken, onların ulusal birer akademi kimliğini almalarından söz etmesi, yıllardır Dil Devrimi karşıtı olanlarca yerine getirilmemiş bir buyruk gibi algılanmakta ve bu yüzden 1983’e dek Türk Dil Kurumu’nda Türkçeye emek verenler suçluymuş gibi gösterilmek istenmektedir. Atatürk söz konusu konuşmasında da Dil ve Tarih Kurumlarına ilişkin olarak şunları söylemişti:

“Başlarında kıymetli Maarif Bakanımız bulunan Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu’nun, her gün yeni hakikat ufukları açan ciddi ve devamlı mesaisini (çalışmasını) takdirle yâdetmek isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki analıklarını ret olunamaz ilmi belgelerle ortaya koydukça yalnız Türk milleti için değil ve fakat bütün bilim âlemi için dikkat ve intibahı (uyanıklığı) çeken kutsal bir vazife yapmakta olduklarını emniyetle söyleyebilirim...

Birçok Avrupalı âlimlerin iştirakiyle toplanan son dil kurultayının ışıklı neticelerini bizzat görmüş olmakla çok mutluyum. Bu ulusal kurumların az zaman içinde, ulusal akademiler halini almasını temenni ederim. Bunun için, çalışkan tarih ve dil âlimlerimizin, dünya ilim âlemince tanınacak orijinal eserlerini görmekle bahtiyar olmamızı dilerim.”[53]

Açıkça göze çarptığı gibi Atatürk’ün bu konuşması kurumlara yönelik bir eleştiri niteliğinde olmayıp tersine onlara ilişkin büyük bir övgü ve güven belirtisidir. Onların bir akademi durumuna getirilmesini dilemesi ise, hiç kuşkusuz kurumların saygın birer bilim kurumu olarak bilimsel yöntemlere dayalı ve dünya bilim dünyasında yankılar yapacak yapıtlar hazırlamalarının gerekli olduğunu belirtmek isteğinden kaynaklanmıştır. Nitekim Atatürk, bir yıl sonraki konuşmasıyla da bunu doğrulamaktadır. Bu nedenle 1950’li yıllardan sonra öne sürüldüğü gibi, Atatürk’ün kurucusu olduğu Türk Dil Kurumu’nu bir akademiye dönüştürmeye karar verdiği; fakat bu dileğinin kurum tarafından yerine getirilmediği biçimindeki suçlama her türlü dayanaktan yoksun bulunmaktadır.

Atatürk söz konusu iki kurumu devlete bağlı resmi birer akademiye dönüştürmeye gerçekten karar vermiş olsaydı, 1 Kasım 1936’dan ölümüne kadar geçen 2 yıl 10 gün içerisinde bunu kolaylıkla gerçekleştirme yetki ve olanaklarına sahipti. Oysa bu süre içinde kendisi ne kurumlara bu doğrultuda bir buyruk vermiş, ne bu yolda bir yasa tasarısı hazırlanmış, ne kurumların akademi olmasına ilişkin bir konuşması olmuştur. Aksine koruyucu başkan olarak kendisi kurumlara olan sıcak ilgisini aynı düzeyde sürdürmüş ve yaşamının son aylarına dek dil çalışmalarını yürütmüştür.

Atatürk’ün Özleştirmeye Katkıları

Türkçenin sözvarlığına ve kurallarına dayanarak yeni sözcükler türetme çabaları sırasında arıtmak, er, erdem, esenlik, evrensel, genel, ısı, kıvanç, konuk, kutsal, önemli, özel, subay, tüm gibi yeni sözcükler Atatürk tarafından bulunmuştur. 1934’te soyadı yasasının uygulanmasına geçildiğinde bu yolla Türkçeye yüzlerce yeni sözcük kazandırılmıştı. Bu arada Atatürk de manevi kızı Pilot Sabiha’ya Gökçen, Hamdullah Suphi’ye Hamdullah’ın Türkçe karşılığı olarak Tanrıöver, Alp Kâzım olarak bilinen TBMM Başkanı Kâzım’a Özalp, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin yaşına göre çok dinç bulduğu İzmir Valisi Kâzım Paşaya Dirik, toplantılarda çok söz alan Besim Beye Atalay, demiryolları yapımında büyük emeği geçen Bayındırlık Bakanı Behiç’e Erkin, Urfa savaşlarında yararlığı görülen Milletvekili Ali Saip’e Ursavaş, işinin eri kabul ettiği İş Bankası Genel Müdürü Muammer’e Eriş, Karpiç lokantasında genç bir deniz subayı olarak tanıdığı Fahri’ye Korutürk gibi anlamlı soyadları vermişti.

Ama bu bağlamda onun en büyük katkısı, hendese diye anılan bilim dalının terimlerini geometri adıyla Türkçeleştirilmesi olmuştu. 1936- 1937 kışında konuyla ilgili yerli ve yabancı dildeki kitapları toplayıp Yalova’da çalışmaya koyulan Atatürk, kılavuz niteliğinde bir Geometri kitabı yazmıştı. Bunda “murabba”ya kare, “zaviye”ye açı, “dıl”ıya kenar, “kutur”a köşegen, “mütesaviyül adla”ya eşkenar dörtgen diyen Atatürk, bunlar gibi sayısız geometri terimlerine Türkçe karşılıklar bulmuştu. Ancak kendisi bir ders kitabı yazarı olarak görünmek istemediğinden söz konusu yapıt Milli Eğitim Bakanlığınca bastırılmıştı. 1937- 38 öğretim yılından başlayarak okullardaki geometri dersleri de bu kılavuza dayanılarak yazılan kitaplarla okutulur olmuştu.

1937 sonlarında Denizbank’ın kurulmasına ilişkin yasa tasarısının TBMM’deki görüşmeleri sırasında yapılan dil tartışmaları karşısında gösterdiği tepki ise onun dil çalışmaları konusunda ne denli duyarlı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı.

Giresun Milletvekili Sadri Maksudi Arsal, Denizbank diye adlandırmanın Türkçe tamlama kurallarına aykırı olduğunu öne sürerek onun yerine Deniz Bankası denilmesini önermişti. Buna karşın kimi üyeler Maltepe, Galatasaray, Aşkale Çanakkale, Bahçekapı gibi eski ve Sümerbank, Etibank gibi yeni tamlamaları göstererek Denizbank denilmesini savunmuşlardı. Ama tartışmalar basına da yansıyınca Atatürk sorunu tartışmak için 27 Aralık 1937 akşamı aralarında İsmail Müştak Mayokan, Hasan Reşit Tankut, F. Rıfkı Atay ve A. Dilâçar’ın da bulunduğu bir grubu Çankaya’ya çağırmıştı. Denizbank adının uygun olduğuna karar verilince Vedit Uzgören ile Atay ve Dilâçar’ın hemen o gece Tuna Caddesindeki Ankara Radyosunda gerekli açıklamaları yapmalarına karar verilmişti. Konuşmaların bir özeti de ertesi 28 Aralık günkü Ulus gazetesinde “Denizbank öz Türkçedir” başlığıyla yayımlanmıştı.[54]

Bunların dışında Atatürk’ün son iki yıldaki Dil Bayramını kutlama telgrafları ve TBMM’nin yeni yasama yıllarını açış konuşmalarında Türk Dil Kurumu çalışmalarını övgü ile anması da onun dernek statüsünde bir değişiklik yapmaya yönelmediğinin somut kanıtlarıdır. Hele 1 Kasım 1937’deki Meclis konuşması akademiden amacının bilim kurumu niteliğini kazanmak olduğunu yansıtmaktadır:

“Türk Tarih ve Dil Kurumlarının, Türk milli varlığını aydınlatan çok kıymetli ve önemli birer ilim kurumu niteliğini aldığını görmek, hepimizi sevindirici bir hadisedir.” [55]

Atatürk, 1938 Kasımında TBMM’nin açılışında, kendisinin yazdığı ancak hasta olduğu için Başbakan Celal Bayar tarafından okunan son konuşmasında da Türk Dil Kurumu’nun terim çalışmalarını ve ders kitaplarının yeni türetilen Türkçe terimlerle başlamasını övgüyle anmıştı. Ayrıca elde edilen sonuçlarla Türkçenin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması yolunda önemli bir aşamaya varıldığını vurgulamıştı:

“Türk Tarih ve Dil Kurumlarının çalışmaları takdire layık kıymet ve mahiyet (içerik) arz etmektedir. (…) Dil Kurumu en güzel ve feyizli (verimli) bir iş olarak türlü ilimlere ait terimleri tespit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın (öğretimin) Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim.” [56]

Dil Kurumu çalışmalarına ilişkin bu övücü değerlendirmeleri bilinirken onları görmezlikten gelerek ve yalnızca Falih Rıfkı Atay’ın yıllar sonra Çankaya kitabındaki çelişkili anlatımlara dayanarak Atatürk’ün dildeki devrimci çabalarının bir çıkmaza girdiğini söylediğini kabul etmeye olanak yoktur.

Hiç kuşkusuz devrim bir bakıma zorlama, aşırılık demektir. Türkçenin özleştirilmesi çalışmalarında da bu kuralın geçerli olması kaçınılmazdı. Önemli olan aşırılıklar ayıklandıktan, taşan dere suları yatağına çekildikten sonra geriye kalanlardan yararlanılmasıydı. Macaristan’da tarih ve dil öğrenimi görmüş olan Hüseyin Namık Orkun’un bize anlattığına göre, kendisi yoğunlukla sürdürülen özleştirme çabalarından yakınınca, Atatürk dolaylı ama anlamlı şu yanıtı vermişti. Önce Orkun’dan boşalan bira kadehini doldurmasını istemiş, onun hızla doldurduğu bira köpürüp taşınca da durumu şöyle özetlemiş:

“İşte bizim de yaptığımız bu. Taşkınlıktan sonra geriye kalanları kullanacağız!”

Öte yandan unutmamak gerekir ki yabancı kökenli terim ve sözcüklere Türkçe karşılık bulunurken bunlar birer öneri olarak kamuoyuna sunulmuştu. Bunlardan bazıları Türkçenin kurallarına uygun olmalarına karşın toplumca kabul görmemiş, dolaşıma girmemiştir. İl, ilçe, danıştay, sayıştay kabul edilirken ilbay, ilçebay, kamutay tutunamamıştır. Muallim karşılığı önerilen okutan benimsenmemiş; ancak yıllar sonra üniversiteler yasasına okutman olarak girince kullanılır olmuştur. Bunun gibi Atatürk’ün 1934’te İsveç Veliahtı onuruna düzenlenen yemekteki çarpıcı konuşmasında kullandığı 31 sözcükten 15’i (alan, ataç, bitim, erdem, erk, esenlik, genlik, gönenç, güç, ısı, konuk, sanlı, ulus, utku, ünlü) hiç değişmeden günümüzde de dolaşımını sürdürmektedir. Bunlardan 7’si biraz değişiklikle (denlü / denli, ıssı / ıs, önürme / önerme, özenç / özenme, uykunluk / uyum, yanku / yankı, yöndem / yöntem) varlıklarını korumuştur. Dokuz sözcük ise (anıklatmak, baysak, baysal, kıldacı, söyüncü, süer, yaltırık, tükel, tüzün; canlandırmak, huzur barış, âmil, muhabbet, nur, tam, asil) tutunamamıştır. Bunlarla ilgili olarak şu noktanın da önemle vurgulanması gerekir ki Türkçenin özleştirilmesini yermek için kullanılmak istenen, hostes yerine gök konuksal avrat, imambayıldı yerine içi geçmiş dinsel kişi… gibi Dil Devrimini küçümseyen, küçültmek isteyen karşılıklar Dil Kurumu tarafından türetilmemiş ve önerilmemiştir. Kurumun hiçbir yayınında bulunmayan bu sözde karşılıklar Dil Devrimi karşıtlarının uydurmaları olup yıllardır yine onlar tarafından Türkçenin özleştirilmesini yermek için kullanılmaktadır.

Atatürk’ün hastalığının arttığı yaşamının son aylarına kadar dil çalışmalarını sürdürdüğünün en büyük kanıtı Cenevre’de bulunan Afet İnan’a 23 Aralık 1937 günü kendi el yazısıyla yazdığı mektuptaki, “Gece meşguliyetimiz bildiğin gibi dil dersleri. Gündüz de yalnız olarak aynı mesele üzerinde birkaç saat çalışıyorum” açıklamasıdır. [57]

Bütün bu gerçekler ortada dururken Atatürk’ün, dil çalışmalarının bir çıkmaza girdiğini belirterek bu işten çekildiğini öne sürenler, tek bir yazara, F.R. Atay’ın Çankaya adlı yapıtındaki şu satırlara dayanmak istemektedirler:

“Bir akşam Atatürk, sofra bittikten sonra benim, yanındaki iskemleye oturmamı emretti.

-Dili bir çıkmaza saplamışızdır, dedi. Sonra,

-Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben bu işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız dedi.” [58]

Olayı aktarma doğru ise, bu konuşmada Atatürk’ün bir çıkmazdan söz ettiği açık. Ama o kadar açık olan bir başka gerçek, onun çalışmalardan vazgeçmeye değil, aksine bunu sürdürüp durumu düzeltmeye karar verdiğidir. Ayrıca Atay’ın o döneme ilişkin önemli olaylara ve olgulara yer verdiği bu kitabının göz ardı edilen en büyük kusuru, yıl, ay ve gün olarak hemen hemen hiçbir tarih vermemesidir. Bu yüzden çoğu kez değişmelerin ve gelişmelerin akışını saptamak olanaksızlaşmaktadır. Ancak aktardığı bu olayı izleyen satırlarda yeni bir sözlük komisyonu oluşturulduğundan ve bir Osmanlıca – Türkçe Cep Kılavuzunun hazırlanmasına başlandığından söz ettiğine göre, Atatürk’ün “bir çıkmaz”dan yakınması bu komisyonun kurulmasından önce, yani 1934’te olmalıdır. Çünkü adı geçen komisyonun çalışma döneminin ve Cep Kılavuzlarının yayın tarihi bellidir. Üstelik özleştirme çabalarının ise o tarihten sonra 1935’te en üst düzeyine vardığı bilinmektedir.

Kaldı ki 1937 Aralığında Denizbank tamlamasının Türkçeye, dolayısıyla Dil Devrimine uygun olduğunu savunan aynı Falih Rıfkı, Çankaya kitabında Dil Devriminin öğretim kurumlarına mal edildiğini bu nedenle ondan geri dönülemeyeceğini, bu konudaki görüş ayrılıklarının psikolojik ve toplumsal bazı nedenlerden kaynaklandığını da dile getirerek şunları belirtmektedir:

“Dil, herkesin kullandığı bir şeydir. Dilde yenilik herkesi rahatsız ve tedirgin eder. Zevkler isyan eder; alışkanlıklar dayatır; kanaatler bir türlü uzlaşamaz. Bu hal, işleri yüzünden görenlere anarşi korkusu verir. Dilde başlayan esaslı değişme hareketlerinin nesillerce sürmesi tabii olduğu fikrini kimse benimsemek istemez. Yazanlar kalmamak kaygısı içindedirler. Okuyanlar, bugün anladıklarını yarın anlamamaktan öfkelidirler. Fakat bu alınyazısıdır; yürür. Ve hiçbir kuvvet ileriye doğru bir dil gelişmesini geriye çeviremez...

Atatürk, dilde Türkçeciliği devlete mal etmiştir, üniversiteye mal etmiştir, mekteplere mal etmiştir.

Atatürk’ün amacı, zengin, güzel ve milli Türkçe idi. Bu gayeden ayrılmak için insan Türklüğünden uzaklaşmalıdır. Bugüne kadar yaptığımız, yapılacak olanın belki yarısından da ibarettir. Dilde geri dönülemez.” [59]

Türk Dil Kurumu’nu ve onun çalışmalarını karalamak için Atay’ın bazı satırlarını kullanmak isteyenler, nedense onun kendini yalanlama anlamına da gelen bu satırları da yazdığını görmemek için gözlerini kapamayı yeğlemektedir. Aslında Atatürk Dolmabahçe Sarayında hasta yatarken 5 Eylül 1938’de kendi el yazısı ile düzenlediği vasiyetnamesinde, İş Bankasındaki payının yıllık gelirlerini bazı yakınlarına yapılacak ödemeler dışında kalan büyük kesiminin Dil ve Tarih Kurumlarına verilmesini istemekle Dil Devriminin sürdürülmesinden yana olduğunun en büyük kanıtını vermiştir. Dil tartışmalarının arkasındaki asıl neden ise, Türkçenin özleşmesine karşı oldukları halde, bunu perdeleyerek Dil Kurumu yerine bir dil akademisi kurulmasını savunma dürtüsüne dayanmaktadır. 27 Mayıs 1960’tan sonra bu konuda yapılan girişimden sonuç alamayanlar, 12 Mart 1971 askeri müdahalesinden sonra da dil akademisi kurulmasını öngören bir tasarı hazırlamışlardı. O günlerde Yaşar Nabi Nayır’ın, Edebiyat Dünyasında çıkan Dil Kavgası başlıklı yazısı, Dil Devrimine ve Türk Dil Kurumu’na yöneltilen suçlamaların içyüzüne ışık tutmaktadır:

“Türkiye’de aşağı yukarı altmış yıldan beri süregelen bir Dil Devrimi hareketi var. Zaman zaman yavaşlayıp zaman zaman hızlanmış; ama hiç durmamış bir hareket bu. Başlangıcından bu yana tutucu çevrelerin direnmesine, saldırısına, alaylarına yol açmış, gene de bildiği yoldan hiç şaşmadan ilerlemiş. Bugün Dil Devrimini kötüleyenler, ona insafsızca saldıranlar, dil ve edebiyat tarihimizi bilseler, geçmişte bu alandaki en ılımlı kıpırdanışları bile suçlamaya kalkmış olanların bugün ne kadar gülünç ve anlamsız göründüklerini düşünebilseler, elbette kendilerini kontrol etmek gereğini duyar, yarını bir yana bırakın, artık uyanmış ve geçmişten ders almış aydınların gözünde gülünç düşmekten kaçınırlardı...

Ağızlarında çiğnene çiğnene paçavraya dönmüş bir sakız var; bir dil akademisi kurmak istiyorlar. Kendilerini böyle bir akademinin tabii üyesi sayan kişiler de bu vatan kurtarıcıları avuçlarını yırtarcasına alkışlıyorlar. Aslında bunların tek amaçları Dil Kurumu’na akan suyu kendi ceplerine çevirmekten ibaret. Akademi bir kurulsa dille de dilbilimle de bir ilgisi olmayan kişiler hemen kendilerini oraya üye seçecek, yan gelip nimetlerinden yararlanacaklar. Bu oyuna alet olan devletliler ise işin içyüzünü bilmedikleri gibi pek parlak buldukları tasarının, peşinde koştukları amaca yararlı değil; ancak zararı dokunacağından da habersizler. Bir ülkenin en gerçek değerlerini bir araya getirse bile bir akademinin bir dilin gelişmesi üzerinde büyük etkisi olduğu hiçbir yerde görülmüş şey değildir. Kaldı ki partizanca bir davranışla kurulacak derme çatma bir kuruluş, uyandıracağı hoşnutsuzlukla ancak tersine bir hava ve akım yaratabilir.”

Türk Dil Kurumu Kamu Yararına Çalışan Dernekti

Türk Dil Kurumu, Bakanlar Kurulunda 15 Ocak 1940’ta onaylanan ve 10 Şubat 1940 günlü Resmi Gazetede yayımlanan 2/12665 sayılı kararla “kamu yararına çalışan” dernekler arasına girmişti.

“TDK’nin Kamu Yararına Çalışır
Dernek Olarak Kabul Edilişiyle İlgili Kararname, 15.10.1940

Türk Dil Kurumu’nun Cemiyetler kanununun 37. maddesine tevfikan menafii umumiyeye hâkim cemiyetler meyanına ithali hakkında Devlet Şûrası II. Dairesi ile umumî heyetten yazılan 16.12.1939; 21.12.1939 tarih ve 3965/3636, 357/344 sayılı ilişik mazbatalar, İcra Vekilleri Heyetince 15.1.1940 tarihinde tetkik ve mütalâa edilerek tasdiki kabul olunmuştur.”

Bu kararnamenin altında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile o dönem bakanlar kurulu üyelerinin imzası vardı. Ancak böyle bir karar olmadan da dernek kimliğindeki TDK, Atatürk’ün istediği gibi başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere devletin bütün kurumlarından destek ve saygı görüyordu. Kurumun resmi kurumlardan gördüğü destek, aldığı katkı, kamu yararına çalışan dernek olma kimliği, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte kâğıt üstünde kalacak, giderek bu kimlik kâğıt üstünden de silinecektir.

Demokrat Parti İktidarı,
Türk Dil Kurumu’nun Ödeneği Kesiliyor

TDK’nin 8 Şubat 1951’de yaptığı Olağanüstü Kurultaydan iki hafta sonra, TBMM’de 24 Şubat 1951 Cumartesi günü Milli Eğitim Bakanlığının bütçesi görüşülürken Erzurum Milletvekili Bahadır Dülger’in, bütçede 627. bölümde “Türk Dil Kurumu’na ayrılmış olan on bin liralık tahsisat, kurumun ilmi hüviyetini kaybettiği, siyasi maksatlara alet olduğu ve faaliyeti berbat etmekten ibaret olduğu için tahsisatın kaldırılmasını arz ve teklif ediyorum” önergesi kabul görür ve bu devlet yardımı kesilir.

Türk Tarih ve Dil Kurumlarına, kamu yararına çalıştıkları için ellişer bin lira yardım yapılmaktaydı, Demokrat Parti iktidar koltuğuna oturur oturmaz bu yardımı 10 bin liraya indirmiş, bir yıl sonra da tümden kaldırmıştır. 1950’ye dek resmi günlerde birçok kamu yararına dernek ve kamu kuruluşuyla birlikte “protokol”de yer alan TDK’nin yeri de boşaltılmıştır.

1983 öncesindeki TDK’ye yönelik suçlamaların biri TDK yönetiminin tüzük değiştirerek Milli Eğitim Bakanlarını uzaklaştırması savıdır. Görüldüğü gibi DP iktidarının TBMM’deki girişimleri bu savı tümden geçersiz kılmaktadır. TBMM’nin ve TDK’nin özellikle 1951’deki olağanüstü kurultayının tutanakları ise önemli belgeler olarak ortadadır.

Yine belgeleri çarpıtan ikinci bir sav da TDK’nin tüzüğüne “devrimci” sözcüğünü koymasından sonra Erzurum Milletvekili Bahadır Dülger’in de önergesinde belirttiği “…kurumun ilmi hüviyetini kaybettiği, siyasi maksatlara alet olduğu…” görüşünde odaklanmaktadır. Bu görüş, 1983’e dek kurumu kapatma isteğini körükleyecek, kurumu kapatıp bir akademi kurulmasından yana olanlarca “yaşayan Türkçe” savıyla da beslenecektir.

Dil Devrimine Tepki, Devlet Desteğiyle Büyüyor

1950 Mayısından sonra Türk Dil Kurumu’na emek verenleri bitmez tükenmez bir savaşım beklemektedir. Yalnız Türk Dil Kurumu için değildir üstelik bu savaşım, 1940’lı yıllarda gittikçe güçlenen devrim karşıtı kişi ve kurumlar Türk Devriminin her parçasını masaya yatıracak, Türk İslam sentezi adı verilen bir “ideoloji”ye kılıf arama yoluna gidilecek, her alanda karşıdevrim dediğimiz düşünce ve eylemler palazlanmaya başlayacaktır.

Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre sonra gazetelerde “Derleme tecrübesi (halk ağzından derlenen sözcükler, yeni türetilenler amaçlanıyor), bizi sun’i ve sentetik bir dile götürmüştür”; “düzmece Türkçeden vazgeçilmeli”; Dil Devrimini “biraz durdurmayı, işi bir müddet kendi haline terk etmeli”; “tecrübe devresinde lisanın içtimai, pedagojik, edebi tekâmülü yanlış mecraya sevkedildi”; “mektep kitapları baştan başa piç kelimelerle doldu” diyen yazılar çıkmaya başlamıştır. Bu yazılarda yeni sözcüklerin “nasılsa unutulup gideceği; fakat “bir bahçeye atılmış leş gibi herkesi tiksindirdiği” gibi, inanılması zor olan görüşler de yer almaktadır. “Arabın medeniyeti benim medeniyetimdir” diyebilenlerin ardılları yetişmeye başlamıştır.[60]

İstanbul Muallimler Birliği adlı bir kuruluşun, 23 Ekim 1948’de başlayan ve üç gün süren “Dil Kongresi”nde, Dil Devrimini savunanlarla yadsıyanlar arasında sert tartışmalar yaşanır. Dahası bu kongrede Atatürk’e saygı duruşunda bulunmak istemeyenler vardır; kimi üyeler kongrenin başkanlık kuruluna saygı duruşu isteğini iletirler, ne ki Başkan Dr. Adnan Adıvar bu isteği yerine getirmez. Bu Adnan Adıvar, ilk TBMM’nin milletvekilidir, Kurtuluş Savaşını Atatürk’e çok yakın yaşamış biridir. Kongre sık sık tartışmalarla kesilir, Dil Devrimine karşı olanların yazanağında şu tümceler yer alır:

“a) Dil siyasete alet edilmiştir.

b) Uydurma kelimeler devlet zoruyla kitaplara sokulmuştur.

c) Nesiller birbirini anlamaz duruma getirilmiştir.

ç) Dil Kurumunda çalışanlar emirle iş gören, bilgisiz kimselerdir.”

Kongreden çıkan sonuç özetle şudur: Dil Devriminden hemen vazgeçilmeli; dil işlerinde 1928’den önceki devre dönülmeli; kurum hükümetçe önce denetlenmeli (teftiş edilmeli), sonra kapatılmalı (tasfiye edilmeli).

1946’da kurulan Demokrat Partinin kimi üyeleri de bu düşüncelerle doludur. 16 Ocak 1949 günlü Vatan gazetesi, yeni “demokratlar”ın katıldığı bir toplantıda konuşulanları şöyle haber yapar:

“Otorite kendini halktan ayırmak için yeni bir dil koymak ihtiyacını duydu. Maksat halkın anlamamasıdır. Gaye maateessüf budur. Bu harekette bir bakıma ırkçılık vardır.”

“Otorite”den kimin amaçlandığı bellidir; sonradan bu tür anlatımlar içinde Atatürk’ün adı geçmeden yinelenip duracak; ulu önderin yaptıkları yanlış, gereksiz, yersiz bulunacaktır.

Türk dilinin sadeleştirilmesi tartışmalarının başladığı cumhuriyet öncesi dönemde,

a) Türkçedeki yabancı sözcükleri kurallarıyla birlikte atmaktan yana olanlar vardı, bunlar “tasfiyeci” olarak tanınan kişilerdi ve bu düşüncenin başını çeken Fuat Köseraif’ti.

b) Dile hiç karışmadan (müdahale etmeden), yabancı sözcükleri de bunlarla gelen kuralları da olduğu gibi bırakmayı isteyenler, bunlar tutuculardı; bu düşüncenin öncüsü de Süleyman Nazif’ti.

c) Dili kullanmayı zorlaştıran yabancı kuralları atmayı, sözcüklere dokunmamayı isteyenlerse Genç Kalemler adlı dergi içindeki “Yeni Lisancılar”dı. Bunlar sonradan kurallarla birlikte yabancılığı apaçık olan sözcükleri de atma, halk arasında yaşayan yabancı sözcükleri koruma düşüncesini benimseyeceklerdi.

Kimler Dili Politikaya Araç Yaptı?

1950’li yıllarda bu üç görüş çevresinde toplananlar arasındaki ayrışma büyümeye başlamıştı. İlk görüşün önde gelen temsilcilerinden Nurullah Ataç, “kökünü ve üretme yollarını bilmediğimiz” her sözcük dilden atılmalı diyor, yazılarında kimilerince yadırganan yeni sözcükler kullanıyordu. Dil Devrimini gereksiz bulan tutucularsa Ataç’a ateş püskürüyor, yeni sözcük kullanan herkesi “dili politikaya alet etmek”le suçluyorlardı.

Dilin yenileşmesini istemeyenlere göre Dil Devrimi gereksiz bir eylem, boşuna bir çabaydı; “dili politikaya alet etmek”ti. Türkçe kendi haline bırakılmalı, “tabii tekâmülü” (doğal gelişimi) söz konusu olmalıydı. 1950’lere gelindiğinde halk ağzından derlenen, eski kaynaklardan taranan Türkçe sözcüklerin dilin dolanımına girmesi bile gereksiz bulunuyordu; “tabii tekâmül”cüler, türetme/bileştirme yoluyla kazanılan yepyeni sözcükleri kullanmamakta direniyor, yazıları Arapça-Farsça sözcük ve tamlamalardan geçilmiyordu.[61]

“Kâğıt, kalem, kitap, mektup, ahlak…” gibi sözcükler artık Türkçedir, halkın diline girmiştir, bunlar kalsın, hiçbirine Türkçe karşılık aranmasın; ama ağdalı yabancı sözcük ve tamlamalar atılsın diyenler, dilin kendi kendine gelişemeyeceği, dile emek verilmesi, üzerinde çalışılması gerektiği görüşünü ileri sürüyorlardı. Ne ki bu görüşte olanların savları kesinlik kazanmış değildi. Savlarının arkasında duramıyorlardı.

Dil tartışmaları gittikçe boyutlanıyor; bütün yabancı sözcükleri atmaktan yana olan “tasfiyeciler”le eski sözcüklerin geçmişle bağ kurduğuna inanan tutucular (“muhafazakâr”lar) birbirlerini dile “müdahale etmek”le suçluyorlardı.

Suçlamalarda ölçü ve sınır kalmamıştı. Dilden hangi sözcükler atılmalı, hangileri kalmalıydı; dil yabancı kurallardan arınmalı derken hangi kurallar amaçlanıyordu; terim konusu nasıl ele alınmalıydı? Yeni sözcükler ve bunları kullananlar niçin suçlanıyordu? Türkçeyi sevmeyen, Türkçenin kendi olanaklarıyla yaratılmış öğeleri benimsemeyen anlayış, başka dillerin yazılması, söylenmesi güç sözcüklerini Türkçeden önde ve üstün görerek nasıl bir “milliyetçilik”e tutunuyordu?

Dil tartışmalarında 1950’lilerden 60’lara, hatta 70’lere aktarılan görüşlere yenileri eklenmiş değildi. Tartışmaların odağında hep yeni sözcükler vardı.

Dahası Dil Devrimini savunanlarla kuzey komşumuz olan, o zamanki komünist Sovyetler Birliği arasında ilişki kurmaya çalışanlar bile vardı. Prof. Dr. Mehmet Kaplan bir yazısında şunları söylüyordu:

“Bu hareketin abeslik, kültür ve milli varlığa karşı oluşunu göremeyenler gerçekten gaflet ve dalalet içindedirler. Bizi birleştiren dili ve edebiyatı yok ettik mi, ne hale geliriz, bir düşünün. Ezeli düşmanımız olan Ruslar bunu dört gözle bekliyorlar. Komünist ihtilalinden önce Asya Türkleri ile Anadolu Türkleri arasında müşterek bir yazı diline doğru gidiliyordu. Komünist Rusya, muhtelif Türk şiveleri arasındaki küçük farkları kabartarak, Özbekçe, Kazakça, Kırgızca, Azeri diye dil ilmine aykırı beş on dil icad etti. Maksadı Türkler arasındaki birliği parçalamaktı. Şimdi biz Türkiye’de milli dil, öz Türkçe, Arapça, Farsça, Osmanlıca diye ayırmaya çalışıyoruz. Dil birliği ile milli birlik arasındaki münasebeti düşünürsek bu yolun nereye varacağını kolayca kestirebiliriz.” (8 Mart 1976)

Türlü lehçelere sahip bir anadil olan Türkçeye ilişkin olarak dil tarihi açısından da tartışılabilecek türden görüşleri içine alan yazılar yoğunlaşmıştı. “İslam uygarlığı içinde bin yıl yaşadığımız için” Türk İslam sentezi gereği, Türkçeye doluşan Arapça ve Farsça sözcükleri “fethedilmiş kelimeler” ya da “milli değerlerimiz” sayan yazılar birbirini izliyordu. Bütün Türkler arasında “müşterek bir yazı dili” oluşturmayı ise Zeki Velidi Toğan gibi bilginler gerçekleşmesi olanaksız, “ütopya” olarak niteliyordu. Ne ki bu tür düşüncelerin sahipleri, düşüncelerini bilimsel verilerle kanıtlamak yerine, öz Türkçe sözcükleri ve bu sözcükleri kullananları karalama kampanyasını yoğunlaştırıyorlardı. “Olanak, olası, yanıt, sorun…” gibi sözcükler, artık uydurukçuluğun, solculuğun, dahası komünistliğin simgesi sayılıyordu; özellikle eğitim kurumlarında Dil Devrimiyle kazanılan sözcüklere “yasakçı bakış” yoğunlaşmıştı. Yeni sözcükleri kullanmak politik bir tavır olarak değerlendiriliyordu.

Aklın öncülüğüne, ulusal değerlerine ve Türk Devrimine inananlar soruyordu: İnsanları Türkçeye emek verdikleri; Türkçenin yüzyıllarca unutulan ek ve köklerini işler duruma getirdikleri; unutulan sözcükleri canlandırdıkları; dile yepyeni kavramlar kazandırdıkları; yeni sözcüklerle bilimsel sanatsal üretimi yoğunlaştırdıkları; Atatürk’ün başlattığı devrime sahip çıktıkları için suçlamak mı; Türkçe sözcükleri yasaklamak mı dili politikaya araç yapmaktı; yoksa dinsel ve ırksal verilerle beslenen bir “milliyetçilik”e tutunarak kendi diline düşmanca yaklaşmak mı?

Dil Kendi Kendine Gelişebilir mi?

1950’li yıllarda Dil Devrimine tepki gösterenler, devrimin Türkçeyi kısırlaştırdığını ileri sürüyorlardı. Devrim, Türkçenin önünü kesmişti; dil kendi haline bırakılmalı, yavaş yavaş gelişmeliydi. Suat Yakup Baydur, şu sözleriyle, Türkçenin yarım yüzyıl sonra başına gelecekleri, ta 1952’de görüyordu:

“Bir dilde her kavramı anlatmak için on bin ayrı kelime de olsa, çeşitli kavramları karşılayacak kelimeler yoksa, o dil yoksul bir dildir. Mesela dilimizde ‘kara’ yanında ‘siyah’ var; bunların yanında Fransızcadan ve İngilizceden ‘kara’nın karşılığı olan ‘noire’ ile ‘black’i alsak ve sizin uygun göreceğiniz şeyler için kullansak, dilimizi zenginleştirmiş olmayız. Şimdi kara ekmek mi diyelim, siyah ekmek mi diye düşünürken, bir de nuvar ekmek mi güzel, black ekmek mi diye, uygunluk derdine düşeceğiz. Belki siz o zaman kalkıp ‘siyah’ göz için uygun, ama kaşa da nuvar uyuyor diyeceksiniz, belki de ‘blâk’i cahile yakıştıracaksınız, giyim için Türkçe ‘ak’ı, yiyecek için Arapça ‘beyaz’ı, akıcı şeyler için İngilizce ‘white’ı, bulut için Fransızca ‘blanch’ı arayacaksınız.”[62]

Baydur’un bu sözleri, hiçbir dilin kendi kendine gelişemeyeceğini, sözcük ve kavram sıkıntısı olan ya da kendi haline bırakılan bir dilin eninde sonunda yabancı sözcük ve kavramlara kapısını açacağını göstermektedir. 50’li yıllarda Peyami Safa da şöyle demektedir:

“Kendi kendine bırakılan bir dil ne sadeleşebilir, ne özleşebilir, ne de zenginleşebilir. Her ileri ülkede akademiler, dil dernekleri, üniversiteler, bilginler ve sanatkârlar, hem toplu, hem de ayrı ayrı, dilin özleşmesine ve zenginleşmesine çalışmışlardır. Devlet onları desteklemiştir. Resmi ve yarı resmi kuralların, bilginlerin ve sanatkârların yarattığı terimler ve kelimeler, okul yolu ile bilim ve edebiyat diline girmeseydi, sözlüklerde yer almasaydı, ileri millet dillerinin şahsiyet kazanmasına da zenginleşmesine de imkân olamazdı. Burada devletin rolü, resmi, yarı resmi ve hususi kurullarınkinden daha az değildir. Bana öyle geliyor ki, dil ve terim davasında en büyük yanılgı, muhafazakârlarımızın ‘tedrici tekâmül’ dedikleri ‘dereceli evrim’ yolu ile bir dilin kendi kendine ve yavaş gelişebileceğine inanmalarıdır. Genç Kalemlerden bugüne dek Türkçe yeni binlerce kelime kazanmışsa, bu, hiçbir zaman kendiliğinden olmamıştır. Osmanlı bilgin ve sanatkârlarının yarattıkları birçok terim ve kelimeler, yalnız yayın ile değil, okul yolu ile ve devlet zoru ile de Türkçeye mal edilmiştir.”[63]

Zamanla bu düşüncesini değiştirmiş olsa da Peyami Safa, bu sözleriyle 2000’lere dek taşınan ve hep aynı noktada düğümlenen tartışmaların bir yanına nokta koymuştu aslında. O dönemde devrim karşıtlarının tepkisi özellikle Nurullah Ataç’a yönelmişti. Ataç da dilin kendi kendine gelişemeyeceğine inanıyordu. Çünkü Ataç’a göre, “Dil, bir uygarlık olayıdır. Bir uygarlığın kurduğu dil, başka bir uygarlığın düşündüklerini söyleyemez, yetmez onu söylemeye. Bir ulus uygarlığını değiştirdi mi, dilini de değiştirmek zorundadır.” [64]

Ataç, dilin kendi kendine gelişeceğini savlayanlara yanıtı şöyle olur:

“Dil kendi kendine gelişiyormuş, temizlenecekse temizleniyormuş, bırakmalıymışız kendi haline. Aklı başında bir kişinin söyleyeceği söz mü bu? Bir ulusun okuryazarları, aydınları, bilginleri dille uğraşmazlarsa dil kendi kendine ilerler, gelişir mi? Diyelim ki ben Fransızca bir kelimenin karşılığını arıyorum, Türkçede yok öyle bir kavram, ne yapacağım? O kelimeyi ben kurmaya, uydurmaya çalışmayacak mıyım?”[65]

Konu, gelip “uydurmak” eylemine dayanıyordu. Dil Devrimiyle kazanılan sözcükleri yadsıyanlar, aslında türetme eylemi yapmış “uydurukça” gibi bir sözcük türetmişlerdi. Dil Devriminin karşısavı olarak “yaşayan dil/ yaşayan Türkçe” tamlamalarını öne çıkarmaya başlamışlardı. Ataç bunu da eleştirmiştir: “Yaşayan dil! Yaşayan dil! Ağızlarında hep bu! Bir bakın o yaşayan dilcilerin yazdıklarına. Birinde gerçekten yaşayan, gerçekten canlı, düşüncenin, duygunun titremesini gösteren bir cümle bulamazsınız.”[66] “Uydurma dil dediler mi, bir şey söylediklerini sanıyorlar. Söyleyim ben size; Bu uydurma sözünü, Türkçecilik akımına karşı bir silah diye kullanmaya kalkanlardan ne dediğini bilen, şöyle gerçekten düşünerek konuşan bir tek kişi tanımıyorum. Evet, uyduracağız, bizim yaptığımız, uydurduğumuz kelimeler de yavaş yavaş halka işleyecek, eski Arapça, Farsça kelimelerin işlediği gibi. Onların yerini tutacak.”[67]

Türkçeleştirmede Aşırılığa mı Gidildi?

Türkçeleştirme eyleminde “aşırılık”a gidildiği savı da devrim karşıtlığına bulunan başka bir kılıftır. Aşırılık, kişiden kişiye değişebilecek bir kavramdır: “Bir suç olabileceği gibi, yerine göre erdem de olabilir. Yerine ve zamanına göre değişir bu yargılar.”[68] Sevginin, dürüstlüğün, doğruluğun da ölçüsü olabilir; değerbilmezliğin, yalanın, yanlışın da… Ataç gibi düşünenler, dil sevgisinde aşırılıktan hiç gocunmazlar; dahası Ataç, “Aşırılıktan çekinmek, düşüncelerimizin sonuna dek gitmekten çekinmek demektir. Düşüncelerinin sonuna dek gitmekten çekinen kişi ise, türlü düşünceleri, türlü görüşleri birbirine karıştırıyor, birini öteki ile köreltiyor demektir” diyerek “Aşırıyım ben!”[69] diye çekinmeden haykırır.

Ne ki 1950’lerden sonra devlet kurumlarında Türkçe sözcüklere bakış, “aşırılığa kaçılmadan” gibi düşsel bir ölçüye vurulacak; bu ölçü, 2000’lerde de kullanılacaktır. Dil Devrimini sevmeyenlerden biri olan Prof. Dr. Mehmet Kaplan, 8 Mart 1976 günlü “Dilde Aşırılık ve İtidale Doğru” başlıklı yazısıyla “aşırılığa kaçmadan” ölçüsünün “siyasal bir bakış açısı”ndan başka bir şey olmadığını gösterir:

“Bugün Osmanlıca, edebiyat fakültelerinde öğrencilere zorla öğretilebilen ölü bir dilden farksızdır. Cumhuriyet devrindeki öz Türkçecilik, ihtisas adamlarının dışında, artık kimsenin anlamadığı Osmanlıcaya değil, yaşayan dile karşı bir harekettir. Canlı bir varlık, haksız hücumlarla delik deşik ediliyor. Ona karşı yükselen feryatların sebebi bu. (…) Dile yerleşmiş bütün yabancı kelimeleri tasfiye etme demek olan aşırı öz Türkçeciliğin aleyhinde olmakla beraber bir ihtiyaca tekabül eden Türkçenin kaidelerine uygun ve halk tarafından benimsenmiş yeni kelimelerin düşmanı değilim. Batılı eserleri çevirirken dilimizde karşılığı bulunmayan binlerce kelime ile karşılaşıyoruz. Bunları olduğu gibi alırsak, Türkçe yeniden Osmanlıcaya döner. Elden geldiği kadar onlara yeni karşılıklar bulunmasında mahzur görmüyorum. (…) Şunu itiraf edelim ki aşırı öz Türkçecilik, zararlı tarafları yanında, ilim dışı çabaları ile de olsa, Türkçeye bundan sonra yaşayacak birçok yeni kelimeler kazandırmıştır. Bunlar muhafazakâr görünenlerin bile diline girmiş ve yerleşmiştir.”

Ömer Asım Aksoy, Prof. Kaplan’ın bu yazısını değerlendirir.[70] Aksoy’a göre, profesör çelişkili bir tutum sergilemekle birlikte, dil konusunda “ılımlı” olmaktan yanadır; Dil Devrimini hem zararlı, hem yararlı bulmaktadır. Ancak N. Hacıeminoğlu, Muharrem Ergin, Faruk Timurtaş, Ali Fuat Başgil, Fuad Köprülü, Orhon Seyfi Orhon, Ahmet Kabaklı ve başkaları Dil Devrimiyle Türkçenin bilim sanat dili oluşunu göz ardı ederek, Ergun Göze, Nazlı Ilıcak gibi alanları dile uzak kişiler devrim ve “aşırılık” üstüne pek çok yazı yazmış, pek çok konuşmuşlardır.

Dil Devrimi Karşıtları Ne Yapmak İstiyor?

Dilin yenileşerek gelişmesini, “geçmişe bağları” koparan aşırı değişme olarak görenler arasında, yazık ki Türkçenin tarihsel akışına, Türkiye ve dünyadaki dil çalışmalarına, dilbilimsel etkinliklere ilişkin hiçbir çalışması, araştırması olmayanlar da bulunmaktadır. Kuşkusuz dil hiç kimsenin, hiçbir kurumun tekelinde değildir; ancak bilimsel verileri göz ardı ederek Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nda yapılan çalışmaları, kendi dünya görüşüne göre değerlendirerek dil tartışmalarının çıkmaza girmesine yol açmışlardır.

Devrim karşıtı olanlara, “Dili değiştirmeye kalkan biz değiliz ki! Bu dil, en aşağı yüzyıldan beri boyuna değişiyor. Niçin değişiyor. Bir kişi öyle dilemiş de buyurmuş, onun için mi değişiyor? Olur mu öyle şey? Yüzyıldan beri boyuna değişiyorsa demek ki bir sıkıntısı var, kendi kendine yetmiyor, kendini beğenmiyor; sınırları dar geliyor” diyen Nurullah Ataç, bir bakıma “aşırılık”taki ölçüyü de vurgulamaktadır.[71] Çünkü dünyada dilde devrim yapan ilk ve tek ülke de Türkiye değildir. Almanya, Macaristan, İsrail ve Norveç, Türkiye’den çok çok önce dilde devrim yapma gereksinimi duymuşlar, bu ülkelerde dilde devrim başlangıçta tepki almıştır. [72] Örneğin “Macar Dil Devriminde, Dil Devriminin karşısında olanlardan (ortologlardan) bir bölümünün hazırladığı Debreceni Grammatika (1795) adlı dilbilgisi kitabında ‘dile durmadan değişen bir processus (işlem) değil, kanunları kesin, tamamlanmamış ve hazır bir nesne gözüyle’ bakılmaktadır.”[73] Yine İmer’in belirttiğine göre, Almanya ve Norveç’te dil devrim başlangıçta tepki görmüş, dahası bu ülkelerde de devrim ürünü sözcüklere yasaklama yoluna bile gidilmiştir. Çünkü devrim, içinde karşı oluşları da barındıran karmaşık bir süreçtir. Dilde devrim sürecinde de dilin kendi kendine gelişmesinin olanaksızlığı düşünülürse, “dile ‘müdahale’ ederek geliştirmenin olanak içinde olduğu, Dil Devrimine karşı olanlarca da benimsenen bir gerçektir.”

“Tarihin akışı içinde dilleri yanlış yola saptırılmış uluslar vardır. Ama hepsi, yüz, iki yüz, üç yüzyıl önce bizim şimdi yönelmiş olduğumuz yolu tutmuş, dillerini bu anlayışla geliştirip zenginleştirmişlerdir. XVIII. yüzyıldaki Macar Dil Devrimi üzerine değerli bir inceleme yapmış olan Macar dil bilginlerinden Prof. J. Eckmann, ‘bir dilin söz hazinesi, tabii gelişimle değil, isteyerek yapılan kelime üretimiyle de zenginleşir’ diyor.

Fransa’da XVII. yüzyılın başlarında Malherb’in önderliğini yaptığı atılımlarla Fransızcanın Yunan, Latin ve İtalyan sözcüklerinden temizlendiğini bilmeyen aydın yoktur. Son zamanlarda İngilizce salgınına uğrayan Fransızcayı yabancılaştırmaktan kurtarmak için ise, başbakanlığa bağlı bir Fransız Dilini Koruma ve Yayma Yüksek Kurulu kurulmuştur. Bu kurul, Türkiye’de yürütülen başarılı dil düzenlemesi üzerine bilgi almak için Milli Eğitim Bakanlığımıza başvurmuştur. Bakanlık da Talim ve Terbiye Dairesinin 15 Mayıs 1972 tarihli ve 2197 sayılı yazısı ile Türk Dil Kurumu’ndan bu konuda bir rapor istemiştir. Fransız Dilini Koruma ve Yayma Yüksek Kurulu şöyle yazıyordu; ‘Türkiye Cumhuriyeti’nde dil konusu, kurucusunun kılavuzluğu ve verdiği hızla ülkenin baş sorunları arasına geçmiş ve çok iyi düzenlenip yürütülerek başarılı bir sonuca ulaşılmıştır.’

Fransız dilini özleştirme çabasının nasıl bir duyarlıkla sürdürüldüğünü, 7 Ocak 1976 sabahı radyo haberleri arasında dinlediğimiz şu sözler bir kez daha göstermiştir: ‘Fransa’da bütün reklam ve ilanlarda yabancı kelimelerin kullanılması yasaklandı. Bu konuda çıkarılan kanunun gerekçesinde, uygulamaya Fransızcanın yozlaşmasını önlemek amacıyla girildiği bildirildi.’

Bize gelince; Fransızların örnek almak istedikleri ulusal dili koruma ve geliştirme çabamız, ne acıdır ki cumhuriyetimizin 44. ve 52. yıllarında bu ülkenin Milli Eğitim Bakanlarınca dilimizin yolundan saptırılması diye niteleniyor ve yabancı sözcüklere kol kanat geriliyor.”[74]

Ömer Asım Aksoy’un 1970’lerdeki bu yargıları bugün de geçerlidir. Cumhuriyetle gelen Dil Devrimini “geçmişle bağları koparan aşırı bir değişim” olarak görenlerin, cumhuriyet öncesindeki dil tartışmalarını da göz ardı ettikleri bellidir. “Namık Kemaller, Ziya Paşalar, Ahmet Mithat Efendiler, Ali Suaviler, Şemsettin Samiler, Necip Asımlar, Ömer Seyfettinler, Ziya Gökalpler hep yazı dilini değiştirme yönünde savaşım vermişler, bu yolda önemli gelişmeler de sağlamışlardır.”[75]

Bu bölümde Ömer Seyfettin’i yeniden anmak gerekiyor; o “Turan” ülküsü taşıyan biridir, “Genç Kızlarımız İçin Altı Derste Tabii Yazma Sanatı” başlıklı uzun yazısında, Türkçeyi “avama mahsus bir patua”, yapmacıklı bir söyleyiş sayan, ya da “kaba dil” diye gören öğretmenler olduğunu şöyle anlatır:

“Eskiden bir itikat vardı. Eline kalem alan Arapça Acemceyi iyi bildiğini göstermeye kalkar, birbiri ardına birçok cafcaflı terkipler düzerdi. Konuşulan tabii lisan, avama mahsus bir patua sanılırdı. Edebiyat kamusu, Arapça Farsça idi. Çarşıda satılan lügat kitapları içinde bir tek Türkçe yoktu. Bu hal, henüz içinden çıkmaya çalıştığımız ümmet devrimizin medrese zihniyetinden artakalmış bir temayül idi; bu temayül, sonra açılan mekteplere de girmişti. İdadide benim bir kitabet hocam vardı. Sade Türkçe yazanlara kızardı… İki defterimiz vardı. Biri ezberleyeceğimiz Arapça, Acemce kelimelere mahsus, öteki okuduğumuz eserlerden toplanmış güzel Arapça, Acemce terkiplere mahsus. Bu kelimeleri vazifelerinde en çok kullanan mükafat alırdı.” (Türk Kadın dergisi, Aralık 1918, Ocak 1919) [76]

Ömer Seyfettin, 1914’te Türk Sözü adlı dergiye, “Osmanlıca Değil Türkçe” diye yazar; Osmanlıcayı savunanlara da “...ne kadar çalışsanız, Arapça Acemce terkipler yapsanız konuşulan tabii, güzel ve terkipsiz Türkçe galebe çalacak ve Osmanlıca denilen enderun dili eski divanların şimdi bile artık açılıp okunmayan mey’li, mahbub’lu sayfaları arasında müebbeden gömülü kalacaktır” diye seslenir.[77] Yine Ömer Seyfettin “Yeni Lisan ve Çirkin Taarruzlar” başlıklı yazısında da “İlme, fenne (...) mugayyir (yani yabancı) olan üç lisandan mürekkep (oluşan), iki yabancı lisanın kaideleri altında muvazenesini, ahengini, Türklüğünü kaybeden eski lisanın son zamanlarda hayli gayretli müdafileri meydana çıktı. Ben bunları beklemiyor değildim... Çünkü ezeli tekerrürden ibaret olan tarih bana, bu olacaktı” demektedir (Genç Kalemler, C.III, sayı 22, 1912).[78]

Ömer Seyfettin aynı yazısında şunları söyler: “ (...) Ey Türk muharrirleri! Yazmadan evvel Türkçe konuşmasını, anadilimizin şivesini, ahengini, tabiatını, tecvidini öğrenmeye, ondaki gizli, derin, vâsi güzelliklerinin farkına varmaya gayret ediniz. Ve unutmayınız ki, karalama değil, eser yazıyorsunuz!” [79]

Ömer Seyfettin’in Ali Canip’e yazdığı bir mektup ise aydın duyarlılığını yansıtır:

“Sevgili Ali Canip Bey, (...)Edebiyattan nefret ettiğimi ve bu nefretimin iğrenç, tiksindirici bir nefret olduğunu yazmıştım. Bu nefretim edebiyata olmaktan ziyade lisanadır. Bizim lisanımız -her zaman düşündüğümüz gibi- berbat, perişan, fenne ve mantığa muhalif bir lisandır. Garp edebiyatını biraz tanıyan, mümkün değil bu nefretten kurtulamaz. Bu lisanı zaman ve vakıfane bir say tasfiye eder. (...) Arapça Farsça terkiplerin hiç lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. Kimin gösterecek, teşhir edecek fikri yoksa onları çok kullanmıştır. Eğer terkipler terk olunursa, tasfiyede büyük bir adım atılmış olmaz mı? Bunu yalnız başaramam; Geliniz Canip Bey edebiyatta, lisanda, bir ihtilal vücuda getirelim. (...)”[80]

“Lisanımızın kendi kendine Türkçeleşmesini beklemek boştur. Biz cehdedip Türkçeleştirmeli, (...) klişe tertiplerden kurtarmalıyız. Konuşulan Türkçe beş altı asır evvel de vardı. Bugün de vardır. Fakat yazılmıyor. İş onu bütün güzelliğiyle, tabiatıyla, edasıyla, sarfıyla, şivesiyle yazmakta... Milletler ve edebiyatlar hep lisandan doğar. (...) Ben bütün milli, içtimai ve edebi ümitlerimi kendisine atfettiğim kahramanı bekliyorum. Fakat o hâlâ gelmiyor” (Türk Sözü, 16 Temmuz 1914).[81]

Yazarımızın beklediği o “kahraman” gelir; ama o göremez. Çünkü cumhuriyeti göremeden 1920’de ölmüştür; ancak o, coşkulu duyguları, yenilikçi düşünceleriyle, “nefret” ettiği dilin değil, Türkçenin büyük yazarı olarak cumhuriyet çocuklarınca bugün de okunmaktadır.

Ömer Seyfettin dönemi öğretmenlerinin göz ardı ettiği Türkçe sözcükleri canlandırmanın, ya da Türkçenin sözcük yapma yollarından biri olan türetmeyi “aşırılık”la özdeşleştirmenin bilimsellikle bağdaşır bir yönü yoktur: “Türetme bütün diller için bir gereksinmedir. Yaşadığımız dünyada yeni bir buluşun duyulmadığı, yeni bir nesnenin, yeni bir kavramın ortaya çıkmadığı gün yok gibidir. (...) Yeni bir madde bulan bir bilgin, yeni bir araç yapan, çalışmalar sonucunda yeni bir kavram ortaya atan bir uzman, onu adsız bırakamaz. Macaristan’da, Almanya’da, Japonya’da, İsrail’de, daha pek çok ülkede yabancı bilim terimleri ve sözcükler, olduğu gibi dile aktarılmamış, dilde onları anlatan terimler türetilerek karşılanmıştır. (...) Türetmede temel olan, elbette doğru türetmedir; dilin türetme kurallarına uygun sözcükler ortaya koymaktır.”[82]

“Türk Dil Devrimi, Atatürk devrimlerinin en iyi yerleşenlerinden biri olduğu gibi, çeşitli ülkelerde gerçekleştirilen Dil Devrimleri ve dili özleştirme akımları içinde en başarılısı, en çabuk yaygınlaşanı ve kendine özgü nitelikleri olanıdır. Bir ulusun dili, 40 yıl içinde özüne dönmüş, pek çok yeni öğelerle tazelenip zenginleşerek bir bilim ve kültür diline dönüşme yolunu tutmuştur. (...) Bunun en güzel tanıklarından biri, Türkiye Türkçesinin sözvarlığında Türkçe sözcüklerin oranındaki büyük artıştır.”[83]

Dilbilimci Prof. Dr. Doğan Aksan’ın da belirttiği gibi, Dil Devrimi başarılı olmuştur, 2000’lerin Türkiyesinde devrim ürünü sözcükler, dünkü devrim karşıtları ve onların ardılları tarafından da doğallıkla kullanılmaktadır. Artık Türkçenin ve devrimin gücünü tartışmanın, zaman yitirmekten başka bir işe yaramayacağı anlaşılmıştır.

Ne ki Milli Eğitim Bakanlığı’nın 16 Nisan 2003 günlü genelgesinde, Radyo Televizyon Üst Kurulu yasasında ve başka resmi belgelerde Türkçenin kullanımında “aşırılığa kaçmadan” sözleri yer almaktadır. MEB’nin adı anılan genelgesinde “Sorun, problem, mesele…” gibi sözcüklerin hepsinin kullanılabileceği, geçmişteki sözcük yasaklarınınsa geçersiz olacağı belirtilmektedir. Öte yandan 2000’lerde TBMM’nin çıkardığı kimi yasalarda (örneğin Türk Ceza Kanununda) devrim ürünü sözcüklerin sıklıkla kullanılması, kuşkusuz Türkçe ve Dil Devrimi açısından önemli bir kazanımdır.