27 Nisan 2010 Salı

Şiirde Anlam ve Ötesi

.




"Yüreğim, senin nar'ınla dolu"-Bir türküden

Hep söylüyorum; şiir sadece tek bir öğeye indirgenemez. Yani tek başına sözcükler, tek başına ritim, tek başına anlatı ve bunların tek başlarına kendi olağanüstülükleri eğer aralarındaki örgü sağlam değilse hiçbir şey ifade etmez.

Şair yaşadığı toplumun içinden ve ayrıca kendi bireyselliğinden getirdiği sözcükleri kullanır ister istemez şiirlerinde. Burada ortaya çıkabilecek herhangi bir zorlama belki değişik bir etki yaratabilir; ama şairin yaratıcı ruhunu da çoğu zaman olumsuz etkiler. Zira özgürlüğün sınırları zorlanmıştır. Eğer şair bu sınırları daha da ileri çekebilecek potansiyel bir zenginliğe sahip değilse, şiirinde tekrarlar ve geri adımlar, hatta bunun da ötesinde istem dışında "anlam-ötesi"ne sıçramalar başlar.

C. M. Bowra'dan öğrendiğimize göre; Rusların Zaumni de dedikleri "anlam-ötesi"; hayat, insan ve toplum için çok fazla önem taşımayan konu ve temalarla ilgilendiği sürece pek ilgi görmediği için tepki de görmez. Ancak şair ne zaman ki "anlam-ötesi"ni daha yoğun bir zemine oturtmaya çalışmışsa, tepkiler de o ölçüde artmıştır.

"Anlam-ötesi"nde dolaşmak, şair için eğlenceli, okur için de etkileyici olabilir belki ama, hem izleğin sınırlı olması hem de, aydınlıkla karanlığın arasındaki uçurum bu tavrın şiirde uzun ömürlü olmasını engellemiştir.
Asıl önemli olan; bu tutum, yani şairin "anlam-ötesi"nde gezinmesi sözcükler arasındaki iletişimi ortadan kaldırır. Kimi zaman da kulağı tırmalar hale gelen sesler (sözler diyemiyorum) şiirdeki ritmin yerine geçer. Bu da en iyimser bir söylemle şiirin yarısından vazgeçmek demektir.

Şiir artık; salt sözcüklerle değil, belli bir anlamı, çağrışım değerleri ve belli bir atmosferi olan sözcüklerle yazılıyor.
İyi de ediliyor.

Saint-John Perse; 10 Ekim 1960, Nobel Armağanı söylevinde: "Ve ozan için çağının kötü bilinci olmak yeter." diyor.
İşte günümüz şairini bekleyen ikinci tehlike burada başlıyor.

Eğer, yaşadığı, soluk aldığı hayata duyarlı şair; "kötü bilinç"i bir çağın değil de yalnızca bir dönemin ürünü olarak görürse, yani o travma halini geçmişteki bağlarından koparırsa, geleceğe de taşıyamaz ve böylece bizim ülkemizde olduğu gibi, birtakım kesin tarihlerle ifade edilen şiir kuşakları ortaya çıkar. Başkaları ne der bilemem ama; ben; "Kırk kuşağı şairleri"ni böyle görüyorum. Onlar geçmişte yoktular, gelecekte de olmadılar, olamadılar. Çağı, daha da ötesinde ilk insandan bugüne kadar insanlığı yanlış kavrayan bir "duruş"tan çağdaş şair çıkmaz çünkü.

Sevgileri -hele de nefreti-, sevinçleri -hele de acıları-, umutları -hele de umutsuzlukları-, cesareti -hele de korkuyu-, yenilgileri -hele de saldırganlığı-...

Ve diğer bireysel savunma alanları.

Ve bunların tarih içinde yaşadığı evrimler, insan olma sürecindeki çok önemli dönemeçler.

Bütün bunları doğru kavramayan, anlamayan, anlatamayan "şiir" bana göre yaşamıyordur, ölü bile değildir, çünkü hiç doğmamıştır.

"Geçmiş", "gelenek", "an" ve "gelecek" kavramlarına da ben böyle bir perspektif içinde bakıyorum. Yani bu dört kavram insanlık tarihinin doğal akışı içinde birbirleriyle olan (ve kaçınılmaz olan) diyalektik halkanın zincirleri olarak bağlanamazsa herhangi birinde kalır şair. Bu da onun soluğunu keser.

"Geçmiş"e bir "tokat" atarak "geleneği" bir bütün olarak yok saymak ne kadar yanlışsa, sadece "an"a ya da sadece "geleceğe" güvenmek de o ölçüde şairde tıkanmalar yaratır.

Burada; duygu, düşünce ve eylem birliği denebilecek "ideoloji" devreye giriyor galiba.

Öyle ya, Yahya Kemal'in gelenek anlayışı farklıydı, Ahmet Haşim'in farklı, Nâzım Hikmet'in çok daha farklı. Çünkü bu insanların dünyaya bakışları farklıydı, "durdukları yer" farklıydı.

Yıllar önce sevgili Can Yücel, bir gazete röportajında, "Şiirin ideolojiyle ilgisi yoktur, şairin vardır." dediğinde birçok aklı evvel büyük tepki vermişti. Ayrıca eklemekte fayda var; tek başına "ideoloji" de her şeyi açıklamakta yetersiz kalabilir. Zira "ideoloji"ler olsa olsa şairi ve onun şiirini etkiler ama bütünüyle belirlemez. İnsanı insan eden diğer temel faktörler, bir şiirde veya birçok şiirde öne çıkabilir. Hiçbir "ideoloji" insanın önüne geçemez. Hepsi insan için vardır ve birileri ya da birtakım sınıflar tarafından insan için üretilmişlerdir.

İnsanı, yaşadığımız hayat ve dünya için, insan için dürten, itekleyen, onda yeni bir dünyanın düşlerini ve savaşım gücünü yaratmayı hedefleyen "ideoloji"ler de vardır. İnsana "Bu dünyadan umudu kesin, kendinize başka, sizin iradeniz dışında oluşacak olan ve oluşmuş olan ötekine hazırlayın" diyen "ideoloji"ler de.
İki ayrı dünya,
İki ayrı hayat,
İki ayrı insan,
Ve iki ayrı şair size...

Bir yanda "Dünyadaki en şiirsel konu kuşkusuz güzel bir kadının ölümüdür." diyen Edgar A. Poe, diğer yanda "Bir çukurda, bir taşın üzerinde / Halklar ölüyor" diyen Vladimir Mayakovski.
Belki ikisi de çok etkileyici. Ama hemen anlaşılıyor ki, Poe ve Mayakovski değişik yerlerden bakıyorlar insana, hayata ve dünyaya.

İşte "anlam" da "anlam-ötesi" de buralarda ortaya çıkıyor.

Bir de dünya şiirinde "Dada" diye anılan bir şiir akımı vardır. Kapitalizmin insanın ve hayatın üzerine çöreklenmesine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır ama, yapabildiği tek şey biçemle oynamak olmuştur. Neden? Çünkü yaslandığı ciddi bir dünya görüşü yoktur. Akım adını bile çocukların garip, anlaşılmaz seslerinden almıştır: "Dada".
Yani şair sadece tepki adamı da değildir.
Ya nedir?
Özdemir İnce'nin hemen her yazısında söz ettiği benim için de neredeyse "atasözü" kadar değerli bir cümle vardır, Arthur Rimbaud'ya ait bir cümle:
"Şair, bütün duyuları uzun süre, sonsuzca ve bilinçle karıştırarak, düzensizleştirerek kâhinleşir."

Rimbaud, bunları Paul Demeny'ye yazdığı bir mektupta ve 15 Mayıs 1871'de söylüyor.
Yani, şair ancak; görme, işitme, dokunma, koklama ve tatma denilen "duyu"ları eşerek, delerek gerçek şiire ulaşır. Özdemir İnce gibi söylersek: "Rimbaud bir anlamı, bir şeyin anlamını değil, o anlamı oluşturanı, yaşamı ve yaşamın ayrıntılarının düzenini bozmak, yenilemek ve değiştirmek istiyor."

Bütün bunlar, bize anlatıyor ki, şair hiç de öyle sıradan bir adam değildir. Görevi gereği böyledir, yaşamı, yani mevcut insan ilişkileri ağını, bütün boyutlarıyla düzeni, sistemsizleştirerek anlatmak gibi bir işi olduğu için böyledir.
Bu ne demektir?
Şair anarşist midir?
Hayır değildir.

Şairin esas yaptığı ve yapması gereken şey, hedefi insanın duyularını ve algılama alanlarını zenginleştirerek, insana yeni ve eskisinden daha güçlü bir soluk aldırmaktır. Yani şair, insandan koparak değil, insanlar arasında insanla eşduyum halinde yaşamak zorunda olandır.
İnsanı ve hayatı cendereye alan, insanı boğan her şey tartışılmalıdır. Şair bunu ister.
İşte "anlam" da "anlam-ötesi" de bu noktada ortaya çıkar.
Yani hayatın içinde ve insanlar arasında.



Metin GÜVEN

Hiç yorum yok: