8 Nisan 2010 Perşembe

Edebiyatın Ertelenemez Muhalif Tavrı

.



Namık Kemal’den Fikret’e, Fikret’ten Ziya Gökalp ve Abdullah Cevdet’e

“Edebiyatın Ertelenemez Muhalif Tavrı” üstüne bir deneme…


Yazımın başlığına bakıp, bunun bir edebiyat tarihi incelemesi olduğu sanısına kapılmanızı istemem. Bu adları yazıma başlık yapmamın kendimce nedenleri şunlar: İlki, doğrudan dosya konusuyla ilgili, sıra dışı tarihsel kişilikleri; ikincisi ise yaşadıkları çağın hakkını, fazlasıyla vermiş olduklarına inandığım için.

Adlarıyla değil yalnız, sıra dışı kişilikleri ve tarihsel duruşlarıyla da çağın bu yenilikçi adları, düşün dünyamızda oldukları kadar edebiyatımızda da keskin “muhalifliğin” öncüsü oldular. Yaşadıkları çağda kimsenin dile getiremediği, getirmekten çekindiği konuları, büyük bir olgunluk, cesaret ve ileri görüşlülükle ele alıp işlemekten geri durmadılar. Dahası, uğrunda sürgünleri, uzun hapislikleri ve büyük acıları yaşamayı da göze aldılar. Bütün bunları büyüklüklerine yaraşır ve onlardan beklendiği gibi yaşayarak yaptılar. Çağın siyasalarına ters düşen doğaları, sanatçı, düşünür ve aydın kimlikleriyle kendi coğrafyalarından yola çıkan, ilerleme yanlısı düşünceler ışığında dünyaya bakıp evrensel değerleri bu topraklar üzerinde yaratan yenilikleri başlattılar. Bilgi, birikim ve tarih karşısındaki duruşlarıyla Anadolu coğrafyasında, devrimler tarihine “Kurtuluş Savaşları” kavramını kazandıran, dünyanın en büyük devrimcisine “fikir babalığı” ettiler. “Asya’nın Rönesansı” bu birikimler sonucudur.

Batı, Rönesans ile birlikte nasıl “antik dünyaya” yöneldiyse, biz de Atatürk’le birlikte, başlayan “Asya’nın Rönesansı”nı “batı”nın bilimsel düşünce dizgesi ve tekniğiyle buluştururken, diğer yandan Anadolu insanseverliğinin köklerine, derinlerine yönelen ve ortak akıl ülküsünde anlamını bulan bir dönüşümü gerçekleştirdik. İnsancılık (Hümanizma), çok haklı olarak Vecihi Timuroğlu’nun da sürekli dile getirdiği gibi bir okuldur, “batı” düşüncesi içinde. Bu düşüncenin temelinde, insanı bulmak yatar. Her şeyiyle tam olan “insan”dır bu. İnsana yönelen bu düşünce, insanın öz değerlerini, özde olanları kavrama ve bu değerleri bütün yönleriyle açığa çıkarıp onu kişilerin ve toplumun bilincine yerleştirmek isteyen düşüncenin okuludur. Öyle ki “Düşüncenin, bu şekilde insan üzerinde toplanması için ilk koşul, elbette insanı bilmek, insanla temas etmiş (İnsanın dünyasına dokunmuş, o dünyayı algılamış, iletişim kurmuş olmaktan söz edilmektedir bana göre. A. E. A) olmak, tek sözle insanı “bulmuş” olmaktır. Gerçi, bir bakışta, insan gerçeği bulunmaya gerek göstermeyecek kadar belli bir varlık görünebilir; fakat yine de düşüncenin en büyük buluşlarından biri insanın kendisidir demek, yanlış olmayacaktır.” (1) Sözcükler ve Şeyler (Les mots et les choses) adlı kitabını Michel Foucault, şöyle bağlıyor: “Kesin bir şey varsa, o da insanın, insanlığın bilgisi önünde konulan ne en eski, ne de en basit sorun olmasıdır”

İki ucu açık böyle bir savın bizi götüreceği düşünce, bir ucunda insanın bilgisinin, insan kadar eskiye dayandığı, diğer ucunda da insanın hiç de sanıldığı gibi basit bir varlık gibi görülemeyecek denli, karmaşık yapıya sahip bir varlık olduğudur. Tam tersi, varlık olarak insanın bu karmaşık yapısının, daha da derinlemesine algılanıp kavratılacak üst düzey bir bilgiyi gerektirdiğinden söz edildiğini düşünüyoruz burada. Bu anlamda, böyle bir yargının nesnel ve sağlıklı bir değerlendirmesinin yapılabilmesi, ancak içerdiği konuların bütününe/bütünlüğüne ve kuşatıcılığına bağlı olduğunu söylemek gerekir. Çünkü “…insan sorununun, insanlığın bilgi ve bilinciyle ilgisi hakkında ne düşünülürse düşünülsün, şurası bir gerçek ki, insan sorunu insanlığın bilgi ve bilincine ne her zaman, ne de her yerde aynı şekilde ve derinlikte belirtilmiş; aksine, aynı kültür geleneği çerçevesinde bile başka başka belirlemelerle değişik belirginleşme ve derinleşme evreleri görülür.” Genel anlamda bununla şu demek isteniyor: “…insan ancak kendi varlığını düşüncesine nesne yaptığı anda özü ve benliğiyle belli ve açık bir temas kurabilmiştir.” (2)

Ortaçağ’ın karanlık dönemleri ya da salt Hıristiyan inanç dizgesinde değil, kutsal kitaplarda da “Adem ile Havva”nın cennetten kovulma öyküleriyle başlayan uzun geçmişinde insan, günahkar bir varlık sayılmadı mı hep? Dinler tarihi, bir yanıyla düşüncenin iğdiş edildiği karanlık bir inanç dönemini kapsamaktadır. Bir yanıyla bu böyle. Ancak, doğanın diyalektiği gereği, düşüncenin diyalektik özü de aynı inanç dizgesinin toprağında gizliden gizliye filizlenip kök saldı ve bizi bugünlere değin getirdi. Bu da başka bir gerçek. İnsan, az bedeller ödeyerek bu düzeye ermedi ve hala da Kant’ın “ergin aklına” ulaşabilmiş de değil hani. Bundan ötürüdür ki hala tam aydınlanamamış bir çağı yaşıyoruz. Sevgili arkadaşım Munise Yıldırım’dan, yeni hazırlamakta olduğum Vecihi Timuroğlu kitabı için istediğim yazısının (Vecihi Timuroğlu’nun Öykülerinde Toplumsal Boyut) 34 ve 35. sayfalarında yazarın öykülerinden yola çıkarak, “kentli aydın, bağnaz-çağdaş” kavramlarına bakışını ve nasıl sorguladığına değinmekte. Sevgili Yıldırım, yazarın, toplumsalcı düşün içindeki yeri ve önemine vurgu yaptığı saptamalarının birinde rastladığım şu bölümü, sizlerle paylaşmak istiyorum; konumuzun içeriğine de denk düştüğü için:

“Aydınlanma insanlık tarihinde bir dönemi ifade etmektedir. İnsanların mantığı ön plana çıkarttığı, düşüncenin, aklın, deneyimin dinsel ve geleneksel otoritelere kuşkuyla baktığı bir dönemdir. Aydınlanma genelde mateyalist bir insanlık görüşüyle, akılcı ve bilimsel bilginin mümkün olmasıyla, eğitimle ilerleme konusunda iyimser olmakla ve topluma faydacı yaklaşımla eş tutulmaktadır (Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, s: 48,49). Yine aynı yazısında, Timuroğlu’nun, aydın olmanın sorumluluk bilincini, toplumsalcı düşünce dizgesi içinde Atatürk’ün, Çanakkale’de ölüm kalım savaşı verdiğimiz Anafartalar cephesinde söylediği o tarihsel sözü kavrayıp bir üst düzey bilince çıkaran düşüncelerini irdelemektedir. Güçlü düşman karşısında cephanesi bittiği için siperden geriye çekildiği sırada askerlere söylediği “Sorumluluk ölümden ağırdır” sözü, onun yaşam ilkesine dönüşmüştür adeta: Ne ki, bu söz, derinliğine inilemediği içindir ki, anlaşılamamıştır hala. Oysa toplumsalcı düşüncenin “olmazsa olmaz” ana izleklerinden biridir bu. Bu bilinçtir ki, Çanakkale, yalnız bizim açımızdan değil, dünya tarihinin değiştirilemez sanılan ve sömürgecilere boylarının ölçüsünün gösterildiği iyi bir tarih dersi oldu. Öyle ki, insanlığın değiştirilemez sanılan yazgısı sömürgecilik ve sömürgecileri, Boğaz’ın soğuk sularının boğucu karanlığına gömmekle kalmadı, “Kuzeyimizde” gerçekleşen yeni bir dünya tasarımı olan, “Toplumsalcı” (Sosyalist) dünyanın ışığını, Anadolu topraklarından dünyaya ve insanlığa yayan bir pencere oldu. Atatürk’ün özlü sözünde anlamını bulan toplumsalcı bu düşünce, aynı zamanda “edebiyatın ertelenemez muhalif tavrının da” buluşma ve ayrışma kavşağı yapmıştır onu. “Minnacık Kadın” adlı öyküsünde yazar şunları diyor:

“Aydınlığın bir kadın için taşıdığı önemi anlayamazsınız. Sürekli bir mutluluğun yuvası, kafası aydınlık bir erkeğin kanatları altında kurulabilir. Sevdiğiniz müziği sevmeyebilir, ama karşı çıkmaz. Okuduğunuz yazarı beğenmeyebilir, ama okumanızı engellemez, hatta dünya görüşü ayrı olabilir, ama sataşmaz. Tartışmayı, çatışmaya döndürmez aydınlık kafa, zaman içerisinde, bütünleşmeyi sağlamayı başarır. Uygar davranışlarla, beğenilerin, düşünülerin, duyguların bölüşüldüğü bir birliktelik yaratır.” (s: 117)

Çağımızın bir yazgısıymış gibi dayatılan “küreselleşme” denilen yeni sömürgeleştirme ve sömürge bileşiminin önündeki tek engel, ulusalcı/ulus devletleridir. Dünyanın hangi yarım küresinde olursa olsun; yurttaşlık ve ulusal bilinç, ulusal ve üniter devlet yapısına sahip bütün coğrafyalar küresel bir saldırı altındadır. Parçalanma ve bölünmeyi hızlandıran etnik kimliğe dayalı bu savaşlar, öyle anlaşılıyor ki, daha çok sürdürülecek ve silah tüccarları eskiyen silahlarını tüketmekle kalmayıp, yenilerinin de denendiği bir savaş oyununu bu coğrafyalarda sürdürecekler; aklını erginleştirip kullanma cesaretini gösterecek insanlar eğer, buna dur demezlerse. Özünde, kuldan-köleden bireye, tebadan halka, ümmetten ulusa; parçadan bütüne, basitten karmaşığa; temelden çatıya; yerelden ulusala, ulusaldan everensele bir yol izleyen değişme ve gelişmenin yattığı ve ortak aklın ülküsünde birleşen ulusal istenç (irade), küresel bir leşin saldırıları karşısında, var olmak ya da yok olmanın eşiğinde. Ulasalcı siyasa anlayışları insanların kafa ve yüreklerinde atan kıvılcımlarla o büyük yangını başlatabilir ancak. Bunun en etkili yol da “dil, tarih ve kültür” bilincini yaratıp kökleştiren “dil”nden geçmektedir. Konuşup yazdığı, dilden dile, diyar diyar anlatıp durduğu, türküler yakıp maniler dizdiği, halkın gerçek yurdu, “dil”i, “Türkçeden”, onun geniş olanaklarıyla yazınsal alını olan “edebiyatından” geçmektedir. İnsanlık tarihi boyunca sömürgecinin yanında, dizi dibinde kalınarak, ne halkın dilinde yazan olmuştur ne de halk yazınını, kültürünü, sanatını böyle oluşturmuştur. Elbette ki, diyalektik düşünce dizgesi içinde gelişmelere tanıklık, her çağ ve ortamda olmuştur. Bu kaçınılmaz doğa yasasıdır. Ne ki, sırtını sermaye sınıfına, egemen güçlere, devlete… adına her ne derseniz deyin, o güce yaslayıp da bir “muhalif edebiyat” yapana henüz rastlanmamıştır.

Toplumsal siyasa eğilimi olan aydınlanmadan, özdekçi düşünceden, geçerek “ergin akla” ulaşmış bireylerin gözünden bakılıp görünen her durum, olay, olgu, “edebiyatın ertelenemez muhalif” tavrı içinde ele alınıp işlenmiştir. Kalemini sarsılmaz dürüstlükle kullanan onur kalıtı yazarlar, sanatçılar, edebiyatçılar ve şairlerce bu böyle algılanmıştır her çağda. Kısası, genel anlamda sanat, bilim ve felsefenin kendi disiplinleri içinde kalarak, özel anlamda da edebiyatın bu saydıklarımızı ele alışı ve uygulaması; “olmazsa olmazı”, “muhalif tavrı, kimliği ve kişiliğinin, ertelenemez” sürecinde yaşama geçirilmesiyle olabilmiştir ancak. Türkçemizin yetiştirdiği, bizim değil yalnız, dünya düşün ve yazın tarihinin filozoflarından geri kalmayan “batılı” benzerlerini de birçok alanlarda geçen aşkınlıktaki çalışmalarıyla Vedat Günyol, “Yeni Türkiye Ardında” (Denemeler, Çağdaş Yayınları, Mayıs 1976. s: 5, 6) adlı yapıtına, “Ateş Yakmak” başlıklı o nefis denemesiyle başlar:

“Prometeus, ateşi tanrılara karşı bir silah olarak kullansınlar diye armağan etmiş insanlara. İnsanlar bu tanrısal gücü Prometeus’un öcünü almada, yani insanı köle durumuna düşüren bağlarından kurtarmada, aklın ışığıyla doğayı yenmede, yeniyi, sonsuz yeniyi aramada kullandılar, kullanıyorlar da…

…Her yaratıcı insan bir ateş yakıcı” ve “Her ateş yakıcı kendinden sonraki yaratıcı atılımlar için bir atlama tahtasıdır bu durumda.

Hiçbir ateş tek başına yüzyılların sınavına dayanamamış, er geç sönüp geçmiştir. Göçüp giden nice uygarlıklar, nice dinler bunun tanığıdır. Her sönen ateşin ilerisinde başka ateşler yanıp insanlığa yeni gelişme olanakları, yeni mutluluk yolları getirmeseydi, dünyamız sadece içgüdülerini, biyolojik özelliklerini geçiren hayvanlardan farksız güdük bir insan sayısının korkunç kalabalığıyla dolup taşardı çoktan…”

Otuz üç yıl öncesinden böyle bir öngörüde bulunan öğretmenimizin bu akılcı uyarılarına kim kulak verdi şimdiye kadar?

Bu uyarı ne yazık ki, başımızdaki zibillerce başka türlü algılandı. Ailelere, en az üç çocuk yapmaları konusunda bol bol nutuk atanları bir düşünün hele. Dahası, gittiği her yerde de büyük ilgi gördü, ne yazık. İşin üzücü ve hepimizi kahreden yanı ise çocuklarına “gemicik” alamayacak kadar olanaksızlıklar(!) içinde olmaları. Bir ayağı çukurda, bir eli uçkurunda dolanan “miyadı” dolmuşların boy boy haberlere konuk edilip “matah” bir iş yapmış gibi servis edildiği dönemi yaşadık, yaşıyoruz. Bunun İslam’a uygun olduğunu da artık sağır sultan bile duydu. “İslam’ın Akla Bakışı” biliniyor zaten. Uydurma senaryolarla insanların yaşına başına bakmaksızın, kadın ya da erkek ayrımı gözetmeksizin, sabahın alacasında ev bastılar. Anamın demesiyle “möhrüzden” mal kaçırırcasına yaptıkları bu aymazlıkları da utanmadan, hukukun ve demokrasinin bir gereğiymiş gibi gösterdiler. Dahası, moda deyimle “medya” da bu işin çanak tutucusu oldu. Çapraz sorgularla ölümü çağırdılar. Göz göre göre, tutukladıkları kanser hastası bir iş adamımızın ağır ağır ölmesini görmezden geldiler. Hasta yatağında Türkan Saylan’a, Türkiye’nin aydınlık yüzü İlhan Selçuk’a yaşattıkları ise, bütün dünyanın gözü önünde bizi utanca boğdu. Başımızda böyle yöneticilerin olmasının büyük utancı içindeyim, kendi adıma.

Kişiye insanlığını unutturan, soğuk camdan yansıyan bu görüntüler karşısında hangi akıl varlığı insan buz kesmeden durabilir? Kadının, yirmi birinci yüzyıl Türkiye’sinde hala, doğum makinesi ve cinsel meta” olarak görülmesine ne demeli? Bir dönem akıl varlığı diye düşünülüp baş tacı edilenler, hidayete ermişlerin saf(satas)ında “zaman”ın atına binip cirit atmalarına, afedersiniz, kalem oynatmalarına ne buyrulur peki?

Vedat Günyol, ne büyük insan. “havuz problemlerini” herkesten önce kavramış ve çözmüş. O anlatıyordu da biz işin Gırgır’ndaydık. Fark edememiştik. Dahası, kadına biçilen görev Peygamberin Hadisleri’yle de sınırlı kalsa iyi. Adem ile Havva’dan beri, “yasak elma adem’e/günahlar havva’ya kal(ınca)” , Adem’in cennetten kovulmasının bedeli, yine kadınların omuzlarında bir yazgıya dönüştü. Bu yükle kadınları taşlayarak ölüme uğurlamanın(!) ağırlığı, İslam coğrafyasının dışında başka coğrafyalarda ve dinlerde de sürüyor mu bilmiyorum. Hoş, bilinmesinin de bir anlamı yok hani. Hıristiyanlık yaktı diye (Ortaçağ Avrupası), yirmi birinci yüzyılın eşiğine yüz sürdüğümüz o sıra böyle bir vahşet de ancak, dine yaraşabilirdi. İçinde kadınlar, kızlar, delikanlılar, ozanlar, şair ve yazarlarla birlikte, iki otel çalışanının da bulunduğu otuz yedi insan!? Bütün dünyanın gözü önünde Ortaçağ Fransa’sını kıskandıracak bir akıl tutulması yaşatan o yangının alazında insanlar “külden yontulurken”, zinciri boşalmış, ipini kırmış o “güruhu” insan mı sayacağız ya da İslam’ı diğer dinlerden daha temiz bir din mi sayacağız bu durumda? Belki de içi dışı ikilik dolu olanlara katılıp “İslam hoşgörü dinidir, böyle bir şeyi asla kabul etmez” safsatalarını bizler de yinelemeliydik.

Ne dersiniz?

İşin gerçeği şu: Dinin akla zarar bir olgu olduğu, geçmişte yaşattıklarından belli, bunu biliyoruz. Bugün de değişen bir şeyin olmadığı gibi, bu düşüncemizin doğruluğu da kesin artık. Yarın da farklı olacağını, hiç ama hiç düşünmüyoruz. En azından kendi adıma, bunun böyle olduğunun bilincindeyim.

“ne zaman temmuz düşünsem/etleri eriyor insanın/darağacında pir sultan’ın/-neden ağlamaklı bu devlet/bu millet niye yas içinde/külden yontulmak düşerken bize/-inançlar pas içinde/kerbela/maraş/çorum/ yozgat tokat ve erzincan/ve sivas’ın çöl kokan ovasına/bol kubbeli üssüne/miğferli küfürler/süngülü zehir kustular/temmuzdan madımak’a/-o sivas ki/yiğidin harman olduğu/tanrıları çıldırtan şehir/yağlı urganlarında pir sultan/kızıl ırmağında deniz/safran sarısı başaklarında akan/prometeli o nehir”

Ne ki, toplumların gelişim dönemlerinde bu tür akıl tutulmaları yaşanmamış değil. İnsanlık büyük acılardan geçerek bu akıl tutulmalarından kurtulup uygar insanlık ailesinin yetiştirdiği “Şairlerin, bilginlerin dünyalarında” mutluluğa erişecektir mutlak. “Asya’nın Rönesansı”nın yetiştirdiği, “batılı” anlamda bir filozofumuz olan Günyol, insanın insana umudu aşılayarak karanlığı yeneceğimizi de şöyle dile getiriyor:

“Ne var ki, insanlar birbirlerine biyolojik özelliklerinden başka şeyler geçirirler. Bunların başında kültür gelir. Kültür, insan aklının, deneylerinin durmadan gelişen, yenilenen bir ürünü, durmadan ateş alan, başka ateşleri yakan atılımlarıdır…” diyor. Ardından da çok önemli şu uyarıyı yapıyor:

“Yakılan her ateş günün birinde ister istemez gücünü yitirecek, ister istemez sönecektir…”

Bütün bu umutsuzluklara karşın her çağda olduğu gibi çağımızda da bu tür geri düşmeler yaşanacaktır. Ne ki, bu durum ne değin olağansa, karşıtı, gelişme yanlılarının da aynı bilinç gereği, bunu aşacak olmaları da eşyanın doğası gereği, o değin olağan. Bizleri umuda yönelten, dahası umutlandıran düşünürümüz, gidereayak bulunduğu bu uyarıyla bilinçlerimizi uyanık tutmaya devam ediyor. Gelecekte hepimizi bekleyen tehlikeler konusunda sürekli uyanık olmamızı söyleyen Günyol, çağımızın alışık olmadığı bir Yunus Emre ve Pir Sultan kişiliklerinin bireşimi olarak, düşünce ve duygu dünyamızın ateşini sürekli diri tutmaktadır hala… Öğretmenimizin bu uyarılarını düşündüğümüzde, Anadolu coğrafyasında göçüp giden nice uygarlıklar bunun kanıtı. İnsanlığı, düştüğü karanlıktan kurtaracağım diye ortaya çıkan nice dinler, kendi karanlıklarında, nice insanları boğazlayıp, nice insanlık suçu işlediler. Hıristiyanlık, Yahudilik, Müslümanlık ve daha başka dinlerin geçmişlerinin temiz olduklarını hangi akıl varlığı insan düşünebilir? Hepsinin geçmişi karanlık, hepsinin ellerinde kan, hepsinin suç “şeceresi” dünyayı dört döner. Hıristiyanlık, kutsal kâsesinde içtiği kanlarla kendini arındırmayı seçti. Müslümanlık, cami şadırvanlarının kurnalarından akan kanlarla abdest alarak kendini aklamayı denedi. Ne ki, Peygamberin damadı Ali’yi camide abdest alırken, torunlarını da Kerbela’da kuma gömüp susuz bırakarak aldılar canlarını. Yetmedi kellelerini uçurup kılıçlarının ucunda gezdirdiler, “ibret-i alem” için. Bu değin kin duymalarının altında hangi nedenler yatmakta? Yirmi birinci yüzyılın kapı eşiğinde, insanlık tarihinin en büyük suçunu işlediler. Sivas’ta, Madımak temmuz yarasıdır insanlığın. Ne zaman ölüm düşünsem, Atatürk’ün cumhuriyeti kurduğu bu yerde ve yedi iklim dört köşesinde, cayır cayır yanmaktadır insanlarımız.

Dinlerin karanlık geçmişleri var. Bu karanlıklarını, çağlara direnen görkemli yapılar kurarak saklamayı denediler. İnsanı bu görkemlilik içinde, binlerce yıl kullaştırıp sömürdüler. Altından mabetler yapıp, bu mabetlere kullardan ordular yetiştirdiler. Müslümanlığı kabul edene değin Türklerin üç yüz yıl boyunca kelleleri ekin biçilir gibi biçildi Araplarca. Peki ya Yavuz? Onu karanlığından kim aklayacak? Kılıç yorgunu kırk bin gövdeden fışkıran kanın rengini almadı mı Kızılırmak? Yavuz’a gelene değin Kızılırmak, insan suretini gösteren bir ayna gibi akıyordu. O gün bugündür Kızılırmak, adından utanarak akmaktadır hep. Şimdi Sivas, iyilikle kötülüğü, hainlikle yiğitliği bağrında yetiştiren zakkumlu bir şehirdir. Nasıl bu hallere geldik? Yahudiliğe baktığımızda da değişen bir şeyin olmadığını gösteren bir karanlık dönemini yaşatıyor Filistin coğrafyasında. Tekniğin son geliştirdiği ölüm makineleriyle giriştiği dinsel temizlik hareketi, sonsuz uykusundaki Einstien’ın kemiklerini sızlatmakla kalmıyor, neredeyse mezarındaki Hitler’i taş kesecek bir vahşeti yaşatıyor, insanlığın gözleri önünde Filistin’e. Ölüm makinelerinin girdiği her evde kan ve gözyaşı var. İşin daha ilginç ve garip olanı ise, İsrail’in desteğindeki Hamas’ın, El Fetih örgütünün, yani Arafat’ın, yani FKÖ’nün militanlarını, teker teker bulup ortadan kaldırmasıdır. Bu işte bir bit yeniği var. Yoksa Ortadoğu’da danışıklı bir dövüş mü oynanıyor? Bizler de figüranları mı oluyoruz bu oyunun?

Tanrıya ulaşmanın yolu, dünde kandan geçiyordu, bugün de kana bulanmış durumda. Kimsenin, ayranım ekşidir dediği yok. Sütten çıkmış ak kaşık(!) gibiler hepsi. Bu durumda günah keçileri de biz oluyoruz, inanmayanlar olarak. Müslüman mahallesine salyangoz soktuğumuz için. Bütün dinlerde bu böyle midir bilmiyorum, ama al birini çal ötekine. Çünkü din adına yola çıkanların paçalarından kan sızıyor hala. Afganistan, Pakistan, İran’ın durumu ortada. Bir buçuk, iki milyarlık İslam coğrafyasında özgürlükler kökünden tırpanlanıyor. Arap Yarımadasında kabile yaşamı hala sürüyor. Buna karşın bir avuç azınlığın (Abbasi ve Bedevi krallar, prensler, derebeyleri) dünyanın en lüks yaşamını, en kapalı şekilde sürdürmesi ise anlaşılır gibi değil. Bugün, dünya yazınında gündemi değiştirip bir devrim yaratacak Arap edebiyatından, sanatından, biliminden, felsefesinden söz edildiğini kim söyleyebilir? Özgürlüklerle tanışmış, dünya yazının yakından izleyen sıra dışı yazarlar, sanatçılar, şairlerin, bilim insanlarının, düşünürlerinin de ortaya çıktığı ve gündeme oturduğu gerçeğini de unutmadan. Ama bu, bir dizgeye ya da okula dönüşecek bir yapıda mı ki? Bize döndüğümüzde durum, dünya sanatı, yazın, düşün ve bilimi içinde çığır açmış nice şair, yazar, düşünür ve bilim insanı kazandırdığımızı görüyoruz. Çağlar boyunca bu topraklar üstünde, özgürlük ve bağımsızlık uğruna boyunları vurulup bayraklaşan özgürlük savaşçısı Prometeler oldu:

Hallacı Mansur, Nesimi, Pir Sultan, Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal, Dadaloğlu, Köroğlu, Nazım ve Deniz’ler gibi… Köroğlu’ndan Dadaloğlu’na, Mustafa Kemal’e dek nicelerine, boyunlarında ölüm fermanlarıyla yurt oldu bu topraklar, bu dağlar. Bu halk, eğitimsiz bırakılıp ‘yazı’dan edilince, derdini söze, gönüldekilerini dile döktü, saza söyletti. Türküler yaktı, maniler dizdi, masallar, destanlar uydurdu. Dilden dile söylenip, diyar diyar gezip çağ çağ dolaşan…

Sözlerimi, yazımın konusu ve konukları üstüne birkaç ana başlık ve sözle tamamlamak istiyorum:

1. Cumhuriyet ortak aklın yüceliğinde birleşenlerin, çok doğal ki, başta Atatürk olmak üzere eseridir.

2. Cumhuriyeti kuranlarda, başta Atatürk’te; “vatan ve hürriyet” kavramlarını geliştiren ve “Heyecan ve hislerimin babası” dediği “Namık Kemal”, “Ben inkılâp ruhunu ondan aldım” dediği, yurtseverlik ve uygarlık yolunda “insanlık şairi” Tevfik Fikret ile “Fikirlerimin babası” dediği Ziya Gökalp, “edebiyatın ertelenemez muhalif tavrını” geliştirip yaygınlaştırmakla kalmadılar, ulusal kurtuluşumuzun ateşini, ulusun bağrında yakanları da yetiştirdiler.

3. Aynı hedefe yöneltilen ortak amaçların, bir ülküde buluşması ve herkesin herkes olduğu bir bütünün oluşturulmasında, hiçbir ayrıma gitmeden, bütün farklılıkların bu coğrafyada aynı değerde olduklarını duyarak hareket edenler, gecikmeli de olsa kendi muhalif edebiyatlarını da kurdular.

4. Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kuşakların ve onların çocuklarından oluşan ikinci, üçüncü, dördüncü kuşakların, babalarına devredilen kalıtı, aynı bilinç ve kararlıkla devralarak sürdüren bir edebiyat tavrını sürdürmeleri ve hep aynı hedef doğrultusuna “çağdaş, laik, bilimden yana, özgür, bağımsız ve demokratik bir toplum ve onun edebiyatını” yaratmak istemelerini bu bağlılığının bir ifadesi olarak görüyorum.

Yaşadığı çağı da düşünecek olursak, Namık Kemal, Tevfik Fikret ve Ziya Gökalp gibi düşünürler, birer Prometedir. İnsanın/insanlığın karanlığını aydınlatmak için mitolojik dünyadan çıkıp gelmiş gibiler. Üstün sezgi güçleri olgun bir başak gibi ve yaratıcı kişilikleriyle onlar, yalnızca kendi efsanelerini yaratmakla kalmazlar. Sıra dışı kişilikleriyle yaşadıkları çağdan, toplumdan, insanlardan ileride ve insanlığın önünde giderek, insanlara düşünmenin, gelişmenin, değişimin yasalarını yukarıdaki boşlukta değil, ayağını bastığı topraklarda aramasını öğretirler. Bilindiği gibi insanı köle durumuna düşüren bağlarından kurtarmak, aklın ışığıyla inancı, bilimin ışığında dinsel karanlığı yenmek, yeniyi, sonsuz yeniyi arayıp bulmak insanın olduğu kadar edebiyatın da asıl amacı olmuştur, yazının ortaya çıkışından bu yana. Doğa yasalarının öngördüğü değişme ve gelişme çizgisini izleyerek, maddi hayatı düzenleyecek yasaları, tinsel dünya yasalarına göre değil, insan hayatını belirleyen ve insanın üretim ilişkilerinden doğan ve ancak, insan aklının ürünü bir “hukukun” belirleyebileceğine inananlar, edebiyatın olanaklarını en iyi biçimde kullandılar. Yaratıcıyı, yukarda değil, maddi hayatın yasalarının düzeninde ve doğa yasalarının insana sunduğu olanaklarda aramayı öğrettiler insana. Bu bağlamda “dil, yani edebiyat”, her yaratıcı insan için “ertelenemez” bir “muhalif” yaratı ortamıdır. Her edebiyatçı da bir ateş yakıcıdır aslında. Değişen ve gelişen dünyanın farkında olanlar, her yenileşme eyleminde ortaya çıkan gelişmelerden kendi payına düşenleri aldılar ve kendi gelişmelerini de sonrakilere aktardılar. Bunu yaparken de, sözünü ettiğimiz, “muhalif edebiyatın” ya da “edebiyatın ertelenemez muhalif tavrı” içinde kalarak yaptılar. Doktor Abdullah Cevdet’e gelince:

“Türk düşünce tarihinde, aydınlanmacı diyeceğimiz tek yazar Doktor Abdullah Cevdet’tir (1869-1932). İslam’ın inaklarını akıl yargıcının önünde yargılayan tek düşünürdür. Örneğin, 15 Ekim 1899’da, yazdığı bir yazıda (Havadis), doğa yasalarını, İslam’ın doğa anlayışından daha ileri görüyor: “Halkı bilgisizlik ve sapkınlık içinde tutmak doğa yasaları karşısında olanaklı değildir. Bu durumda, eğitim ve seçim ışığını yok etmeniz, bu yoldaki çalışmalarınız caniliktir. İkinci olarak, bilim isteyin diye buyuran Peygamber ve saygın çocuklarına karşı başkaldırı ve saldırıdır.” (Bakanlar Kurulu Başkanına Mektup). Bu mektubunda, özdekçi bilimsel diyalektiğin yasasını da bildiriyor Vükela’ya: “Dünyada değişime uğramaz hiçbir şey yoktur.” Abdullah Cevdet, İçtihad adlı dergisinde, İslam’ın inanç (iman) koşullarını da tartışmış, örneğin, görünmeyen meleklere inancın akla uygun olmadığını ileri sürmüştür.” (Başöğretmen Vecihi Timuroğlu””, Anadolu Eğitim Sendikası Yayınları 3, s: 30).

“İktidarı, şu ya da bu şekilde olsun ellerine geçirenlerin iktidarsızlıklarını giderme yollarından ilki, baskı kurmak olmuş. Çözümü de sorunun asıl kaynağı diye görüp belledikleri şairleri, düşünürleri, sanatçıları, aydınları... kısası, eli kalem tutan, dili söz söyleyen her aklı başında yurttaşı susturmakta bulmuş. “Filozofların aydınlatamadığı toplumu aldatan bu şarlatanlar”, sanatçıyı, aydını, düşünürü, şairi hazır suçlu gibi algılamış. İktidara geliş biçimlerinin “gayri meşruluğunu” baskılarla, sindirmelerle, uydurma ve düzmece senaryolarla gözaltına alıp onlarca yıl hapis cezalarına çarptırarak örtbas etmeye çalışmış.

Baskılar tarihsel bir süreç izler. Çünkü oluş biçimleri, uygulanış şekilleri kendi dönemlerine, çağın özelliklerine göre farklılıklar gösterse de temel anlayış hep aynı kalmış, ne yazık. Eski Yunan’daki baskı yöntemleri ve uygulama biçimlerinin günümüzdekilerden daha çok ya da az insani(!) oluşlarının hiçbir önemi yok. Din/kilise eksenine oturan Ortaçağ’ın tek boyutlu, tek merkezli inanç dizgesinde de düşünen kafaları değişmez yazgı beklemiştir: Ölüm!

Günümüze geldiğimizde, kendi özelimizde idamın yasalarımızdan kaldırılmasını kendi insanımız, demokrasimizin bir gereği olarak değil de sırf “batı” istedi diye kaldırmış olmamızı ise utanç verici buluyorum. Ne ki, 1950’lerden bu yana yaşananlardan da ders almış değiliz hala. Başbakandan bakanına, yirmisine varmış fidanlardan on yedisindeki çocuğa değin, insanımızı ortadan kaldırmış olmamızın bile hiçbir sorunu çözmediği ortada. “Dokuz kez gidip onuncu kez gelenlerin”, ölüm fermanlarının altındaki imzaları kurumadan daha, demokrasi havarisi kesilip hamasi nutuklar atmasındaki mantıksızlıkla, Sokrates’in ölümünün insancıl(!) bir ölüm olduğunu söyleyen kafanın mantığı arasında hiçbir fark yok. Bununla birlikte düşünen her kafayı, yazı yazan her kalemi, söz söyleyen dilleri, ya koparan ya kıran ya da kodese tıkayanların acaba, 37 insanı bir otele kapatıp üstüne benzin dökerek yak(tır)an bağnazlıktan, canilik saçan inançtan ne farkı var dersiniz?

Sorunun yanıtı içinde saklı. Nesimi’nin derisini yüzenler, Pir Sultan’ı asanlar, Bedreddin’i, Börklüce’yi, Torlak Kemal’i ve “on bin mülhit yoldaşın sekiz binini” boyunlarından edenler de aynı kör inancın temsilcileri. Galileo’yi Engizisyon önüne çıkarıp diz çöktüren “batı”nın geçmişinin bizimkinden daha temiz olduğu söylenebilir mi? Derebeylerinin ve büyük toprak sahiplerinin destekleyip çıkarları uğruna kışkırttıkları Protes’tan Martin Lutheri yargılayan da aynı “batı”ydı. Daha eskilere, Grek’e gittiğimizde ise, Sokrates’e baldıran içirtip öldürenlerin; Nesimi’yi, Pir Sultan’ı, Şeyh Bedreddin’i, Galileo’yi, Martin Luther’i ortadan kaldıranlarla aynı kör inanca sahip oldukları kolaylıkla anlaşılacaktır. (6)

Edebiyat, bunlardan söz edemeyecek, kalemler bunları yazmayacaksa eğer, niye var?

İnsan nasıl özgürleşir “muhalifsiz”?


Ali Ekber Ataş




KAYNAKÇA:

(1) ZEKİYAN, Boğos. Hümanizma (İnsancılık) Düşünsel içlem ve tarihsel kökenler. İnkılap ve Aka Yayınları. İstanbul 1982. s:32)

(2) A.g.y. s:32,33

(3) YILDIRIM, Munise. “Vecihi Timuroğlu’nun Öykülerinde Toplumsal Boyut” balıklı yazısında. : 34,35.

(4) A.g. yazı. S: 34.

(5) Denemeler, Çağdaş Yayınları, Mayıs 1976. “Ateş Yakmak” adlı yazı.s: 5, 6

(6) Evrensel Kültür, Aylık Kültür, Sanat, Edebiyat Dergisi. S:156. Aralık 2004.


kaynak: alkımsanat

Hiç yorum yok: