8 Nisan 2010 Perşembe

Edebiyat - Edepsiz-At

.



Edebiyat kendini tekmeleyen bir edepsiz at mıdır? Öyledir çünkü acıya bulaşmıştır, acıya değmiş, acının içine girmiş, kendine acı dolamıştır. Derdi budur biraz da. Derdi dertsizlik yalanına son noktayı koymak için sürü sepet söylemektir biraz da. Önce içine bakar olan biten acıyı görmek için. Bakarken gözleri de acır ve eklenir gördüğü acısına bu da. Acıya bakmak için daha da çok acıtır baktığı yeri, bakan yerini ve bakma biçimini.



Çünkü bulacak ve itiraf edecektir acısını. Bilir ki kendine itirafla başlar iktidarla savaşı. O iktidar en çok kendindedir, önce onun ezmeli kafasını... Ki sonra ancak dışındaki iktidarın topuna, güllesine, cezasına, acı veren belasına bakıp gülümseyebilsin umarsızca.

Acı iktidarsızlıktır. İktidar-sızlıktan başka hiçbir güç iktidarın karşısında direnme iktidarına sahip değildir çünkü. İktidar-sızlık başkadır iktidarsızlıktan. Asıl bela acısız kalmak, olan acıyı görmemektir. Kalem bir bıçağa döner ve keser ve yarar derinlere ulaşmak için ve keskindir ucu. Kepçe dibe daldırılır ve acının sözcükleri yukarı çekilir. Ondandır ki surete ve kâğıdın gövdesine bulaşır acı ve görünür bakması bilenlerce...

Bilgiye çelme takılacak düşürülecek sonra. Diz miz kanayacak. Acının acı verme bilgisi öldürülürse acı kalmaz çünkü. Ama ağrısızlık, acısızlık, bunların olmayışı değildir. Tersine olurluğuna, olması gerekirliğine bırakmaktır söz konusu ve sözün konusu olan... Acıyla karşılaşanın, bulaşanın, yüzleşenin, kabul diyenin, onu çekenin nihai acısızlığı... Acılar içinde acı-sızlık... Tahammül değil, tahammülün anlamsızlığı ve gereksizliği. Çarenin aslında olmadığına giden bilgi. Aşkın, acının, kaybın, ölümün gerçekliğine ve kabulüne giden yol.

Alfred de Musset “insan çıraksa ağrı onun ustasıdır” diyordu. Söz ettiği ağrı mı yoksa acı mıdır? Çünkü ağrı daha çok fizikseldir, acı ise ruhsal. Ama ikisi birbirinin içine geçer çoğu zaman. Acı ağrıyı davet eder ki somut bir neden bulsun canının yanışına ve eliyle tutabilsin, tasma takabilsin boğazına. Nietzsche ağrısına isim verir, köpek der ona. Ve sanırım her gün gezdirir onu iç sokakları boyunca. Shakespeare, “diş ağrısına katlanan, katlanabilen filozof gelmedi hiç” diyor. Ama ekliyor onların ilahi bir tarzla çektikleri acıyı şansa ve tahammüle çevirdiklerini. Kant, dindirmeye çalışırken ağrısını hep başka konulara yoğunlaşmaya çalıştı. Konu neredeyse hep aynıydı.

Ağrıyınca bedeni ve belki de ruhu Cicero isminin çağrışımlarını sayardı kendi kendine. Yani aslında sözcük ve çağrışımlarla oynardı irade oyununu. Karen Blixen “öykünün içine koyunca tüm acılar katlanabilir hale gelir” derken yine aynı biçimde tutar acısını. Walter Scott, Esaias Tegnér ve Montaigne farklı tarzla yaşantıladılar ağrılarını, her bir diğer insanın yapacağı gibi. Ama bir ortak noktaya bağlandı acıları. Ölümü ve hayatı yeniden düşündüler.

Acı yaşayana özgüdür ve tabii ölüm de. Acı başka olasılıkların olası olduğu bir duruma yani hayata işaret eder. Oysa ölümdür bir tek, başka olasılıkların olası olmadığı durum. Bu yüzden acı canlılığı imler, yaşamın devam ettiğine dair işaretler sunar. Ama daha önemlisi yaşamın içinde ölümü ve kaybı haber verir.

Tüm olasılıkların tükendiği yere (ölüm) çevirerek gözlerimizi olasılıkların devam ettiği durumun (yaşam) tüm olasılıklarını görmemize yardım eder. Acı bize hayat içi küçük bir kayıp adası sunar ki denizi tümden kulaçlamayı unutmayalım.

Sokrates’e seni ölüme mahkûm ettiler dendiğinde “doğa da onları” demişti. İktidara karşı iktidarını, acı ve ölüm karşısındaki kabullenişinden alıyordu. Acı çekerken acı çekmeyeni hangi acıyla cezalandırıp sindirebilirsiniz ki? Epiktetos bacaklarını zincirlerle döndürüp burkarlarken gülümseyerek “biraz daha çevirirseniz kırılacak” diye haber vermişti sadece onu yolundan çevirmeye çalışanlara. Edebiyat bundandır hiç bırakmak istemez acıyı elden ve düşürmek istemez dilinden.


Cem Mumcu

kitap-lık...

Hiç yorum yok: