26 Nisan 2010 Pazartesi

Doğru Yazmak - Doğru Konuşmak 7

.






Sanat, aktivasyona geçmek, veyâ, rating, LPG, ISBN üzerine.

sanat

Milliyet gazetesinin 6.8.2000 tarihli nüshasında Filiz Aygündüz, Türk dilini ve Türk Dil Kurumunu konu alan bir röportaj yapmış. Bu röportajda Türk Dil Kurumunun hazırlamış olduğu kılavuzda sanat kelimesinin san’at biçiminde yer aldığı şöyle ifade ediliyor: “Şimdi resmi TDK, “sanat” sözcüğünü “san’at” şeklinde yazıyor.”

Filiz Aygündüz’e röportajdaki iddiasının asılsız olduğuna dair bir resmî yazı gönderdim. Türk Dil Kurumu sekreteri de yapılan çalışmaları, ortaya konan yayınları yerinde görmesi için Filiz Aygündüz’ü Kuruma davet etti. Bugüne kadar herhangi bir yanıt alınamadı. Gazetenin ilgili sayfasında bir düzeltme de yayımlanmadı.

Yıllardır hep böyle oluyor. Basında yapılan bu tür suçlamalar, yapanın yanına kâr kalıyor. Hele suçlanan, devletin herhangi bir kurumu ise genel olarak bir tepki gösterilmiyor. Kalemin ucunu sivriltenler, en kolay yolu devletin kurumlarını insafsızca eleştirmekte buluyorlar. Mahkeme kanalıyla gönderilen tekzipler, dergilerin ya da gazetelerin gözden uzak bir köşesinde yayımlanıyor.

“Dil Devlet Eliyle Kirletiliyor” başlıklı bu yazıda Türk Dil Kurumu görevlilerine yapılan “Eski yazıya, eski dile dönüş için bütün parkeleri yavaş yavaş sinsi sinsi döşüyorlar.” biçimindeki suçlamaya bu ülkede hangi akıllı inanır? Başlanmış ve süresinde rayına oturmuş alfabe değişikliğini kim tersine döndürebilir? Kimi “müddeiumumî”ye (savcı), “takrir”e (önerge), “tetebbu”ya (araştırma), “zabitan”a (subaylar), “idareiörfî”ye (sıkıyönetim) döndürebilirsiniz? Böyle iftiraları kim ciddîye alır? Sinsi sinsi parke döşüyormuşuz! Bu yaştan sonra bizi parkeci de yaptılar.

Atatürk’e ve onun inkılâplarına yürekten inanmış Türk Dil Kurumu üyelerini, uzmanlarını ve görevlilerini, mesleğe yeni atılmış genç bir habercinin kaleminden yararlanarak suçlamak, yayıncılık adabına ve toplum kurallarına uymaz.

Gelelim san’at imlâsına. Türk Dil Kurumunun kılavuzunda ve sözlüğünde bu kelime san’at değil, sanat biçiminde verilmiştir. Röportaj sahibi, Türk Dil Kurumunun kılavuzunda san’at yazılmış dediğinde Filiz Aygündüz’ün, elinin altında bulunması gereken kılavuzu açıp bakması, iddianın gerçek olup olmadığını araştırması gerekmez miydi?

Yeri gelmişken, söz konusu olan ve Türk Dil Kurumunun kılavuzunda kesmeli yazılması öngörülen kelimeler üzerinde biraz duralım. Kılavuzda yer alan cem’an, cüz’î, def’aten, hil’at, iş’ar, iz’an, kat’î, kat’iyen, mel’un, mer’i, mer’iyet, mes’uliyet, sun’î, şer’an, tel’in, tes’it, vüs’at vb. kelimelerin kullanım alanı daralmıştır. Bunlar az kullanıldığından dolayı Türkçenin ses düzeninden yeterince etkilenmemiştir. Bundan sonra da bu tür sözlerin Türkçenin ses düzeninden etkilenip etkilenmeyeceği bilinemez. Öte yandan memur (
Kesmeli yazmayı gerektiren husus, söyleyiş ve hece yapısıyla ilgilidir. Neşe, sanat gibi kelimeler artık neş-e, san-at diye hecelenmiyor. Ne-şe, sa-nat biçiminde hecelere bölünüyor. Memur, dava, mana gibi kelimelerin hece yapısı, Türkçenin hece yapısına uymuştur ve şöyle hecelenir: me-mur (me’mur), da-va (da’va), ma-na (ma’na).

Bugün kılavuzda kesmeli yazılan cem’an, cüz’î, def’aten, iş’ar, kat’î, iz’an, mel’un, mer’i, mer’iyet, mes’ul, mes’uliyet, şer’an, tel’in, tes’it, vüs’at gibi kelimeler kullanım sıklığı az olan biçimlerdir. Bu sebeple söyleyişteki eski özellikler hâlâ korunuyor. Hece yapıları da değişmemiştir. Dolayısıyla bunlar ce-man değil cem-an, cü-zî değil cüz-î, de-fa-ten değil def-a-ten, hi-lat değil hil-at, i-şar değil iş-ar, ka-tî değil kat-î, i-zan değil iz-an, me-lun değil mel-un, me-ri değil mer-i, me-sul değil mes-ul, su-nî değil sun-î, şe-ran değil şer-an, te-lin değil tel-in, vü-sat değil vüs-at biçiminde heceleniyor ve ünsüzler kendilerinden önceki ünlüyle hece kuruyor. Bu özellikleriyle de saydığımız kelimeler, Türkçenin hece sistemine uymuyor. Hecelemedeki bu aksaklık ve uyumsuzluk da, kesme işaretiyle gösteriliyor.

aktivasyona geçmek

Galatasaraylı Türk seyircilerin İngiltere’de sahaya alınmayacaklarıyla ilgili UEFA kararına bir milletvekili karşı çıkarak 15.4.2000 tarihindeki gece haberlerinde “Aktivasyona geçeceğiz.” dedi.

Türkçeye Fransızcadan geçen aktif, aktivite, aktivizm sözleriyle kökteş olan aktivasyon, Türkçe Sözlük’e alınmamıştır. Bu söz, kullanımda bulunmamaktadır. Deyim aktivasyona geçmek değil, harekete geçmek’tir. Yozlaştırma, yıkım sırası galiba deyimlere geldi!

veyâ

Milliyet gazetesinde Türkçe üzerine yazılar yazan Yağmur Atsız, kendine özgü bir imlâ kullanıyor. Örnek olarak veya sözüne veyâ biçiminde düzeltme işareti koyuyor. Bunun gibi peşinen, mevzu, işaret, zira, kabul, merci gibi kelimeleri peşînen, mevzû, zîrâ, kabûl, mercî, işâret biçiminde yazıyor. (21.8.2000)

“Türkçeye Yoğun Bakım” başlığı altındaki bu yazısında Sayın Atsız, şu öneride bulunuyor: “Türkçe konusundaki bilgi ve otoritesi geniş kitlelerce kabûl edilen -en fazla altı kişilik- bir kurul alfabemize ve imlâmıza kesin şeklini vermelidir. Türk Dil Kurumu maalesef bir “mercî” olma niteliğini kaybetmişdir. Daha bir uzaltma, inceltme işâreti mevzûunu bir sağlam kazığa bağlayamadılar.”

Sayın Atsız, yazısının sonuna doğru konu ile ilgili olarak şunları yazıyor:

“-Ve bütün bunların üstesinden gelebilmek üzere herşeyden önce bir vakıf kurulmalı, fakat herhangi bir marjinal ideoloji, veyâ benzeri siyasî akımın emellerine âlet olmaması için bütün tedbirler peşînen alınmalıdır.

Gülmeyin, gülmeyin!!! Herşey bir fikirle başlar...”

Anlaşılan Sayın Atsız, Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nu açıp okumamış, “inceltme”nin yapısına benzettiği “uzaltma” işaretinin “sağlam kazığa” bağlandığını görmemiş. Şu ülkede her yazar kendine özgü bir imlâ tutumu içine girerse, her öğretmen keyfince bir kılavuz seçip onu okulunda uygularsa imlâ birliği nasıl sağlanır? Arada bir öğrencilerim “Hocam şu tarihte çıkan yazınızda kullandığınız imlâyı daha sonraki bir yazınızda değiştirmişsiniz.” diye beni eleştirirler. İtham doğrudur. Cevabım ise şöyledir: “Ben Türk Dil Kurumunun kılavuzuna uydum, bir baş da ben çekeyim demedim. Ülkede imlâ birliği olsun istedim.”

Sayın Atsız’ın yazısında önerilen altı kişilik kurul meselesi anlaşılır gibi değil. Türk Dil Kurumunun 70 yıllık bilgi ve tecrübe birikimini öğrenmeye altı kişinin ömrü yetmez.

rating

Bereket bu İngilizce kökenli kelime, reyting biçiminde okunduğu gibi yazılıyor. Ne yazık ki sonu -ing ile biten ve Türkçeye özgün biçimleriyle geçen bu yapıdaki İngilizce kökenli kelimeler brifing, kamping, miting’den oluşmuyor. Yalnızca Türkçe Sözlük’te bulunan bu yapıdaki kelimeler şunlardır: brifing, brovning, damping, dansing, doping, dripling, faşing, feding, holding, jogging, kamping, kliring, marketing, miting, piling, puding, rafting, rating, reyting, risling, ring, starking, zaping, tayming.

Şimdi de son yıllarda Türkçeye geçen ve Türk Dil Kurumu Yabancı Kelimeler Kurulunca Türkçeleri önerilen sonu -ing ile biten örnekleri verelim: boarding cart, anti-damping, bungee-jumping, benchmarking, casting, catering, dealing, dealing room, handling, hedging, franchising, lifting, stretching, trekking.

Kurulumuz bunlara şu karşılıkları önermiş ve Yabancı Kelimelere Karşılıklar adlı kitapta yayımlamıştır: Uçuş kartı (boarding cart), karşı düşürüm (anti-damping), zıpzıp atlama (bungee-jumping), bilsat, bilgileşim (benchmarking), bilgilendirme (brifing), oyuncu seçimi, deneme çekimi (casting), yemek hizmeti (catering), düşürüm (damping), satım (dealing), satış odası, satış işlem odası (dealing room), danslık (dansing), uyarıcı (doping), top sürme, sürüş (dripling), yer hizmetleri (handling), koruma (hedging), isim hakkı (franchising), gerdirme (lifting), germe (stretching), dağ yürüyüşü (trekking), koşmaca (jogging), zamanlama (tayming), geçgeç (zaping).

Sonu -ing ile biten ve Türkçeye geçen şu sözleri de yukarıdakilere katalım: visling, netting.

Sayıları şu an için 39’u bulan bu tür kelimelerin Türkçeye akını bu gidişle herhâlde devam edecektir.

LPG, ISBN

Televizyonlarda ay em ef (IMF), ef 16 (F16) gibi kısaltmaların İngilizceye göre okunuşuna tepki gösterirken, ay geçmiyor ki bunların bir yenisi daha karşımıza çıkmasın. Son aylarda sık duyduğumuz “le pe ge (LPG) likit petrol gazı” söylenişini ne yazık ki televizyonlarda bazı aydınlarımız el pi ci diye İngilizce okuyorlar. Ancak el pi ci diye okuyanların azınlıkta kaldığını, bu kısaltmayı le pe ge telâffuz edenlerin çok daha fazla olduğunu sevindirici bir haber olarak bildirelim ve el pi ci diyenleri de uyarmaya devam edelim.

Söz kısaltmalardan açılmışken ISBN kısaltmasından da bahsedelim. Kitapların iç kapağına yazılan ISBN, International Standard Book Number sözlerinin kısaltmasıdır. “Uluslar Arası Standart Kitap Numarası” demek olan bu kısaltmayı da özellikle bazı kütüphanecilerin ay es bi en diye okumaları hatta buna ay es bi en numarası demeleri yakışmıyor; i se be ne söylenişini yaygınlaştırmalıyız ve Türkçeye bu adlandırmayla mal etmeliyiz.


.



Neden, sebep, uçun, mahfuzen, şehir, kent, ana kent üzerine.


Neden, sebep, uçun

“Sebep” karşılığı ileri sürülmüş olan neden sözü, ne soru zamiri ile -den durum ekinden oluşur. Neden kaşlarını çatıyorsun? biçimindeki bir kullanımda “niçin, ne sebeple” anlamına gelen neden, 1960’lı yıllardan bu yana kalıplaşarak Arapçadan Türkçeye geçen “sebep” kelimesinin yerini almaya başladı.

Neden sözü “sebep” karşılığı olarak ilk defa Türk Dil Kurumunca 1960’ta yayımlanan Sade Türkçe Kılavuzu adlı kitapçıkta ileri sürüldü. Daha önce 1934 yılında hazırlanmış olan ve Osmanlı Türkçesindeki kelimelerin Türkçe karşılıklarını gösteren Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi adlı kitapta “sebep” karşılığı neden yer almamıştır. Neden 1941 yılında Türk Dil Kurumunca yayımlanan İmlâ Kılavuzu’nda da yoktur. Neden’i dönemin yazar­ları Aziz Nesin, Melih Cevdet Anday, Oktay Akbal, Yaşar Kemal gibi yazarlar sık kullandı ve neden “sebep” karşılığı giderek yaygınlaştı.

Sebep kelimesine gelince bu söz, İslâmiyetin kabul edildiği tarihten bugüne kadar Türkçede kullanılmış Arapça kökenli bir kelimedir. İslâmî, ilk Türk­çe eserlerimizden olan ve 1069 yılında yazılan Kutadgu Bilig’de sebep birkaç yerde geçmektedir.

Sebep yanında eski Türkçe metinlerde daha çok “sebebiyle, yüzünden” an­lamlarında uç sözünün zarf biçimi olan uçun kelimesi de geçer. Söz konusu ke­limenin Dede Korkut metinlerindeki örneği şöyledir:

“Bir yigit senün uçundan aramızdan eksildi, hem vasiyet eylemiş, me­nüm kanum komayasın, alasın dimiş” (Bk. M. Ergin, Dede Korkut Kitabı, c. I, 300-13)

Bir başka örneği de Dr. P. Yavuzarslan’ın üzerinde çalıştığı “uyurları uyandırıcı” anlamına gelen Münebbihü’r-râkidîn (Mûsâ bin Hâcı Hüseyin el-İznikî, Münebbihü’r-râkidîn Giriş - İnceleme - Tenkitli Metin - Dizin, TDK yayını, Ankara 2002) adlı çalışmasından verelim. XV. yüzyıla ait bu metinde­ki cümle ise şöyledir:

“Benüm ümmetümün helâkligi fâsık (Tanrının emirlerini dinlemeyen) âlimler ve câhil âbidler (kullar) ucundandur.” (s. 504.)

Uçun sözü, sebep yanında yakın anlamlı bir kelime olarak varlığını sürdür­mesi gerekirken, bu söz zamanla yerini yüzden, yüzünden kelimelerine bırakarak tarihin karanlığına gömülmüştür. Bin yıl boyunca Türkçede kullanılan sebep ise, şeref, vicdan, namus gibi tabana inmiş, halk ağzına yerleşmiştir. Kullanım sıklığı bir hayli yüksek olan bu sözün dilde kazandığı anlamları şöylece özetleyebiliriz:

1. Geri kalmışlığın sebepleri gibi bir örnekte sebep, “bir durumun ortaya çıkmasına, bir olayın meydana gelmesine yol açan durum veya olay” anlamındadır.

2. Gelmemek için çeşitli sebepler ileri sürdü örneğinde sebep, “bahane” anlamındadır.

3. Doğru karar verdiğine dair gösterdiği sebepler örneğinde sebep, “dayanak, delil” anlamındadır.

4. -sız ve -lı sıfat eklerini alarak sebepli sebepsiz kullanımında sebep, “bir dayanağı, bir gerekçesi olmama” anlamındadır.

5. İle edatıyla sebebiyle biçiminde “dolayısıyla, yüzünden” anlamına gelir.

6. Sebepsiz kalmak deyiminde “yokluk, çaresizlik” anlamı kazanmış olan sebep sözü, Sebep olan sebepsiz kalsın bedduasında da “çaresiz, yoksul, imkânsız” anlamlarındadır.

“Yol açmak” anlamıyla sebebiyet vermek biçimindeki yaygın kullanımda sebep’in bu türevi neden ile karşılanamamaktadır.

Son sesi yalın biçimde p sert sesine dönüşen sebep (sebeb) Türkçede isim ve ek alarak sıfat görevinde kullanıldığı gibi, bu sözden değişik anlamlarda Türkçe fiiller de yapılabilmiştir. Türkçe eklerle kurulmuş sebeplenmek, sebeplendirmek biçimindeki fiillerde sebep kökü neden sözünün karşılığı olamaz.

Hukuk dilinde hafifletici sebep teriminde de sebep sözü neden ile karşılanamamıştır. Uzunca bir tarihî süreç içinde dilde geniş bir kullanım alanı bulan sebep, şimdi ne soru zamiri ile -den durum ekinden oluşan neden kelimesiyle karşılanıyor. Hiç hoş olmamakla birlikte neden üzerine gerektiğinde yeniden bir -den durum eki getirilebiliyor, bu sebepten yerine bu nedenden biçimi kullanılıyor. Türk grameri açısından kabul edilemeyen bu durum, “ilk -den eki kalıplaşmıştır, bunun üzerine ikinci bir -den eki gelebilir” diye savunulamaz. Aynı ekin üst üste gelip tekrar edilmesi Türkçenin ses düzenine, akıcılığına uymaz.

Sebep yerine neden’in geçmeye başladığı 1970’li yıllarda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. F. Kadri Timurtaş şunları yazmıştı:

“... Bu işin sebebini söyleyiniz cümlesinde sebebini yerine nedenini getirebildiği halde bu işe sebep olanlar zalimlerdir, bu işe siz sebepsiniz, ne sebeptir bilmiyorum böyle oldu, bu hale kim sebebiyet verdi, bu sebeple böyle yaptı cümlelerinde sebep yerine neden konamamaktadır. Sebep kelimesini atarsak, çeşitli ifade şekillerinden mahrum kalıp sadece bir şekle sahip olacağız. Bu ise, dilin zenginliğini kaybetmesi demektir. Bu yüzden sebep kelimesinin atılmaması gerekir. Esasen neden kelimesi bir isim çekim eki taşıdığı için nedeni şeklinde ikinci bir çekim ekini alması tuhaf kaçmaktadır. Sebep kelimesinin muhafaza edilmesi şarttır...” (Türkçemiz ve Uydurmacılık, s. 353.)

F. K. Timurtaş, bu düşüncesini başka yazılarında da dile getirdi. O, sebep kelimesinin korunmasını, anlatımda bir daralmaya yol açılmaması için istemişti. Bu uyarılara rağmen 1970’li yıllardan bu yana sebep, giderek artan bir hızla yerini neden’e bıraktı ve anlatımdaki istenmeyen daralma, ne yazık ki, gerçekleşti.

Neden’in, sebep karşılığı olarak kullanımı yaygınlaşırken bu kez de neden sözü, vesile, saika, cihet, illet, münasebet gibi sözleri de karşılar oldu. Bu münasebetle, bu vesileyle, bu cihetle, merak saikasıyla zarfları bu nedenle biçimiyle ifade edilmeye başlandı ve anlatımdaki daralma daha da arttı.

Bir felsefe terimi olan ve “bir şeyi gerektiren sebep “anlamındaki illet sözüne gelince doğru ve kapsamlı bir karşılık bulunmadan, “sebebi sonuca bağlayan bağ” anlamındaki illiyet ile birlikte, aydınlatılamadan tartışma alanında kaldı.

1978 yılında Türk Tarih Kurumunun yayınları arasındaki Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe adlı kitapta yer alan Bilim ve Öğretim Dili Olarak Türkçe başlıklı 275 sayfalık uzunca bir makaleyi yazan Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, bu yazısında neden, sebep ve illet kelimelerine de yer vermiştir. A. Sayılı, bu konuda şunları söylüyor:

“Son zamanlarda dilimizde sebep sözcüğünü bırakma ve bunun yerine neden sözcüğünü kullanma eğilimi kuvvetle belirmiştir. Oysa her iki kelimeye de ihtiyaç vardır. Osmanlıcada sebep ve illet kelimeleri vardır. Bunlardan illet sözcüğü yerine bir yenisi konmadan giderek kullanılmaz oldu. Bundan sonra neden kelimesine alışılmaya başlanınca, bu kelime illet yerine kullanılacağına, sebep yerine kullanılıp sebep de bırakılmaya başlandı...” (s. 395.)

A. Sayılı’nın belirttiği karışık durum bugün de çözülmüş değildir. Türkçe Sözlük, birer felsefe terimi olan illet için sebep, illiyet içinse nedensellik karşılığını vermiştir. Hâlbuki Aydın Sayılı’nın açıklaması dikkate alınsaydı sebep sözüne dokunulmayacaktı, illi sözü nedensel, bunun türevi olan illet sözü, neden; bir başka türev olan illiyet ise nedensellik sözleriyle karşılanacak; sebep ise bütün türevleri, farklı anlamları ve kullanımlarıyla Türkçede yaşamasını sürdürecekti. Durum böyle gelişmedi; üstelik bunlara birer dil bilimi terimi olan nedensiz, nedensizlik terimleri de eklendi. Alanla ilgili bilim adamları bir araya gelip söz konusu terimlerin karşılıklarında bir birlik sağlayamadılar. Şimdiden sonra neden’i bir terim olarak kullanmak ve sebep sözünü türevleriyle dilde korumak artık zorlaşmıştır. Hiç olmazsa neden’i “vesile, münasebet, cihet, veçhe, saika” yerine kullanmayalım; anlatımdaki daralmaya meydan vermeyelim ve sebep sözüne, neden’in karşılanamadığı durumlarda çekinmeden başvuralım. Bu arada neden sözünden kaçıp “sebep” yerine yüzünden sözünü de ulu orta kullanmayalım. Yüzünden olumsuz anlatımlarda sebep yerine kullanılır. Bütün bunlar senin yüzünden başıma geldi biçimindeki bir cümlede olduğu gibi yüzünden sözü yerinde kullanılmalıdır.

Cumhuriyetin 80. yılında, Türkçeleştirelim derken bilgisizce yapılan müdahalelerle dili fakirleştirdiğimizi, anlatımı, söz hazinemizi daralttığımızı artık görelim. Dilin içinde bulunduğu bu çıkmaz ele alınacağına, alanla ilgili bilim adamlarını bir araya getirip dilcilerle birlikte kurallı, dilin ses düzenine uygun, kolayca benimsenecek kelime ve terimlerin türetilmesine çalışılacağına Türkiye’de gündemi işgal eden konu, ne yazık ki, eski ve yeni Türk Dil Kurumu kavgasıdır.

Mahfuzen

TGRT’de Çarkıfelek adlı programı ses sanatçısı Muazzez Ersoy yönetiyor. 6.10.2003 tarihinde saat 21.00’de yarışmacıların eksik kalan harfleri tamamlatmaları için ekrana yansıtılan sözlerden birinin tamamlanmış biçimi mah­fuzen idi. Yarışmalarda, bilmecelerde sık sık bunun gibi gündelik hayatta pek karşılaşılmayan kelimeler söz konusu edilir. M. Ersoy, anlaşılan kelimeyi tanıyamadı ve anlamını ilk anda çıkaramadı. Kelimenin fu hecesini kısa ve vurgusuz okudu.

Mahfuzen ekiyle köküyle Arapça bir kelimedir. Okunuşunda birtakım incelikler vardır. Kelime, mahfuz ve zarf yapan -en tenvin ekinden oluşuyor. Söz konusu ek, tenvin eki olduğu için vurguyu kendinden bir önceki kelimeye kaydırır. Vurgulu duruma düşen fu hecesi aynı zamanda uzun söylenir. Bu iki özelliği ile kelime mahfû’zen biçiminde okunur.

Burada söz konusu ettiğimiz uzun hece yazıda gösterilmez. İmlâmızda, düzeltme işaretini biçimce benzer olan kelimeleri birbirinden ayırmak için kullanıyoruz. Uzun heceleri göstermek için düzeltme işaretine imlâda başvurulmuyor. Bu durumda uzun hece kulaktan öğrenmeye bırakılıyor. Okullarda eğitim bu yolda yapıldığı için toplumumuzda pek çok uzun hece kısa okunabiliyor. Her düzeyde vatandaşımızın sadece, afet, vali gibi yaygın kullanılan ve uzun hece içeren kelimeleri kısa okuduğuna sık sık tanık oluyoruz. Aslında bu tür kelimelerin uzun heceleri sözlüklerde özel işaretlerle gösterilmiştir. Ancak kaynağa bakmak, doğru telâffuz etmek için bir araştırmaya girme alışkanlığı gelişmediği için, kelimeleri vaktiyle annemizden, babamızdan, öğretmenimiz­den, çevremizden nasıl öğrenmişsek öyle söylemeye devam ediyoruz. Bu yapı içinde karşımıza çıkan mahfuzen biçimindeki bir kelimenin de uzun hecesini doğru telâffuz edemediğimiz gibi vurguyu da öteki Türkçe kelimeler gibi son heceye taşıyabiliyoruz.

Türkçe kelimelerin okunuşunda genel olarak bir sorun yoktur. Sorunlu kelimeler, batı ve özellikle doğu dillerinden geçen kelimelerdedir. Söyleyişteki bu bozulmaya mutlaka bir çare bulmalıyız. Eğitim ve öğretimden sorumlu her yetkili bu hususu dikkate almalıdır.
Kent, şehir, ana kent

Geçen ay Antalya’da yapılan festivalin bir sloganı vardı: “Şehirleri kent yapan festivallerdir”. Kim söylemiş bu sözü, belli değil. Ancak televizyonlar bu sözü dillerinden düşürmediler ve buna “Antalya Ekim ayına festival rüzgârıyla girecek” biçiminde yeni cümleler eklediler. TV8’in 23.9.2003 günü saat 20.30’da tekrar ettiği bu cümleler beni eski bir İran dili olan Soğudcadan alınmış kent kelimesinin giderek genişleyen ve çeşitlenen anlamları üzerinde düşünmeye yöneltti. Balık’tan şehr’e, şehir’den kent’e, örneğinde olduğu gibi yaşanan bu hızlı değişme, bir kavramı yeni yeni adlarla karşılama Türk dilini nereden nereye getirdi?

Köktürk, Eski Uygur metinlerinde bundan 1300 veya 1200 yıl önceki Türk dilinde büyük yerleşim yerinin adı balık’tır. Eski Uygur metinlerde daha sık geçen balık sözünün Orta Asya’da Hanbalık, Beşbalık gibi örnekleri vardır.

Balık, İslâmiyetin kabulünden sonra yerini şehir kelimesine bırakmıştır. İlk İslâmî eserlerimizden olan ve 1069 yılında yazılan Kutadgu Bilig’de artık balık yoktur. Divanu Lûgati’t-Türk’teki balık ile ilgili açıklama ise şöyledir:

“İslâmlıktan çok evvel Türk dilince, sığınak, kale, şehir demektir. Uy­gurcada dahi böyledir. Uygurların en büyük şehirlerinden birisine Beş Balık denir. Burası, Uygurların en büyük şehridir; “beş şehir” demektir. Bundan başka, bir şehirlerine dahi Yengi Balık denir, “yeni şehir” demektir.”(Besim Atalay, Divanu Lûgati’t-Türk Tercümesi, c.1, s. 379.)

Balçık kelimesiyle kökteş olan balık, bu adı muhtemelen kale duvarlarının toprak ve çeşitli maddelerden sıkıştırılarak briket biçimindeki malzemeden çevrili oluşundan almıştır. Nitekim Divanu Lûgati’t-Türk’te balık kelimesinin anlamlarından biri “çamur” diğeri ise suda yaşayan ve bugüne kadar kullanılmış olan “balık”tır.

Şehir Türkçeye Farsçadan geçmiştir. Türkçede şehir hatları, şehir rehberi, şehir turu, şehirler arası, şehirleşme, şehirleşmek, şehirli, şehirlileşmek gibi türevleri oluşan bu kelimeden bir bilim dalı olan urbanizm karşılığı şehircilik terimi de yapılmıştır. Şehir, yukarıda sözünü ettiğimiz balık örneğinde olduğu gibi Es­kişehir, Nevşehir, Kırşehir, Suşehri, Alaşehir, Seydişehir gibi çeşitli yer adlarında kullanılmıştır.

Halk ağzında şar biçimini alan şehir sözü, Kızılcaşar, Şarköy, Şarkışla gibi yerleşim adlarında büzülmeye uğramış biçimiyle yaşamaktadır. Eskiden varlık­lı kimselerin Anadolu şehirlerinde özellikle Doğu Anadolu’da bir bağ evi, bir de şar evi olmak üzere iki evleri bulunurdu.

Şehir kavramı İlk Çağda daha geniş anlamıyla Lâtincede site’dir. Bizim güney sahillerimizdeki Side’de aynı kelimedir. Site bize Fransızca yoluyla geçmiştir. Günümüzde site sözü, birtakım özel imkânları olan, giriş çıkışları kontrol altında bulunan konutlar anlamındadır.

Şehirlerin çevresindeki yerleşim mahalleri bazen Fransızcadan tren ile bir­likte geçmiş banliyö, bazen de Macarcadan Türkçeye girmiş varoş kelimeleriyle adlandırılmıştır. Bazı gazetecilerin bizde söz konusu olmamakla birlikte zaman zaman kullandıkları getto sözünü de bunlara katabiliriz.

Cumhuriyet Dönemine gelinceye kadar yerleşim yerlerinin adları ve onun çevresindeki öteki yerleşim yerleri yabancı kelimelerle karşılanmıştır. Cumhuriyet döneminde vilâyet sözünün il olmasından sonra valinin yönettiği bir idarî yerleşim birimi olan il’in anlamlarından biri de “şehir” olmuştur.

Kent’e gelince bu söz 1930’lu yıllarda gündeme gelmiştir. Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi adlı çalışmadan alınan kent sözü şehir karşılığı olarak önerilmiştir. Kent bu kitaba W. Radloff’un sözlüğünden alınmıştır (II-2, s.1079). Ancak kent’in eski bir İran dili olan Soğudcadan geldiği, Türkçe olmadığı dikkatlerden kaçmıştır.

Peyami Safa, Milliyet gazetesinin 13 Mart 1959 tarihli nüshasında kent kelimesine dolaylı olarak şöyle dokunmuştur:

“...Bir telefon daha.

Kent kelimesi necedir?

Hafızamı toparlamaya çalıştım:

-Farsça, Türkçe, Uygurca, Çağatayca, Lâtince, eski Fransızca, İtalyanca olduğu iddiaları vardı, dedim. Hatırımda kalan misaller: Lâtince cans’tan eski Fransızca cant = kant kelimelerine, İtalyanca canto, Fransızca canton kelime­lerine kadar istihaleler geçirmiştir. Taşkent ve Semerkant gibi şehir isimleri bu kelimenin Türk asıllı olduğunun isbatı değildir. Ne idüğü belirsiz olduğu için Türkçede o güzel ve sıcak şehir kelimesinin yerini tutamamıştır. Yalnız başşehir kelimesinde iki ş harfinin çatışmasından doğan tenafürden masun olduğu için başkent kelimesi tutunur gibi olmuştur. Yoksa İstanbul kenti, kent meclisi, kent orkestrası veya şehircilik yerine kentçilik diyenlere rastlamak zordur. Kelimenin iki sessiz harfi yan yana getiren yapısı da ona bir yabancılık ve kekremsilik veriyor....”

Şimdi beliren ilgi çekici gelişme şehir ve türevlerinin yerini kent ve türevlerinin almaya başlamasıdır. Beliren bu eğilimde Türk aydını kent sözünü be­nimsemiştir. Şehirleşmek’nin yerini kentleşmek, şehir merkezi’nin yerini kent merkezi, şehirci, şehircilik’in yerini kentçi, kentçilik sözleri almaya başlamıştır. Artık şe­hir sözünden değil, kent sözünden kelimeler türetiliyor. Kent’i taban alan keli­me sayısı, şehir sözünü temel alan kelime sayısını aşmıştır. Kent soylu (burjuva), kent soyluluk (burjuvazi), kentsel, kenttaş, ana kent, uydu kent, köy-kent gibi yeni türevler bunun için örnek olarak verilebilir.

Bu gelişme karşısında artık bir tutum belirlemek gerekir. Kanaatimce kent’e daha çok terim alanında ağırlık verilmelidir. Aslında gelişme de bu doğrultudadır. Dile yerleşmiş olan şehir ve türevlerini kent ve türevleriyle değiştirmemeliyiz. Şehir, şehirler arası, şehirleşmek, şehir rehberi, şehirli, şehirlileşmek gibi eskiden beri dilde var olan biçimlerin yerine kent, kentler arası, kentleşmek, kent rehberi, kentli, kentlileşmek koymamalı, Türkçe sözlükler, terim sözlükleri bu yolu izlemelidir. Dildeki doğal gelişmeyi, yapıyı gözetmelidir. Bunların dışında şehir sözü ile kurulu biçimi bulunmayan kent soylu, kent soyluluk, kentsel, kentsel atık, kenttaş, uydu kent gibi daha çok belirli dallarda kullanılan yeni biçimler ve bundan sonra türetilecek terimler kent sözünü taban alabilir.

Her bilim dalında ve sanat kolunda olduğu gibi bizde terim bolluğu bulunmaktadır. Terim bolluğu kavram kargaşasına da yol açmıştır. Bir kavramın biri doğu ötekisi batı dillerinden alınmış; bir diğeri, hatta birkaçı Türkçe köklerden türetilmiş karşılıkları vardır. Bu durum şehir ve kent terimlerinde de görülür. Medine, belde, şehir, kent hepsi de yabancı kökenli olan ve aynı kavramı karşılayan bu sözlere dilimize yeni giren, anlamca biraz farklı megapol, met­ropol örneklerini de ekleyebiliriz.

Batıkent, Korukent, Bilkent gibi örneklerde sosyal tesisleri, alışveriş yerleri, yeşil alanları, binaları bulunan yerleşim alanı anlamındaki kent, TV8’de Antalya şehri için söylenen “Şehirleri kent yapan festivallerdir” sözünde turizm, ticaret ve kültür merkezidir. Buna göre kent’in insanların barınma, çalışma, ulaşım, alışveriş, dinlenme, eğlenme gibi ihtiyaçlarının karşılandığı yerleşim alanı, normal şehir anlamından başka ikinci anlamı da oluşmuştur. İkinci anlam Batıkent, Bilkent, Korukent örneklerinde olduğu gibi sınırlı yerleşim bölgeleridir.

Kent sözünün öteki örneklerine gelince bunlardan biri P. Safa’nın açıkladığı gibi dilde kullanıma giren başkent’tir. Kent’in bir diğer türevi ise ana kent’tir. Ana kent, aslı metropolis olan metropol’ün karşılığıdır. Metropol bugün ana şehir sözüyle de karşılanmaktadır. Bu durumda aslı megapolis olan ve dilimizde megapol olarak geçen bu sözün metropol’den ayrılan özelliği nedir? İstanbul megapol mü, metropol mü? Kullanımdaki bu kargaşayı gidermemiz gerekir. Ruşen Keleş, Kentbilim Terimleri Sözlüğü’nde megapol’ü, enginkent terimiy­le karşılamıştır. Verilen tanımdan anlaşılacağı üzere megapol, metropol’den daha büyük yerleşim yeridir. Bu durumda ana kent, metropol olduğuna ve çeşitli özellikleriyle şehir’den ayrıldığına göre TV8‘deki “Şehirleri kent yapan festivallerdir” sloganı herhalde “Şehirleri ana kent yapan festivallerdir” olmalıydı. Bu slogana göre de Antalya artık bir şehir veya kent değil bir ana kenttir.

Balık’tan şehr’e, şehir’den kent’e giden yolda kent sözüyle Türkçe özleşmiş, arılaşmış sayılamaz.


Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

Hiç yorum yok: