21 Nisan 2010 Çarşamba

Doğru Yazmak - Doğru Konuşmak 6

.







Karşılama, ağırlama, uğurlama, sözüm meclisten dışarı, çetleşmek üzerine.



Cumhuriyet Döneminde, aslı Arapça olup Osmanlı Türkçesinde kullanılan istikbal, i’zaz, teşyi’ sözlerine karşılık olarak önerilen karşılama, ağırlama, uğurlama Türkçenin kazandığı, yapıca doğru, yeni kelimelerdir. Dildeki fiillerden yararlanılarak önerilmiş olan bu üç yeni karşılığın ilgi çeken özelliği içerdiği sesler ve ekler bakımından aralarında bir ahengin bulunuşudur. Bu ahenk yapılan işin sırasına da uygun düşmüştür. Kişi veya kişiler birini veya birilerini önce karşılar, sonra ağırlar ve ardından uğurlar. Türklerin konukseverliğine uyan bu üç söz, gerçekten isabetli birer karşılık olmuştur.

Bu üç sözden ağırlama anlamındaki i’zaz sözü yanında Farsça kurallara göre kurulmuş izzet u ikram kelimesini de hatırlamalıyız. Bugünkü imlâmızda izzetüikram biçiminde bitişik yazdığımız bu söze herhangi bir karşılık önerilmemiştir. Bunun ağırlama sözüyle karşılanması kelimenin kullanıldığı yerlere pek uygun düşmemiştir. Günümüzde varlığını sürdüren bu sözün Farsça yapısını bozup bir izzet bir ikram biçiminde pekiştirmeli olarak kullandığımız da bir gerçektir.

Dil inkılâbının ilânından sonra başlayan süreç, önceki dönemlerden daha farklı, birtakım atılımların başlatıldığı yıllardır. Türkçe köklerden Türkçe eklerle çeşitli kelime türetmelerinin yapıldığı bu yıllarda gündemde istikbal, i’zaz, teşyi’ kelimeleri de bulunmaktadır. 28 Eylül 1941 tarihli Ulus gazetesinde “Millî Şef’in Hitabı ve Dâveti” adlı bir makale yazan Falih Rıfkı Atay, İsmet İnönü’nün o yılki Dil Bayramı’nda yeni Türkçe kelimeleri kullanma yolunda yaptığı çağrıyı değerlendirir. F. R. Atay, yukarıda söz konusu ettiğimiz kelimelerle ilgili olarak yazısında şöyle der:

“Acaba hangimiz istikbal etmek ve teşyi’ etmek yerine karşılamak ve uğurlamak karşılıklarının kullanılmayacağını iddia edebiliriz?”

Yapıca doğru kurulmuş ve anlamca da uygun olan bu sözlerin toplumca da benimseneceğine inanan yazar, karşılamak ve uğurlamak sözlerini savunuyor. Yazısında nedense ağırlamak ve onun eski karşılığı olan ‘izaz etmek kelimesine yer vermiyor.

İstikbal yerine karşılama, i’zaz yerine ağırlama, teşyi’ yerine uğurlama sözlerini kullanmak, Cumhuriyet Döneminin ilk yıllarında aydınları, yazarları ve özellikle bürokratları zorladığı bir gerçektir. Kişinin söz hazinesinde yer etmiş bir kelimeyi kullanmayıp, onun yerine önerilmiş bir biçimi benimsemesi herhâlde kolay olmamıştır. Üstelik bu üç söz resmî dilde, devlet dilinde yer etmiş, yasalara, yönetmeliklere geçmiş ve yıllarca kullanılmış terimlerdir. Bugünkü tutumuzla karşılaştırdığımızda onların anlaşılır olma uğruna alıştıklarından fedakârlık etmelerini bir erdemlilik örneği olarak nitelemeliyiz. Cumhuriyetin o ilk kuşağı, Türkçenin öne çıkarılmasında üstün bir duyarlık göstermiştir.

Aradan geçen 60, 65 yıl içinde istikbal kelimesinin anlamı daralmıştır. “Gelecek” anlamında zaman zaman kullanılan istikbal’in bugün “karşılama” anlamı dilden silinmiştir. İkram ise istikbal’e göre daha yaygın kullanılmaktadır. Bu söz özellikle hava yollarında ikram servisi, talih oyunlarında ikramiye biçiminde varlığını sürdürüyor. İkram etmek, ikramda bulunmak gibi yardımcı fiillerle de kullanımı vardır. Buna karşılık resmî dilde ağırlama daha yaygındır. Devlet bütçesinde ağırlama giderleri adı altında bir harcama kalemi bulunur. Ağırlama sözünün yasa dilinde, resmî dilde kullanılmış olması onun tutunmasını daha da hızlandırmıştır. Teşyi’ sözününse yaklaşık 40-50 yıldır dildeki kullanımı hemen hemen yok denecek durumdadır.

Karşılama, ağırlama ve uğurlama birbirine yakışan bu üç Türkçe sözü kısaca değerlendirirken bir hususu belirtmeden geçemeyeceğim. Dilcilerin her zaman göz önünde bulundurdukları ve bir türlü başaramadıkları bir husus, yabancı kelimenin Türkçe kelime ile karşılanması sırasında öne sürülen sözün, eski sözün bütün anlam inceliklerini karşılamasıyla ilgilidir. Bu husus, bugün batı dillerinden Türkçeye geçen kelimelere karşılık ararken de göz önünde bulunduruluyor. Öteki anlamların karşılanamadığı durumlarda ise, gösterilen karşılığın zamanla o anlamları da kazanacağı öteden beri iddia ediliyor. Ancak bu beklenti kolay kolay gerçekleşmiyor. Eski sözün anlamlarından biri veya birkaçı aradan uzun yıllar geçtiği hâlde karşılanamıyor; önerilmiş sözde toplanamıyor. Onu karşılayan kelime de eskidiği için ya söz konusu anlamlarıyla tarihe karışıyor veya taşıdığı anlamlardan dolayı dilde varlığını sürdürebiliyor. Yalnız bu arada eski sözün kullanım alanı da iyice daralıyor; söz konusu yabancı kelime bir bilim dalında veya bir sanat kolunda varlığını sürdürüyor. Mıntıka’nın yerini bölge sözünün alması, mıntıka’nın ise askerî bir terim olarak mıntıka temizliği sözünde yaşaması bu duruma örnektir.

Karşılığı bulunmuş bir yabancı sözün deyimler, terimler içindeki durumu da başlı başına bir meseledir. Yabancı bir söz deyimlerde veya terimlerde varlığını sürdürebiliyor. Türkçe karşılığı deyimlerdeki, terimlerdeki eski sözün yerini alamıyor. Özellikle deyimlerde kalıplaşmış yapı, arada kullanılan durum ekleri bu değişmeye engel oluyor. Oldukça karışık bir durum gösteren bu gelişmeler için şu bir iki örneği verebiliriz:

Hâl kelimesi durum olarak karşılanabiliyor ama hâli vakti yerinde deyiminde hâl yaşıyor. Dil bilgisi yazanların bazıları hâl ekleri bazıları durum ekleri terimini tercih ediyor. Hukuk dilinde hâl sözünü içeren iyi hâl kâğıdı örneğinde hâl varlığını koruyor.

Güzellik anlamındaki hüsün sözü günümüzde iyice eskimiştir. Ancak hüsnükabul, hüsnükuruntu, bir yazı türü olan hüsnühat teriminde hüsün sözü yaşıyor.

Batı dillerinden geçen kelimelerle ilgili olarak yukarıda sözünü ettiğimiz meselenin bir başka boyutu vardır. Bugün öneri sözlere rağbet edilmediğini öncelikle belirtmek zorundayım. Kişilerin söz hazinelerine sahip çıkması, bir değişikliğe razı olmaması dile yalnızca bir iletişim aracı olarak bakması üzerinde dikkatle durulması gereken bir husustur. Bir zamanlar geçit resmi olması gerekirken Farsça kurallara göre yapılmış resmigeçit biçimi geçerliydi. Farsça kuralları koruyan bu anlayış artık yıkılmış sayılır. Ancak ne hikmetse bu kez de batı dillerinin kurallarına merak salınmıştır. Sadeleştirme tarihi içinde yeni başlamış olan bu dönemdeki meseleler, çeviri sözler, radyolara verilen adlarda görüldüğü gibi, batı dillerinin kurallarına göre kurulan tamlamalar bugün olduğu gibi gelecek kuşakların başlıca sorunu olacaktır.
Sözüm meclisten dışarı
Yukarıdaki açıklamalarım arasında dili sadeleştirme, Türkçeyi öne çıkarma çalışmaları içinde bazı sözlerin, içerdiği kelimelerin karşılığı bulunamadan tarihe karıştığını belirttim. Bunun yanında sosyal ve kültürel gelişmelere bağlı olarak unutulan, kullanımdan düşen sözler de bulunmaktadır. Bunlardan bazıları dilde gerçekten birer boşluk yaratmıştır. Bu tür örneklerden biri olan sözüm meclisten dışarı sözü üzerinde biraz duralım. Yaptığım kısa bir araştırmaya göre dildeki en eski biçimi hâşâ min huzur veya hâşâ anilmeclis olan ve değişik anlamda Osmanlı Türkçesinde kullanılmış bulunan bu sözler Arapça kurallara göre yapılmıştır. Bir tür kalın kumaş parçası anlamındaki haşa kelimesinden ayırmak için hâşâ kelimesi İmlâ Kılavuzu’nun dizin bölümünde düzeltme işaretiyle verilmiştir. Kelimenin heceleri de uzun söylenir. İçerdiği kelimeleri Arapça olan bu sözlerden hâşâ min huzur zamanla Türkçeleştirilmiş ve hâşâ huzurdan biçiminde kullanılmıştır. Daha kibar bir ortamda veya topluluktaki kişilere saygı göstermek amacıyla bu söz hâşâ huzurunuzdan diye de kullanılır. Hâşâ, anlam olarak “reddetme, kabul etmeme, sakınma” demektir. Huzur ise Türkçede çeşitli anlamlar kazanmış, huzurlu, huzursuz biçiminde sıfatları yapılmıştır. Örneğimizde bir yerde toplu hâlde bulunanlar anlamında olan huzur, Reşat Nuri Güntekin’in Değirmen adlı eserinde (Bir eğlenceye katılmak üzere) Reddetmeyeceğinizi bilsek zatı âlinizden de rica ederdik. Huzurunuz bize şeref verirdi (s. 18) cümlesinde huzur bu kez “bulunma” anlamdadır.
Hâşâ anilmeclis ise sözüm meclisten dışarı biçiminde karşılanmıştır. Bir toplulukta söz söyleme adabıyla ilgili olan bu hazır söz kalıbının zamanla dilde, özellikle halk arasında sözüm yabana, hâşâ oturanlardan biçiminde başka türleri de oluşmuştur. Hâşâ sümme hâşâ biçiminde Türkçede kullanılan bir diğer Arapça sözde de hâşâ kelimesi bulunmaktadır. Bu söz ise kesinlikle reddetme, söylenenin veya bir durumun olmasına imkân, ihtimal vermeme söz konusu olduğunda kullanılır. Konumuzla doğrudan ilgili olmadığı için hâşâ sümme hâşâ’ yı hatırlamakla yetinelim.
Bu örneklerin yanı sıra daha edebî bir anlatımla Osmanlı Türkçesinde aynı kavramı taşıyan sizi tenzih ederim biçiminde bir başka kullanım daha vardır. Bunların hangi tarihte kullanıma girdiği bir başka araştırma konusudur. Ancak yazı dilinde ve halk ağzında böylesine çeşitlenen bu sözlerin Türk toplumunda özel bir yeri olması dikkat çekicidir. Bundan konuşmanın edep ölçüleri içinde yapıldığı anlamı çıkarılabilir. Irak’ta yaşayan Türkmenler, yukarıda sıraladığım sözler yanında aynı kavramın haşa işidenlerden biçimini kullanırlar. Azerbaycanlılar da bu kavramı, Lâtifesi sizden uzak, Metlebden kenar gibi daha değişik kalıp sözlerle ifade ederler. Bu kullanımda metlep’in aslı olan matlap, bahis, konu anlamına gelen Arapça bir kelimedir.
Konuşmadaki bu edep öteki Türk cumhuriyetlerinde yaygındır. Doç. Dr. Halil İbrahim Usta’dan aldığım bilgiye göre Kazakistan’da bu kavram Sizge katısı jok, Sizge tiyisti emes biçiminde de kullanılıyor. Burda s sesini ş’ye, j sesini y’ye çevirelim. Tiyis sözünü tiyiş yani değiş biçiminde değerlendirirsek, Size değiyi yok, Sizinle ilgili değil biçimi elde edilebilir.

Bugün yeni kuşaklar sözüm meclisten dışarı veya bunun öteki türlerini genellikle kullanmıyorlar. Konuşmadaki edep ölçüleri genel olarak devam ederken bununla ilgili özel sözlerde bir zayıflık ve eksiklik doğmuştur. Dikkat ediyorum, böyle bir söz, daha çok “Sizden (veya sizlerden) özür dileyerek bir şey söylemek zorundayım” ya da “Affedersiniz ama söylemek zorundayım, biraz kaba kaçacak ama!” gibi daha çok söz konusu kavram, kalıp bir sözle değil, açıklama cümleleriyle ifade ediliyor. Bunun sebeplerini göstermek başlı başına ayrı bir araştırma konusudur. Bununla birlikte sözüm meclisten dışarı’nın bugün pek kullanılmaması, içindeki anlamı eskimiş sayılan meclis kelimesinden kaynaklandığı düşünülebilir. Meclis burada “bir araya gelmiş ve belli bir düzeyde olan kimseler, grup, bir sohbete katılanlar” anlamındadır.

Bulunan topluluğa uymayan, bu toplulukça kaba, çirkin sayılabilen bir sözün, bir açıklamanın yapılmasına gerek duyulduğunda söze sözüm meclisten dışarı ile başlanır. Bu anlayış çerçevesinde “Sizi veya sizleri bu söylediklerimin dışında tutarım, soyutlarım” anlamında sizi tenzih ederim sözü de bulunmaktadır. Bu sözün de dilden silinmeye yüz tutmuş olmasını içerdiği tenzih kelimesine bağlayabiliriz. Resmî dilden tenzifat ve tenvirat kelimelerinin çıktığı ve yerine temizlik ve aydınlatma sözlerinin geçtiği tarihten bu yana kanaatimce sizi tenzih ederim yani sizi bu söylediklerimden uzak, ayrı, temiz tutarım anlamı da dilde unutuldu.

Sözüm meclisten dışarı aslında Türkçe bir cümledir. Bunun tamlanmış biçimi ise sözüm meclisten dışarı olsun’dur. Karşıladığı duyguyu başka cümlelerle ifade etme yerine sözüm meclisten dışarı kalıp cümlesini söz hazinemize katıp yeri geldiğinde çekinmeden kullanmalıyız. Bu cümlenin dili sadeleştirme veya arılaştırmaya ters düşen bir tarafı yoktur. Bu kalıp söz anlatıma rahatlık katar. Türkçe konuşan öteki topluluklarda da böyle bir kalıp söz olduğuna göre bizim mevcut olan bir sözü dilden dışlamamız doğru olmaz.

İçerdiği bir iki yabancı kökenli sözden dolayı kullanımdan düşen daha pek çok kalıp sözümüz var. Bunlar bir yazı dizisi olacak niteliktedir. Birer hikmet taşıyan, gelenek göreneklere dayalı, yol yöntem gösteren ve pek çoğu da vezinli, kafiyeli olan bu sözlerin akılda kalması da kolaydır. Toplumumuzun özelliklerinden biri olan, az sözle çok şey ifade eden, insanı düşünceye yönlendiren bu örneklerden birini vermekle yetineyim. Daha çok ikinci dizesi bilinen beytin tamamı şöyledir:

Kadd-ı canana kimi ar’ar dedi kimi elif

Cümlenin maksudu bir ama riayet muhtelif

Türk Dil Kurumunun da başkanlığını yapan, Atatürk Döneminin şair ve yazarlarından, Türkçeye gönül vermiş ve bu tutumundan dolayı zamanında eleştirilmiş olan Celal Sahir Erozan, bu beyti, “Müebbed Mesele Etrafında” adlı yazısında kullanmış. Konusu dönemin dil tartışmaları olan bu yazıda yazar, dil üzerine düşünce ileri sürenlerin hepsinin ortak amacının, dilin yabancı kelime ve kurallardan kurtarılması olduğunu belirterek kişilerin birbirlerini suçlamalarına bir anlam veremediğini işliyor (Halk Gazetesi, Edebî İlâvesi nu.: 25; Dr. Nesrin Tağızade Karaca, Celal Sahir Erozan, s. 246).

Yazar sözünün sonuna doğru herkesin maksudu yani kastettiği şeyin aynı olduğunu savunarak bu beyitle düşüncesini kuvvetlendiriyor. “Cananın boyuna kimisi ar’ar yani dağ servisi kimisi de (düz bir çizgiden ibaret olan elif işaretine benzeterek) elif’dir der; herkesin maksadı bir ama yorumlama muhtelif, farklı” demek olan bu beyti, bizim kuşak bilir ve kullanırdı. Hocalarımızdan benzeri sözleri öğrenmiştik veya o zamanlar okuduğumuz eserlerde geçen böyle beyitleri ezberlemek bize hoş gelirdi. Varılan sonucun aynı kapıya çıktığı, yalnız herkesin sonucu farklı yorumladığı durumlarda kısa yoldan bu beyitle konuşmaya nokta konurdu. Ar’ar, kadd, maksud sözlerinin eskimesiyle bu anlamlı beyit de ne yazık ki tarihe karıştı.

Sadeleştirme tarihi içinde dildeki her yabancı kelime, kalıp söz, deyim, terim ele alınırken kişiler ve kurumlarca bilimsel ölçüler içinde planlı, programlı bir çalışma yapılmadığından, meseleye daha çok dilseverlik açısından bakıldığından bugün pek çok tutarsızlıkların ortaya çıkmasına yol açılmış, telâfisi imkânsız sorunlar ortaya çıkmıştır. Bunun yanı sıra günümüzde dildeki sorunlar Türkiye gündeminin alt sıralarında kaldığından ve Cumhuriyet Dönemindeki bilinçlenmiş o eski ortam bulunmadığından, aydınların, özellikle siyasîlerin yabancı, Türkçe ayrımı yapmadan, aynı anlama gelen biri yabancı ötekisi Türkçe kelimelerin, yan yana kullanılabileceğini savundukları için dilin bir çıkmaza sürüklendiği açıktır.

2000’li yıllarda artık dile bilimsel ölçüler içinde bakmak zorundayız. Amatörce yaklaşımlar çeşitli sorunların doğmasına sebep olmuştur. Şimdi çözüm, eğitimde, bu konulara vâkıf yetişmiş eğiticilerin gayretlerinde, gerçekleri yansıtan ve doğru Türkçeyi işleyen kaynakların hazırlanıp topluma sunulmasındadır. Önce bu alt yapıyı hazırlamak gerekir.

Çetleşmek

Okunduğu veya söylendiği gibi yazdığım bu kelimenin aslı İngilizce chat biçimindedir. İletişim ağının hızla yayıldığı bu dönemde dilimize yeni yeni kelimeler girdi. Bu haberleşme türü ortaya çıktıktan sonra chat, İngilizcede yeni türetilmiş bir kelime değildir. Onlar dildeki mevcut bir kelimeye bu yeni anlamı da kattılar. Peki Türkçede bu kavramın bir adı yok muydu? Gevezelik etme, lâfazanlık etme, boşboğazlık etme, cırcırlık etme, çenesi düşme, çenesi düşük, dağdan bağdan söz etme, çenebazlık etme, sohbete dalma, tatlı tatlı sohbet etme, çalçen, çalçenelik etme gibi arandığında daha başka şekilleri bulunan, Türkçede ne çok fiilleştirilebilecek hazır ad var. Bu kavram -belki tuhaf karşılanacak- çetleşelim yerine kumrulaşalım sözüyle bile karşılanabilirdi. Türk halkının dildeki yaratmalarına fırsat verilmeden çetleşmek gelip dile oturdu.

Geldiği dilde chat gerektiğinde isim gerektiğinde fiil olarak kullanılır. “Çene çalmak, gevezelik etme, sohbet etmek” anlamında olan bu kelimenin bizdeki fiil biçimi -leş ekiyle yapılmıştır. Önceleri haberleşme ile başlayan, daha sonra telefonlaşma ile devam eden bir süreçte cepleşmek, fakslaşmak, alolaşmak, meyilleşmek gibi son on yılda yeni örnekler ortaya çıktı. Teknik alanlardaki bu hızlı gelişme daha kim bilir Türk insanına hangi yeni fiilleri türetme imkânı verecek. Zaping’e Türk Dil Kurumunca geçgeç karşılığı önerilmişti. Bunun fiilinin bu ara zaplamak biçiminde kullanıldığına tanık oluyoruz.

İyi ki dilimizde Türkçe köklerin yanı sıra daha çok yabancı dillerden gelen, adları fiil yapmaya yarayan bir -la (-le) ekimiz var. Bir zamanlar doğu dillerinden Türkçeye geçen adlar bu ekle türetilerek fiil yapılmıştır. Hastalanmak, selâmlaşmak, ayıplamak, acayipleşmek, hüzünlenmek, cesaretlendirmek vb. Batı ile temas sağlandıktan sonra da postalamak, kristalleşmek, aktualleştirmek gibi pek çok örnekle karşılaşmışız. Dilde yer eden bu fiiller, batıdan gelen pek çok yeni ada örneklik etmiş, bu ekle yabancı adlar fiil durumuna getirilmiştir. Şimdi aynı yolda yeni yeni türetmeler yapılıyor.

Ancak dil bilgisi kitapları bunca örneği istenilen biçimde inceleyip sınıflandırmamıştır. Ekin, bir yapım eki olduğunu belirtmek ve bunu seçilmiş örneklerle kanıtlamakla dil bilgisi yazarı görevini bitirmiş olamaz. Bu türemelerle ilgili akla takılan pek çok soru var. Arzlamak yok da neden arz etmek var. Neden cesaretlemek yok da cesaretlenmek, cesaretlendirmek var. Neden tele­fonlamak yok da telefonlaşmak var? Tamamlaşmak gibi bir biçim neden kullanılmamış? Kullanım oranları nasıldır? -lanmak, -landırmak, -laşmak, -laştır­mak, -latmak biçiminde fiil yapan ekle çatı eki neden kalıplaşır? Kalıplaşmanın dayandığı sebepler nelerdir? Dil bilgisi yazarlarının bütün örnekleri göz önüne alarak ve onları gruplayarak bu sorunları açıklaması gerekirken bu hususla ilgili kitap ve makalelerde herhangi bir bilgiye rastlanmaz. Bu durum kelimenin yabancı dildeki anlamı ile ilgili olduğu gibi yapılan yeni fiilin çatıya dayalı işlevi ile de ilgilidir. Neden bazı yabancı adlar Türkçede etmek bazıları da olmak yardımcı fiiliyle kullanılıyor? Bu mesele de söz konusu yabancı kelimenin geldiği dildeki anlamı, isim soyundan bir kelime olduğu hâlde geçişli veya geçişsiz bir kavram taşımasıyla ilgilidir. Aynı durum Türkçe kelimelerde de geçerlidir. Neden kurtlamak yok da kurtlanmak var? Kurtlanmak fiilinde işin içten içe yapıldığı, kendi bünyesinde oluştuğu bellidir. Dolayısıyla dönüşlü kavramı karşılayacak -n çatı ekine ihtiyaç vardır. Fiil yapma eki -la (-le) burada ikinci derecede önemlidir; onun görevi yalnızca ismi fiil yapmaktır. Asıl işlev çatı ekindedir. Kurtlamak fiili ise geçişli bir yapıya sahiptir; dolayısıyla kullanımına ihtiyaç duyulmamıştır. Kısaca değindiğimiz bu sorunu geçerek esas söylemek istediğimiz konuya gelelim.

Chatlaşmak mı, çetleşmek mi yazacağız? Yoksa bunun karşılığı olan karşılıklı çene çalmak fiilini mi kullanalım? Fakslaşmak mı belgegeçerleşmek, belgeçleşmek mi? Biz yaklaşık on yıldır, daha e posta ve elektronik mektubun kısaltması olan elmek sözlerinin hangisini seçeceğimize yaklaşık on yıldır karar veremedik. Görebildiğim kadarıyla e posta daha yaygın. Bunun fiilini yapmak gerektiğinde e postalaşalım mı diyelim yoksa doğrudan e posta ile haberleşelim mi diyelim? Telefonlaşmak dilde olduğuna göre alolaşmak fiiline gerek var mı? Buna bazı dilci arkadaşlarımız “Efendim, bunlar moda sözlerdir, günü gelir unutulur gider” diyebilirler. Alolaşmak belki zamanla terk edilecektir. Ama çetleşmek, fakslaşmak dilde yaşayacak, kullanımdaki ihtiyaca göre çeşitlenecektir. Alo deme’nin son yıllarda ne kadar sıklaştığına şaşıyorum. Telefon et anlamında Bana bir alo de! biçimi ne kadar çok kullanılıyor! Sözlükler bir süre sonra bunları maddeleri arasına almak zorunda kalacağa benziyor. Taşıyana kolayca ulaşmak veya ona bir haber bırakmak için icat edilmiş olan ve Türkçe Sözlük’e de giren çağrı cihazı ne çabuk unutuldu? Çağrı cihazı uygun ve yerinde bir adlandırmaydı. Belki faks da bir gün yerini daha değişik bir araca bırakacak ve yeni bir adla karşılaşacağız. Belgegeçer mi faks tartışmasına daha başka yabancı adlar konu olacaktır.

Aydınlarımız, yazarlarımız, Türkçecilerimiz her alanda Türkçeye akın eden bu yabancı kelimeler karşısında uyanık olmalı, bu sorunları gündeme getirmelidirler. Yabancı kelimenin özgün imlâsı ve özgün söyleyişiyle dile girmesine izin vermemelidirler. İlgili kuruluşları, şirketleri uyarmalıdırlar. Batı ülkelerinde de bu meseleler konuşuluyor. Onlar kullanmak zorunda kaldıkları yabancı kelimeleri dillerinin ses kurallarına bağlıyorlar. Yabancı kelimeleri okunduğu biçimde dillerine alıyorlar.

Dünyaya yaptığı dil inkılâbı ile örnek olan Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlarına bu tür sözlerin Türkçelerini bulup kullanmak, batının sosyal ve kültürel baskısı altında kalan toplumumuzda dili bu etkiden kurtarmak düşer. Bu çaba her yeni kavramın adlandırılmasında mümkün olmayabilir. Bu durumda özgün imlâsına itibar etmeden dile giren ve özel olmayan yabancı cins adlarını Türk söyleyişine göre dile mal etmek gerekir.


.







Ağrı Dağı, Ağrı dağı; Van Gölü, Van gölü; İstanbul Boğazı, İstanbul boğazı; ev sahipliği yapmak, vizyon üzerine.



İmlâmızın çeşitli sorunlarından biri, üzerinde yaşadığımız dünyadaki dağ, tepe, ova, akarsu (dere, çay, su, nehir, ırmak), boğaz, körfez, fener, vadi, baraj, göl, plato, yayla, orman, yarımada, takımada, kutup, okyanus, kıt’a, geçit gibi adlarla kurulu tamlamalarda ikinci kelimenin ilk harfinin büyük veya küçük yazılmasıyla ilgilidir. Örnek olarak Türkiye’nin en yüksek dağının adı Ağrı Dağı biçiminde mi, yoksa, bu coğrafya adının imlâsı Ağrı dağı mı? Bunun gibi en büyük gölümüzün adını Van Gölü diye mi, yoksa Van gölü olarak mı yazalım? Cebelitarık Boğazı, Kuzey Buz Denizi, Hazar Denizi, Hint Okyanusu, Ümit Burnu imlâsı mı doğru, Cebelitarık boğazı, Kuzey Buz denizi, Hazar denizi, Hint okyanusu, Ümit burnu mu doğru? Yeryüzünün çeşitli şekillerini, durumlarını, özelliklerini belirten dağ, tepe, akarsu (dere, çay, ırmak, nehir) boğaz, körfez, vadi, fener, baraj, göl, plato, yayla, orman, yarımada, takımada, kutup, okyanus, kıt’a, geçit gibi adlar acaba özel ada dâhil midir?

Van Gölü, Ağrı Dağı örneklerinde olduğu gibi bir yandan il adı bir yandan da dağ veya göl adı olan bu ikili kullanım karşısında gölü ve dağı, ilden ayırmak için Van Gölü, Ağrı Dağı biçiminde ikinci kelimeyi büyük harfle başlatmak bir çözüm olur mu? Uludağ örneğinde bir sorun yoktur. Taradığımız örneklerde Uludağ adında olduğu gibi ilk kelimesi sıfat olanlar genel olarak bitişik yazılmıştır. Bunun gibi Kızılırmak, Yeşilırmak, Soğanlıdere, Karadere, Karagöl, Karasu gibi bitişik yazılanlarda karışan bir durum pek olmuyor.

Bir il adı olan Sakarya’yı ırmak adından nasıl ayıralım? Sakarya Irmağı biçiminde yazarsak, ırmağı ilden ayırmış olur muyuz? “Hangi durumda il, hangi durumda ırmak olduğu cümlenin gelişinden anlaşılır, yazıda da bu özellik anlamdan çıkartılabilir; bu bakımdan yalnızca Sakarya sözünün ilk harfini büyük yazmak yeterlidir.” deyip işin içinden de çıkılabilir. Ancak bu da çözüm olmuyor; uygulamada kimisi Van Gölü, Sakarya Irmağı, kimisi Van gölü, Sakarya ırmağı yazıyor. Irmak adı Kızılırmak ile yerleşim yerinin adı olan Kızılırmak adlarının ikisi de bitişik yazıldığından imlâda bir karışıklık yaratmadığı gibi bunların ne zaman ırmak, ne zaman yerleşim yeri olduğu cümleden anlaşılıyor. Ama bir yerleşim adından ismini alan Konya Ovası, Haymana Platosu, Çanakkale Boğazı, Antalya Körfezi, Beyşehir Gölü yanında herhangi bir yerleşim yeri adıyla karışmayan Tuz göl, Kuskunkıran geçidi, Saros körfezi gibi tamlama biçimindeki adların ikinci kelimesini, burada yazdığımız gibi, küçük harfle mi başlatalım? Bunlar da diğerleri gibi bir coğrafya adı olduğuna göre, birlik olsun diye, söz konusu tamlamaların da ikinci kelimelerinin ilk harfi Tuz Gölü, Kuskunkıran Geçidi, Saros Körfezi biçiminde büyük mü olsun?

Bir sıfat tamlaması biçiminde olan Acıgöl’ün imlâsında bir sorun yoktur, çünkü bu kelime bitişik yazılmaktadır. Ancak Acıgöl örneğinde olduğu gibi bir sıfatla kurulan bu tür tamlamalar yapılan yayınlarda her zaman bitişik yazılmıyor. Küçük bir sorun gibi görünen bu tutarsızlıklar, haritalarımıza, ders kitaplarımıza, ansiklopedilerimize imlâları çelişkili örnekler olarak yansıyor. Türk Dil Kurumu uzmanlarıyla Bayındırlık Bakanlığı ve İç İşleri Bakanlığı uzmanları bir araya gelerek birkaç toplantıda bu tutarsızlıklara son verip, yayınlarda istikrar sağlayabilirler.

İlçenin adı Elmadağ, dağın adı ise Elma Dağı veya Elma dağı. Bunun gibi ilçe adı Emirdağ, yanı başındaki dağın adı Emir Dağı veya Emir dağı. İlçenin adı Arpaçay, ırmağın adı Arpa Çayı veya Arpa çayı; Eciyas mı Erciyes mi? Karayollarının yayımladığı haritalarda göl, ırmak, çay adları bazen küçük bazen büyük. Bu adların tek tek görüşülüp standardı sağlanmalıdır.

Yeryüzünün öteki coğrafya adlarını nasıl yazacağımız da ayrı bir sorundur.

Çeşitli kaynaklarda, değişik haritalarda ırmağa nehir, nehire ırmak dendiğini görmekteyiz. Türkçe kökenli ırmağın Arapça kökenli nehirden bir farkı var mı? Bir akarsu bazen çay, bazen dere bazen de su ile bütünlenip adlandırılıyor. Bunların birbirinden ayrılan özellikleri nelerdir? Önce ırmağın, nehrin, çayın, derenin, suyun tanımlarını doğru bir biçimde yapmalı ve bu terimleri yayınlarda birbirine karıştırmamalıyız. Örnek olarak Manavgat Nehri mi, Manavgat Irmağı mı, Manavgat Çayı mı Manavgat Suyu mu? Bolu yöresindeki Çorlu suyu’na, Hayrabolu suyu’na neden su denmiştir? Reşat İzbırak’ın Coğrafya Terimleri adlı kitabında su’yun bu tanımı yoktur. Bu örnekleri düşünürken Karasu örneğini de hatırlatmalıyız.

Unutmamak gerekir ki, mesele yalnızca yukarıda sıraladığımız coğrafya adları ile sınırlı değildir. İli, ilçeyi, köyü, beldeyi, sokağı, caddeyi, mahalleyi, kaleyi, höyüğü tamlama biçimindeki adlandırmada büyük harfle mi yazacağız? Ankara keçisi, tiftiği, Van kedisi, Beypazarı kurusu, Maraş dondurması gibi örneklerdeki kediyi, keçiyi, tiftiği, kuruyu, dondurmayı da mı büyük harfle başlatacağız?

Kılavuzlarda ve bu konuyu ele alan öteki başvuru kitaplarında verilen örneklerin sayıları kısıtlıdır. Sırf kuralı belirlemek için birkaç örnek vermekle yetinilir.

Kural koyarken bir araya getirilmiş örneklerden hareket etmek ve kuralı, taranmış malzemenin ortak özelliklerinden çıkarmak gerekir. Bu düşünceyle, bir yerleşim adıyla veya denizlerimizden birinin adıyla karışabilen örnekleri sıralamaya çalışalım:

Konya Ovası, Ergene Ovası, Muş Ovası, Bolu Ovası, Ağrı Dağı, İznik Gölü, Akşehir Gölü, Van Gölü, Çıldır Gölü, Çekerek Irmağı, Ceyhan Nehri, Ergene Nehri, Gediz Nehri, Sakarya Nehri, Dicle Nehri, Çoruh Nehri, Fethiye Körfezi, Dikili Körfezi, Antalya Körfezi, İskenderun Körfezi, Anamur Burnu, Ankara Çayı, Manavgat Çayı, Banaz Çayı, Ermenek Çayı, Dalaman Çayı, Mengen Çayı, Kelkit Çayı, Emet Çayı, Gönen Çayı, Bitlis Çayı, Orhaneli Çayı, Hayrabolu Deresi, Çorlu Suyu, İstanbul Boğazı, Çanakkale Boğazı, Çubuk Barajı vb.

Yukarıda yaptığımız sıralamayı bir de herhangi bir yerleşim yeri adıyla karışmayan örnekleri bir araya getirerek yapalım:

Ihlamur Vadisi, Aras Nehri, Murat Nehri, Göksu Nehri, Meriç Nehri, Tunca Nehri, Fırat Nehri, Seyhan Nehri, Menderes Irmağı, Hasan Uğurlu Barajı, Altınkaya Barajı, Seyhan Barajı, Sarıyer Barajı, Hirfanlı Barajı, Ömerli Barajı, Gökçekaya Barajı, Kayalıköy Barajı, Erçek Gölü, Salda Gölü, Hazar Gölü, Abant Gölü, Eber Gölü, Süphan Dağı, Nemrut Dağı, Erciyes Dağı, Kaz Dağı, İnce Burun, Kerempe Burnu, Tanin Geçidi, Kurubaş Geçidi, Zigana Geçidi, Kuskunkıran Geçidi, Sertavul Geçidi, Sığacak Körfezi, Saros Körfezi, Porsuk Çayı, Harşit Çayı, Menderes Çayı, Zilan Deresi, Karasu Deresi vb.

Çeşitli haritalardan ve coğrafya ile ilgili kitaplardan derlediğimiz bu sayılı adların elimizde tam bir dökümünün bulunması gerekir.

Yukarıda ikinci kelimelerin ilk harfini birlik olsun diye büyük yazarak verdiğim bu coğrafya adlarının imlâsı başvurduğumuz ansiklopedilerde, baktığımız haritalarda ve çeşitli kaynak kitaplarda farklıdır ve birbiriyle çelişir durumdadır. Bu soruna çözüm getiren Türk Dil Kurumunun açıklamaları ise 1965 yılına rastlar. 1928’den 1965’e yaklaşık 40 yıl Türk Dil Kurumunca çıkarılan kılavuzlar ve başvuru kitapları bu imlâ meselesi üzerinde durmamış ve bu zaman dilimi içinde Türk Dil Kurumunca çıkarılmış olan imlâ kılavuzlarında yerleşim yerinin adıyla karışabilen coğrafya adının ikinci kelimesinin baş harflerinin nasıl yazılacağı hakkında herhangi bir bilgi yer almamıştır.

Bugüne kadar kılavuzların dizinlerinde yalnızca il ve ilçe adlarına yer verilmiştir. Özel ad niteliği taşıdığı ileri sürülen dağ, tepe, akarsu (dere, çay, ırmak, nehir), ova, boğaz, körfez, göl, plato, yayla, takımada, yarımada, kutup, okyanus geçit, orman, burun, vadi, baraj gibi adlarla kurulu tamlamaların nasıl yazılacağı imlâ kılavuzlarının dizinlerinde yer almamış ve bu durum çözülmemiş bir sorun olarak sürüp gelmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki, imlâdaki bu kargaşa, biraz da muhtelif tarihlerde Türk Dil Kurumunca çıkartılmış olan imlâ kılavuzlarından veya eserleri piyasada olan, belledikleri ve kabul gördükleri bir imlâ tutumundan vazgeçmeyen yazarlardan kaynaklanmıştır.

Konu ilk defa 1965’te Türk Dil Kurumunca Vecihe Hatiboğlu’nun başkanlığında hazırlanmış olan Yeni İmlâ Kılavuzu’da bir iki örnekle ele alınmıştır. Konu ile ilgili sınırlı bilgi şöyledir:

“Özel ad kavramını karşılayan tamlamalar birleşik kelimeler değillerse ayrı yazılmalıdır: Van gölü, Van kalesi, Usturumca ormanları, Toros dağları, Konya ovası gibi.”

Bu açıklamadan, dolaylı olarak anlaşılan husus, Uludağ, Kızılırmak, Acıgöl gibi bitişik yazılanlar hariç, diğer tamlama biçiminde olan coğrafya adlarının ilk kelimesinin ilk harfini büyük yazmanın yeterli oluşudur. Buna göre Van Gölü örneğinde olduğu gibi hem il adı hem de göl adı olan veya Sakarya ırmağı, örneğinde olduğu gibi hem il hem de ırmak adı olan coğrafya adlarının tamlama biçiminde olanlarının ikinci kelimesinin ilk harfi özel ad sayılmıyor ve bu sebeple de büyük yazılmasına gerek görülmüyor.

Sakarya’da balık avladım biçimindeki bir cümlede Sakarya sözünün ırmak olduğu anlaşılıyor ve bu kelime ırmaksız kullanılabiliyor. Fakat Van’da balık avladım cümlesinde ise bir düşüklük söz konusu oluyor. Burada Van’a göl sözünü eklemek gerekiyor. Bu durumda, Van Gölü sözü tamlama yapısında bir birleşik kelime sayılacağından her iki kelimenin ilk harflerinin büyük yazılması gerekiyor. Sakarya Nehri tamlamasında bu derece bir anlam yetmezliği belki yaşanmıyor ama Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı veya Marmara Denizi, Marmara Bölgesi, Marmara Adası örneklerinde karışma söz konusu olabiliyor. Gemi İstanbul’dan geçti ile Gemi İstanbul Boğazı’ndan geçti örneklerindeki anlam farklıdır. Burada ilginç olan durum “boğaz”ın tek başına İstanbul Boğazı’nı karşılayabilmesidir. Ancak bu durumda bana göre Gemi boğazdan geçti örneğinde boğaz tek başına İstanbul Boğazı sözünün yerinde kullanılıyorsa, ilk harfinin büyük yazılması gerekir. Bu açıklamalara bakıp tamlamayı oluşturan ikinci kelimeyi yani tamlananı genel olarak yazmak, kullanmak zorundayız. Bu örneklere bir birleşik kelime gözüyle baktığımıza göre acaba ikinci kelimenin ilk harfini büyük mü yazsak? Bunun aksi de düşünülebilir. İkinci kelimenin ilk harfinin küçük yazılmasında yani birleşik kelimeye dâhil edilmemesi durumunda getirilen ekin bir kesme ile ayrılmasına da ihtiyaç kalmaz.

1965 yılından sonra çıkmış haritalara, ders kitaplarına baktığımızda ikinci kelimenin ilk harfinin Yeni İmlâ Kılavuzu’nda belirtildiği gibi küçük yazıldığını görüyoruz. Örnek olarak o tarihlerde Prof. Faik Sabri Duran imzasıyla çıkan Büyük Atlas (Kanaat yayınları/İstanbul)’a İstanbul boğazı, Çanakkale boğazı, Saros körfezi, Enez körfezi, Edremit körfezi, Antalya körfezi, Fethiye körfezi, Edremit körfezi, Çandarlı körfezi, Amik gölü, Van gölü, İzmit gölü, Eğridir gölü, Burdur gölü, Haymana yaylası Kerempe burnu, Anamur burnu, Bozok yaylası, Konya ovası, Muş ovası, Ağrı dağı, Elma dağı, Palandöken dağı, Botan çayı, Arpa çayı vb. coğrafya adlarının ikinci kelimeleri küçük harfle başlamıştır. Bu durumda söz konusu coğrafya adlarının ikinci kelimesine getirilen eklerin de bir kesme ile ayrılmasına gerek kalmamıştır.

Bu haritada dikkati çeken husus, Fırat, Dicle, Aras, Çoruh, Sakarya gibi büyük nehir adlarına, ırmak veya nehir kelimelerinin eklenmemiş olmasıdır. Millî Eğitim Bakanlığının onayını alan bu atlasta anlaşılan yukarıda söz konusu ettiğimiz Yeni İmlâ Kılavuzu’na uyulmuştur.

1977 yılına gelindiğinde birçok konuda olduğu gibi bu konuda da yeni bir imlâ anlayışı ortaya konmuş ve Doğan Aksan yönetiminde Türk Dil Kurumunca çıkartılan Yeni İmlâ Kılavuzu’nda bu kez tamlamayı oluşturan ikinci kelimenin ilk harfinin büyük yazılması kabul görmüştür. “Büyük Harflerin Kullanılışı” başlığındaki açıklamanın örnekleri şöyledir:

“Kıta, bölge, dağ, ova, deniz, göl, akarsu, orman vb. coğrafya adları: Asya, Afrika, Toroslar, Alpler, Palandöken, Çukurova, Konya Ovası, Sapanca, Fırat, Dicle, Aras, Belgrat Ormanları ... gibi (27. s.).

Anlaşılan 1965’te henüz barajlar gündemde değildir. Bu sebepten barajlarla ilgili örneklere yer verilmemiştir.

Verilen örnekler arasında konumuzla ilgili Konya Ovası ve Belgrat Ormanları’ndan oluşan iki örnek bulunmaktadır. Bu iki sözde ikinci kelimenin ilk harfleri büyük yazılmıştır.

Konu ile ilgili bir başka bilgiyi “Bileşik Sözcükler” başlığı altında bulmaktayız. Açıklama şöyledir:

“Tamlama biçiminde kurulmuş, ancak kalıplaşmamış özel adların (dağ, ova, deniz, göl, akarsu, savaş, anlaşma, devlet adları ... vb.) her sözcüğü büyük harfle başlanarak, ayrı yazılır: Ağrı Dağı, Köroğlu Dağları, Binboğa Dağları, Muş Ovası, Eskişehir Ovası, Atlas Okyanusu, Hint Okyanusu, Van Gölü, Eğridir Gölü, Sakarya Irmağı, Manavgat Çayı, Gülek Boğazı, Tahir Geçiti, Otuz Yıl Savaşları, Balkan Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Haçlı Seferleri, Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Federe Devleti, Monako Prensliği, Norveç Krallığı ... gibi” (34. s.).

Bu kılavuzda sıralanan örneklerin bazıları coğrafya adı değildir. İkinci kelimelerinin büyük veya küçük olarak yazılması sorununda nitelikleri farklı olan örnekler ayrı ayrı gruplandırılmalıydı.

Burada verilen coğrafya adlarından sonra gelecek çekim eklerinin kesme ile ayrılıp ayrılmayacağı hususunda da bir bilgi bulunmamaktadır.

Daha sonra Türk Dil Kurumunca 1981 yılında çıkartılan Yeni İmlâ Kılavuzu’nda yukarıda yapılan açıklamalar aynen korunmuş, ilâve bir bilgi eklenmemiştir.

Okul kitapları ve atlasların, bu kez söz konusu ettiğimiz bu kılavuzlara uymaya çalıştıkları anlaşılıyor. Örnek olarak Modern Büyük Atlas (Arkın Kitabevi, İstanbul)’ta tamlama biçimindeki coğrafya adlarının ikinci kelimelerinin ilk harfi büyük yazılmıştır. Saros Körfezi, Edremit Körfezi, Gökova Körfezi, Antalya Körfezi, Fethiye Körfezi, Tuz Gölü, Van Gölü, Çıldır Gölü, Erçek Gölü vb.

Atlasta çelişkili durumlar da bulunmaktadır. Çanakkale Boğazı, örneğinde, boğaz kelimesinin ilk harfi büyük, ama İstanbul boğazı’nın ikinci kelimesinin ilk harfi küçük. Ancak dağ adlarının ikinci kelimelerinin ilk harfi bir önceki kılavuzda belirtildiği gibi küçük yazılmış ve 1977, 1981 tarihli kılavuzlarda getirilen esaslara uyulmamış. Elma dağı, Erciyas dağı, Süphan dağı, Nemrut dağı vb. Hâlbuki 1977, 1981 tarihli kılavuzlar dağ adlarının büyük yazılmasını istemektedir. Bunun gibi baraj adlarının ikinci kelimesinin ilk harfi de küçük yazılmış: Hirfanlı barajı, Sarıyer barajı, Keban barajı vb.

Örneklerdeki imlâ karışıklığından anlaşıldığına göre tamlama biçimindeki yer adlarının ikinci kelimelerinin küçük yazılmasıyla ilgili olarak başlangıçta sağlanmış olan istikrar daha sonra bozulmuştur.

1988 yılında Türk Dil Kurumunca Hasan Eren’in başkanlığında çıkartılmış olan Genişletilmiş Yeni Baskı İmlâ Kılavuzu, tamlama biçimindeki yer adlarının ikinci kelimelerinin ilk harfinin nasıl yazılacağını “Yer adlarının yazılışı” adlı başlıkta ele almıştır. Konu ile ilgili yapılan açıklama şöyledir:

“Aral gölü, Balkaş gölü, Leman gölü, Marmara denizi, Alp dağları, Altay dağları, Ural dağları, Sakarya ırmağı, Meriç nehri, Tuna nehri, Ankara şehri, Abant gölü gibi birtakım coğrafî adlar da vardır. Bu adlarda geçen göl, dağ, deniz, ırmak (nehir), şehir kelimelerinin büyük yazılması düşünülemez. Çünkü bu adların birinci bölümü göl, dağ, deniz, ırmak (nehir), şehir kelimelerinin verdiği coğrafî kavramı bildirmektir. Marmara bir deniz adıdır. Bunun gibi, Sakarya da bir ırmaktır. Tuna da bir nehir adıdır. Ankara da bir şehir adıdır. Bu adlar tek başlarına da kullanılabilir ve belli bir coğrafî kavramı bildirebilir. Buna göre bu adlardan söz ederken göl, dağ, deniz, ırmak (nehir), şehir kelimeleri küçük yazılacaktır.

Buna karşılık Çanakkale Boğazı, Van Gölü, Beyşehir Gölü gibi adlarda boğaz, göl kelimelerinin büyük yazılması gerekir. Çünkü bu adlarda Çanakkale, Van, Beyşehir adları tek başına kullanıldıkları zaman birer şehir bildirirler. Bu bakımdan boğazın adı Çanakkale Boğazı, göllerin adları da Van Gölü, Beyşehir Gölü diye yazılır.” (22. s.)

Türk Dil Kurumunca Ahmet Bican Ercilasun’un başkanlığında 1996 ve 2000 yıllarında çıkartılan İmlâ Kılavuzları’nda yukarıdaki açıklamaya uyulmuş, örnekler artırılarak 2000 tarihli İmlâ Kılavuzu’nda şu bilgiler verilmiştir:

“Yer adlarında ilk isimden sonra gelen deniz, nehir, göl, dağ, boğaz vb. tür bildiren ikinci isimler küçük harfle başlar: Marmara denizi, Aral gölü, Balkaş gölü, Sakarya ırmağı, Meriç nehri, Alp dağları, Altay dağları, Erciyes dağı. Ancak ikinci isim özel isme dâhil ise ve ikisi birden kastedilen kavramı karşılıyorsa, ikinci isim de büyük harfle başlar: Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı. Beyşehir Gölü, Van Gölü, Tuz Gölü, Anadolu Kavağı, Rumeli Kavağı, Gülek Geçidi, Ağrı Dağı, Konya Ovası, Haymana Ovası, Muş Ovası, Adalar Denizi. Bu örneklerde ikinci isim kullanılmadığı takdirde söz konusu yer adı anlaşılmaz. Meselâ Çanakkale Boğazı sadece Çanakkale kelimesiyle anlatılamaz; sadece Çanakkale denildiği zaman Çanakkale şehri anlaşılır” (27. s.)

1965 yılında çıkan kılavuzla 1977 yılında çıkan kılavuzu gözden geçirdiğimizde şu hususu görüyoruz:

Biri, tamlama biçimindeki yer adının ikinci kelimesinin küçük yazılmasını, ikincisi ise, büyük yazılmasını doğru buluyor. 1996 ile 2000 imlâ kılavuzları ise, her ikisini de göz önüne alarak yeni bir görüş getiriyor. Bu görüşe göre ilk isim tek başına söz konusu tamlama biçimindeki coğrafya adını (Çanakkale Boğazı) karşılayamıyorsa ve ancak ikinci isimle birlikte coğrafya adını karşılıyorsa, bu durumda ikinci isim de büyük harfle başlamalıdır. Bunun dışında tamlama biçimindeki coğrafya adlarının (Tuna nehri) ikinci kelimelerinin ilk harfi küçük önceki kelimelerinin ilk harfi ise büyük yazılmalı.

Aradan geçen şu birkaç yıl içinde söz konusu coğrafya adlarının imlâsındaki kargaşanın durulmadığı, hem yapılan yayınlardan hem de Türk Dil Kurumuna gelen sorulardan anlaşılmaktadır. Ders kitaplarının denetimini yapan Talim Terbiye Kurulundan da bazı örnekler gösterilerek konuya açıklık getirilmesi istenmektedir. Bu durum, ikinci kelimenin tamlamayı anlam bakımından hangi durumlarda tamamladığının yeterince anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. İlgililerin kolayına giden husus ise, ikinci kelime ya hep küçük olsun ya da hep büyük olsun doğrultusundadır.

Bu konuda bir değişiklik kararı vermeden önce yayınlara bakmakta, örneklerin tamamının el altında bulundurulmasında yarar vardır. Millî Eğitim Bakanlığınca çıkartılmış olan ve tamamlanması 50 yıl süren Türk Ansiklopedisi’­n­deki durumu baştan ve sondan birkaç maddeye bakarak belirlemeye çalışalım:

Ankara ile ilgili maddelerde Çubuk Ovası, Hatip Çayı, Bent Deresi adlarında ikinci kelimenin ilk harfi büyük yazılırken, Sakarya ırmağı sözünde ikinci kelime küçük harfle başlamıştır. Ekte verilen haritada Çubuk barajı örneğinde de durum aynıdır. Adana maddesinde Gülek Boğazı büyük harfle yazılırken Seyhan ırmağı, Ceyhan ırmağı küçüktür. Türk Ansiklopedi’sinin sonuna doğru yer almış maddelerde, örnek olarak Samsun maddesinde, Karadeniz bölgesi, Terme çayı, Kürtün nehri, Tersakan çayı, Bafra ovası, Çarşamba ovası, Lâdik gölü, Akarcık gölü gibi örneklerde nehir, çay, bölge, ova sözlerinin ilk harfleri küçük yazılmıştır. Çizimlerdeki ve ekli haritalardaki coğrafya adlarının imlâsı, maddelerdeki açıklamalarda yer alan coğrafya adlarının imlâsıyla yer yer birbirini tutmamaktadır.

Meydan Larousse adlı ansiklopedide baştan sona kadar tamlama biçimindeki coğrafya adlarının ikinci kelimeleri küçük harfle başlatılmıştır. Ansiklopedinin başından ve sonundan birkaç maddeden aldığımız şu örnekler uygulamayı göstermektedir:

Bolu maddesinde Seben dağı, Bolu dağı, Sünnice dağı, Ilgaz dağları, Mudurnu ovası, Bolu ovası, Düzce ovası, Abant gölü, Devrek çayı, Göynük çayı, Melen suyu, Mudurnu çayı, Çerkeş suyu, Bolu suyu, Çile doruğu ve Marmara bölgesi örneklerinde görüldüğü gibi ikinci kelimeler özel addan sayılıp büyük harfle yazılmamıştır. Trabzon maddesindeki örneklerde de aynı tutumu görüyoruz: Zigana geçidi, Trabzon feneri, Güzelhisar burnu, Zigana dağı, Çakırgöl dağı, Solaklı deresi, Trabzon ili, Trabzon şehri vb. Tekirdağ maddesindeki Marmara denizi, Ergene ovası, Çorlu suyu, Hayrabolu suyu vb. örnekleri bunlara katabiliriz. Van maddesinde ise şu örnekleri buluyoruz: Van gölü, Erçek gölü, Mengene dağı, Kurubaş tepesi, Zilan deresi, Bendimahi çayı, Botan çayı, Kotur çayı vb.

Karayollarının 2000 tarihli haritasında ise şu yol izlenmiştir:

Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı, İznik Gölü, Antalya Körfezi, Süphan Dağı, Tuz Gölü, Van Gölü, Keban Barajı gibi birçok coğrafya adı ÇANAKKALE BOĞAZI, İZNİK GÖLÜ, AĞRI DAĞI, ANTALYA KÖRFEZİ, KARAKAYA BARAJI biçiminde büyük harflerle yazılmış, böylece söz konusu imlâ sorunundan kurtulma sağlanmıştır. Bunun dışında küçük harfle yazılan bütün çay, nehir, baraj, burun, ırmak adlarını ise Ulubat Gölü, Eber Gölü, Akşehir Gölü, Meriç Nehri, Tunca Nehri, Aras Nehri, Sakarya Nehri, Göksu Irmağı, Porsuk Çayı, Kelkit Çayı, Ermenek Çayı, Orhaneli Çayı, Simav Çayı, Manavgat Çayı, Kerempe Brn., İnce Brn., Anamur Brn. örneklerinde ikinci kelimelerin ilk harfi büyük yazılmıştır.

Milliyet gazetesinin okuyucularına dağıttığı 1990 tarihini taşıyan Büyük Dünya Atlası’nda ise incelemekte olduğumuz coğrafya adlarının imlâsında tamlamayı oluşturan ikinci kelime genel olarak küçük harfle başlamıştır. Konu ile ilgili örnekler şunlardır:

Güney kutbu, Kuzey kutbu, Ümit burnu, Umman denizi, Kuzey Buz denizi, Hazar denizi, Cebelitarık boğazı, Bengal körfezi vb.

Ülkemize ait coğrafya adlarıyla ilgili örneklerde de aynı tutum sürdürülmüştür: Edremit körfezi, Gökova körfezi, Antalya körfezi, Fethiye körfezi, İskenderun körfezi, Konya ovası, Van gölü, Beyşehir gölü, Tuz gölü, Çıldır gölü, Fırat ırmağı, Murat ırmağı, Palandöken dağı, Süphan dağı, Emir dağı, Elma dağı, Erciyes dağı, Batman çayı, Tohma çayı, Garzan suyu, İstanbul boğazı, Çanakkale boğazı, Anamur burnu vb.

İşlediğimiz örnekler çerçevesinde coğrafya adlarının isimleriyle ilgili konuya genel olarak baktığımızda, yeni harflere geçtiğimiz yıllardan başlayarak başlangıçta ikinci kelimenin ilk harfinin daha çok küçük yazıldığı görülmektedir. 1970’li yıllardan itibaren ikinci kelimenin bazen büyük bazen küçük yazıldığı, imlâda bir istikrarın olmadığı, 1980’li yıllardan sonra da bu istikrarsızlığın devam ettiği söylenebilir. 1988’de coğrafya adına getirilen ikinci kelimenin özel adın kapsamında olup olmaması, yerine göre büyük yerine göre küçük yazılması, kullanıcıları zorlamış, anlaşılmayı güçleştirmiştir. Beliren eğilim, bu tür coğrafya adlarında ikinci kelimelerin ya hep küçük ya da hep büyük yazılması doğrultusundadır.

İkinci kelimenin kullanılmadığı doğrudan Fırat, Sakarya, Meriç, Seyhan Ceyhan, Dicle biçimindeki örneklerde de bir bağlayıcılığın olmaması gerekir.

İmlânın daha çok geleneğe bağlı olduğu düşünülürse, bu iki yoldan birinin seçilmesinin imlâda birliğin sağlanması açısından uygun olacağı kanaatindeyim. Türk Dil Kurumunun, İmlâ Kılavuzu’nun 2000 yılı baskısını gözden geçirerek bu yıl içinde yapacağı yeni yayınını ortaya koyarken, bu hususu dikkate almasını ve bu soruna bir çözüm getirmesini bekliyoruz.

Bu arada ülkemizdeki coğrafya adlarının bir kılavuzunun da yapılması düşünülmelidir.
Ev sahipliği yapmak

Dilimizde ev sahibi ve ev sahibesi örneklerinde olduğu gibi ev ile yapılmış iki sözümüz var. Ev sahibi bayansa, bu durumda eskiden ev sahibesi sözü kullanılırdı. Bugün giderek kullanımdan düşmüş olan ev sahibesi gibi dişilik kavramı taşıyan müdire, kâtibe sözleri de eskimiştir.

Yasalara göre bir konutu tasarrufu altında tutan kimse anlamında olan ev sahibi, bugün daha çok bir evi olan veya kiraya verdiği bir evi bulunan kimse için kullanılmaktadır. Sözlüklere girmemiş, açıklanmamış olan bu tamlamayla kurulmuş bir de ev sahipliği yapmak birleşik fiili vardır. Bunun gibi ev sahibi olmak birleşik fiili de sözlüklerde yoktur. Ev sahipliği yapmak yanında ev sahipliği etmek biçimi de kullanılırdı. Sözlüklere ev sahipliği etmek birleşik fiili de geçmemiştir.

Ev sahipliği yapmak veya ev sahipliği etmek sözlerini bir konuğu ağırlamak, onu evinde misafir etmek biçiminde tanımlayabiliriz. Bunu, konuğun rahatını sağlamak anlamında da kullanıyoruz. Son günlerde bu birleşik fiilin Antalya bu vahşete ev sahipliği yaptı veya İstanbul bu kazaya ev sahipliği yaptı biçimlerinde geçtiğini görüyoruz. Son olarak Kanal D’de 17.1.2004 Cumartesi gecesi saat 19.25’te haberler verilirken, yayın spikeri Ayşenur Yazıcı da haberinde bu birleşik fiili aynı biçimde kullandı. Bunun gibi Denizli bu saldırıya ev sahipliği yaptı biçiminde değişik kullanımlarına hayretle rastladığımız bu söz, Show televizyonunda da dillerden düşmüyor.

Ev sahipliği yapmak (etmek) yukarıda anlamını belirttiğim gibi bir meziyettir. Türklerin gelenek ve göreneklerinde bulunan olumlu bir iştir. Böyle bir sözün olumsuz eylemler için kullanılması kanaatimce doğru değildir. Bir saldırı veya bir kaza olayı, Türkçede cerayan etti, vuku buldu, meydana geldi gibi daha başka fiillerle anlatılabilir. Bu tür eylemlerin ev sahipliği yapmak birleşik fiili ile anlatılması gerçeklere uygun düşmemektedir. Bu arada ev sahipliği yapmak biçiminin yeni olduğunu ve bunun daha önceki biçiminin ev sahipliği etmek olduğunu belirtelim. Etmek fiili, park etmek örneğinde olduğu gibi yavaş yavaş yerini yapmak fiiline bırakıyor. Bunu bir gelişme değil, bir yozlaşma olarak değerlendirmek gerekir.

Vizyon

Gösterime girecek iki yerli sinema filminin haber konusu edildiği şu günlerde vizyon kelimesi gene sık sık kullanılmaya başlandı. TGRT’nin 17.1.2004 günü akşam haberlerinde kullanılan vizyon sözü için Türk Dil Kurumunca önerilmiş gösterim sözüne nedense itibar edilmiyor. Bunu bir tür bilinçsizliğe bağlamak istemiyorum. Muhtemelen bu durum vizyon’un Türkçe karşılığının gösterim olduğundan haberdar edilememiş olmadan kaynaklanıyor. Bir Türk’ün ve bir Türk televizyonunun gösterim dememesi, vizyon’u özellikle tercih etmesi mantıklı bir hareket olarak değerlendirilemez.

Birkaç gün evvel Sayın Hüseyin Movit’in bir özel televizyonda katıldığı dil programında verdiği ilginç örnekler arasında vizyon’u bulamadım. Bir başka programında bu sözün karşılığı olan gösterim sözü üzerinde durmasını ve bu karşılıkta ısrar etmesini bekliyorum.


Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

Hiç yorum yok: