15 Nisan 2010 Perşembe

Doğru Yazmak - Doğru Konuşmak 5

.


Gerçekçilik, gelecekçilik, varoluşçuluk, simgecilik, sizinki can da, oldu mu, kokainden dövdüm, advantage card üzerine.

Batı kökenli kelimeleri el birliği ile dilimize doldurduktan sonra şimdi oturup yakınmamız biraz anlamsız oluyor. Türk dili ve edebiyatı alanında eser veren, kitapları okullarda okutulan hocalarımız, batı kökenli pek çok terimi seve seve kullandılar. Edebiyatta realizm, sürrealizm, egzistansiyalizm; dilde akkuzatif, datif, linguistik vb. Belki o yıllarda sorunun boyutu bugünkü ölçülerde değildi. Bu sebeple onlar, batı kökenli bu tür kelime ve terimlerin sayılarının sınırlı olduğunu görerek endişe etmediler. Fakat onların o gün araladıkları kapı bugün ardına kadar açılmış, hatta bu terimler, özgün imlâlarıyla dilimize yerleşir olmuştur. Bazı edebiyat ve felsefe akımlarının adlarını ele alarak konuyu örneklemeye çalışalım.

Bir dönem yazdığı ders kitaplarıyla, Türkçeci tutumuyla, Türk Dil Kurumundaki çalışmalarıyla tanınan Cevdet Kudret, klâsisizm, romantizm, realizm, natüralizm, sembolizm, fütürizm, Dadaizm, sürrealizm, egzistansiyalizm, lirizm, rasyonalizm gibi terimleri Örneklerle Edebiyat Bilgileri adlı kitabında kullandı. Bu tür kitaplardan o günün öğrencileri didaktik, dramatik, lirik, trajik gibi yüzlerce batı kökenli kelimeyi de öğrenip kelime hazinelerine yerleştirdiler. Dil bilincinin bugüne göre daha kuvvetli olduğu o dönemlerde dikkatler Arapça ve Farsça kökenli kelimelere yoğunlaştırıldığı için Fransızca ve İngilizce kelimelerin Türkçeye girişinde bir sakınca görülmemiştir. O günkü bazı karşı çıkışlar da anlamsız bulunarak “Bunlar uluslar arası kelimelerdir.” diye gerekçe gösterilmiştir. Geçmişte ortaya atılan bu görüş, o günlerden bu günlere gelinceye kadar taban bulmuştur. Şimdi sorunu dile getirenlere “Dünya küçüldü.”, “Hangi çağda yaşıyoruz.” diye tepki gösteriliyor. Dönüşü zor bir yola girilmiştir. Öte yandan bu kelime ve terimlerle yetişmiş nesillerin alışkanlıklarını terk etmelerini beklemek kanaatimizce boştur. Hâlbuki kaynaklar, Türkçeyi ön plâna çıkarıp bazı yönlendirmeler yapmıştır. Ancak kaynak kullanmak, kaynaktaki yöntemi, eğilimi görmek gibi bir alışkanlığımız olmadığından önümüze ne konulmuşsa onu benimsemekle yetinmişiz. Yukarıda söz konusu ettiğimiz terimlerin kaynaktaki verilişine bakalım.

Türkçe Sözlük’te realizm kelimesi madde başı yapılmış, ancak önüne yalnızca gerçekçilik biçiminde bir söz yazılmıştır. Bu, realizm’in Türkçedeki karşılığı gerçekçilik’tir; tanımı da gerçekçilikte bulacaksınız, demektir. Bu durumda terimin Türkçe karşılığına ulaşıldığında onun öteki türevleri göz önüne gelecek, realist’in karşılığının gerçekçi, realite’nin karşılığının ise gerçek olduğu görülecektir.

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi öğretim üyelerinden Neclâ Aytür, 1970’li yıllarda yazdığı Amerikan Romanında Gerçekçilik adlı kitabında realizm terimini kullanmamış, gerçekçilik terimini tercih etmiştir. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi öğretim üyelerinden Sevim Kantarcı da Edebiyat Akımları ve Temel Metinler adlı kitabında gerçekçilik terimini kullanmıştır. Bu durumda edebiyatçı, gazeteci, köşe yazarı, televizyon muhabiri de gerçekçi, gerçekçilik terimlerini realist’e, realizm’e tercih etmelidir.

Klâsisizm, romantizm, natüralizm terimlerine bugüne kadar herhangi bir karşılık önerilmemiş. Bu durumda yapılacak bir iş, söylenecek bir söz de yoktur. Ancak sembolizm için önerilmiş bir karşılık vardır: simgecilik. “Aslı esası yoktur, uydurmadır.” diyenler var. Ancak unutmamak gerekir ki bu kelime timsal, sembol yerine geçti ve bir hayli yaygınlaştı. Divanü Lügati’t-Türk’te isim olarak im, fiil olarak imlemek var. Simge’nin kökü olan sim kanaatime göre im’e benzetilerek ortaya atıldı ve Fransızca symbol’ü hatırlatması onun tutunmasına yardımcı oldu. Her ne ise emare’ye paralel imge, imge’ye bakarak da simge birer terim olarak Türkçenin sözlüklerine girdi. Simge’ye dayanan simgecilik de sembolizm karşılığı olarak kullanılmalı ve dilde daha geniş bir biçimde yerini almalıdır. Bu yoldaki ölçümüz ise kelimenin toplumca benimsenmiş, tanınmış, kullanılmış, duyulmuş olmasıdır.

Akım adları, yerinde bir tutumla birleşik bir ek olan cı-lık (çı-lık) ekiyle yapılmıştır. Nesnelcilik (Fr. objectivisme), gelenekçilik (Fr. traditionalisme), çoğulculuk (Fr. pluralisme) bunlardan birkaçıdır. (bk. Hamza Zülfikar, Terim Sorunları ve Terim Yapma Yolları, TDK, Ankara 1991, 73. s.)

Bu yolla türetilmiş konumuzla ilgili bir başka edebiyat terimi de gelecekçilik’tir. Bu, fütürizm’e karşılık olmuştur. Gelecekçilik, çağrışımı açısından öğretimi kolaylaştırır. Lâtince futurizm ise dili Türkçe olanlara herhangi bir kavramı çağrıştırmaz. Dolayısıyla öğrenilmesi özel bir çaba gerektirir.

Sürrealizm terimi, realizm örneğinde olduğu gibi Türkçe Sözlük’te gerçeküstücülük maddesine, egzistansiyalizm ise varoluşçuluk’a gönderilmiştir.

Kısaca diyebiliriz ki terimlerde birliği, az da olsa, sağlayabilmek için Türkçe Sözlük’te eskiden beri uygulanan yönteme uymamız gerekir. Buradaki yöntem yol gösterici olmalıdır. Bu yolla yukarıda verdiğimiz gerçekçilik, gelecekçilik, varoluşçuluk, simgecilik örneklerinde olduğu gibi edebî akım adlarının yarıya yakını Türkçe ifade edilmiştir.

Seninki Can da Bizimki Patlıcan mı?

Ünlü tiyatro sanatçısı Nejat Uygur’un Seninki Can da Bizimki Patlıcan mı? adlı oyununun reklâmı Seninki Canda Bizimki Patlıcan mı? biçiminde yazılmış ve Çankaya’nın Yıldız semtinde renkli, iri harflerle ilân tahtalarına yapıştırılmış. Reklâmcılar, gösterişe, renklendirmeye verdikleri değer kadar imlâya da dikkat etmelidir. Göz alıcı, ilgi çekici renkler altındaki bu bozuk canda yazısı öğrenim çağındaki gençlere de kötü örnek oluyor. Can da yazılması gereken bu iki sözde vurgu can üzerindedir; ayrı yazılan da vurgusuzdur. Bulunma bildiren -da eki ise vurguludur. Söyleyişe dikkat edilirse, vurgunun ayırıcı özelliği doğruyu bulmakta yardımcı olur. Ne malda ne de canda gözüm var cümlesinde vurgu malda canda örneklerinde olduğu gibi da üzerindedir. -da, bu durumda bitişik yazılır. Seninki can da söyleyişinde ise vurgu can üzerine kayar.

Pek çok hikâye veya makalede adam sen de sözü adam sende biçiminde yazılıyor. Sende kaç lira var dersem, de vurgulu olur, bitişik yazılır; adam sen de, hadi oradan sen de sözlerinde ise sen zamiri vurguludur; dolayısıyla da ayrı yazılır.

Oldu mu böylesi olmalı

Hürriyet gazetesinin 7 Kasım 1999 günkü nüshasının 23. sayfasının dörtte birini kaplayan Hyundai reklâmında bir başka imlâ hatası. Reklâmcıların dikkatini çekmek için bu hataya da değinelim. Oldumu böylesi olmalı!.. Ayrı yazılması gereken mu bitişik yazılmış. Mu soru eki vurgusuzdur. Oldu mu örneğinde vurgu -du hecesi üzerindedir. Vurgunun bu ayırıcı özelliği yol gösterici olmalıdır.

Kokainden dövdüm

Hürriyet gazetesinin bu nüshasının ilk sayfasındaki başlık da ilgi çekici: Karımı alkol ve kokainden dövdüm. Sanki alkol ve kokain katarak havanda karısını dövmüş. Haberin tamamı okunduğunda Van Damme ismindeki oyuncunun, “Kokain alıp içki içtiğim için karımı dövüyordum.” dediği anlaşılıyor. Bu durumda kokain alan, içki içen karısı değil, Van Damme.

Advantage Card

Daha önceki yazılarımızdan birinde Migros Club Card’ı dile getirmiştik. Çarşı mağazası da benzeri bir kart veriyor. Onun da adı Advantage Card. Asıl ilgi çekici husus, vatandaşların advantage card yazısını “advantıc kart” diye okumalarıdır. Demek ki Türkçede de yazıldığı gibi okunmayan sözler varmış. Gazete ilânlarında da bu kartın faydaları sayılıyor. (Hürriyet 1 Ekim 1999 5. s.) Kazanç kartı veya yararlanma kartı diye ad koymak onlara göre müşteri çekmiyor her hâlde. Sosyologlar, bu toplumsal tercih üzerinde durup bu gelişmeyi bize açıklasalar iyi olacak.




.




Alfabe, M.Ö., M.S., yoğun, Türkiye devleti, ajansa düşmek, affedersiniz, ne içersiniz, hazır kahve, super soft üzerine.

Alfabe

Elifbadan alfabeye geçeli 72 yıl oldu. 33 harften oluşan Osmanlı Türkçesinin harflerine elifba denirdi. İlk harfin adı elif, ikinci harfin adı ise be (
Alfabe batı kökenli bir kelimedir. Yunancadan Lâtinceye geçmiş, alpha+beta harf adlarından oluşmuştur. Yunan harflerinin ilki olan alpha ile Osmanlı Türkçesinde kullanılmış olan elif arasında köken bakımından ilgi vardır.

M.Ö. 1000 yıllarında Fenikeliler A harfini büyük K harfine benzeyen bir işaretle kullanmışlar. Bu K harfini baş aşağı çevirir ve dik inen çizgisini de biraz ortaya alırsak, Fenikelilerin A işareti ortaya çıkar. Bu işaretin anlamı kaynaklara göre "öküz" imiş. Filistin ve Suriye yörelerinde, o dönemlerde bu işaret, á lef diye adlandırılırmış ve bu kelimenin ilk sesi olan a bir gırtlak sesiymiş. Bu işareti Yunanlılar M.Ö. 900 yıllarında Fenike alfabesinden almışlar; şeklini ters çevirerek A durumuna getirmişler. Yunanlılardan Etrükslere oradan da Romalılara geçmiş. Orta Çağ’da bu harf geliştirilmiş, küçük harf biçiminde de yazılmıştır.

Bunun gibi beta da Fenikelilerden Yunanlılara, onlardan Etrükslere, ardından Romalılara geçmiş. Alfa "öküz" anlamına geldiği gibi, bet adının anlamı da "ev" imiş. Bugün bütün Hint-Avrupa dillerinde kullanılan alfabe, 1928 yılında yapılan harf inkılâbıyla Türkçeye de bu adla geçmiştir. Demek ki kökeni Fenikelilere dayanan bu söz, dönüp dolaşıp Anadolu'ya gelmiş ve Türkçede kullanılmaya başlanmış.

Kısaca üzerinde durduğumuz bu kelime, bizi telâffuzu açısından meşgul etmektedir. Bugün bazı aydınlarımız bu kelimeyi bir türlü doğru telâffuz edemedikleri için alfabe kelimesini burada ele almak gereğini duyduk.

Televizyonlarda, Türkçenin öğretilmesi üzerine parlak düşünceler ileri süren ve yazdığı kitapları sergileyen bir arkadaşımız, alfabe kelimesindeki l sesini nedense kalın söyler; tıpkı renk anlatan al adı veya almak fiilinin emir 2. teklik biçimi al'da olduğu gibi l sesini kalın telâffuz eder. Hâlbuki alfabe kelimesinin ilk sesi olan a ve ikinci sesi olan l incedir. Bu sesler lâle kelimesinin ilk hecesindeki l ve a değerindedir. Ancak bu harfin üzerine alfabe sözünde düzeltme itareti konmaz.

Alfabe kelimesindeki sorun yalnızca ilk seslerin ince okunmasından kaynaklanmaz. Bu kelime doğu kökenli değildir. Fransızcadan dilimize geçmiş olan alfabe’nin bütün heceleri kısadır. Dolayısıyla bu kelimenin ikinci hecesini uzun söylemek de yanlıştır.

M.Ö., M.S.

Okullarda M.Ö. (Milâttan Önce), M.S. (Milâttan Sonra) biçiminde yazıp okuduğumuz bu iki kısaltma yerine bazı kitaplarda İ.Ö. ve İ.S. kısaltmalarını görmekteyiz (Bilim Tarihi, Karaca Açıköğretim, 174. s.). Örneği ise şöyle: İ.Ö. 6500.

Velet, mevlit, velâdet gibi kelimelerle köktet olan milât Arapça kökenli bir kelimedir. "İsa Peygamber'in doğduğu gün" anlamına gelir. Bu gün esas alınarak bir takvim geliştirilmiş ve adı milâdî takvim olmuttur.

Eskiden kablelmilât ve badelmilât biçiminde kullanılan bu kelimeler Cumhuriyet Dönemi’nde milâttan önce, milâttan sonra şeklinde değiştirilmiştir. Kısaltması ise M.Ö. ve M.S. biçiminde okul kitaplarında, bilimsel eserlerde yayılmıştır.

Şimdi İngilizce konuşan toplulukların kullandığı after Christ (İsa'dan sonra), befor Christ (İsa'dan önce) terimlerine bakan bazı aydınlarımız, milât yerine İsa kelimesini esas alıp İsa'dan önce, İsa'dan sonra terimlerini İ.Ö., İ.S. kısaltmalarıyla yazılarında kullanmaya başladılar. Kısaltmalarda yaşadığımız kargaşaya böylece bir yenisi daha eklendi. Neden böyle yaparlar? Milâttan önce ve milâttan sonra terimlerini Osmanlıca mı sanırlar?

Burada bir gerçeği tekrar hatırlatmakta yarar var. Telâffuz hataları, dilimize doğu ve batı dillerinden geçen kelimelerde daha çok görülür. Türkçe kelimelerin telâffuzunda ise sorunlar azdır. Yeni Türk alfabesi Türkçe kelimelerdeki telâffuz hatalarını asgarî düzeye indirmiştir. Türkçe kökenli olan önce sözünde bir sorun yoktur. Ancak milât’ın ilk hecesi uzun, ikinci hecesi incedir. Ayrıca son ünsüzü, ünlüyle başlayan ek alınca milâdın biçiminde yumutar.

Yoğun

"Ne kadar yoğunsun." (Star TV, Çat Kapı, 4.7.1999) Dillerden düşmeyen şu yoğun kelimesine kulak veriniz. Ne kadar sık kullanılıyor. Sıklıkta neredeyse yani kelimesine ulaşacak. "Hacmine göre ağırlığı çok olan" anlamındaki bu fizik terimi, "kesif" karşılığı olarak da kullanılır. Yoğunluk ise “kesafet”in karşılığıdır. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi "Çok meşgulsünüz, çok işiniz var, işiniz başınızdan aşmış." gibi çeşitli biçimlerde ifade edilebilecek bir değerlendirme yalnızca "yoğunsunuz" ile ifadeye çalışılıyor. Böylece anlatım ve söz dağarcığı daralıyor.

Türkiye devleti

Bazı siyasî parti mensuplarının zaman zaman Türkiye devleti sözünü kullandıklarını duyuyorum. Türk devleti mi, Türkiye devleti mi?

"Türkiye, devleti ve milletiyle bu güçlüğü yener." biçimindeki bir cümlede Türkiye ve devleti bir arada kullanılabilir. Ancak bu durumda Türkiye sözünden sonra virgül konması gerekir. Yıllardan beri Türk devleti derken şimdi bunun yerine Türkiye devleti demek nereden çıktı?

Türk yerine Türkiyeli demek ne kadar yakışıksızsa, Türk devleti yerine Türkiye devleti de bence o derece yakışıksız bir ifadedir.

Ajansa düşmek

"Haber, ajansımıza geç saatlerde düştü, baskıya son anda veya zor yetiştirdik." biçiminde, basın dilinde "ajansımıza ulaştı" yerine "ajansımıza düştü" ifadesine sık sık rastlıyoruz. Tercüme yoluyla dilimize giren bu söz yerine, "ajansımıza ulaştı" dersek, bu söyleyiş Türkçeye çok daha uygun düşer.

"Doğru Yazalım Doğru Konuşalım" başlığı altında vermeye çalıştığım bilgiler, değindiğim olumsuz kullanımlar hakkında "Her hâlde bu yazdıklarımızı kimse okumuyor" diye bende zaman zaman bir kanaat oluşuyor. Çok seyrek olmakla birlikte televizyonların Türkçe ile ilgili bazı programlarında yazımıza gönderme yapılması beni sevindiriyor. Son olarak Sayın Melih Aşık, "Açık Pencere" adlı köşesinde birkaç cümlemi almış. Kendisine teşekkür ediyorum. (1 Haziran 2000) Türkçeyi doğru kullanmayı sağlamaktan başka hiçbir amaç gütmeden kaleme aldığımız bu yazılardan gönül arzu ediyor ki daha geniş bir kesim yararlansın.

Gazetelerde, dergilerde ve televizyonlarda zaman zaman yazılarıma yapılan göndermeler için ilgililere teşekkür ederim.

Affedersiniz

Arapça kökenli af (
Ses ve yazı ile ilgili bu bilgileri verdikten sonra söyleyişteki farklı durum üzerinde de kısaca duralım. Özür dilemek amacıyla kullandığımız "affedersiniz" hazır söz kalıbında ise yazılış böyle olmakla birlikte söyleyişte tek f kullanılır.

"Affedersiniz, sözüne nereden geldiniz?" diyebilirsiniz. Kafkas Üniversitesinde 5 Haziran 2000 tarihinde Türkçemizle ilgili olarak yaptığım konutmada sığır kelimesi geçti. Konuşmanın sonunda Veteriner Fakültesinden bir hocamız bana şöyle bir soru sordu: "Açıklamalarınızda sığır kelimesini kullanırken neden 'affedersiniz' demek ihtiyacını duydunuz?" Soru ilgi çekici. Biz eşek sözünü kullanırken affedersiniz deriz. Bunu toplum adabı olarak kabul ederiz. Eşek, ayı sözleri bazı niteliklerinden dolayı insanlara sıfat olarak verilebiliyor. Sığır sözünde de bu durum var. Ancak at kelimesi söz konusu olduğunda "affedersiniz" sözüne ihtiyaç duyulmuyor.

Soruyu böylece cevaplamaya çalıştım.

Eşek, inek, sığır, ayı gibi hayvan adları konuşmalarda keşke yadırganmasa, biz de bu kelimeleri "affedersiniz" sözünü eklemeden kullansak.

Ne içersiniz?

Sevgili hocamız Ali Sevim, yemek masasına gelen ve "Ne alırsınız?" diyen garsona "Ne satıyorsun yavrum?" diye bir soru ile cevap verir. Bununla "içmek" veya "yemek" fiilinin yerine neden "almak" fiilinin kulanıldığına dikkat çeker. Hocamız, almak fiilini haklı olarak bu durumda bir çeviri söz olarak değerlendirir. Bir başka hocamız, Nevzat Gözaydın ise bu tür kuralsız kullanımları ikaz etmekle kalmaz, bir yazı ile ilgililere bildirir. Türkçeyi seven bu iki bilim adamına buradan teşekkür ederiz. Anlaşılan yazılı veya sözlü ikazlar işe yarıyor. Birkaç ay içinde Türk Hava Yolları uçağında yaptığım iki seyahat sırasında hosteslerin yolculara "Ne içersiniz?" diye sormaları gerçekten beni sevindirdi. Otobüslerde de bu sözün kullanılmasına dikkat etmeliyiz. Bir de yolcular şu "neskafe" sözünden kurtulsa. Türk Dil Kurumu, kahve markaları arası rekabet sonucu yapılan başvuruları değerlendirmiş ve buna hazır kahve adını vermiştir. Türk kahvesi pişirilir, onun hazırlanması dikkat ve özen ister. Söz konusu kahve ise, binlerce metre yükseklikte uçak içinde yolcunun sıcak su dolu bardağına bir miktar kahve tozunu atmasıyla hazır duruma getirilir. Bu bakımdan "hazır kahve" yerinde ve uygun bir terimdir. Bir iki gazetemiz bu örneği işlese, bir iki devlet adamımız bu sözü konuşmalarında kullansa marka adı olan Nestle Cafe yalnızca bir marka adı olarak kalır. Benzeri durum kâğıt mendil örneğinde başarılmış, Selpak, bir marka adı olarak kullanımını devam ettirmiştir.

Super soft

Sözü Selpak markası ile bitirirken, Selpak marka adının altındaki super soft sözü gerçekten bizi rahatsız ediyor. "Çok yumuşak" sözünün açık anlatımından dolayı daha etkili olduğunu, kullanana daha çok şey vereceğini düşünüyorum. Öte yandan dilimize Fransızcadan geçen ve harika yerine kullanılan super sözü, süper diye yazılır.

"Süper yumuşak" dense kanaatimce bu da yadırganır. Bu bakımdan keşke üretici firma, super soft yerine "çok yumuşak" veya "ipek yumuşaklığında" sıfatlarını kullansa...




Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

Hiç yorum yok: