14 Nisan 2010 Çarşamba

Doğru Yazmak - Doğru Konuşmak 4

.



Dize - mısra, uyak - kafiye, değişmece - mecaz, çoğul - çokluk, tekil - teklik, belirteç - zarf, söz varlığı - kelime hazinesi - kelime dağarcığı - söz dağarcığı - söz hazinesi - kelime serveti - vokabüler, cümle - tümce, cümle bilgisi - söz dizimi, yazım - imlâ, ana düşünce - ana fikir, hikâye - öykü, sıfat - ön ad, hece - seslem, fiil - eylem, ünlü - sesli, vecize - özdeyiş, edat - ilgeç - takı, anlatım - ifade, üslûp - biçem, yazılı anlatım - kompozisyon, isim hâlleri - durum ekleri, adıl - zamir, şahıs zamiri - kişi zamiri - kişi adılı, kişi ekleri - şahıs ekleri.

İtibarıyla, gurur duymak, iftihar etmek üzerine.



Yukarıda sıraladığımız terimlere ilk bakışta bir anlam verilemeyebilir. Derlediğimiz bu birbirinin karşılığı olan, herhangi bir anlam farklılığı bulunmayan dil ve edebiyat terimleri, eğitim çağındaki Türk çocuklarının içine düştüğü çıkmazlardan biridir. Örnekler ilköğretimde okutulan ders kitaplarından seçilmiştir. Burada ders kitaplarındaki açıklamalarda kullanılan dildeki farklılık üzerinde durmuyorum. Alınan her parçanın altında yer alan “Metin kısaltılmış ve dili sadeleştirilmiştir.” biçimindeki uygulamadan da burada söz etmek istemiyor, yalnızca terimleri ele alıyorum.

İlköğretim sınıflarında okuyan komşu çocuklarına soruyorum, “Öğretmeniniz Türkçe derslerinde zarf mı, belirteç mi; hikâye mi, öykü mü; dize mi, mısra mı, hangisini kullanıyor?” Verilen cevaplar farklı. Kimisi “Öğretmenimiz her ikisini de kullanıyor.” diyor. Bazı öğrenciler, “Öğretmenimiz hikâye’yi, zarf’ı, mısra’yı beğeniyor.” diye cevap veriyor. Bazı öğrenciler ise, “Öğretmenimiz hikâye, zarf, mısra deyince kızıyor; öykü, dize, belirteç sözlerini seçiyor ama biz her ikisini de biliyoruz.” diyorlar. Bu, aşağı yukarı hepimizin gözlediği açık bir durumdur. Öğretmenlerin içinde bulunduğu bu çıkmazın çeşitli sebepleri vardır. Mezun oldukları fakülte veya yüksek okulda aldıkları eğitim, bu ikili kullanımın ortaya çıkmasında başlıca etkendir. Bu durumla ilgili olarak kargaşanın bir yandan ilkokuldan, bir yandan da yüksek öğretimden kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Ders kitapları yazanların, okullar için imlâ kılavuzu, sözlük yayımlayanların da bu gelişmede payı vardır. Onlar da kullandıkları terimleri değiştirmek istemezler. Öte yandan tarihî kelimesini kılavuzunda ve sözlüğünde tarihi biçiminde yazan, bu imlâyı benimseyen yazar, onun değişmesine pek razı olmaz. Terimlerde de aynı tutumu sürdürür. Daha önce ders kitabında kullandığı terimi değiştirmek istemez. Kimisi öykü’yü, kimisi hikâye’yi, kimisi mısra’yı, kimisi dize’yi, kimisi edat’ı, kimisi ilgeç’i, kimisi de takı’yı tercih eder.

Türk Dil Kurumu, Talim Terbiye Kurulu, kitap yazarları ve öğretmenler arasında bir uyum olmadığı, uzlaşma sağlanamadığı için yıllardır kargaşa sürüp gider. Biri diğerini inandıramaz, saplantılardan kurtulmak mümkün olmaz ve doğruda birleşilemez; ne olursa öğrenim çağındaki öğrencilere olur. Yeni nesiller, düzeltiyorum, yeni kuşaklar, batı hayranı dostlarım için tekrar düzeltiyorum yeni jenerasyonlar, bu kargaşa içinde bilgilerini ortak terimler içinde toplayamazlar. Bu sorun onların önüne daha ileriki sınıflarda ve hatta hayatta tekrar çıkar. Onlar üniversitelere ve yüksek okullara gittiklerinde bu sorunlarla karşılaşır, ancak buradaki eğitim çok kez onlara batı dillerinden alınmış tek karşılığı öğretir.

Bizdeki bu terim kargaşasının batı dillerindeki durumuna bakalım: Adverb, adjective, verb, syllable bütün ders kitaplarında, öğretmenlerin dilinde aynı kelimedir. Ders kitaplarıyla öğretmenler veya öğrenciler arasında terim açısından bir uyumsuzluk, farklılık yok. Hepsi söz konusu bu kavramlara değişmeyen tek adı verir. Hata bu birlik, aynı dil grubuna bağlı çağdaş öteki batı dillerinde de ortaktır. Bize gelince adverb, zarf, belirteç; adjective, ön ad, sıfat; verb, fiil, eylem; syllamble, hece, seslem gibi ikili hatta üçlü karşılığı ile yaşar. Aslında bu olumsuz durum yalnızca dil ve edebiyat terimlerinde değil, öteki bilim dallarında ve sanat kollarında da görülür.

Terim sorunu bugün ortaya atılmış veya yeni çıkmış değildir. Yıllardır bu konu Türk bilim hayatında, Türk Dil Kurumu çevresinde tartışılır ve dile getirilir. Millî Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, üniversite kurulları, nedense bu olumsuz gidişe eğilmez, bir çözüm getirmez. Dolayısıyla öğrenciler, sınıflarda farklı terimlerle yetişir, kavram kargaşası içinde boğuşur, ileriki sınıflarda ise batı dillerindeki terimi tercih etmek zorunda kalır.

Bugünlerde basından öğrendiğimize göre ders kitaplarının teminini Millî Eğitim Bakanlığı üstlenecek ve kitaplar öğrencilere parasız dağıtılacak. Böyle bir girişimde beni ilgilendiren husus, yukarıda sıraladığım terim çıkmazına bir çözüm getirilip getirilemeyeceğidir. Çıkarılacak olan kitaplar söz konusu terimlerdeki ikiliği giderecek mi? “Öğrenci belirteci de zarfı da bilsin, ders kitabında belirteç de olsun, zarf da olsun” mu denecek? Eğer bu düşünce hâkim kılınırsa ve bütün terimlere bu gözle bakılırsa bu kargaşa devam eder, yöneliş batı dillerindeki karşılıklarına olur ve 1932 yılından beri sağlanan gelişme boşa gider.

Bu durumda yapılacak iş, 1932 yılından bu yana süren geleneğe uymak, Türk Dil Kurumu ile Talim Terbiye Kurulu arasında ortak çalışmalar yapılmasına imkân sağlamak; kuruluşu doğru, kullanım sıklığı bulunan terimlerden birini tercih etmek ve onun ders kitaplarında yerleşmesine çalışmak; kökü doğu ve batı dillerine dayanan fıkra, virgül, nokta, manzume gibi yaygınlaşmış, Türkçenin ses kurallarına uymuş, Türkçe karşılıkları bulunamamış terimleri de korumaktır.

İtibarıyla, dolayısıyla, tamamıyla, sırasıyla

İkili imlâsı ve ikili söyleyişi bulunan ve “bir durumdan sayılma” veya “bakımından” anlamlarıyla kullanılan itibarıyla sözünün, televizyonlarda konuşmalarını dinlediğimiz devlet adamlarından basın mensuplarına kadar, toplumumuzca genel olarak itibariyle biçiminde söylendiğine tanık oluyoruz. Sorun, bu sözün doğru imlâsının ve söyleyişinin ne olduğudur. İtibarıyla mı, itibariyle mi? Bu konu ile ilgili olarak bir başka soru, söz konusu kelimenin yazılışı itibarıyla, okunuşu itibariyle midir?

Türk Dil Kurumunun çıkarmış olduğu Türkçe Sözlük’te ve İmlâ Kılavuzu’nda bu kelimenin imlâsı itibarıyla’dır. Ali Püsküllüoğlu bu kelimeyi Yazım Kılavuzu’na itibariyle biçiminde almıştır. Nijat Özön’ün Yapı Kredi yayınları içinde çıkan Büyük Dil Kılavuzu adlı çalışmasında ve Dil Derneğinin Yazım Kılavuzu’nda itibariyle imlâsı benimsenmiştir. Piyasadaki öteki kılavuzların bazıları itibarıyla, bazıları da itibariyle imlâsını tercih etmişlerdir. Millî Eğitim Bakanlığınca yayımlanan Örneklerle Türkçe Sözlük adlı eserde de itibariyle imlâsına uyulmuştur. Burada üzerinde durulması gereken bir husus bulunmaktadır. Aynı yapıdaki dolayısıyla, tamamıyla, tabiatıyla gibi örnekler yukarıda saydığımız yazım (imlâ) kılavuzlarında, sözlüklerde uyuma bağlı olarak alınırken, itibariyle biçimine gelince neden büyük ünlü uyumuna uyulmamıştır? Kanaatimce bu durum kelimenin itibarî, biçiminin esas alınmasından kaynaklanmıştır. Oysa itibarî kelimenin sıfat şeklidir ve buradaki î, iyelik değil, nispet ekidir. Vasıta-sı-yla örneğinde olduğu gibi bütün bu tür yapılarda ile edatı bir iyelik eki üzerine gelmektedir.

İtibarıyla sözünde ile bir edattır, kalıplaşıp kelimeye bağlanmıştır. Dilimizde aynı yapıda zarf olarak kullanılan dolayısıyla, tamamıyla, sırasıyla, tabiatıyla, yoluyla, aracılığıyla, lâyıkıyla, kanalıyla, hakkıyla, vasıtasıyla gibi başka sözlerde de aynı durum görülür. İle’nin bitişik yazıldığı bu örneklerin imlâsında Türkçenin büyük ses uyumu kuralı dikkate alınmıştır.

Konunun, son hecesi ince ünlü taşıyan kelimelerle ilgili örnekleri ise şunlardır: Nedeniyle, ziyadesiyle, münasebetiyle, suretiyle, var kuvvetiyle, var gücüyle, gündüz gözüyle vb. Bu tür ince ünlü taşıyan kelimelerle kurulan zarfların söyleyiş ve imlâ açısından herhangi bir sorunu yoktur.

Örneklere hâliyle kelimesini de eklemeliyiz. Ancak dikkat edilirse bu örnek hâlıyla değil hâliyle imlâsıyla kullanılmaktadır. Bu durum hâl kelimesinin ince sıradan ek almasından kaynaklanmaktadır.

İtibar dilimize Arapçadan geçmiştir. Türkçede kazandığı anlamlar “güvenilir olma, değerlilik, kazanılan saygı”dır. Söz konusu kelime, dilimizin ses kurallarına uymuş, ilk hecede kesmeli söylenen ayın sesi (i’tibar) kaybolmuş, açılan boşluğu aslında bulunmayan ve uzun telâffuz edilen i: sesi doldurmuş, kelimenin söylenişi i:tibar biçimini almıştır.

Eskiden doğu dillerinden özellikle Arapçadan bir kelime girince onun sıfatı ve zarfı da birlikte dile mal edilmiştir. Bu örnekte de böyle olmuştur. İtibar isim, itibarî sıfat, itibaren zarftır. Her üç söz de bugün canlıdır ve kullanımdadır. Bu örneklerde itibar kelimesine sıfat ve zarf yapmak üzere getirilen eklerden biri nisbet eki î ve diğeri zarf yapan Arapça kökenli tenvin eki -en’dir. İlk anda itibarıyla sözünün itibariyle söylenmesine söz konusu kelimelere getirilen yabancı eklerin ince okunuşu bir sebep olarak gösterilirse de, gerçekte bu kelimenin son sesinin ince okunması, ile edatından kaynaklanmaktadır. İtibar kelimesine bir iyelik eki getirilmiş, kelime itibar-ı biçimini almış ve onun üzerine de itibar- ı - ile biçiminde ile edatı eklenmiştir. İki ünlü arasına ise kurala göre y sesi girmiş ve bu ses bir önceki iyelik ekini inceltmiştir. Bu arada vurgusuz kalan ile edatının i ünlüsü, söz konusu kelimenin bitişik yazılmasında konuşmaya bağlı olarak düşmüş ve itibar- i - y- le biçimi elde edilmiştir. Söyleyiş genel olarak itibariyle biçimindedir. Ancak dilciler ortaya çıkan bu uyumsuzluğu, büyük ses uyumuna ters düşüşü gidermek için bu kuruluştaki bütün kelimeleri -haliyle dışında- sözlüklere ve kılavuzlara uyuma uygun olan biçimleriyle almışlar ve dolayısıyla, itibarıyla, tamamıyla gibi örneklerin ince olan son hecesi de kalın ünlüye çevrilmiştir.

Söyleyişle yazılış arasındaki farklılık ile edatının uyuma bağlanması çabalarından kaynaklanmaktadır. Bu konuda bir anket yapılacak olursa, söyleyişin daha çok itibariyle, dolayısiyle, tamamiyle, sırasiyle biçiminde olduğu görülecektir. Gülben Ergen’in şarkısındaki dolayısiyle söyleyişi bunun için canlı bir örnektir. Ancak yazının söyleyişi etkilediğini hesaba katarsak, zamanla söyleyişin de itibarıyla, dolayısıyla, sırasısıyla, tamamıyla olacağını tahmin edebiliriz.



İftihar etmek, gurur duymak

Sertap Erener’in Avrupadaki şarkı yarışmasında elde ettiği başarı en yüksek derecedeki devlet adamından televizyon ve radyo muhabirlerine kadar, halkımızca alkışlandı ve duyulan sevinç, seninle gurur duyuyoruz, seninle gururlanıyoruz, sen bizim gururumuzsun gibi cümlelerle dile getirildi. Bu kullanım aslında yenidir. Eskiden böyle bir duygu seninle iftihar ediyoruz, sen bizim medarıiftiharımızsın biçimindeki cümlelerle dile getirilirdi. O tarihlerde gurur kendi yerinde ve anlamında, iftihar da kendi yerinde ve anlamında kullanılırdı ve gurur, iftihar; iftihar, gurur anlamına gelmezdi. Şimdi her iki kavram gurur ile karşılanıyor. Dolayısıyla bunların türevlerinde de birtakım anlam kaymaları ortaya çıkıyor ve gurur’un anlamı genişliyor. Bu arada iftihar’a da yazık oluyor. İftihar kullanımdan çıkıyor. Okullarda iftihara geçilirdi, iftihar listelerinde yer alınırdı. Anne ve babalar, öğretmenler, çocuklarıyla, öğrencileriyle iftihar ederdi. Bu gelişme karşında Türkçe Sözlük’e baktığımızda, sözlük, bu anlam kaymalarını henüz sayfalarına geçirmemiş. Türkçe Sözlük, gurur’u “Kendini beğenme, büyüklenme, kibir”, gururlanmak fiilini ise, “Övünmek, büyüklenmek, kurumlanmak” anlamlarıyla tanımlamıştır. Bu tanımlama yol göstericiyken, birilerinin yanlış kullanımı giderek yayılmıştır. Bu durum, sözlüklere, kaynaklara bakmamaktan, yabancı Türkçe ayrımı yaparken kavramın, anlamların, dikkate alınmamasından, yapılan keyfî müdahalelerden, uzmanlığa önem vermemekten kaynaklanıyor.

Sertap Erener’in başarısı büyüklenme, kibirlenme, kurumlanma değildir. Onun başarısı bir övünçtür. Duyulan sevinç, onu yüceltme, onunla iftihar etme anlamlarında bir övünmedir. Gösterişe, kendini beğenmeye dayalı bir övünme değildir. Gururlanmak, övünmenin belirttiğim anlamlarından yalnızca biridir. Bu duruma bakıp övünmeyi yalnızca dar anlamda gurur olarak alamayız.
Bu tür yapay anlam kaymalarına gitme, bir kelimeyi gerçek anlamının dışında kullanma dil eğitimimizin içinde bulunduğu durumu gösteren acı örneklerden biridir. Bu durum söz dağarcığının giderek daralmakta olduğunu gösterir. Kaynaklara bakılmayan, onlara itibar edilmeyen böyle bir ortamda keyfî kullanımlar, ne yazık ki, kısa zamanda yayılıyor, dilimize sahip çıkıyoruz diyen bir avuç insanın da sesi duyulmuyor.



.



Çörbilim, stok, blok, adrese teslim, Azerî, Azerbaycan, dikkatleriniz için teşekkürler, hanımlar ve beyler üzerine.

Çörbilim

Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Süreyya Ülker, hazırladığı kitabına Çörbilim Terimleri Sözlüğü adını vermiş. Çörbilim terimini patoloji yerine kullanıyor. Türkçe Sözlük’te patoloji teriminin tanımı verilmemiş, hastalıklar bilimi karşılığı ile yetinilmiştir. H maddesinde ise hastalıklar bilimi alınmamış.

Doç. Dr. Süreyya Ülker, çalışmasından ve yaptığı açıklamalardan anlaşıldığı üzere Türkçeye gönül vermiş bir bilim adamı. O, sözlüğünün ön sözünde “Osmanlıca terimler kullanımdan kalktığından beri dirgerlerimiz yetmiş yılı aşkın bir süredir Lâtinceye dayalı terimlerle yetişmekte, bunların Türkçelerinin bulunamayacağı gibi yanlış düşünceler belleklerde yer etmiş bulunmaktadır.” diyerek bir gerçeği vurguluyor. S. Ülker, burada dirger’i hekim, doktor yerine kullanıyor. Türkçe Sözlük’te yer almayan dirger terimi, Çörbilim Terimleri Sözlüğü’nde “Medikal otopsi, tıbbî otopsi” anlamında dirgersel ölü açımı teriminde geçiyor.

Dirger, Türk Dilini Tetkik Cemiyetince 1934 yılında yayımlanan Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi adlı sözlükte dergir biçiminde geçer. Söz konusu sözlüğün tabip maddesine bakıldığında atasagun, emçi, ongaltıcı, dergir gibi karşılıklar görülür. Dergir, bu çalışmaya Radloff’un ünlü sözlüğünden alınmıştır. Bu terim, Radloff’un sözlüğünde dergir biçimindedir ve buna arzt (doktor) anlamı verilmiştir. (3. C., 1973. s.)

Dergir Kazak ve Kırgız Türkçelerinde doktor anlamında geçer. Ahmet B. Ercilasun’un başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanan Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nde (180. s.) doktor’un Kazak Türkçesindeki karşılığı deriger, Kırgız Türkçesindeki karşılığı ise dariger olarak verilmiştir.

Farsça sözlükleri araştırdığımızda kelimenin Türkçe olmadığı, Farsça ilâç anlamındaki dâru (Ë—«œ) ile ger (rÖ) den oluştuğu görülmüştür. (ger, -cı/-ci anlamındadır.)

Cumhuriyet Dönemi boyunca, sağlığımızı emanet ettiğimiz uzmana Türkçe bir ad ararken en sonunda Fransızca doktor’da karar kılmışız. Türkler yüzlerce yıl Arapça kökenli tabip ve hekim kelimelerini kullanmışlardır. Bunların başkanına, büyüğüne, yöneticisine sertabip demişler. Sertabip zamanla yerini başhekim, baştabip sözlerine bırakmış. Baştabip, başhekim benimsenmiş ki, kimsenin aklına başdoktor demek gelmemiş. Tabip ve hekim terimlerinden hekim ses uyumuna uygunluğu sebebiyle biraz daha yaygınlaşmış ve benimsenmiştir. Önceleri familya hekimi diye kullanılan terimde de birtakım aşamalar kaydedilmiştir. Familya hekimi; aile hekimi, aile tabibi son olarak da aile doktoru olmuştur. Bütün bu hızlı değişmeler içinde şimdi de doktor’a, dirger demek ve kökeni bilinmeyen bir terimi ileri sürmek doğru değildir. Unutmamak gerekir ki, bulunacak karşılığın yaşayan bir köke dayanması gerekir. Elli yıllık deneyim ve elde edilen sonuç bunu göstermiştir. Buna özen gösterilmediğinde önerilen karşılığa itibar edilmiyor.

Hekim sözünün geçtiği atasözlerinden birkaç örnek verelim:

Hâkimsiz, hekimsiz memlekette durma. Hekimden sorma çekenden sor. Yarım hekim candan eder, yarım hoca dinden eder. İyi olacak hastanın hekim ayağına gelir. Hekim hekim değil, başına gelen hekimdir.

Tabip terimi bu ölçüde bir kullanım sıklığında değildir.

Doç. Dr. S. Ülker, çalışmasına bu adı koyarken geniş bir kaynak araştırması ve taramalar yapmış. Anadolu ağızlarında ve eski Türkçe metinlerde çör’ün geçtiğini, Türkçe olduğunu savunmuş; Çorlu ilçesinin adını, söz konusu çör ile ilişkilendirmiştir.

Doç. Dr. Süreyya Ülker, bu söz için Amerikalı R. Dankoff’un “Türkçedeki Ermenice Kelimeler” adlı İngilizce makalesine de bakmış, onun ve Hasan Eren’in, çor kelimesini Ermenice olarak göstermelerini kabul etmemiştir.

Çor’un eskiden Ermenilerin yaşadığı Anadolu illerinde ve ilçelerinde kullanıldığına bakıldığında bu kelimenin Ermenice olabileceği ihtimali artıyor. Nitekim bu kelime Bitlis’te bir birleşik kelime olarak lıhçor sözünde de geçmektedir. Lıh, lığ’dan bozulmuştur. “Çamur, pislik” demektir. Azerbaycan sahasında lığ biçiminde geçer. Lığçor veya lıhçor eli ayağı temiz olmayan, pislik içinde bulunan veya pislik içinde yaşayan için kullanılan bir sıfattır. Bu sıfat, bir iş için de kullanılır. Görüldüğü gibi kelimenin Türkçe olma ihtimali zayıftır. Öte yandan söz konusu bilim adını yazarken halk bilimi, sağlık bilimi terimlerinde olduğu gibi çör bilimi terimi de ayrı yazılmalı ve sonuna iyelik eki eklenmelidir.

Burada üzerinde durulacak asıl husus, önerilecek karşılığın tutunup tutunmamasının iyi hesap edilmesidir. Yoğun bir çabaya rağmen, iltihap için eski metinlerde geçen ve tartışmasız Türkçe olan yangı dile yerleşmezken ve tıp dilinde yerini almazken; çör, dirger gibi Türkçe olup olmadığı tartışmalı terimlerin yerleşmesini beklemek boşuna sarf edilmiş bir çaba olur.

İçinde en çok yabancı kelime bulunan tıp terimlerinin Türkçeleştirilmesi bir hekimin veya bir dilcinin tek başına yapacağı bir iş değildir. Tıp alanındaki bilginler bir araya gelir, bir uzlaşma ortamı oluştururlarsa ve dilcilerle de iş birliği sağlarlarsa işte o zaman bazı olumlu adımlar atılabilir. Bu da ana dile saygılı bir ortamın sağlanmasıyla mümkün olur.

Stok, blok

Türkçeyi kurallarına uygun bir biçimde yazma ve okuma yolunda savaş veren Sayın Cem Moretti, dikkatimi stok ve blok gibi kelimelerin stoğu, bloğu biçiminde söylenmesine ve yazılmasına çekiyor.

Stok İngilizceden (stock), blok ise Fransızcadan (bloc) Türkçeye geçmiştir. Tek heceli oldukları için ünlü (sesli) ile başlayan ek alınca son sesleri değişmez. Türkçenin bu kuralı tok, tokuz, yok, yokum örneklerinde olduğu gibi asıl Türkçe kelimelerde geçerlidir. Stokumuz, blokunda örnekleri de bu kurala uyar; söz konusu kelimelerin son sesleri ünlü ile başlayan ek aldıklarında değişmez.

Burada denebilir ki aynı yapıdaki Türkçe çok‘un nasıl oluyor da çoğu, çoğumuz biçiminde son sesi değişiyor? Gök, göğe örneğini de buna ekleyebiliriz. Kural dışı gibi görünen bu örneklerin son seslerinin yumuşaması tarihî gelişmeye, uzun ünlü bulundurmaya bağlı bir husustur.

Tek heceli kelimelerin son seslerinin değişmemesi yalnızca k sert sesiyle sınırlı değildir. p, ç, t son seslerinde de bu durum söz konusudur. Stop ünlü ile başlayan ek alınca son sesteki p, b olmaz. Bunun gibi streç, rest kelimeleri de ünlü ile başlayan ek aldıklarında son seslerindeki ç ve t sesleri değişip c, d olmaz; streçi, resti olur. Dilin bu incelikleri okul programlarına girmezse, bu tür sorunlar çeşitli zeminlerde söz konusu edilmezse, imlâda ve söyleyişteki bu sorunlar giderek büyüyecektir.

Adrese teslim (gol)

Futbol karşılaşmalarını yorumlayan Ömer Üründül 19.9.2002 tarihinde tam isabetli bir atış veya isabetle elde edilmiş bir gol anlamında adrese teslim (gol) sözünü kullandı. Spor programlarında ara sıra duymaya başladığımız bu sözün yeni bir kullanım olduğu açıktır. Anlaşılan bu söz bir başka dilden çevrilerek kullanılıyor. Adrese teslim İngilizce delivery to the adress sözünün Türkçeye çevrilmiş biçimine benziyor. Ancak buna da şükretmek gerekir. Ya doğrudan delivery to the adress deselerdi ne yapacaktık? Türkçede bu kavramı anlatacak bir söz olup olmadığını düşünürken aklıma askerde atış sırasında kullanılan tam isabet sözü geliyor. Kişinin bildiği İngilizceden hareket ederek Türkçeyi çeviri yoluyla da olsa yabancılaştırmaya hakkı olmasa gerek. Böyle bir kavramın Türkçe nasıl söylenebileceğini düşünüp bulmalıyız. Bu durumda isabetle atılmış bir gol, hedefine ulaşmış bir gol gibi sözlerle bu tespit, bu gözlem adlandırılabilir.

Azerî, Azerbaycan

Geçen 26 Eylül günü Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresince düzenlenen etkinlikler sırasında sunucu Azerbaycan kelimesini sürekli olarak Azarbaycan biçiminde ses uyumuna sokup telâffuz etti. Azerbaycan özel adının Azarbaycan biçiminde söylenişi yalnızca bu bayan sunucuya özgü değil, pek çok kimse söz konusu kelimeyi Azarbaycan biçiminde telâffuz ediyor. İlk hecedeki ünlünün kalın oluşu ikinci heceyi de etkiliyor; ikinci hecedeki ince e sesi kalın a olarak söyleniyor. Öte yandan kelimenin ilk hecesi uzundur; bu özellik de dikkate alınmıyor. Aynı durum Azerî sözünün ilk hecesinde de söz konusudur. Pek çok şanlı şöhretli aydınımız, Azeri biçiminde kelimenin ilk ve son seslerini kısa telâffuz ediyor.

Düzeltme işaretinin (^) uzun heceyi göstermek üzere kullanılması kaldırıldığından ve bu durum işitmeye, kulak yoluyla öğrenmeye bırakıldığından bu yana Türkçede uzun hecelerin kısa söylenmesi giderek yaygınlaşmış; günümüzde uzun heceyi kısa okumanın örnekleri epeyce artmıştır. Bu durum toplumumuzda baş gösteren ikili imlâ gibi, ikili söyleyişe de yol açmıştır.

Dikkatleriniz için teşekkürler, hanımlar ve beyler

Bir topluluğa hitap eden konuşmacı, konuşmasını bitirirken dinleyicilere ne demeli, kürsüden ayrılırken nasıl bir söz kullanmalıdır? Kongre ve konferanslarda hep bu hususa dikkat ediyorum. Aslında oturmuş, kalıplaşmış bir sözümüz yok. Genel olarak “Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.” deniyor. Konuşmacı alçak gönüllü bir tavır içinde ise, “Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür eder, saygılarımı sunarım.” cümlesiyle yetiniyor. Yalnızca saygılarımla sözü ile konuşmasını bitirenler de var. “Sözümü burada noktalıyor, saygılar sunuyorum” biçiminde bir veda sözüyle konuşmasını tamamlayanlara veya “İlginize teşekkür ederim.” diye kısa bir söz kullananlara da rastlıyoruz. Bu örneklerin yanı sıra son yıllarda “Dikkatlariniz için teşekkür” sözünü de duymaya başladık. Bu ara konuşmacılardan duymaya başladığımız bu sözün Azerbaycan Türkçesinden dilimize geçtiği kanaatindeyim. İstisnasız her Azerbaycanlı bilim adamı kongrelerde sözünü “Dikketleriniz için teşekkür edirem.” sözü ile bitiriyor. Bana kalırsa, bu da Rusçadan kelimesi kelimesine aktarılmış spasibo za vinimaniye biçimindeki çeviri bir sözdür. Bilindiği gibi İngilizcede de aynı anlamda “Thank you very much for your attention.” sözü kullanılır. Bu durum biraz da kendi dilimizi iyi bilmememizden, inceliklerini tanımamamızdan kaynaklanıyor. Dilimizde bu tür sözleri kalıplaştıramadığımızdan, bunlarda bir birliğe varamadığımızdan çeviri sözlere meylediyoruz.

Burada hatırlatılması gereken bir başka hitap kelimesiyle sözümüzü bitirelim. Konuşmaya başlarken Hanımlar ve beyler veya hanımefendiler ve beyefendiler biçimindeki söz de İngilizceden aktarıldı. Bu da ladies and gentleman’in karşılığıdır. Dilin var olan söz varlığını kullanmayıp çeviri sözlere itibar etmenin sınırı nereye kadar varacak?

Yapacağımız işler arasında bütün bu tür sözleri ele alıp değerlendirmemiz bulunmaktadır. Çok katılımlı bir toplantıda bu örnekleri ortaya koyup bazı esaslar üzerinde birleşmeliyiz.


Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

2 yorum:

Mehtap Doğan Okay dedi ki...

Harika ve bilgilendirici bir yazı. Emeğinize elinize sağlık

Emre Küçükoğlu dedi ki...

Teşekkürler

Saygılar