13 Nisan 2010 Salı

Doğru Yazmak - Doğru Konuşmak 3

.



Açış konuşması, açılış konuşması, altını çizmek, telekonferans, bakış atmak üzerine.

Açış konuşması, açılış konuşması

Konferans, açık oturum veya bilgi şöleni türündeki toplantılarda konuşmacıların adlarını ve konuşacakları saatleri gösteren programların başında, bazen açış konuşması bazen de açılış konuşması başlığı yer alır. Bu bölümde cumhurbaşkanı, bakan, vali, rektör veya üst düzey bir veya birkaç görevlinin adı bulunur.

Bu başlık 6.12.1993 tarihinde düzenlenen XI. Vakıf Haftası Genel Programında açılış konuşması, Türk Ocakları Genel Merkezinin 2 Haziran 2001’de yaptığı bilgi şöleninin programında ise açış konuşması biçimindedir. Son olarak kısa adı TÖMER olan Türkçe Öğretim Merkezinin düzenlediği panelin programında ise açılış konuşması tercih edilmiş. Bu tür çelişkili örnekleri artırabiliriz. Elime geçen her programda bu çelişkili durumu görür, bu arada açılış konuşması başlığının daha sık kullanıldığına tanık olurum.

Açış biçimi açmak fiiline, açılış ise, açılmak fiiline dayanır. Bunlardan açmak etken (aktif), açılmak edilgen (pasif) biçimdir. Buna bağlı olarak açış konuşması, açılış konuşması’ndan yalnızca -ıl edilgen eki dolayısıyla ayrılmaktadır. Bu durumda acaba bir toplantıyı açmak üzere konuşma yapmak etken mi, yoksa edilgen bir bir eylem mi? Konuşmasını yapacak kişi veya kişiler belli olduğuna göre bu eylem etkendir. İşi yapan öznenin adı programda yer alıyor. Örnek olarak, TÖMER’in düzenlediği panelde, bu başlık altında ilk konuşmayı yapan Rektör Prof. Dr. Nusret Aras’tır. Bu durumu dile getirmek istediğimizde “Nusret Aras, toplantının açış konuşmasını yapacak” veya “Açış konuşmasını Nusret Aras yapacak” cümlelerini kurarız. “Nusret Aras açılış konuşmasını yapacak” biçimindeki bir cümle anlama uygun düşmez. Paneli önceleri biri açmamış. Bu panelde Nusret Aras, duygularını belirten bir konuşma yapıyor, başarılar diliyor ve öteki konuşmacılara bir tür yol veriyor. Böyle düşünüp değerlendirdiğimizde açış konuşması, böyle bir başlığa dil bilgisi kuralları bakımından daha uygun düşer.

Bu çerçevede açılış’ın da kullanıldığı yer vardır. Panelin açılışında bir şiir okundu örneğinde olduğu gibi işin kimler tarafından yapıldığı söz konusu olmadığı durumda açılış, doğal olarak bu tür bir anlatımda yer alır. Panelin açışında bir şiir okundu denmez. Açılışta eski bir arkadaşıma rastladım da denir. Bu örneklerde toplantıyı açan veya açanlar anlatımın dışında kalmıştır.

Bu değerlendirmeyi esas alarak program listelerine açılış konuşması değil de açış konuşması yazmanın daha uygun olacağı kanısındayım. Bu tamlamada açış konuşmasını yapacak kişi veya kişiler bellidir.

Altını çizmek

Anlatımı daraltan, fakirleştiren ve kısırlaştıran örneklerden biri de altını çizmek deyimidir. Eski tabiriyle dillere pelesenk olan yani dile dolanan, dilden düşmeyen altını çizmek deyimi öteki karşılıklarını, yakın anlamlı biçimlerini dilin dışına itmiştir. Altını çizmek yeni bir sözdür. Önemle üzerinde durmak, önemle belirtmek, vurgulamak, vurgulayarak belirtmek, dikkati çekmek gibi karşılıkların yerine bugün bir tek bu söz kullanılıyor. Eskiden bu kavram için dilde tebarüz etmek, ehemmiyetle ifade etmek, nazar-ı ehemmiyete almak gibi karşılıklar vardı. Bunların yerini Türkçe karşılıkları aldı diye sevinirken şimdi anlatımlarımızda altını çizmek ile sınırlı kalmış olmamız insanı düşündürüyor.

Ne zamandan beri altını çizmek deyimi kullanılıyor, bu söz Türkçeye ne zaman geçmiş diye sözlükleri taradım. İkinci baskısı 1890’da yayımlanmış olan ve Prof. Dr. Recep Toparlı tarafından gün ışına çıkarılıp yayımlanan Ahmet Vefik Paşa’nın Lehce-i Osmanî adlı eserinde altını çizmek yer almamıştır. 1900 yılında çıkmış olan Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türkî adlı sözlüğünde de bu söz bulunmamaktadır. Daha sonraki yıllarda Türk Dil Kurumunca yayımlanmış olan 1974 tarihli Türkçe Sözlük’te de altını çizmek fiiline rastlanmaz. Mustafa Nihat Özön’ün 1967 yılında çıkan Resimli Türk Dili Sözlüğü’nde de bu söz bulunmamaktadır. Anlaşılan altını çizmek deyimi son olarak 20 - 25 yıl içinde yayımlanan Türkçe sözlüklerde ve deyim sözlüklerinde yer almış. Öyleyse dilimize dolanan bu altını çizmek durup dururken nerden çıktı ve nasıl bu kadar yayıldı?

Altını çizmek İngilizceden çeviri olup underline (andırlayn) fiilinin karşılığıdır. İngilizcede underline hem isim hem de fiil olarak kullanılır. Bir kelimenin veya cümlenin altına çizilen çizgi anlamında isim olarak geçen underline, fiil olarak bir sözün altına çizgi çizmek anlamına da gelir. Bu anlamların yanı sıra underline mecazen, bir hususu önemle belirtmek anlamında da kullanılır.

Çeviri eserler, dizi filmler aracılığı ile Türkçeye geçen altını çizmek, TRT dâhil olmak üzere bütün radyo ve televizyonlarda bıktıracak bir biçimde sık kullanılmaktadır. En çok da haber programlarında duyulan altını çizmek bazen bir iki dakikalık haber içinde birkaç kez tekrar edilebiliyor, özellikle devlet adamlarının dilinden düşmüyor. Herkes kendince önemli olan bir şeyin altını çizip duruyor. Bu durumu, anlatımı zengin kılma, tekrara düşmeme gibi bir kaygının yitirilmiş olmasıyla açıklayabiliriz.

Üst ile alt maddeleri içinde toplanmış olan deyimler anlam açısından ele alınacak olursa, Türkçede, olumlu anlam taşıyan deyimlerin daha çok üst’te toplanmış olduğu görülür. Alt sözü altında kalmak, altından Çapanoğlu çıkmak, alt etmek, altını üstüne getirmek, , altına yatmak, altını pislemek, altını ıslatmak gibi daha başka deyimlerde görülür. Alt maddesi içindeki sözler daha çok olumsuz, hoş olmayan anlamlarda kullanılmıştır.

“Altını çizmek çeviri bir sözdür, öyle ise kullanılmasın” demek istemiyoruz. Bu söz dile girdiğine göre doğal olarak kullanılacaktır. Bizim burada üzerinde durmak istediğimiz konu, anlatımın yalnızca bu sözle sınırlı kalmış olmasıdır. Aynı kavramı karşılayan vurgulamak, önemle belirtmek, önemle üzerinde durmak gibi öteki sözlere de yer verilmesi, anlatımın zenginleştirilmesi gerekir. Son dönemlerde sloganlaşmış sözlerle konuşuluyor. Bu tür moda sözler açısından anlatımlar incelenecek olursa, olayın ürkütücü bir boyutta olduğu görülecektir. Bu durumun biraz da rahat konuşamamadan, kelime seçiminde aşırı bir titizlik göstermeden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Zengin bir edebiyata ve köklü bir dile sahip olan Türkçeyi bu kadar sınırlı bir anlatım içine sıkıştırmak gerçekten haksızlıktır. Türk aydınının bu kısıtlı anlatımı aşması için bilgilendirilmesi gerekir.

Telekonferas

Herhangi bir karşılık önerilmediği için telekonferas sözü son yıllarda dile yerleşti. Yunanca kökenli olan tele- ön ekiyle kurulmuş olan bu kelime Türkçeye giren ilk tele-‘li kelime değildir. Yaklaşık yüz yıldan fazla bir zamandan beri tele- ön ekini taşıyan Fransızca kökenli kelimeler teknik alanlardaki gelişmelere bağlı olarak Türkçeye girmektedir. Geçen yüzyılın başında yayımlanan Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türkî adlı eserinde tele-‘li şu kelimeler yer almıştır: telegraf, teleskop, telegrafi, telegrafname, telegrafhane, telegrafçılık, telegrafcı, telefon. Görüldüğü gibi telgraf değil, telegraf. Şemsettin Sami, sözlüğünde ikinci e ünlüsünü üstün işaretliyle özel olarak gösteriyor ve tele- ön ekini koruyor. Bu sözlükten önce yayımlanmış olan Lehce-i Osmanî’de ise yalnızca telegraf kelimesi yer almaktadır.

Günümüz Türkçe sözlüklerinde ise, dildeki türevleriyle birlikte tele- ön ekini taşıyan kelimelerin sayısı artmıştır. Bazı örneklerde tele- ön ekinin ikinci ünlüsü olan e düşürülmüştür. Söz konusu kelimeleri şöylece sıralayabiliriz: teleferik, telefilm, telefon, telefoncu, telefonculuk, telefon direği, telefon etmek, telefon hattı, telefon kabini, telefon kartı, telefon kulübesi, telefonlaşmak, telefonometre, telefon rehberi, telefon santrali, telefon teli, telefoto, telefotografi, telejenik, telekart, telekinezi, telekomünikasyon, teleks, teleksçi, telem, telemetre, teleobjektif, teleoloji, teleolojik, telepati, telepatik, teleradyo, telesekreter, telesiyej, teleskop, teleskopik, teletekst, televizyon, televizyoncu, televizyonculuk, televizyon dizisi, televizyon filmi, televizyon oyunu, televizyon piyesi, televizyon yayını, telgraf, telgraf çekmek, telgrafçı, telgraf çiçeği, telgraf direği, telgrafhane, telgraf teli.

Bunlara teletekst (teletext) karşılığı önerilmiş olan telemetin, telgraf karşılığı telyazı örneklerini de katabiliriz. Bu arada telemetin ve telyazı örneklerinde olduğu gibi toplum olarak boş durmayıp telekız sözünü de türettiğimizi hatırlatıp bunu yukarıdaki örneklere ekleyebiliriz.

Getirildiği kelimeye “uzak, uzaktan, ırak, ıraktan” anlamları katan tele- ön eki uzamak fiilinin kökü olan uz’dan yararlanılarak karşılanmaya çalışılmış ise de, batı kökenli kelimelerin ağır baskısı ve toplumun bu tür kelimelere olan eğilimi sebebiyle başarı sağlanamamıştır. Örnek olarak uzaktan iletişim veya uzaktan haberleşme anlamındaki telecommunication için önerilmiş olan uziletişim ilgi görmemiş, bunun yerine yeni karşılık aranmıştır. Önceleri yalnızca iletişim ile karşılanan telekomünikasyon’a zamanla yeni bir karşılık daha bulunmuş, bu kez de bildirişim sözü ortaya atılmıştır. Bir fakülte adında yaşayan iletişim sözünün yanında, batıdan aldığımız telekomünikasyon ile birlikte bir kavram dört karşılıkla adlandırılmıştır. Bu dört söz de Türkçe sözlüklerde yer almıştır. Yeni türetilmiş olan bildirişim sözü iletişim’e göre biraz daha öne çıkmış ve yaygınlaşmıştır. Bu arada telekomünisyon kelimesinin söyleme ve yazma açısından bir güçlüğü olduğunu da hatırlatalım. Bu terim bugün yaygın olarak telekominikasyon olarak yanlış yazılıp telâffuz edilmektedir.

Karşılık önerilmiş bir başka tele-’li kelime teleks’tir. Bunun için gösterilmiş olan uzyazım benimsenmemiştir. Bilindiği gibi yazım o yıllarda imlâ karşılığı olarak önerilmişti. Bunun gibi telem karşılığı olarak ileri sürülmüş olan uzyazar önerisi de dilde tutunmamıştır. Telepati için gösterilen uzaduyum örneği de yayılmamıştır. Uzaduyum terimindeki uza, uzamak fiilinin köküdür. Fiilin bu biçimde bir isimle kelime oluşturması dil bilgisi kurallarına uymaz. Uz ile kurulmuş bir başka terim uzadevim’dir. Nesnelere dokunulmadığı hâlde onların hareket edişini anlatan telekinezi sözünün karşılığı olarak ileri sürülmüş olan uzadevim benimsenmemiştir. Bir başka örnek telyazar’dır. Bu da ötekiler gibi türetildiği dönem içinde ilgi görmemiştir. Görüldüğü gibi Türkçede bir ön ek yaratmakta, batıdaki biçimlere ve yapılara uygun olarak Türkçe köklerden terim türetmekte başarılı olunamamıştır. Bu durumun Türkçenin yapısından kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Tele- ön ekinin ırak kelimesiyle karşılandığını da görmekteyiz. Teleskop için önerilmiş olan ırakgörür yapı olarak kurallıdır. Ancak ırakgörür Farsçadan dilimize geçmiş olan dürbün için de önerilmişti. Türkçe Sözlük’te teleskop için verilmiş olan tanımda ırakgörür karşılık olarak gösterilmiştir. Irakgörür maddesini açıp baktığımızda bunun önüne yalnızca dürbün ve teleskop kelimelerinin konulduğunu görürüz. Bu durumda ırakgörür iki ayrı terim için karşılık olmuştur. Terimlerin anlamlarının sınırlı olduğu göz önüne alındığında her kavramın mutlaka ayrı ayrı karşılıklarının bulunması gerektiği daha iyi anlaşılır. Ne yazık ki ırakgörür gibi yapıca doğru olan bu söz de dilde yerini bulamamış, teleskop varlığını sürdürmüştür. Bu gelişmede, sözün batı kaynaklı olmasının büyük etkisi olduğunu hatırlatmamız gerekir.

Fotoğrafçılıkta geçen teleobjektif için uzak odaklı mercek sözünün kullanılmasının yerinde olacağı kanısındayım. Bunun gibi teleferik için asılı araç da uygun bir karşılıktır. Her iki terimde de çeviri yoluna gidilmemiş, aracın işlevi esas alınmıştır. Asılı araç, bugünlerde gelişmesini izlediğimiz cep (cep telefonu) örneğinde olduğu gibi zamanla tek başına asılı biçiminde dile yerleşebilir. -lı sıfat ekinin yapım eki gibi Türkçede kullanılmasının tatlı sözünde olduğu gibi pek çok örnekleri vardır. Böylece Asılıya bindim, asılıdan güzel manzaralar seyrettim biçimindeki kullanımlar dil bilgisi kuralları ile bağdaşır.

Bütün bu açıklamaların uygulamaya konulması yapılamayacak iş değil. Ancak önce o bilinçli toplumu, diline saygılı bilim adamını hazırlamamız gerekir. Üzülerek belirteyim ki bu özellik Atatürk dönemi gençliğinde belirdi ve bu ışık daha sonra giderek sönmeye yüz tuttu. Bana göre sorunumuz, bilime, uzmanlığa kulak vermememiz, dilin önemini kavrayamamış olmamız ile ilgilidir. Bunun gerçekleşeceği yer de okuldur. Bu bakımdan öğretmenlerin doğru bilgilerle donatılmasına, sorunlara yönlendirilmesine ve bilinçli bir toplumun kurulmasına acilen ihtiyaç vardır.

Sözü telekonferans’tan açtım. Konu ile ilgili bazı açıklamalar yapma ihtiyacı duyduğum için sözü uzattım. Telekonferans da öteki örneklerde görüldüğü gibi tele- ön ekiyle kurulmuştur. Öteki örneklerdeki olumsuz durumları göz önüne alarak ve bu kalıba bağlı kalmadan telekonferans’a bir karşılık önermeliyiz. Bu ara dilimizde sık kullanılmaya başlanan görüntülü basın örneğine bakıp telekonferas için de görüntülü konferans terimi ileri sürülebilir. “Neden konferans’a bu terimde yer veriliyor?” diye bir soru sorulabilir. Bunun için konferans’ın artık dilden kolay kolay çıkarılamayacak kadar yerleşmiş olduğu biçiminde bir savunma yapılabilir. Bu söz için başka öneriler ileri süren olursa ve öneriler Türk Dil Kurumuna bildirilirse yazımızda değerlendirir, tartışmaya açarız.

Bakış atmak

Osmanlı Türkçesinde atf-ı nazar biçiminde Farsça kurallara göre türetilmiş bir tamlama vardır. Bu tamlama ile birlikte etmek fiili kullanılmış ve kelimenin çekimi sağlanmıştır. Genel olarak “bakmak” demek olan bu söz “kısa bir süre bakmak” anlamında da kullanılmıştır. Cumhuriyet Dönemi romancıları bunu bir bakış atmak biçiminde Türkçe sözlerle karşılayıp kullanmışlardır. Show televizyonunda 15.02.2002 günü saat 21.00’de ekrana getirilen Elli Yedinci Yolcu adlı filmde bu söz bakış fırlatmak biçiminde geçti. Göz atmak, şöyle bir göz atmak veya Cumhuriyet Dönemi yazarlarının kullandığı gibi bir bakış atmak varken, insanların aklına bakış fırlatmak fiilinin nasıl geldiği düşündürücüdür. Yarın biri de bakış savurmak diyebilir. Sözlükleri taradım bakış fırlatmak sözüne rastlayamadım.

Türkçeleştirme çalışmalarında yaşadığımız sorunlardan biri de bu tür örneklerle ilgilidir. Bir deyimin hangi kelimelerden oluştuğu bilinmediği için benzeri kişisel deyimler dilde ulu orta kullanılıyor.


.





Obez, obezite; misyon, vizyon; Adapazarı, adım başı, ayakkabı, dağ başı, cumartesi, çarkçıbaşı. Emiroğlu, hafta başı, İnönü, iş başı, kahvaltı, Kırklareli, Kocaeli, köprü başı, Köprübaşı, köşe başı, madde başı, liste başı, Orhaneli, Pazartesi, Rumeli, satır başı, söz başı, ustabaşı, yüzbaşı, Tunceli, zeytinburnu üzerine.

Son birkaç yıldır sık sık duyduğumuz yabancı kaynaklı kelimelerden biri de obez (İng. obese)’dir. “Çocuk tam anlamıyla obez.” kullanımı yanında “Çocuk obez oluyor. Bu çocuk obez doğmuş.” biçiminde cümlelerle de karşılaşıyoruz. Bu sözün dilimizde yaygınlaşmasının ve sık sık söylenmesinin sebebi çağın bir hastalığı olarak insanlarda başgösteren aşırı şişmanlamadır. Refah düzeyi yükseldikçe çağımızda bu tür hastalıklar ortaya çıkıyor. Bu hastalığı Dr. Mustafa Çetiner, Cumhuriyet gazetesinin 8 Ocak 2005 tarihli nüshasının Bilim Teknik adlı ekinde ele alıyor. “Güncel Bilim” adlı köşede işlenen bu konunun başlığı “Obezite ve Çocuklarımız”. Dr. M. Çetiner, yazısında şişmanlığın çağımızın ciddi bir sağlık sorunu olduğunu açık, anlaşılır bir dille anlatıyor; yararlı bilgiler veriyor. Bu yazıda bizi daha çok kullanılan yabancı terimler ilgilendiriyor.

Yazıda, bir tıp terimi olarak son yıllarda dilimize giren obez yanında bir de obezite (İng. obesity) sözü kullanılıyor. Obez, obezite Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük’ünde bulunmuyor. Millî Eğitim Bakanlığının çıkarmış olduğu Örnekleriyle Türkçe Sözlük adlı dört ciltlik eserde de bu kelimeler yer almamış.

Yazıya bilimsel bir anlatım katmak için bilim adamlarının, uzmanların sık sık başvurdukları bu kullanım, özellikle sağlık alanında pek çok yabancı kelimenin dile yerleşmesine yol açtı. Bir başka gelişme ise kişilerin bu örnekte olduğu gibi şişman, şişmanlık gibi kelimeleri bayağı (amiyane) bulmalarıdır. Bu gelişmenin bir örneği de ahlak yerine kullanılmakta olan Fransızca kaynaklı etik’tir.

Dr. M. Çetiner, yazısının birkaç yerinde ve başlığında şişmanlık yerine obezite terimini kullanıyor. Bu konuyu işlerken Prof. Dr. Abdullah Bereket’in bir açıklamasını anıyor. “Obezitenin başlama yaşı düştükçe, şişmanlığın derecesinin de orantılı olarak arttığını belirtiyor.” biçiminde onun bir cümlesini yazısına ekliyor. Ayna anlama gelen iki sözün kullanıldığı bu cümleyle insan, ilk anda şişmanlık ile obezite’nin farklı şeyler olduğunu zannediyor. Yazının bir başka yerinde yazar, “Obezite yani şişmanlık vücuttaki yağ dokusu oranının artışı sonucu ortaya çıkan kilo fazlalığı olarak tanımlanabilir.” diye obezite’nin anlamını açıklıyor.

Dilde karşılığı olan bir sözün yerine bir başka dilin kelimesini koymak insana ters geliyor. Şişman, şişmanlık, şişmanlamak, şişmanlatmak, şişmanca gibi türevleri bulunan ve köken olarak da Türkçe olan bir kelime yerine, kullanımı kısıtlı bir yabancı kelime kullanmak hoş olmuyor. Bu durum Türkçenin aleyhine işliyor. “Bu, bir bilim terimdir; bütün ileri ülkeler bu terimi kullanıyor” dememeliyiz. Bir bilim dalının veya sanat kolunun terimi yazı diline girebileceği gibi günlük dilin bir kelimesi de bilim dilinde veya sanat alanında bir terim olarak kullanılabilir. Buna engel bir durum yoktur ve örnekleri az değildir. “Obez, tıptaki anlamıyla tam olarak şişman değildir” de denebilir. Bu durumda obez’in karşılığı aşırı şişman, obezite’nin karşılığı da aşırı şişmanlık olabilir. Varsın bu terim tek kelimeyle değil, iki kelimeyle ifade edilsin.

Bu tür gelişmelerin önü alınmadıkça önce ismi ardından sıfatı daha sonra da zarfı dile giriyor. Umarım, bu olumsuz gelişme bir gün sıfat ve zarf olarak kullanılan şişmanca’yı etkilemez.

Bu konuyu geçmeden bir noktaya açıklık getirelim: Şişman kelimesinin ünlüleri arasındaki uyumsuzluğa bakıp bunun Türkçe olup olmadığı konusunda tereddüde düşülmemeli. Şişman’ın ş ile başlaması ve içinde ünlü uyumunun bulunmaması bizi şaşırtmasın, şişman ve türevleri Türkçedir. En eski sözlüğümüz olan Divanü Lûgat’it-Türk, bu kelimenin kökü olan şiş biçimini sış olarak gösteriyor. Arapça olan tanımını da Besim Atalay “şişmiş olan her nesne, yumru” biçiminde veriyor. Anlaşılan şişman sışman’dan gelişmiş bir biçim ve türevleriyle birlikte Türkçedir.
misyon, vizyon

Birkaç gün önce üniversite öğretim üyelerinin, öğrencilerin eğilimlerini, katılımlarını ve beklentilerini belirlemek üzere Ankara Üniversitesi kanalıyla bize bir anket dağıtıldı. Üzülerek belirteyim ki anketin başlangıcında verilen cümleleri anlamakta güçlük çektim. Öğrencilerin de bu cümlelerden yeterince bir şey anladığını sanmıyorum. Ama herkes bunu bir görev sayarak doldurdu ve ilgili yerlere gönderdi. İngilizceden çeviri olduğunu sandığım anketin başında yer alan cümle aynen şöyle:

“Bu anket, Üniversitemizin gelecekte nasıl olmak istediğini tanımlayan, arzulanan geleceği betimleyen vizyon ve Üniversitemizin amaç ve önceliklerini belirten ya da varoluş nedenlerini açıklayan misyon ifadelerine katılma durumunuzun saptanması ve Üniversitemiz için geniş paylaşımlı vizyon ve misyon ifadelerinin belirlenmesi amacıyla hazırlanmıştır.”

Anketin son cümlesi de şöyle:

“Önereceğiniz misyon ve vizyon ifadeleri de bu konudaki değişikliklere temel oluşturması açısından son derece önemlidir.”

Anket üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümün adı “kişisel bilgiler” öteki bölümlerin adı yok. En sonda da büyük harflerle “Anket bitti teşekkürler” biçiminde gereksiz bir uyarı cümlesi yer almış.

Burada anlaşılmayı asıl zorlayan misyon ve vizyon kelimeleri ile bunlara bağlı misyon ifadeler, vizyon ifadeler’dir. Bu sözlerden de ne kastedildiği anlaşılmıyor.

“Üniversitenin gelecekte nasıl olmak istediğini tanımlayan, arzulanan geleceği betimleyen misyon ve ...” diye devam eden cümlenin ilerisinde yer alan ... misyon ifadeler tamlamasında yer alan ifadeler sözü anlaşılan misyon’a da ait. Buna göre cümleyi “Bu anket, Üniversitemizin gelecekte nasıl olmak istediğini tanımlayan, arzulanan geleceği betimleyen vizyon ifadelerine ve Üniversitemizin amaç ve önceliklerini belirten ya da varoluş nedenlerini açıklayan misyon ifadelerine...” biçiminde anlamalıyız. Yazar, tekrar etmemek için böyle bir yola başvurmuş ama düşünceyi uygun kelimelere dökememiş, anlaşılmayı sağlayamamış. Cümlenin belirttiğimiz bu yapısı içinde vizyon ifadelere katılma durumunuzun, misyon ifadelere katılma durumunuzun sözleriyle de ne demek istendiği açık değildir. İfade yerine günümüzde kullanılan ve kökeni Türkçe olan anlatım’ı koymayı denedim, anlamdan büsbütün uzaklaşıldı. Bu uzun cümlenin sonunda yer alan geniş paylaşımlı misyon ve misyon ifadelerin belirlenmesi ibaresi de düşünceyi yansıtmıyor. Cümlenin anlaşılır olan tek yanı özne ve yüklemden oluşan “Bu anket ... hazırlanmıştır” bölümüdür.

Metni anlamaya çalışırken bu cümlenin misyon, vizyon, misyon ifadeler, vizyon ifadeler gibi sözleri kullanmadan daha kısa, öz ve anlaşılır biçiminde nasıl söylenebileceğini düşündüm. Kendimce şöyle bir cümle kurdum:

“Bu anket, Üniversitemizin gelecekteki görünümünün nasıl olması gerektiğini araştırmak, üstleneceği görevlerin hangileri olduğunu belirlemek için değerlendirmelerinizi almak üzere hazırlanmıştır.” Demek ki cümlede geçen vizyon ve misyon kelimelerini kullanmadan bu düşünce başka bir biçimde de verilebilir.

Daha önceki yazılarımda vizyon kelimesiyle ilgili olarak yaptığım açıklamalarda söz konusu kelimenin 1993 yılında Türk Dil Kurumunca görüşüldüğünü, sinema terimi olarak vizyona girdi örneğinde olduğu gibi bu sözün gösterim ile karşılandığını, vizyon sahibi gibi bir kullanımda ise, bu kavram için ufku geniş, geniş ufuklu, uzak görüşlü, geniş görüşlü sözlerinin önerildiğini yazmıştım. Bu sözün isim biçimlerinin ise Türk Dil Kurumunda yapılan çalışmalarda uzak görüşlülük, geniş görüşlülük olabileceği üzerinde durulmuştu.

Vizyon kelimesinin Türkçeye girişi yeni değildir. Bu sözü on beş, yirmi yıldan beri duyuyorum. Söz konusu kelimeye karşılık arama işi ise 1990’lı yıllara rastlar. 1991 yılında Cemal Mıhçıoğlu buna uludüş sözünü karşılık olarak gösterdiğini Sözcüklerin Öyküsü adlı kitabında belirtir. Ancak bu söz benimsenmedi. C. Mıhçıoğlu, kitabında vizyon’un sinema terimi olarak kullanımına ise gösterime girmek, gösterilmeye başlanmak fiilleriyle karşıladığını yazdı. Bu yerinde öneri zaten dilde, kullanımda bulunan bir anlatımdı.

Bu açıklamaların ışığında yukarıdaki ankette geçen vizyon kelimesi görünüm ile karşılanabilir. Bir üniversitenin görünümü yaptığı bilimsel çalışmalar, araştırmalar, verdiği konferanslar, ait olduğu toplumun insanlarını refaha kavuşturmak, ürettiği her türlü bilgi ile yol göstermek ile belirginleşir. Bu bakımdan görünüm, söz konusu kavramı vizyon kelimesinden daha iyi karşılar.

Misyon (Fr. mission) sözüne gelince, sözlüklerde misyon bir yandan dinî, öte yandan diplomatik alanda kullanılan bir söz olarak tespit edilmiştir. Bir bilimsel kurum olan üniversitenin misyon’u ise başta ülkesi olmak üzere bütün insanlık karşısında üstlendiği görevdir. Her kurumun üstlendiği bir görevi yani misyonu vardır. Üniversitelerin üstlendiği görev ise çok özeldir. Bu açıklamalara dayanarak bir anket metninde misyon yerine üstlenilen görev çok daha uygun düşer ve anlatımı berraklaştırır.

Bu kelimenin Türkçeye girişi vizyon kelimesinden çok daha öncedir. Şemsettin Sami’nin 1900 yılında tamamladığı Kamus-ı Türkî adlı eserinde bu kelimeye yer vermediğini görüyoruz. Bundan 25 yıl sonra yazılmış Mehmet Bahaettin Toven’in Yeni Türkçe Lûgat adlı eserinde ise, misyon ve misyoner kelimelerini tanımlarıyla bulabiliyoruz. Bu sözlükten birkaç yıl önce yazılmış Raif Necdet Kestelli’nin Resimli Türkçe Kamus adlı eserinde ise yalnızca misyoner sözü alınmış. Anlam olarak “Neşr-i din ile iştigal eden rahip” tanımı verilmiş.

Aslında Türk sözlükçülük alanında bu tür kelimelerin Türkçeye ne zaman ve hangi eserle girdiği, ne zaman kullanılmaya başlandığı araştırılmamış bir konudur. Bu yolda hazırlanmış bir kaynak da yoktur. Sözlüklerimizde bu tür bilgiler bulunmaz. Bunu ileri ülkelerin sözlüklerine bakarak ihmal edilmiş bir durum sayıyoruz. Her ne kadar tarihî dönem sözlüklerini karıştırarak veya çeşitli makalelerden ipuçları çıkararak bazı bilgiler toplayabiliyoruz ama derlemeler doyurucu olmuyor. Bu durumla ilgili olarak terimlerin dile giriş tarihleri hakkındaki bilgilerimizin biraz daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Cumhuriyet döneminde türetilenlerin ve dile mal edilenlerin giriş tarihleri bulunabilir.

Misyon kelimesinin bir Türkçe kelimeyle karşılanması gerektiği üzerinde vaktiyle Mümtaz Soysal’ın Milliyet gazetesinde yazı yazdığını C. Mıhçıoğlu’nun kitabından öğreniyoruz. C. Mıhçıoğlu’nun bu kelimeye karşılık araması da M. Soysal’ın yazısı üzerine olmuş. C. Mıhçıoğlu, 1991 yılında misyon için ulugörev karşılığını önerdiğini ve bu öneriyi Siyasal Bilgiler Fakültesinde M. Soysal’a söylediğini, onun da bu yeni kelimeyi beğendiğini Sözcüklerin Öyküsü (300. s.) adlı kitabında belirtmiştir. C. Mıhçıoğlu’nun ulugörev önerisi basın ve yayın hayatında kullanılmadı.

Adapazarı, adım başı, ayakkabı, dağ başı, çarkçıbaşı, cumartesi, Emiroğlu, hafta başı, İnönü, iş başı, kahvaltı, Kırklareli, Kocaeli, köprü başı, Köprübaşı, köşe başı, madde başı, liste başı, Orhaneli, pazartesi, Rumeli, satır başı, söz başı, usta başı, yüzbaşı, Tunceli, zeytinburnu

Belirtisiz tamlama biçiminde olan, bazen ayrı bazen de bitişik yazılan kelimelerin son sesindeki 3. teklik iyelik eki belirtme ve yönelme durum eklerini aldıklarında bazı sorunlarla karşılaşılmaktadır. Çarkçıbaşıyı mı, Çarkçıbaşını mı? Türk Dil Kurumunun imla komisyonlarında her zaman bu, bir sorun olarak ortaya çıkar. Bu otobüs Tunceli’ye mi Tunceli’ne mi gidiyor? Pazartesiye kadar mı pazartesine kadar mı? 1965 yılında Vecihe Hatiboğlu’nun başkanlığında hazırlanan ve benim de uzman yardımcısı olarak Kurumda çalıştığım sırada bu mesele tartışıldı ve V. Hatiboğlu, 1965 yılında yayımlanan kılavuzun giriş bölümünde cumartesiye, pazartesiye, başörtüye, aşçıbaşıya örneklerini vererek şöyle bir açıklamada bulundu:

“Yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere bu çeşit birleşik kelimeler iki türlü ek almaktadır. Gelecekte bu iki şekilden yeni şekil olan -y-e seslerini taşıyanların yerleşeceği sanılmaktadır; çünkü eski şekiller artık sarsılmıştır: Cumartesine değil cumartesiye gibi.”(50. s) Bu açıklamadan ikili kullanımların o tarihte başladığı anlaşılıyor.

Son sesteki iyelik ekinin ayakkabı örneğinde olduğu gibi doğal süreci içinde kalıplaşması beklenirken bazı ikili kullanımlar dolayısıyla bu soruna bir çözüm getirilmeye çalışılmış, yapay olarak bu kalıplaşmanın hızlandırılmasına imla kılavuzları aracı edilmiştir. Kalıplaşan yalnızca ayakkabı örneği değil, birer yer adı olan Tunceli, Rumeli ve İnönü örneklerinde de kalıplaşma, sürecini tamamlamış ve getirilen ek -ni değil -yi olmuştur. Ancak el-i ile kurulan Orhaneli, Çayeli, Korkuteli gibi yer adlarında herhangi bir gelişme olmamış; Tunceli yapısındaki bu yer adları 2002 yılında Türk Dil Kurumunca yayımlanan İlk Öğretim Okulları İçin İmlâ Kılavuzu’nda Tunceli adı Tunceli’yi aynı el ile yapılmış Orhaneli’ni, Çayeli’ni, Korkuteli’ni biçiminde kesme ile ayrılarak gösterilmiştir.

Geçen kırk yıllık süre içinde cumartesi, pazartesi kelimelerindeki iyelik eki -sı, eğitim aracılığı ile kalıplaştırılmış, bu kelimelerin cumartesiyi pazara bağlayan gece veya pazartesiye kadar biçiminde kullanılmasını sağlamış; kılavuzlar bu kelimeleri dizin bölümünde cumartesi,-yi, pazartesi,-yi biçiminde vererek -yı’lı biçimleri yaygınlaştırmışlardır. Ancak öğrenciler arasında yaptığım bir ankette cumartesini, pazartesini biçimlerinin bugün bile kullanıldığına tanık oldum.

1965 yılında yapılan düzenlemeyle sağlanan bu tutarlılığın öncesinde herhangi bir açıklama veya bilgi yoktur. 1928’den 1957 yılına kadar çıkan kılavuzlarda cumartesi, pazartesi kelimelerinin önünde hiçbir ek bilgi verilmemiştir. Kılavuzların açıklamalar bölümünde de bunların -yı mı, -nı mı alacağı hususunda herhangi bir şey söylenmemiştir. Bu durumda cumartesi, pazartesi, denizaltı, kahvaltı gibi kelimelerin son sesindeki iyelik ekinin kalıplaşmasının ve bu kelimelerin -yı ekiyle kullanılışının 1960’lı yıllara rastladığını söyleyebiliriz.

1965’ten bu yana, bu yapıdaki örneklerin bazılarına kılavuzlarda hâlâ bir istikrar getirilemediğini görmekteyiz. Örnek olarak Türk Dil Kurumunun 2000 ve 2002 yıllarında yayımladığı kılavuzlarda 3. teklik iyelik ekiyle biten aşçıbaşı kelimesi aşçıbaşı,-yı,-nı biçiminde iki ek bilgiyle verilmiştir. Bu bilgiyle aşçıbaşı kelimesinin aşçıbaşıyı ve aşçıbaşını biçiminde ikili kullanabileceği anlatılmaktadır. Ancak N. Özön tarafından yayımlanan ve Yapı Kredi yayınları içinde çıkan Büyük Dil Kılavuzu’nda aşçıbaşı sözü, dizinde aşçıbaşı,-nı biçiminde gösterilmiş. Ali Püsküllüoğlu da kılavuzunda aynı biçimi vermiştir. Dil Derneğinin kılavuzunda ise aşçıbaşı biçimiyle yetinilmiş -nı veya -yı gibi bir ek bilgi verilmemiştir.

Üç askerî terim olan onbaşı, yüzbaşı, binbaşı kelimeleri de kılavuzlarda 1960’lı yıllara kadar bir ek bilgiyle dizinlere alınmamış, onbaşı,-yı, yüzbaşı,-yı, binbaşı,-yı biçimlerinin ek bilgilerini daha sonraki kılavuzlarda görüyoruz. Yukarıdan beri verdiğim örnekler içinde en tutarlı imla bu üç kelimede olmuştur. Bu kullanım, binbaşıyı, yüzbaşıyı, onbaşıyı biçimlerini “Şunları binbaşına, yüzbaşına, onbaşına ver” cümlesinde olduğu gibi senin binbaşın, senin yüzbaşın, senin onbaşın gibi iyelik ikinci teklik biçimlerinden de ayırmıştır. Bu arada takımbaşı, subaşı, kolbaşı gibi terimlere dokunulmamış; bunların -yı mı, -nı mı alacağı hakkında herhangi bir bilgi verilmemiş veya bunların da aynı grup kelimelerden olduğuna dikkat edilmemiştir. Kılavuzların genel eğilimine göre dizin bölümünde ilgili kelime önünde -yı veya -nı biçiminde ek bilgi verilmemişse, bunların imlası subaşına, takımbaşına, ekipbaşına, kolbaşına biçiminde kullanılması gerektiği doğrultusundadır. Bununla iyelik ekinin kalıplaşmadığı fikri verilir.

Baş kelimesiyle kurulmuş bu tür belirsiz tamlamaların birçoğunun imlasında bugüne kadar bir tutarlılık sağlanamamıştır. Bu tutarsızlık birleşik veya ayrı yazmaktan kaynaklandığı gibi -yı mı, -nı mı alacağı ile de ilgilidir. Bunların bir bölümü başlıkta sıraladığım kelimelerdir. Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda ayrı yazılan bu kelimelerden iş başı, köprü başı, satır başı Nijat Özön’ün Büyük Dil Kılavuzu adlı çalışmasında bitişik gösterilmiştir. Aynı bitişik yazma Dil Derneğinin Yazım Kılavuzu’nda, Ali Püsküllüoğlu’nun Yazım Kılavuzu’nda, Adam yayınlarının Ana Yazım Kılavuzu’nda da görülmektedir. Bunun yanı sıra Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda ayrı yazılan adım başı, dağ başı, hafta başı, köşe başı örnekleri yukarıda saydığım kılavuzlarda da ayrı yazılmıştır. Bunların imlasında kılavuzlar arası bir birlik sağlanmışken iş başı, köprü başı, satır başı örneklerinin imlasında bir birlik görülmüyor. Usta başı, madde başı Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda ayrı yazılmış, bu sözler, yukarıda saydığım kılavuzlara girmemiştir. Türk Dil Kurumunun kılavuzunda bulunan söz başı kelimesini N. Özön, A. Püsküllüoğlu, kılavuzlarına almış, diğerleri bu kelimeye yer vermemişlerdir. Görüldüğü gibi işin boyutu yalnızca farklı imlalarla, ek alışlarıyla sınırlı değil, arandığında kılavuzlarda bulunamayan kelimeler de var.

Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda yukarıda söz konusu ettiğim kelimeler genel tutuma bağlı olarak -yı mı -nı mı alacağı belirtilmemiş. Bu durum hepsinin -nı ile kullanılacağı anlamına geliyor. Daha doğrusu söz konusu örneklerin Türk Dil Kurumunun kılavuzunda belirtme (yükleme) durum ekinin getirilmesi hâlinde bu ekin -yı mı, -nı mı olacağı hakkında herhangi bir bilgi, bir uyarı yapılmamıştır. N. Özön, bitişik yazdığı satırbaşı, odabaşı, işbaşı, köprübaşı sözlerinin -nı ile kullanılacağına ilişkin kelimelerin önüne bir bilgi eklemiş. Aynı kelimelere A. Püsküllüoğlu da bu bilgileri eklemiş ve kılavuzlarında bunları satırbaşı, -nı, odabaşı, -nı, işbaşı, -nı, köprübaşı, -nı biçiminde göstermişlerdir. Aynı durum Adam yayınlarının Ana Yazım Kılavuzu‘nda da uygulanmıştır. Baş ile kurulmuş bu tür yapılardaki kelimelerin çoğunda böyle bir uygulamaya gidilmezken, kendilerince bitişik yazılmasını istedikleri kelimelerde söz konusu sayılı kelimelerin önüne -nı bilgisi eklenmiş. Buradan bitişiklere ek bilgi verilir, bitişik olmayanlara ek bilgi verilmez anlamı çıkıyor.

Dil Derneğinin kılavuzunda ustabaşı kelimesinin önünde herhangi bir bilgi yokken aynı yapıda çarkçıbaşı kelimesine dizinde -yı bilgisini buluyoruz. Oysa Türk Dil Kurumunun kılavuzunda bitişik yazılsın veya yazılmasın bu tür kelimelerin hiçbirinde -nı biçiminde bir bilgi eklenmemiştir. Bu tamlamalarda son sesteki iyelik eki kalıplaşmadığından, görevini canlı olarak sürdürdüğünden, bunlara belirtme durum ekinin normal olarak -nı geleceği kabul edildiğinden böyle bir uygulamaya gidilmemiş ve bu bilgi gereksiz bulunmuştur.

Konunun bir başka boyutu kişi ve yer adlarındadır. Birer yer adı olan Emirdağ, Elmadağ, Samandağ, Arpaçay, Kadıköy gibi kelimelerden iyelik eki düşürülmüş ve böylece sorun ortadan kaldırılmış. Dağların, çayların adları söz konusu olduğunda Emir Dağı, Elma Dağı, Arpa Çayı imlası tercih edilmiştir. Ancak Sarayönü, Altınözü, Saraydüzü, Köprübaşı, Beylerbeyi, Zeytinburnu, Kocaeli, Adapazarı gibi daha pek çok yerleşim adında böyle bir tasarruf söz konusu olmamıştır.

Dizin bölümüne girmeyen soyadlarının kullanımı ile ilgili bilgiler de kılavuzlarda yer almalıdır. Farsça kökenli zade’nin yerini alan oğul, tamlama kurarken iyelik eki alır ve oğlu biçimine girer. Oğlu kelimesiyle kurulmuş Kılıçoğlu, Emiroğlu, Gençoğlu gibi soyadlarına gelen ekler için de kılavuzların kesme işareti başlığı altında bir açıklama getirmesi gerekir. Bu örneklerde iyelik eki canlıdır. Dolayısıyla Kılıçoğlu’na, Saraçoğlu’na, Emiroğlu’nu, Genç­oğlu’na kullanımı geçerlidir. Kılavuzların bütün bu örnekleri derleyip tutarlılık içinde, ek bilgilerle vermesi, giriş bölümüne aydınlatıcı açıklamalar konulması yaşanan boşlukları dolduracaktır.


Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR





Hiç yorum yok: