9 Nisan 2010 Cuma

Doğru Yazmak - Doğru Konuşmak 1

.

Peremeci, peremecilik, duayen, iade etmek, işte, abi yaa, inanılmaz, inanmıyorum, cep to cep üzerine.

Peremeci

Meslek adları söz varlığımızda önemli bir yer tutar. Sosyal hayattaki değişiklikleri, tarihî dönemler arasındaki gelişmeyi, ilerlemeyi yansıtan meslek adlarının pek çoğu bugün unutulmuş ve kullanımdan düşmüştür. Ancak bu eski meslek adlarının çevresinde gelişen birtakım tarihî, kültürel varlıklar o yılların bir hatırası olarak canlılığını korumuştur. Derlediğim pek çok eski meslek adlarından biri de peremeci’dir. Türkçe Sözlük, bu kelimeye karşılık olarak “Pereme kullanan veya yapan kimse” karşılığını verir. Bu kaynak, pereme’yi ise “Gondola benzeyen bir kayık” olarak tanımlar. Bu açıklamalarda söz konusu kayığı kullanan, sevk ve idare edene peremeci denmesi doğrudur. Ancak onu yapana peremeci denip denmediği hakkında kesin bir bilgimiz yoktur. Yalnızca bu meslek kolunun Tersâne-i Âmire ile ilgisi olduğu bilinmektedir. Sözlüğe peremecilik maddesinin de eklenmesi gerektiğini belirttikten sonra asıl söylemek istediğim konuya, bu başlık altında eski meslek adını neden ele aldığıma döneyim.

Bazı belediyeler sessiz sedasız, sokak adlarını değiştiriyorlar. Belediye teşkilâtı olan pek çok yerleşim yerinde, bazı büyük şehirlerde bu uygulamaya zaman zaman tanık oluyoruz. Belediye yetkilileri kendi anlayışlarına, kendi değerlendirişlerine hatta siyasî eğilimlerine göre yeni adlar buluyorlar. Değiştirilen adın bir olayı, bir geleneği veya herhangi bir tarihî olayı yansıtıp yansıtmadığı düşünülmüyor; bir bilene sorulması gereği de duyulmuyor. Birtakım sanat değeri olan binalara yıkık ve harabe de olsa dokunulmuyor ama o derece tarihî değeri olan ve bir hatırayı saklayan sokak adı, cadde, meydan veya semt adı değiştirilebiliyor. Anlaşılan bu olumsuz duruma karşı bir yaptırım da yok. Bu hususu gündeme getirmek, Türk aydınının dikkatini bu konu üzerine çekmek için “Peremeci Sokağı”nı örnek olarak seçtim.

Peremeci kelimesini araştırırken 1943’te Refik Halid Karay tarafından yazılmış bir yazı okumuştum. (TAN, 6 Mayıs 1943) Yazı, eski sokak adlarına, semt ve cadde adlarına ne kadar önem verildiğini, bu hatıra üzerinde ne kadar titizlikle durulduğunu göstermesi açısından ilginçti. İmlâsını koruyarak yazının ilgili bölümünü aktaralım.

Dün tepebaşında gözüme yukarıdaki levha ilişti: (Piremeci Sokağı)... Tuhaf şey! Demek pireme diye bir kelime ve piremecilik adında bir sanat var... Yahut varmış. Acaba ne ola? Deniz içinde yaşadıkları halde denizin mahiyetini bilmeyen balıklar gibi İstanbul içinde kaldırım tepip sokak adlarının mânalarını öğrenmemeği mesleğime ve dil merakıma yakıştıramadım. Eve döner dönmez kitaplara sarıldım. Yazık ki lûgatlerimiz henüz bizi kolayca aydınlatacak mükemmeliyette değil. ‘Pireme’ diye bir şey yok. Yalnız üstünde ‘insanın kanını emmekle geçinen maruf küçük haşere’ diye ‘pire’yi tarif ediyorlar. Ümidimi kesmek üzere iken Naci Lûgati’nde şöyle bir kelimeye rastladım: Perama=(Rumcadan) ‘iki kürekli yani bir çifteli ağır kayık’ XX. asır Larousse’unu da açarsanız ‘perame’ kelimesinde iki yelkenli, Türk bayrağı taşıyan iri boy bir gemi resmile karşılaşırsınız. Tarifi de bu: Bordası çok kavisli, ön ve kıç tarafları yüksek, yakın sahillerde işlemeğe mahsus bir Türk teknesi”

Acaba pireme-piremeci sözü perama adının dilde değişmesinden mi meydana çıkmıştır? (İstanbul Rehberi)’nde 6 tane sandalcı sokağı bulunuşuna göre bir tane de ‘piremeci’ olabilir.....”

Makale birkaç cümleyle sona eriyor. Yazıda sözü edilen Tepebaşı’ndaki Piremeci Sokağı’nın varlığını sürdürüp sürdürmediğini bilmiyorum. Umarım ki bu ad, sokağın başında ve sonunda çakılı durur ve o sokakta bir zamanlar peremecilerin ikamet ettiğine dair hatıra yaşatılır. Keşke bu tür sokak adları hakkında birkaç satır da bilgi verilse, açıklamalar pirinç levha üzerine kazınsa ve duvara asılsa diye içimden geçiyor.

Refik Halid Karay bu kelimeyi piremeci, Türkçe Sözlük ise peremeci diye almış. Bu meslek adının dayandığı pereme İzmir’de inşa edilirmiş ve genel olarak yük ve hayvan taşımacılığında kullanılırmış. 13 metre boyundaymış. Galiba tarihi çok eskilere, Bizans dönemine kadar iniyor.

Eski vergi kayıtlarında bir de peremeciyan (peremeciler) sözü geçtiğini burada hatırlatalım.

Pereme kelimesi, Osmanlı Bahriye Teşkilâtı XVII. Yüzyılda Tersâne-i Âmire adlı kitapta, at taşımak için özel olarak yapılmış gemi ve kayıklardan söz edilirken “pereme-i esb-i Üsküdar” sözünde geçiyor. Kitapta ayrıca peremeciler diye bir madde de yer almakta ve burada da şu bilgiler verilmektedir:

Peremeciler: İstanbul’da iskeleler arası nakliyatını temin eden vasıtalar pereme, kayık ve mavnalar olup işletmeleri peremeci, kayıkçı ve mavnacı esnafına ait idi:

XVII. yüzyılın ikinci yarısında peremeci esnafının faaliyet gösterdiği iskele sayısı 17-19 olduğu görülmektedir. Bu iskelelere tâbi peremeciler, her sene donanma hizmetinde kürek çekmek üzere 110 kürekçiyi ocaklık olarak vermek mecburiyetinde idiler. Ancak her zaman 110 kürekçinin teslim edilmediği hatta 1677 senesine doğru, miktarın hayli azalarak 50 kürekçiye kadar düştüğü tespit edilmektedir.”

Bu kaynaktan başka peremeciler hakkında Osmanlı Türkleri Devrinde İstanbul’da Kayıkçılık ve Kayık İşletmeciliği adlı makalede de bilgi bulunmaktadır.

Kayığın çeşitleri: Altı kürek kaba pereme, altı kürek pereme, altı kürek yılandili pereme, dört kürek kaba pereme, dört kürek pereme, dört kürek yılandili pereme, yalnız kürek pereme. Peremenin çeşitleri hakkında Yaşar Yücel tarafından yayımlanan ve aşağıda adı verilen kitapta da bilgiler vardır. Konu ile ilgili daha başka kaynaklar da var. Sözü uzatmayalım. Görüldüğü gibi bir sokak adı diyerek meseleye bakıp geçmeyelim. Bugün unutulup giden bir adın arkasında dönemin uygarlığı yatıyor. Onun hakkında geniş bir yayın var. Anlamsız bulunarak yerinden sökülüp atılamayacak bu tür yüzlerce söz var dilimizde. Bu adlar günümüz insanının insafına terk edilmemeli. Umarım ki Peremeci veya Piremeci Sokağı’nın adı da bir ilgisizliğe kurban gitmemiştir.

Konuyu bu kadar uzun tutmaktaki amacım, şehir kültürünün gereklerine, inceliklerine önem vermek; verilen her adın bir anlamı, bir hatırası olduğuna dikkat çekmek; belediye yetkililerinin her şehirde, her ilçede sokak, cadde, park, semt adlarını keyfî olarak değiştirmelerine engel olmak ve bunun için gerekirse yasal bir düzenleme getirilmesini kamuoyuna sunmaktır.

Duayen

TGRT spikeri 02.05.2000 tarihinde sabahleyin 8.30’da Muazzez Abacı ile Muazzez Ersoy’un birlikte sahneye çıktıklarından, şarkı söylediklerinden söz ederken birkaç kez duayen kelimesini kullandı. “Kıdem bakımından başta gelen, bir meslekte yaşça ve kıdemce ileri olan kimse” anlamındaki bu Fransızca kökenli kelime bu ara sık sık kullanılmaya başlandı. Sanat dünyamızın iki ünlü kişisi veya tanınmış, ad yapmış iki kişisi gibi çeşitli anlatımlar varken spiker, toplumumuzun pek çoğunun anlamını bilmediği duayen sözünü kullanıyor. Bu söz doğrudan “kıdemli” kelimesiyle de karşılanabilir. Türk cumhuriyetlerinde bu tür kıdemli, tanınmış kimseler için aksakal sözü kullanılıyor. Biz de ünlü, tanınmış Türk erkeklerini aksakal sözü ile niteleyebiliriz.

İade etmek

İade etmek sözü için vaktiyle geri vermek önerilmişti. Geri vermek dilde giderek yaygınlaşırken bir de iki sözün karması geri iade etmek çıktı. Kültürlü ve belli bir düzeye gelmiş pek çok kişiden geri iade etmek sözünü duydukça bunun dilde taban bulduğu düşüncesi akla geliyor. Bu durumu tespit ettikten sonra biz gene de şu öneride bulunalım: Ya iade edelim veya geri verelim, geri iade etmeyelim.

İşte

Özellikle genç kuşak işte kelimesini çok kullanıyor. Aranılan bir nesneyi ilk gören işte diye işaret eder. Anlatılan bir şeyin ardından sonuç bildirmek söz konusu olduğunda genellikle cümle başında “işte” kullanılır: İşte başımıza gelenler. Genel olarak belirttiğimiz bu durumlarda dilde yer etmiş olan bu kelimenin âdeta bir cümle açıcı söz olarak yani gibi söz başında gelişigüzel kullanılması dinleyenleri rahatsız ediyor.

Abi yaa

İşte gibi hitap amacıyla sık sık kullanılan bir söz de abi yaa. Dizi filmlerde, eğlence programlarında geçen bu söyleyiş özellikle gençlerin dilinden düşmüyor. Kızlar da birbirlerine abi yaa ile hitap edebilmekte. Yadırganan husus ise, birbirleriyle arkadaş olmayan, aralarında samimiyet bulunmayan kimselerin de bu sözü kullanmasıdır. Bu, televizyonun pek çok nimetleri, olumlu katkıları yanında dilimizde yaptığı yıkıma bir örnek olarak verilebilir. Ağabey olmuş abi, ağabeyciğim ise abicim.

İnanılmaz, inanmıyorum

Bu arada gene televizyonlar aracılığı ile halkın diline düşen ve ulu orta kullanılan, sahi mi, doğru mu, ciddî misin gibi pek çok söz yerine geçen inanmıyorum’u da hatırlatalım. Kökü aynı ancak çekimleri farklı, çok değişik yapılarda görülen inanmak fiili “inanç” kavramı dışında inanamazsın, inanılmaz biçimlerinde sık geçiyor. BRT’nin Hayat Güzeldir adlı programında (16.05.1999, saat 15.12) Sunucu İclâl Aydın’ın, “İnanılmaz, inanılmaz yoğun çalışıyoruz.” biçimindeki cümlesi her hâlde vurgulamak istediğimiz konuyu anlatmaya yeter. Bu durum, az sözle çok şey ifade etme anlayışının belki bir sonucu. Duyguların, düşüncelerin geniş söz varlığı ile ifadesini engelleyen bu durumun olumlu bir gidiş olmadığını burada belirtmek gerekir. Zaten az okuyoruz, kelime dağarcığımız dar. Bir de yani, işte, inanmıyorum gibi birkaç söz arasına sıkışıp kalmayalım.

Cep to cep

Cep, bilinen anlamları dışında “Trafiğin akışına engel olmayacak biçimde araçların yanaşmasını sağlayan, yaya kaldırımlarından alınmış bölüm.” anlamında da kullanılır. Son birkaç yıl içindeyse cep, cep telefonunun kısa adı oldu. Özelleştirmenin ardından telefonlarda rekabet başladı ve reklâm yapma gereği duyuldu. Bunların hepsi güzel de koskoca firmanın cep to cep diye reklâm vermesi tuhaf ve yakışıksız. Cepten cebe sözüne ne oldu? Türkçeyi bu kadar yozlaştırmaya, fakir göstermeye hakkınız yok. İngilizce to kelimesini katmakla ne amaç güdüyorsunuz? To size çağdaşlık, uygarlık görüntüsü mü veriyor? Daha önce benzeri başka reklâmlar da yapıldı. Bunlardan birini Aysel Ceyhun Türk Dili dergisinde dile getirdi. Anlaşılan bu gibi yozlaşmaları, benzeri saçmalıkları daha çok göreceğiz.


.


Abidinpaşa, teoriken, âşık olmak, ekonomik ve mekanik, takdir, bayi, gazete bayii, döndürmek üzerine


Değerli okuyucular,

Arada bir duyduğumuz alışılmamış biçimdeki kelimeler veya gözümüze çarpan değişik imlâlar, bizi bunların doğrularını aramaya yöneltir. Bazen de kendimiz doğrudan kuşkuya düşer, söz konusu bir sözün doğru söylenişinin veya doğru imlâsının nasıl olduğunu araştırmaya girişiriz. Bu yolda kuşkuya kapılma, insanı gerçeği bulmaya yönlendiren iyi bir davranıştır. Gönül arzu eder ki her aydınımız bu kuşkuyu içinde taşısın, doğru yazmada ve doğru söylemede birleşsin.

Bu başlık altında ele alacağımız yanlış kullanımlar, daha önce bir başkası tarafından söylenmiş veya yazılmış olabilir. Kelime ve deyimlerin kullanılışında veya cümle kuruluşlarında yapılan ve bugün de devam eden bu tür yanlışları tekrar tekrar dile getirmekten çekinmemeliyiz.

Birkaç yıl TRT- Ankara Radyosunda sabahları yaptığımız dil sohbetleri duyarlı bir ortamın oluşmasında yararlı oldu denilebilir. Ancak okuyucusu bin kişiyi geçmeyen dergi sayfaları arasında verilen bilgilerin çok sınırlı kalması gibi, radyo programları da 10-15 dakikalık sürelerde birtakım sorunları dile getirmeye yetmiyor. Üstelik radyonun dinleyicisi az. Bu dar yayın faaliyeti içinde öğretici olunamıyor, yayınların, ihtiyacı olan kimselere ulaştırılması sağlanamıyor. Bu durumu, radyo konuşması bittikten sonra ülkenin çeşitli köşelerinden telefonla beni arayıp çok değişik sorular soran dinleyici isteklerinde görmüştüm.

En etkili araç olan televizyonlarda arada bir dille ilgili olarak yapılan programlar ise gergin bir ortam içinde sürüp gidiyor; doğrularda birleşmek yerine ayrılmalara, gruplaşmalara yol açıyor; karşıt görüşlü insanların birbirlerine sataşmalarına dönüşüyor. Bütün bunların temelinde uzmanlığa saygı göstermemek, birbirimizi anlamaya gayret etmemek yatıyor. İnsanlar “Ben de yanılabilirim” demeyi bir türlü kabul edemiyor.

Bu düşüncelerle dergimizin her sayısında yukarıda verdiğimiz başlık altında sorunlu söyleyişleri, yazışları dile getirmeye çalışacağım. İlgi duyan okuyucularımız bize yazılı olarak soru sorabilir, rastladıkları tutarsızlıkların doğrusunu yazmamızı isteyebilir, yanıldığımız noktaları da hatırlatabilirler. Bu tür tamamlayıcı, açıklayıcı, öğretici olan uyarıları dikkate alıp, sorulan soruları cevaplamaya çalışacağız.

Öğretmenlerimizin bu köşeye ilgi duymalarını, burada işlenen konulardan arkadaşlarını da haberdar etmelerini bekleriz.

Abidinpaşa

Ankara’da bir semtin adı olan bu söz, yayın organlarında yanlış okunuyor. Abidin (abid ‘ibadet eden’ + çokluk eki -in) ve paşa kelimelerinden oluşan bu yer adının paşa parçasında herhangi bir sorun yoktur. Yadırganan durum Abidin parçasının ilk hecesinin uzunken kısa söylenmesidir. Hacettepe örneğinde de durum böyledir. İlk hecesi aslında uzun olan hacet, özellikle öğrenci kesiminde kısa söylenmeye başlanmıştır. Bir zamanlar insanların dileklerinin, hacetlerinin yerine gelmesi için dua ettikleri bu tepenin adındaki hacet sözü giderek kısa söylenmeye başlanmıştır. Bugün pek duyulmayan hacet dilemek (istekte bulunmak) deyiminde de hacet kelimesinin bu anlamı yaşıyor.

Her iki kelimenin de ilk heceleri uzun telâffuz edilmelidir. Uzun okutmayı sağlayan düzeltme işaretini (^) bu durumda kullanmıyoruz. Buradaki hecenin uzun söylenmesi kulaktan duyulup öğrenilmeye bırakılmıştır. Belki de bu tutumumuzdan dolayı uzun heceli kelimeler kısa okunmaya başlandı.

teoriken

Bir aydınımız konuşması sırasında sık sık bu sözü kullanıyordu. Kendisine teori kelimesinin Fransızca bir isim olduğunu, -ik eki aldığında sıfat durumuna geçtiğini söyledim. Bu yapıdaki söze getirilen -en ekinin ise Arapça olup zarf yaptığını ve bu Fransızca sıfata -en ekinin getirilemeyeceğini belirttim. Bu sözü zarf olarak kullanmak gerekirse teorik olarak demenin yeterli olduğunu anlattım. İnanmamış gibi bir tavır gösterdi. Dil eğitimini yeterince görmemiş kimselere -bilim adamı da olsa- bir şeyler anlatmak hayli zor oluyor.

Böyle bir yol açılırsa ardından jeopolitiken, ekonomiken, fosforiken gibi şekiller ortaya çıkabilir. Dilimizde bulunmayan, sözlüklerimize alınmayan bu tür uydurmalar karşısında duyarlı olmalıyız.

âşık olmak

Türkülerimizde geçen bu birleşik fiilin ilk kelimesi olan âşık sözü giderek kısa söylenmeye başlandı. Sahnede aşık oldum diye bu fiili kısa okuyanlar, bu söyleyişi ile meşhur oldular ve bu bozuk telâffuzu maalesef dile yerleştirmeyi başardılar. İlk hecesi uzun olan ve anlamca ayaktaki aşık kemiğinden farklı olan Arapça kökenli âşık sözünün ilk hecesi uzundur. Biçimce birbirine benzeyen bu iki sözden “Bir kimseye veya bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık duyan kimse” anlamında olanınazeltme işareti konulur ve ilk hece uzun okunur, dolayısıyla bu birleşik fiil âşık oldum biçiminde söylenir.

ekonomik ve mekanik

İlk heceleri ince ünlü olan ekonomik ve mekanik kelimelerinde gereksiz yere bir uyum sağlanmaya çalışılıyor ve ilk hecelerden sonraki heceler de ince telâffuz ediliyor. Buna bağlı olarak her iki kelimenin içinde yer alan kalın k sesleri de yok yere ince söyleniyor. Hâlbuki bu kelimelerin son sesindeki k sesleri ince, daha önceki k sesleri ise kalın okunur. Üst düzey bazı aydınlarımızın dilinde duyulan bu söyleyişe dikkatleri çekmemiz, benzeri örneklerle kelimelerin ses düzenini bozmamamız gerekir.

takdir

İmlâ Kılavuzu’nu masasında bulundurmayan bir bayan görevliye, yaptığı yazışmaların yoğunluğunu görerek “Size bir İmlâ Kılavuzu gereklidir.” dedim. Bunun üzerine görevli “Aman hocam bu yaştan sonra İmlâ Kılavuzu’na mı bakılır?” dedi. Yazıları arasında gözüme taktir edileceği gibi biçiminde bir satır ilişti. Oysa takdir ile taktir anlamca da farklı sözlerdir. K sert sesinden sonra iç seste d kolayca t sesine dönüştürülüyor ve böyle yazılıyor. Hâlbuki beğenme, değer verme anlamındaki takdir, katrekü ile bağlantılı olan taktir (damıtmak)’den ayrı bir sözdür.

Daha kim bilir bu görevlinin yazılarında ne gibi imlâ hataları vardı. İmlâ Kılavuzu’nu çantamdan çıkarıp kullanır umuduyla kendisine hediye ettim.

bayi, gazete bayii

Dağıtma işi Türkçede bayi, dağıtıcı, müvezzi, distribütör gibi değişik birkaç kelime ile anlatılagelmiş ve bunların kullanım yerleri karşıladıkları kavramlara göre farklılaşmıştır. Bayi yerine müvezzi diyemeyeceğimiz gibi Fransızca kökenli distribütör yerine de müvezzi diyemeyiz. Ancak, özellikle distribütör’ün karşılığı olan dağıtıcı bütün bu kelimelerin yerine kullanılabilir.

İmlâsı ve telâffuzu zor olan bayi ve müvezzi kelimeleri kullanılırken bir sorunla karşılaşıyoruz. Eski harfli şekillerinde görüldüğü gibi kelimeler bir ünsüz olan ayın ile bitmektedir. Bu sebeple ek alınca posta müvezzisi değil, posta müvezzii; gazete bayisi değil gazete bayii oluyor. Dilimizde bu durumla ilgili başka kelimeler de vardır. Bir tek cami kelimesinde camisi söyleyişi yaygınlaşmıştır.

Bir gün Cebeci’nin ara sokaklarından birinden geçerken ekmek satan yeni bir dükkânın açıldığını gördüm. Mal sahibi dükkânın üzerine iri harflerle Ekmek Bayi diye bir levha asmıştı. Kendimi tutamadım; düşünmeden dükkân sahibine tabelâda bir i eksik dedim. Adamcağız anlamadı ve ısrarla ne demek istediğimi sordu. Ben ise böyle bir şey söylediğime bin pişman, bir an önce oradan uzaklaşmaya çalışıyordum. Bu şahsa söz konusu imlâ meselelerini nasıl anlatacaktım? Bayi kelimesinin son sesinde aslında bir ünsüz bulunduğunu, bu sebeple tamlamayı kuran iyelik ekinin -si değil, -i olduğunu ve daha başka örneklerle bu düşünceyi karşımdakine nasıl verecektim, onu bu duruma nasıl inandıracaktım?

Ardımda “Beyefendi beyefendi hangi i” diye seslenen bir şahıs bırakarak hızlı adımlarla sokaktaki insanlara karışıp gittim.

döndürmek

Özellikle radyolarda bu ara moda oldu; döndürmek yerine döndermek söyleyişi sık kullanılıyor. Bu yanlış telâffuza da değinelim. Ölçünlü (standart) dilde yani esas alınan İstanbul Türkçesinde döndürmek olan bu fiilin kökü dön-’ dür. Fiil -dür ettirgenlik ekini almıştır. Bu ekin -der biçimi daha çok Anadolu ağızlarında geçer.

Bir cümleyle bu sayıdaki açıklamalarımızı tamamlayalım.

“Ekonomi sahasında istikrar, düşük enflasyon, kamu maliyesinin iyi yönlendirilmesi ile ve kısır parti çekişmelerininde bir kenara bırakılması halinde büyük ve güçlü Türkiye hayal değildir.”

Bir gazetenin köşe yazarı böyle diyor. Parlak tespitler yapılıyor, belki okuyucu da bir şey anlıyor veya seziyor ama cümlenin kurallı olmayışı insanı zorluyor.

Cümlenin sonundan işe başlayalım. büyük ve güçlü Türkiye hayal değildir hükmünün zarfı yani gerçekleşmesinin bağlı olduğu şart kısır parti çekişmelerinin bir kenara bırakılması halinde parçasında ifade ediliyor. Bunun benzeri diğer zarf grubu ise kamu maliyesinin iyi yönlendirilmesi (hâlinde)dir. Buraya kadar cümle tamam. Karışık olan bölüm ise Ekonomi sahasında istikrar, düşük enflasyon sözleridir. Aslında bu da zarftır ve hâlinde’ye bağlıdır. Bu durumda ekonomi sahasında veya ekonomik sahada istikrar sağlanması ve yüksek enflasyonun düşürülmesi şeklinde cümle düzenlenmiş olsaydı, bu grup da halinde’ye bağlanmış ayrı bir zarf olurdu ve cümle düzgün hâle gelirdi.

Öte yandan çekişmelerininde örneğindeki de ayrı yazılmalıydı. Saha yerine alan kullanılabilirdi. Hem ile hem ve kullanılmış. İle bağlacına gerek yoktur.

Bu durumda cümle şöyle gruplandırılabilir:

“Ekonomik alanda istikrar sağlanması (hâlinde)

yüksek enflasyonun düşürülmesi (hâlinde)

kamu maliyesinin iyi yönlendirilmesi (hâlinde)

ve kısır parti çekişmelerinin de bir kenara bırakılması (hâlinde)

büyük ve güçlü Türkiye hayal değildir.”

Bu gruplandırmayı belirttikten sonra cümle bütünüyle şöyle olabilirdi:

“Ekonomik alanda istikrar sağlanması, yüksek enflasyonun düşürülmesi, kamu maliyesinin iyi yönlendirilmesi ve kısır parti çekişmelerinin de bir kenara bırakılması hâlinde büyük ve güçlü Türkiye hayal değildir.”



Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

Hiç yorum yok: