24 Mart 2010 Çarşamba

Yazmak Nedir ? - Jean Paul Sartre 3. Bölüm

.







Eleştirmenler

Şunu unutmamak gerekir ki, eleştirmenlerin çoğu pek talihli olmayan ve, tam umutsuzluğa düşecekleri anda küçük bir mezarlık bekçiliği bulmuş kimselerdir. Mezarlıkların ne sakin yer olduğunu tanrı bilir: bunun en sevimli ör­neği de kitaplıklardır. Ölüler oradadır: bu ölüler yazmaktan başka bir iş yapmamıştır, uzun süredir yaşama günahından da kurtulmuşlardır ve zaten yaşamlarını ancak başka ölüle­rin onlar üzerine yazdığı kitaplardan tanımaktayızdır.



Rim­baud ölmüştür; Paterne Berrichon ve İsabelle Rimbaud da ölmüştür; can sıkıcı kişiler yok olmuştur, ölü küllerinin saklandığı mahzendeki küçük kutular gibi, duvarlar boyun­ca, raflar üzerine yerleştirilmiş küçük tabutlar kalmıştır ge­riye. Eleştirmenin yaşayışı iyi değildir, karısı ona gerektiği gibi değer vermemektedir, oğulları nankör, ay sonları sıkın­tılıdır. Ama evdeki kitaplığa girmek, raftan bir kitap alıp açmak: her zaman mümkündür. Kitaptan hafif bir mahzen kokusu çıkmaktadır ve, eleştirmenin okuma adını vermeye kararlı olduğu garip bir işlem başlar. Bir bakıma, bu bir kendine mal etmedir: yeniden canlanabilmeleri için bedeni­nizi ölülere ödünç verirsiniz.

Bir bakıma da, öteki dünyayla değinme durumuna (temasa) geçmektir. Gerçekten de kitap "ne bir nesne, ne bir edim ve hatta, ne de bir düşünce"­dir: bir ölü tarafından ölü şeyler üstüne yazılmış bir şeydir: ve şu dünyada artık hiç bir yeri yoktur, bizi doğrudan doğ­ruya ilgilendiren hiç bir şeyden söz etmemektedir; kendi haline bırakılınca çöker, yıkılır, geriye küflü yapraklar üze­rindeki mürekkep lekelerinden başka bir şey kalmaz, ve eleştirmen bu lekeleri canlandırdığı, onları harf ve sözcük haline getirdiği zaman, bu harf ve sözcükler ona duymadığı tutkulardan, nedense öfkelerden, ölüp gitmiş korku ve umutlardan söz ederler. Çevresindeki dünya bütün canlılı­ğını yitirmiş bir dünyadır, burada insanî duygulanımlar, artık kendisini etkilemediği için, örnek insanî duygulanım­lar biçimini almış, yani kısacası, birer değer olmuştur. Böy­lece eleştirmen, günlük sıkıntılarının gerçeği ve varoluş nedeni gibi duran, akılla kavranabilir bir dünyaya girdiğine inandırmaktadır kendini.

Tıpkı, Eflâtun'a göre, duyularla algılanan dünyanın ilk örnekler dünyasını taklit edişi gibi, doğanın da sanata öykündüğünü sanmaktadır. Ve okurken, günlük yaşamı bir dış görünüş halini almaktadır. Vıdı vı­dıcı karısı ile kambur oğlu bir dış görünüştür: ve karısı da, oğlu da, Xenophones Xanthippes'in Portresini, Shakespe­are ise III. Richard'ın portresini çizdiği için kurtulacaktır. Çağdaş yazarlar ölmek lütfunda bulundukları zaman bu onun için bir bayramdır: onların çok sert, çok canlı, çok sıkıştırıcı olan kitapları öteki yakaya geçmekte, insana daha az dokunmakta ve gittikçe güzelleşmektedir. bu kitaplar, arafatta kısa bir süre kaldıktan sonra, yeni değerlerin akıl­la kavranabilen göğünü dolduracaktır. Bergotte, Swann, Siegfried, Bella ve Mösyö Teste: işte en son elde edilen de­ğerler. Şu günlerde Nathanael ile Menalque'ı beklemekteyiz?. İlle de yaşayacağım diye direnen yazarlara gelince, on­lardan yalnızca pek fazla kıpırdamamalarını ve daha şim­diden kendilerini öldükleri zaman alacakları duruma uydur­malarını isteriz. Yirmi beş yıldır ölüp gitmiş biri gibi kitap yayımlayan Valery bu işi iyi beceriyordu. Ve işte bu yüz­den, tıpkı bütünüyle kural dışı birkaç ermiş gibi, daha ya­şarken göklere çıkarılmıştır. Oysa Malraux herkesi sinirlen­dirmektedir.

Eleştirmenlerimiz, yüzlerini bu dünyadan öteye çevirmiş kişilerdir: yiyip içmenin dışında, gerçek dün­yayla somut bir ilişkileri bulunsun istemezler, ve her şeye rağmen insanlarla bir arada yaşamak gerektiğinden, bunun merhum kişilerle olmasına karar vermişlerdir. Ancak işi bitmiş sorunlarla, kapanmış tartışmalarla, sonu belli hika­yelerle ilgilenirler. Hiç bir zaman belirsiz bir sonuç üzerinde konuşmazlar ve tarih onların yerine karara vardığı, okudukları yazarları korkutan ya da öfkelendiren sorunlar ortadan kalktığı, iki yüzyıl öteden bakılınca kanlı tartışma­ların boşluğu açıkça görüldüğü için, çeşitli dönemlerin bir­birini izleyişine bakıp zevklenebilirler ve her şeyi, sanki edebiyat uçsuz bucaksız bir tekrarlamaymış her nesir yazarı hiçbir şey söylemeden konuşmanın yeni bir biçimini bulmuş gibi ele alırlar.

İlk -örneklerden ve "insan tabiatın" ­dan mı söz etmeli, yoksa boş yere mi konuşmalı? Eleştirmen­lerimizin bütün görüşleri bu iki fikir arasında gidip gelir. Ve tabi! bunların her ikisi de yanlıştır: büyük yazarlar yıkmak, kurmak, göstermek istemişlerdir. Ama biz artık

ileri sürdüğü kanıtları tutmuyoruz, çünkü onların kanıtlamak istedikleri şeyler umurumuzda bile değil. Ortaya vur­dukları kötülükler bugün yok artık; bizi öfkelendiren ve onların akıllarına bile getirmedikleri kötülükler var şimdi; tarih onların öngörüşlerinin bir çoğunu yalanladı, gerçekleş­miş bulunanlar ise o kadar uzun zamandır doğru olageldiler ki bunların, bir zamanlar bu büyük yazarların üstün yete­neğinin birer belirtisi olduğunu unuttuk; düşüncelerinden bazıları iyice ölüp gitti, bazılarını ise bütün insanlık benim­sedi ve artık onlara beylik düşünceler gözüyle bakıyoruz. Sözün ması, bu yazarların en güzel kanıtları etkinliğini yi­tirdi; şimdi biz bu kanıtların yalnız düzenine ve sağlamlı­ğına hayranlık duyuyoruz; bunlardaki en sağlam yapı bile bize bir süs, bir anlatım ustalığı, Bach'ın fügleriyle Elham­ra Sarayındaki süslemelerden daha kullanışlı olmayan bir mimari gibi gözükür.

Bu tutkulu geometrilerde, geometri artık bizi kandıramadığı zaman bile, tutku hâlâ heyecan verir. Daha doğrusu tutkunun sunuluş biçimi heyecan verir. Fikirler yüzyıllar içinde dağılıp gitmiştir, ama gene de bir. zamanlar etiyle ke­miğiyle yaşamış bir insanın küçük kişisel direnmeleri olarak kalırlar; aklın ileri sürdüğü, can çekişmekte olan nedenlerin ardında yürekten doğan nedenleri, erdemleri, kusurları ve insanların yaşarken çektiği o büyük acıyı farkederiz.

Eleştirmen yalnız gönlümüzü kazanmak için çırpınır ve bütün yapabildiği tedirgin etmektir: soylu, bir hastalığın yiyip bitirdiği bir ruhtan, içinde inci taşıyan bir istiridyeden başka bir şey değildir artık. Lettre sur les Spectacles (Sahne Sanatları Üzerine Mektup) bugün hiç kimseyi tiyatroya gitmekten alıkoymuyor, ama Rousseau'nun dram sanatın­dan nefret etmiş olmasını acı buluyoruz. Eğer ruh çözümle­mesine azıcık meraklıysak, keyfimize diyecek yoktur: Con­trat Social'i (Toplum Sözleşmesi'ni Oedipe karmaşasıyla, Esprit des Lois'yı da (Yasaların Ruhu) aşağılık duygusuy­la açıklarız; yani yaşayan köpeklerin ölü arslanlara üstün oluşunun tadını iyice çıkarırız.

Böylece bir kitap, önümüze yalnızca dış görünüşüyle bir nedene benzeyen, ama dikkat­li bakışlar altında eriyip giden ve sonunda yürek çarpıntıla­rı durumuna indirgenebilen baş döndürücü düşünceler getir­diği, ondan çıkarılabilecek ders yazarın vermek istediğinden tüm başka olduğu zaman, bu kitaba bildiri adını veri­riz. Fransız Devrimi'nin babası Rousseau ile ırkçılığın baba­sı Gobineau bize birer bildiri bırakmışlardır. Ve eleştirmen onların ikisine de aynı sevgiyle bakar. Yaşasalardı, birinden birini seçmek, birini sevmek, ötekinden nefret etmek zo­runda kalacaktı. Ama onları birbirine en fazla yaklaştıran şey, her ikisinin de aynı derin ve tatlı kusuru paylaşması­dır: ikisi de ölüdür.

Bu duruma göre, çağdaş yazarlara bildiri bırakmaları­nı, yani yazılarını bile bile ruhlarından gelen istem dışı an­latıma indirgemelerini öğütlemek gerekecek. İstem dışı di­yorum, çünkü Montaigne'den Rimbaud'ya dek uzanan bir takım ölüler yalnız kendilerini anlatmışlardı, ama kendimizi anlatacağız diye değil, kendiliğinden öyle olmuştur; farkına varmaksızın bize sundukları, şu yaşayan yazarların ilk ve açık amacı olmalıdır. Onlardan bize süssüz itiraflarda bulunmalarını, ya da kendilerini romantiklerin fazla çıplak şiirliliğine kaptırmalarını beklemiyoruz. Ama, Chateaubri­and ya da Rousseau'nun kurnazlıklarını ortaya çıkarmak­tan, halk adamı rolüne çıkan bu yazarların özel yaşamlarını yakalamaktan, ileri sürdükleri en evrensel fikirlerin özel dürtülerini keşfetmekten zevk aldığımıza göre, yeni yazar­lardan da bilinçli olarak bize bu zevki tattırmalarım istiyo­ruz. İsterlerse akıl yürütsünler, olumlasınlar, yadsısınlar, çürütsünler ya da tanıtlasınlar; ama savundukları dava söz­lerinin ancak dış ereği olmalıdır: asıl amaç, farkına varmak­sızın kendini anlatmaktır. Tıpkı zamanın klasik yazarların akıl yürütmelerine yaptığı gibi, önce akıl yürütmelerini za­rarsız hale getirmeleri, bunları hiç kimsenin ilgilenmediği konular ya da okuyucuların daha başından kabul edebile­cekleri kadar genel doğrular üzerine yöneltmeleri gerekir; fikirlerine bir derinlik, ama boş bir derinlik vermeli ve on­ları mutsuz bir çocukluk, bir sınıf çatışması ya da aykırı bir aşkla kolayca açıklanacak biçimde ortaya koymalıdırlar.

Ama gerçekten düşünmeye kalkışmamalıdırlar: düşünce insanı saklar oysa insandır ası bizi ilgilendiren…apaçık bir hıçkırık güzel değildir, insana hakarettir bu! Stendhal'in de çok iyi gördüğü gibi, çok iyi bir akıl yürütme de insana hakarettir. Ama bir hıçkırığı maskeleyen bir akıl yürütme derseniz buna bir diyeceğimiz yoktur.akıl yürütme hıçkırığın çirkin yanlarını yok eder, gözyaşları da tutkusal kaynağını ortaya çıkararak akıl yürütmedeki saldırgan kaynağı yok eder. Böylece ne çok duygulanmış, ne de ufak bir şeye kanmış oluruz ve güvenlik içinde kendimizi sanat eserini seyretmenin verdiği, herkes tarafından bilinen şu ılımlı zevke bırakabiliriz. Budur işte sahici, katkısız edebiyat: nesnenin türlü görünüşleri altında kendini belli eden bir öznellik, büyük bir ustalıkla düzenlendiği için sessizlikle aynı değerde olan bir konuşma, kendi kendini çürüten bir düşünce ve çılgınlığın maskesinden başka bir şey olmayan bir Akıl, tarihin bir anından başka bir şey olmadığını belli eden bir Sonsuz ,ortaya çıkardığı gizlerle bizi ansızın ölümsüz insana götüren tarihsel bir an, sürekli ama bilgiyi verenin de açıkça belli ettiği gibi, istemeye istemeye yapılan bir bilgi veriş.


Sözün kısası, bildiri, nesneleşmiş bir ruhtur. Bir ruh; iyi ama, neye yarar bu ruh? Saygılı bir uzaklıktan seyretme­ye. İnsan, kaçınılmaz bir neden olmadıkça, ruhunu öyle herkesin önüne sermez, pek alışılmış bir şey değildir bu. Ama, genel bir anlaşmayla ve bazı sakınımlar çerçevesinde, bazı kimselerin ruhlarını pazara çıkarmalarına izin vardır ve bütün yetişkinler bu ruhu satın alabilirler. Bugün, pek çok kimse için zihnin yarattığı eserler bu şekilde az bir pa­rayla elde edilebilen küçük, gezginci ruhlardır: şu eski iyi dost Montaigne'inki vardır, sevgili La Fontaine'inki, Jean­-Jacques'ınki, Jean-Paul'ünki ve tatlı Gerard'ınki vardır. Edebiyat sanatı diye, bütün bu ruhları zararsız duruma ge­tiren işlemlerin tümüne denir. Tabaklanmış, inceltilmiş, kimyasal işlemden geçirilmiş olan bu ruhlar, kendilerini sa­tın alanlara, bütünüyle dış dünyaya dönük bir yaşamın bir­kaç anını kültüre ayırabilme fırsatını vermektedir. Bunların kullanılışı garantili olarak tehlikesizdir: Veba Bordeaux'yu kasıp kavurduğu zaman Denemeler yazarı korkuya kapıldı­ğına göre, kim kalkıp da Montaigne'in kuşkuculuğunu önemseyecektir? Ve «Jean-Jacques» da çocuklarını kimse­sizler yurduna yatırdığına göre, Rousseau'nun insancılığını kim ciddiye alacaktır.

Gerard de Nerval deli olduğuna göre, kim kalkıp da Sylvie'deki garip açılımlara ciddi göz­le bakacaktır? Olsa olsa, eletirmenliği uğraş edinmiş kişiler bu yazarlar arasında bazı cehennemî dialoglar yapıldığı­na karar verecek ve bize, Fransız düşüncesinin, Pascal'la Montaigne arasında sürüp giden bir dialog olduğunu öğre­teceklerdir. Eleştirmen bunu demekle, Pascal'ı ve Montaig­ne'i daha canlı kılmayı aklından bile geçirmemekte, tersine Malraux ile Gide'i daha bir öldürmek istemektedir. Ve so­nunda, içlerindeki çelişmeler yaşamı ve eseri kullanılmaz duruma getirdiği; bildiri, sırrı çözülmez derinliği içinde bi­ze şu temel doğruları: "insanın ne iyi, ne kötü olduğunu", "İnsan yaşamında pek çok acı bulunduğunu", "dehanın uzun bir sabırdan başka bir şey olmadığını öğrettiği zaman, işte o zaman bu ölüler mutfağının yüce ereğine varıl­mış olacak ve okuyucu, kitabını bir yana koyarak, ruh din­ginliğiyle: «Bütün bunlar edebiyat canım!» diye bağırabi­lecektir.

Ama madem ki, bize göre, her yazı bir girişimdir; ma­dem ki yazarlar ölmeden önce canlı birer varlıktırlar; ma­dem ki kitaplarında haklı olmaya çalışmak gereklidir ve ilerki yüzyıllar bizi haksız çıkarsa bile, bunun daha şimdiden kendimizi haksız bulmaya yetmeyeceğine inanıyoruz; madem ki biz yazarın, kusurlarını, mutsuzluklarını ve zayıf yanlarını öne alarak çirkin bir edilgenlik biçiminde değil de, kararlı bir istem ve bir seçme biçiminde, her birimizi oluştu­ran şu eksiksiz yaşama girişimi halinde kendisini eserlerine koyması, bağlaması gerektiğine inanıyoruz, o zaman sorunu ta başından tekrar ele almak ve kendi kendimize: neden yazıyoruz? diye sormak yerinde olur.


* * *


NOTLAR :

Hiç değilse, genel anlamda Klee'nin büyüklüğü ve yanılgısı, hem bir im hem de bir nesne olacak bir resim yapma çabasında yatmaktadır.

"Yaratmak diyorum, taklit etmek değil ki; bu da benim sözümden bir şey anlamamışa benzeyen gölgelere kılıç sallayan M. Charles Estienne'in bütün o tumturaklı sözlerini sıfıra indirmektedir.

Bataille'ın E.xperience interieure' de (İç Yaşantı) verdiği örnek.

Dile karşı olan bu tutumun kaynağını nerden aldığı­nı merak ediyorsanız, size birkaç ipucu vereyim:

Bir kere, nesir yazarı insanoğlunun portresini çizer, şiirse onun mitosunu yaratmaktadır. Gerçekte gereksinimlerin yön verdiği, yararlılığın harekete geçirildiği insanî eylem bir bakıma bir araçtır. Edim göze çarpmaz önemli olan sonuçtur: kalemi almak üzere elimi uzattığım zaman bu davranışımın belli belirsiz ama kaypak bir biçimde bilincine varırım.gördüğüm şey kalemdir. Böylece insanoğlu amaçları tarafından yabancılaştırılmış olur. Şiir ise bu ilişkiyi tepetaklak eder: dünya ve eşyalar ikinci plana geçer, kendi kendinin amacı haline gelen hareket için birer bahane olurlar. Vazo bir genç kızın içine su doldururken zarif bir davranış göstermesi için, Truva Savaşı da Hector ile Achiellus'un şu yiğitçe kavgaya tutuşabilmeleri için vardır. Artık pek önemi kalmamış olan amaçlarından kurtulan eylem, bir yiğitlik gösterisi ya da bir dans biçimini alır..Bununla birlikte, girişimin başarıya ulaşıp ulaşmamasına ne kadar boş verirse versin, XIX. yüzyıla gelene dek şair, genel çerçevede toplumla aynı görüştedir; dili, düzyazının güttüğü amaçta kullanmaz, ama ona nesir yazarının gösterdiği güveni gösterir. .

Kentsoylu toplumun ortaya çıkışından sonra, şair, ne­sir yazarıyla birlik olup bu toplumun yaşayamayacağını ile­ri sürmeye başlar. Onun için mesele gene insanoğlunun mythos'unu yaratmaktır, ama şimdi ak büyüyü bırakıp ka­ra büyüye geçmiştir. İnsanoğlu gene mutlak erek diye su­nulmaktadır, ama girişiminin başarısı peşinde koştuğundan yararcı bir toplumculuk içine karışmıştır. Ediminin arkasında saklı duran ve mythos'a geçişi sağlayacak olan şey, demek ki artık başarı değil, başarısızlıktır. Sonu gelmez tasa­nlarını bir sinema perdesi gibi olduğu yerde durdurarak insanoğlunu, bütün katkısızlığıyla, kendi özüne döndüren yalnızca başarısızlıktır. Dünya gene önemsizdir, ama şimdi, bozgun nedeni olarak insanoğlunun karşısındadır. Eşyanın amaçlılığı, yolunu engellerle doldurarak insanoğlunu kendi özüne yöneltmektir. Bundan böyle, dünyanın gidişi içine boz­gunu ve yıkıntıyı bile bile katmak değil, gözlerini yalnızca bunlara dikmek söz konusudur.

İnsanî girişimin iki yüzü var­dır: başarı ve başarısızlık. Onu düşünebilmek için, dialek­tik şema yetersizdir: sözlüğümüzü ve aklımızın çerçevesini daha bir yumuşatmak gerekir. Günün birinde, ne nesnel, ne de hiç bir zaman bütünüyle öznel olan, içinde dialektik ile bir çeşit anti-dialektiğin birbiriyle çatıştığı, ikincinin birinciyi yadsıdığı, aşındırdığı, gene de dialektik kalan şu ga­rip gerçekliği, yani Tarih'i anlatmaya çalışacağım. Ama bu felsefecinin işi: çoğu zaman Janus'un iki yüzünü birden görmüyoruz; eylem adamı bunlardan birine, şair de ötekine bakıyor. Gereçler kırıldığı, kullanılmaz duruma geldiği, tasarılar bozulduğu, çabalar boşa gittiği zaman, dünya ço­cuksu ve korkunç bir tazelikte, dayanaksız, yolsuz yordam­sız ortaya çıkar. Dünya insanoğlu için ezici olduğundan, en büyük gerçekliğe sahiptir ve eylem her ne durumda olursa olsun genelleştirdiğinden, yenilgi eşyaya yeniden kendi bi­reysel gerçekliğini kazandırır. Bununla birlikte, beklenen bir altüst oluşla, son erek diye kabul edilen başarısızlık, bu evrenin hem yadsınması, hem de benimsenmesidir.

Yadsın­masıdır, çünkü insanoğlu kendini ezen şeyden daha değer­lidir; o artık mühendis ya da kaptan gibi nesneleri "azıcık gerçeklik"leri içinde değil, tersine, kendi yenik insan varlığına dayanarak, sımsıkı gerçeklikleri içinde yadsımaktadır; insanoğlu dünyanın yüreğindeki pişmanlık acısıdır şimdi. Ayrıca benimsemedir, çünkü dünya, başa­rıya götüren araç olmaktan çıkıp başarısızlığın aygıtı olmuştur. Ve birden dünyanın her yanını karanlık bir amaçlılık kaplar, insana karşı olduğu oranda insanîleşen şu ters talih katsayısıdır insanoğluna yararı dokunan. Başarısızlık kurtuluşun ta kendisi oluverir. Bizi herhangi bir öteki dün­yaya aktarmaz: ama kendiliğinden dengesini yitirir ve de­ğişir. Örneğin şiirsel dil, düzyazının yıkıntıları üstünde yük­selir. Eğer söz bir ihanetse ve insanlar arasında anlaşma ola­naksızsa, o zaman her sözcük, kendiliğinden, bireyselliğine kavuşur, yenilgimizin aracı anlaşmazlığın barınağı olur. Bu, başkalarına aktarılacak başka bir şey'in varlığından ileri gelmez: düzyazının iletkenliği başarısızlığa uğradığı için, sözcük katkısız anlaşamamazlık olup çıkmıştır.

Şurası çok açık ki, her şiirde bir çeşit düzyazı, ya­ni bir çeşit başarı vardır; ve aynı şekilde en kuru düzyazıda bile her zaman azıcık şiir, yani bir çeşit başarısızlık vardır: en açık görüşlü nesir yazarı bile ne demek istediğini bütü­nüyle bilmez; istediğinin ya azını ya da çoğunu söyler, her cümle girişilmiş bir sav, atlanmış bir tehlikedir, sözcük de­şe1endikçe garipleşir; Va1ery'nin de gösterdiği gibi, hiç kim­se bir sözcüğü köküne kadar anlayamaz. Bu yüzden her söz­cük aynı anda hem açık ve toplumsal anlamı için, hem de bazı karanlık titreşimler, hatta bir bakıma dış görünüşü için kullanılır, ki buna karşı okuyucu da duyarlıdır. Ve işte bu andan sonra artık karşılıklı anlaşma alanını bırakıp incelik ve raslantı düzeyine geçmişizdir bile; düzyazının susku nok­taları şiirseldir, çünkü onun sınırlarını ortaya koymaktadır; ben fikrime daha bir açıklık kazandırmak üzere katkısız düzyazı ile arık şiiri, bu iki uç noktayı ele aldım. Ama bun­dan, hemencecik, bir dizi ara biçimler yardımıyla düzyazı­dan şiire geçilebileceği sonucunu çıkarmamak gerekir. Ne­sir yazan sözcüklere fazla özen gösterdi miydi, eidos «düz­yazı» bozulur ve insan saçma sapan sözler etmeye başlar. Şair de anlatmaya, açıklamaya ya da öğretmeye kalktı mıydı, şiir düzyazısal'laşır, şair bu anda davayı yitirmiştir. Bütün bunlar karmaşık, karışık, ama sınırları iyice belli yapılardır

***

Edebiyat Üzerine/ Jean Paul Sartre

Çeviren:Bertan Onaran

de yayınları / şubat 1967-I. basım



.

Hiç yorum yok: