24 Mart 2010 Çarşamba

Yazmak Nedir ? - Jean Paul Sartre 2. Bölüm

.







Düzyazı sanatı söz üzerine kurulmuştur, kullandığı madde ister istemez imlemlidir, bir şey anlatır: yani söz­cükler öncelikle birer nesne değil, nesnelerin belirtilmesidir. Burada sorun, sözcüklerin kendi başlarına hoşa gidici ya da gitmeyici oluşları değil, dünyadaki nesnelerin belirtilmesidir ya da bir kavramı doğrulukla belirtip belirtmedikleri, gösterip göstermedikleridir.



Nitekim çoğu kere, kafamızda bize sözler yardımıyla öğretilmiş bulunan, ama onu bize ulaştırmış olan sözcüklerin bir tekini bile hatırlayamadığımız bir fikir vardır. Düzyazı öncelikle zihinsel bir tutum­dur: Valery'nin deyimiyle, tıpkı güneşin cam içinden geçip gittiği zaman düzyazı var demektir.

Tehlikeye ya da güçlüğe düşüldüğünde, önümüze ilk gelen araca sarılırız. Şu geç­miş tehlikenin bir çekiç mi, yoksa bir odun mu olduğu ha­tırlanmıyor artık. Zaten hiç bir zaman bilinmedi bunun ne olduğu: vücudumuzun biraz uzaması, elimizi en yukarıdaki dala yetiştirecek bir yol gerekliydi; bir altıncı parmak, bir üçüncü bacak, kısacası kendimize mal ettiğimiz, katkısız bir işlevdi bu. Dil için de durum aynı…kabuğumuz ve antenlerimizdir o bizim, bizi başkalarına karşı korur ve onları bize tanıtır. Duyularımızın bir uzantısıdır. Dil içinde tıpkı bedenimizdeki gibiyizdir… bedenimizdeki gibiyizdir; tıpkı ayaklarımızı ve ellerimizi hissedişimiz gibi, onu da, başka erekler uğruna aşarken

hissederiz; konuşan başkası olduğu zaman, dili, tıpkı baş­kalarının elini kolunu fark ettiğimiz gibi duyarız. Bir yaşa­nan sözcük, bir de rastlanan sözcük vardır. Ama her iki du­rumda da, ya bizim başkaları üzerindeki girişimlerinizde, ya da başkalarının bizim üzerimizdeki girişimlerinde onu yaşar ya da ona rastlarız. Söz eylemin belli bir an'ıdır ve eylemin dışında anlaşılamaz. Konuşma yeteneğini yitirmiş bazı kim­seler hareket etme, durumları kavrama, öteki cinsle normal ilişkilere girebilme olanağını da yitirmişlerdir. Bu işlev yi­timinde, dilin ortadan kalkışı temel yapılardan ancak biri­nin, en ince ve en göze çarpanının çöküşü gibi gözükmek­tedir . Ve düzyazı belli bir girişimin ayrıcalıklı aracından başka bir şey değilse, ve sözcüklere kayıtsızca bakmak an­cak şairin işiyse, o zaman nesir yazarına şunları sormaya hakkımız vardır: hangi amaç uğruna yazı yazıyorsun? Ne gibi bir işe giriştin ve neden bu iş yazmayı gerektiriyor? Ve bu girişim, bir zaman, salt seyretme ereğini güdemeyecektir. Çünkü sezgi sessizliktir ve dilin amacı insanlar ara­sında anlaşmayı sağlamaktır.

Hiç kuşkusuz dil sezginin so­nuçlarını da saptayabilir, ama o zaman kağıt üzerine alela­cele çiziktirilmiş birkaç sözcük yeterli olacaktır: yazar her zaman kendini yeterince bulacaktır orada. Eğer sözcükler açıklık kaygısı güdülerek cümleler haline getirilmişse, işin içine sezginin, hatta dilin ötesinde bir kararın karışmış olması gerekir: elde edilmiş sonuçları başkalarına aktarma kararı. Her durumda, işte bu karara akıl danışmak gerekir. Ve, bizim bilgiç kişilerin büyük bir rahatlıkla unuttukları sağduyu da, hiç durmadan bunu tekrarlamaktadır. Yazmayı düşünen bütün gençlere şu ilke sorusunu sormaz mıyız hep: «Söylenecek bir şeyiniz var mı?» Bunun anlamı şudur: baş­kalarına aktarılacak kadar değerli bir şeyiniz var mı? İyi ama "aktarılmaya değecek" şeyi, bir aşkın değerler sistemi­ne başvurmaksızın nasıl anlayalım?

Öte yandan, bu girişimin ikinci yapısı olan sözsel an'a bakmak bile, salt üslûpçuların en büyük yanılgısının sözü, şeylerin üzerinde bir tüy gibi uçan, hiç bir niteliklerini değiştirmeksizin onlara şöyle değip geçen bir esinti sanmak olduğunu anlamaya yeter. Ve gene onlara göre, konuşan ki­şi zararsız gözlemini bir sözcükle özetleyen katkısız bir tanık'dan başka bir şey değildir. Konuşmak, eylemektir: ad­landırılan her şey daha o anda eskisi gibi değildir artık) arılığını yitirmiştir. Birinin davranışına bir ad verirseniz; bu davranışı ona göstermiş olursunuz: kendi kendini görür anda başkaları tarafından da görüldüğünü bilir.. Ve bu davranışı, aynı zamanda, bütün öteki insanlar için de adlandırmış olduğunuzdan, adam, kendi kendini gördüğü anda başkaları tarafından da görüldüğünü bilir; yaparken aklına bile getirmediği kaçamak davranış iyice büyümüş olarak varolmaya başlar, herkesin gözünde varol­maya başlar, nesnel görüşe uyar, yeni boyutlar edinir, yeniden kazanılmıştır.

Bundan sonra adamın eskisi gibi dav­ranması mümkün müdür hiç? Ya inat yüzünden ve nedenini bilerek tutumunda ısrar edecektir, ya da bu tutumu bıra­kacaktır. Böylece, konuşurken, değiştirmeyi tasarlayışım bile bir durumu örten perdeyi kaldırmaya yetmektedir; bu durumu değiştirmek üzere kendim ve başkaları için kaldırırım onun üstünü örten perdeyi; ta özüne inerim, deler geçerim ve tutup gözümün önüne dikerim onu; şimdi artık elimdedir, söylediğim her sözcükte kendimi biraz daha bağ­larım dünyaya, ve aynı zamanda daha çok dışına çıkmış olu­rum, çünkü gelecek yönünde onu aşmaktayımdır. Demek bir nesir yazarı, ikinci derecede bir eylem biçimini seçmiş adamdır; buna örtüleri kaldırma yoluyla eylemde bulunma adını verebiliriz. Öyleyse ona şu ikinci soruyu sormak da hakkımızdır : dünyanın hangi görünüşünü örten perdeleri kaldırmak istiyorsun, bu ortaya çıkarışla hangi değişikliği getirmek istiyorsun? «Bağlanmış» yazar sözün bir eylem olduğunu bilir: ortaya koymanın değiştirmek anlamına gel­diğini ve bir şeyin üstündeki örtülerin ancak değiştirmek istediğimiz zaman kaldırılıp atılabileceğini de bilir.

Toplumun ve insanlık durumunun yan tutmaksızın anlatılması işini, gerçekleşmesi olanaksız bu düşü bir yana bırakmıştır. İnsanoğlu, karşısında hiç bir varlığın, hatta Tanrı'nın bile yan tutmadan edemeyeceği bir yaratıktır. Çünkü, varolsaydı, bazı mistiklerin çok iyi gördüğü gibi, Tanrı'nın insana göre bir durum alması gerekirdi. Ayrıca insanoğlu bir durumu değiştirmeden göremez bile, çünkü bakışı nesneyi dondurur, yıkar, ya da yontar, ya da, sonsuz­luğun yaptığı gibi, nesneyi kendine benzetir. Ancak sevgi, kin, öfke, korku, sevinç, tiksinti, hayranlık, umut, umutsuzluk içinde doğru olarak ortaya çıkar insanoğlu ve dünya. Bağlanmış yazar orta değerde olabilir tabii, varlığın bilincine varmış da olabilir, ama başarıya ulaşma umudu olmaksızın hiç bir şey yazılamayacağı için, eserine bakarkenki alçakgönüllülüğü yazan, sanki bu eser en büyük başarıyı elde edecekmişcesine onun üzerinde çalışmaktan alıkoymamalıdır. Hiç bir zaman: «Eh, üç bin okurum olursa ne âlâ» de­memeli; tersine: «Ya herkes yazdıklarımı okursa ne olur?» diye düşünmelidir.

Yazar, Fabrice ile Sanseverina'yı götüren arabanın ardından Mosca'nın söylediği sözü aklından çıkarmamalıdır. «Eğer Aşk sözünü ağızlarına bir alırlarsa, işim bitiktir.» Yazar kendisinin, daha adlandırılmamış ya da adını söylemeye cesaret edemeyen şeyi adlandıran kimse olduğunu bilir, aşk ve nefret sözcüklerini ve onlarla birlikte, aralarındaki duyguların ne olduğuna henüz karar vermemiş insanların sevgi ya da nefretini «ortaya çıkardığını» da bilir. Sözcüklerin, Brice-Parain'in dediği gibi, «dolu tabancalar" olduğunu bilir… Konuştuğu an, tetiğe asılmış demektir. Susmak da elindedir, ama ateş etmeyi seçtiğine göre, bunun, bir çocuk gibi, gözlerini yumarak ve yalnızca patlama sesini dinlemek üzere, rasgele değil de, yetişkin bir adam gibi, hedef gözeterek yapılması gerekir. Daha ilerde edebiyatın ereğinin ne olabileceğini belirlemeye çalışacağız.

Ama daha şimdiden yazarın, insanlar bu şekilde ortaya çıkarılacak nesne karşısında bütün sorumluluklarını yüklene­bilsinler diye dünyayı ve özellikle de insanoğlunu öteki insanlara açıkça göstermeyi seçtiğini söyleyebiliriz. Nasıl ol­sa bir kural var ve yasa da yazılı bir şeydir diye hiç kimse­nin yasayı bilmezlikten gelmeye hakkı yoktur: bu böyle olunca, isterseniz yasaya karşı gelirsiniz, ama o zaman atladığınız tehlikeyi de bilirsiniz tabii. Aynı şekilde, yazarın görevi de hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürmemesini sağlamaktır. Ve yazar bir kere dil evrenine girmiş bulunduğundan, konuşmayı bilmiyormuş gibi yapmasına imkan yok­tur artık: bir kez imlemler dünyasına girdiniz mi, kurtuluş yolu yoktur artık; sözcükleri kendi başlarına bırakıverin, onlar cümleleri meydana getireceklerdir ve her cümlede dil bütünüyle vardır, her cümle bizi evrene yöneltmektedir; tıpkı müzikteki duraklamanın anlamını çevresindeki notalardan alışı gibi… Sessizlik bile sözcüklere göre belirlenir. Bu sessizlik dilin bir anıdır, susmak dilsizleşmek değildir., konuşmaktan kaçınmadır yani bir çeşit konuşmadır.Eğer bir yazar dünyanın herhangi bir görünüşü karşısında susmayı seçtiyse ya da ne demek istediğini pek güzel anlatan bir deyimle söylersek; bu görünüşü " es geçmeyi" seçtiyse, o zaman ona üçüncü bir soru sormaya hak kazanırız… Neden şunun değil de bunun sözünü ettin ve –madem ki değiştirmek üzere konuşuyorsun - neden şunu değil de bunu değiştirmek istiyorsun?

Bütün bunlar bir yazma biçiminin varlığını engelle­mez. İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır… Ve üslûp, hiç kuşkusuz düzyazıya değerini veren şeydir. Ama göze batmamalıdır. Sözcükler saydam olduğuna ve bakış onların içinden geçip gittiğine göre, onların arasına buzlu camlar dikmek pek saçma bir şey olurdu.güzellik burada tatlı ve belli belirsiz güçten başka bir şey değildir. Güzellik bir tablo üzerinde ilk göze çarpan bir şeydir, bir kitapta ise saklıdır, bir sesteki ya da bir güzellikteki sevimlilik gibi inandırma yoluyla etki eder, zorlamaz, fark ettirmeden kabul ettirir kendini ve insan kanıtlara boyun eğdiğini sanır, oysa göremediği bir çekiciliğe kapılmıştır. Pazar ayininin yaftası inanç değildir, o insanları bu inanca hazırlar; sözcüklerdeki uyuşum, güzellik, cümlelerdeki denge, okuyucunun tutku­larını fark ettirmeden hazırlar, pazar ayini, musiki ya da dans gibi bu tutkuları bir düzene sokar; eğer okuyucu bun­ları ayrı ayrı ele almaya kalkışırsa, anlamı yitirir, ortada can sıkıcı sallantılardan başka bir şey kalmaz. Düzyazıda, estetik zevk ancak hesap dışıysa katkısızdır.

Bu kadar basit fikirleri hatırlatırken yüzümüz kızarıyor, ama görünüşe gö­re bugün unutulmuş bütün bunlar. Yoksa gelip de bize ede­biyatı öldürmeyi düşündüğümüzü ya da, daha basiti, bağlanmanın yazı sanatına zararlı olduğunu söylemeye kalkışırlar mıydı? Eğer bazı düzyazılara şiir bulaşması eleştirmen­lerimizin kafasını karıştırmamış olsaydı, hep özden söz et­tiğimiz halde kalkıp da bize biçim konusunda saldırmayı düşünebilirler miydi? Biçim konusunda önceden söylene­cek hiç bir şey yoktur ve biz de bir şey söylemedik: herkes kendi .biçimini kendi yaratır, ondan sonra da bunun üzerin­de yargıya varılır. Konunun üslûbu yarattığı doğrudur, ama konu üslubu mahkum etmez; işin başından edebiyat dışın­da kalan konu yoktur. Cizvitlere saldırmaktan daha can sı­kıcı, daha bağlanmış konu olabilir mi? Ama Pascal bu can sıkıcı şeyle Provinciales'i yaratmıştır.

Kısacası, bütün iş ne yazmak istediğini bilmektedir: kelebekler ya da Yahudilerin durumu… ve bildikten sonra geriye bunu nasıl yazacağın kalır.Çoğu kez bu iki seçim bir aradadır ama iyi yazarlarda hiçbir zaman ikinci birinciden önce gelmez. Giraudoux'nun "Bütün iş üslûbu bulmaktır, fikir arkadan gelir" dediğini biliyorum. Ama yanılıyordu; fikir arkadan gelmedi. Eğer konuları hep açık duran sorunlar, çağrılar, bekleyişler olarak kabul edersek, sanatın bağlanmayla hiçbir şey yitirmediğini anlarız:tersine tıpkı fiziğin matematikçilerin önüne, onları yeni bir simge yaratmaya zorlayan yeni sorunlar çıkarışı gibi, toplumsal ve fizikötesi alanın hiç durmadan yenilenen gereklilikleri de sanatçıyı yeni bir dil ile yeni teknikler bulmaya zorlar. Artık XVII. yüz yıldaki gibi yazmayışımız, Racine ile Saint-Evremond'un kullandığı dilin lokomotiflerden ya da işçi sınıfından söz etmeye yatkın olmayışındandır. Şimdi, belki de arı dilden yana olanlar bize lokomotifleri yazmayı yasaklayacaktır .. Ama sanat hiç bir zaman arı dilcilerden yana olmamıştır.

Eğer bağlanmanın ilkesi buysa, buna neyle karşı çıkı­labilir acaba? Ve özellikle, neyle karşı çıkıldı. Bana öyle geldi ki takiplerim eser verecek kadar yürekli değil ve yaz­dıkları makalelerde, bir iki sütun kaplayan uzun bir hayıf­lanmadan başka bir şey yok. Onların ne adına, hangi edebi­yat görüşü adına beni mahkum ettiklerini bilmek isterdim: ama bunu söylemiyorlar, kendileri bile bilmiyor çünkü. En akıllıca davranış, yargılarını şu eski "sanat için sanat" ku­ramına dayandırmaları olurdu.

Ama içlerinde bu kuramı ka­bullenebilecek bir kişi bile yok. Bu da canlarını sıkıyor. Katkısız sanat ile bomboş sanatın aynı şey olduğunu, ve estetik arılıktan yana olmanın, dar kafalı görünmektense araştırıcı görünmeyi yeğleyen geçen yüzyıl kentsoylularının parlak bir savunma manevrasından başka bir şey olmadığını herkes bilir.

Demek ki, kendilerinin de itiraf ettiği gibi, yazarın bir şeyden söz açması gereklidir. Ama neden? Bana öyle geliyor ki, geçen savaştan sonra Fernandez onlar için "bildiri" kavramını bulmamış olsaydı, kafaları daha da ka­rışacaktı. Bugünün yazarı, diyorlar, geçici işlerle hiç uğraş­mamalıdır; ama bunun yanında, hiç bir şey anlatmayan söz­cükleri yan yana dizmekle, ya da yalnızca cümlelerin ve im­gelerin güzelliği peşinde koşmakla da uğraşmamalıdır: onun görevi okuyucularına bildiriler bırakmaktır. Peki bildiri nedir acaba?


.

Hiç yorum yok: