21 Mart 2010 Pazar

Yazarın Amacı


Yazmak, öteden beri çok değişik yollarda tanımlanagelmiş bir etkinliktir. Ancak bütün değişik tanımlarda hep ortak kalan tek yön, yazmanın bir iletişim etkinliği olmasıdır. Bu açıdan bakılınca yazar da, başkalarına, okurlara, iletilecek bir sözü olan kişidir.

Yazar, bir acıyı, bir sevinci uyandıracak biçimlerle görüntüleri bulup, şiirinde, romanında, oyununda aktarırken, okuruyla bir gerçeği paylaşmak ister. Ancak, bu gerçek ne tarihçinin, ne toplum bilincinin, ne de doğabilimcinin dile getirmeyi amaçladığı gerçektir. Politikacının, tüccarın, din adamının gerçeği ise hiç değildir.

Peki bütün bu alanlarda olup bitenlerin dışında mıdır yazar, hiçbiriyle ilgili değil midir? Toplumsal olaylara, bilime, politikaya, ekonomiye, dine hiç karışmaması mı gerekir? Kuşkusuz hayır. Her sanatçı gibi, yazar da dünyaya belli bir tarihsel noktadan, kendi toplumunda bu alanlardaki etkinlikler karmaşası içinden bakar. Ancak, onun amacı bu alanların doğrularını savunmak ya da kanıtlamak değildir, olmamalıdır.

Yaratıcı yazar, ders vermek için yazmaz. İnsan olduğu için, insanca bir titreşimi iletmek için, gündelik yaşamının kurallaştırdığı katılıkları, çirkinlikleri, haksızlıkları dengeleyecek bir umut kıvılcımı tutuşturmak için yazar o. Özellikle, Albert Camus’nun deyimiyle bir korku çağı olan yüzyılımızda, budur gerçek sanatçının amacı.

Ne yararı olacak böyle bir çabanın insanlara? Sanatın işlevinde güç anlaşılan yön burdan kaynaklanıyor işte. Sanatın yararı, çoğu kimsenin sandığı gibi doğrudan doğruya sağlanabilecek bir nesnel yarar değildir. Bir roman, bir şiir, bir öykü hiçbir zaman bize mutlu bir yaşamın hemen uygulamaya konacak reçetesini sunamaz. Sunmaya yeltenirse, sanat niteliğinden uzaklaşır. Doğruluğun, güzelliğin, barışın, her türlü çirkinliğin yerine geçmesini, sanat tek başına sağlayamaz kuşkusuz. Ama sanat olmayınca da bu güzel umudu gerçekleştirecek duyarlıkta kafalarla yürekler de oluşamaz.

Çağımızda yazarın işi özellikle güçleşmiş durumda. Herşeyi bilimsel doğruların kesinliğiyle ölçme özentisindeki sözde modern kişinin, ikide bir yaratıcı yazarın etkinliğine dudak bükerek baktığına tanık oluyoruz. Böyle haksız bir karşılaştırmanın olumsuz sonuçlarını da göğüslemek durumundadır günümüz yazarı. Oysa, sanatın dile getirmeyi amaçladığı gerçek, hiç de bilimsel doğrunun ölçütleriyle değerlendirilemez.

Bilim, deneylerle, kesin hesaplarla kanıtlayarak sunar yasalarını. Bir roman ya da şiir ise, bir takım olaylarla durumları, çoğunlukla sezdirme yoluyla, duyarlığımıza seslenerek verir. Sözgelişi, bilim adamı çok uzak bir gezegene ya da okyanusun dibine yapılacak gezinin bütün hazırlığını en ince elektronik hesaplarla gerçekleştirirken o gezinin büyüsünü, kıvancını, coşkusunu, ürpertisini dile getirmek, yazarın yaratıcılık alanına girer.

Öte yandan insanlarla bütün öbür canlıları bir anda yeryüzünden siliverecek "temiz bomba", bilim adamının büyük buluşlarından biri diye görülebiliyorsa, bu sözde büyük buluşun gelecekteki sonuçlarından duyulan korku ile yılgınlığı dile getirmek de yaratıcı yazarın başarısı olacaktır.

Yazar yalnız görüneni, deneyseli, hesaplanabiliri değil, bilinmezi, geleceği, olabileceği de vermeyi amaçlar. Şimdinin ötelerine uzanan bir sezgisi, dili kavrayışı vardır yazarın. Bu yaratıcı sezgiyle o, katılığa, hoşgörüsüzlüğe, kaba güç gösterilerine karşı, bir duyarlık eğitimi sağlar okurlarına. Uygarca kültür de bu duyarlık eğitiminden geçmiş kimselerle gerçekleşir. Çağdaş toplumlarda yazar kültüre bu anlamda bir katkıyı amaçlamalıdır.


Akşit Göktürk

Sözün Ötesi

Hiç yorum yok: