25 Mart 2010 Perşembe

Okuma Fikri - Semih Gümüş

.


Düzyazının doğası gereği yararcı olduğunu söyler Sartre. İçinden çıkılması zor bir açıklık içinde karşımıza çıkan düzyazı, bazen şiirle iç içe geçmiş görünür ve şiirin iç biçim özelliklerini kullandığı söylenirken, şiirsel de olmaya başladığı yerde yazınsal olmaktan çıkmaya başlar. Nesirin er geç başkalaşıp şiir biçimini alacağını savunurdu Memet Fuat sanırım olmayacak bu. Ses ve ritim, sözgelimi Sait Faik’in birçok öyküsünde olduğu gibi, şiirin varlığını mı gösterir? Bunu dersek öykü ya da romanın yazınsal doğasını açıklamakta güçlük çektiğimizi söylemiş oluruz ki, onların açık biçimde öne çıkarmadığı yerde de ses ve ritim yazınsal öğeler olarak gizlenmiştir.
Sait Faik’in Alemdağda Var Bir Yılan ve öncesindeki öykülerini ‘Hişt, Hişt!..’i açalım, ne okuduğunuzu düşünmeden sesli okumaya başlayın ve sözcüklerin oluşturduğu bu düzyazı dilinin sesini ve ritmini dinleyin. Sözcüklerin, bazen de harflerin benzeşiminden yararlanarak işlediği bu ses ve ritim, şiirin iç biçim özelliklerine de sahiptir, ama sanırım Sait Faik’in bilinçli yapmadığı bu şiir işçiliği, onu kendi yapan yaratıcılık gizilgücünden gelmiştir belki bizim bugün onun dilinde bulduklarımızın üstünde düşünmeye gerek bile
görmemişti o.


Dil ve hakikat

Giorgio Agamben, Nesir Fikri’nde Celan’ın, “Sadece anadilinde hakikati söyleyebilir. Yabancı bir dilde şair yalan söyler,” sözünü aktarıyor.

Romancının hakikati yabancı dilerde arayışını ya da Türkçenin hakikati yansıtmakta yetersiz görülmesini nasıl değerlendirmeli? Öte yandan, kitle kütürünü yazdıklarının gerçeklik alanı olarak görmek romancıya özgüdür de, şair ya da öykücü bu gerçekliği paylaşmaya gönül indirmez. Yaratım sürecinin zihinsel bir süreç olarak yaşanması, yazınsal metnin ilkin zihin içinde ortaya çıktığını gösterirse, şiir ya da öykünün yaratıcılık düzeyinin romanın hep önünde olduğu öne sürülebilir mi?

Bu gerçeğin kaynağında sözcükler var; daha bütüncül bir dil yokken var olan sözcükler şiiri yaratmıştı. Sözcükler şairin dili olarak çıkmışsa ortaya, neden sonra oluşan bütüncül dil toplumsallaşmanın ahlakını da verir. Öte yandan, edebiyatın dışındaki gerçek hayatta söylenmeyen sözü yazınsal dil sanki ilk kez söyleniyormuş gibi ortaya koyabilir. Sözcüklerin yaratma becerisinde bir başlarına kalma çaresizliğine uzanan el, dilin niteliksel bir sıçramayla ulaştığı anlamlandırma ve yaratma becerisidir; üstelik bu dil neden sonra bir söylem yaratma düzeyine de çıkar ki, asıl nedeni edebiyatın zorunlu gereksinimlerine karşılık verme fırsatını bulmasıdır.


Zihinsel süreçler

Yaratıcı yazı bitimsiz bir uğraş, insanın yüksek nitelikli edimlerinin zihin içindeki en zengin gerçekleşme alanı. Yazarın kendi sözcüklerinin içinden çıkardığı dünya tümceden tümceye metni oluştururken, yalnızca yazarın zihinsel yetileri içinde oluşmaz. Aynı yaratım sürecinde başka kitaplar arasında geçen zamanlara da gerek duyulur. Sonra merak girer devreye, itici güç olarak; edebiyatın aldığı yeni biçimlere uygun biçimler nasıl bulunabilir, yakın gelecekte gene şimdiki gibi mi yazacağız ve bunlar gibi sorular, yazarın kendisiyle yüzleştiği basamakları oluşturur.


Aslında edebiyatımız, dilin bu doğurganlığı içinde düşünüldüğünde, ilk bakışta görünenden daha büyük bir gizilgüce sahip, ama bu gizilgücün bütününün harekete geçirilemediği de kuşkusuz. Nesir Fikri’nde, “Potansiyel, bir yandan, potentia passivita, yani pasifliktir, saf ve neredeyse sonsuz bir sabretme halidir; diğer yandan, potentia activa, yani aktif potansiyel, önü kesilemeyen harekete geçme dürtüsü, eylem itkisidir,” diyor Agamben.
İçe dönük olan yeniliklerin izini sürerken, her zaman sabrını da sınıyor. Kendini kabul ettirecek gücü toparlamak ve olası tepkileri karşılayabilmek için, uyuyan gizlgücünü olur olmaz hareket geçirmekten kaçınıyor. Agamben, “Potansiyel durumunda uzun süre kalmaktan daha acı bir şey yoktur,” derken, doğanın sırlarıyla değil de, insan ve bireylik savaşımı veren bütün tekil varlıklar adına konuşuyor. Oysa edebiyatımızın dışa dönük yüzünün hem etkin olduğu, hem de sık sık yaptığı ataklarla bütünü temsil etmeye çalıştığı söylenebilir. Gizilücünü saklamadığı için de, kendini bütün gövdesi ve kollarıyla ortaya koyabiliyor.


Birinin kullandığı sözcükleri öbürünün kullanmadığı edebiyat, yalnızca bize özgü değildir, dolayısıyla bir garabet gibi alınmamalıdır. Sonunda kendisinin kitle kültürünün de bir parçası gibi alınmasını olağan gören edebiyatın farklı bir dil de yaratması gerekir. Tatlı suya daldırılmış sözcükler belki suya yazdırmaz yazıyı, ama bıraktığı etki dirsek acısı gibidir, düşük voltajlı bir çarpılma, şaşkınlık, belki kısa süreli hayranlık ve üstüne basılıp sonrakine atlanan.


Yenilikçiliğin sınırlarında dolaşanlarsa, “yaşamı sözcüklerin ejderha kanına daldırır, bu şekilde onu hafıza karşısında korunaklı kılarlar.” İzi çıkmaz, anlamı unutulmaz, verilen emek oranında içselleştirilir, bellek yitimine verilmiş doğal ilaç gibidir, yan etkisiz.


Zamane gönüllüsü romancı, eski zaman hikâyeleri yazdığında bile güne uygunluğun sarhoşluğunu yaşar; oysa birçok dili bir arada yaşayan Bilge Karasu, okurun yazdıklarıyla ilişki kurmasının güç olabileceğini düşünmek yerine, Türkçenin olanaklarının yüksek düzeyli edebiyat için de yeterli olduğunu göstermiş oldu. Türkçe, yüz bin sözcüğü bir arada kullanılabildiğinde de yetersiz bir dil sayılır mi? Fazıl Hüsnü Dağlarca sanırım bunu hiç düşünmedi, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday ya da Türk şiirinin öteki uç beyleri de, Türkçenin üstelik şiirin doğası içinde sürekli soyutlanabilen zenginliğinden kuşku duymadıkları gibi, yeni olanı da sınırlı görmediler.

Yaratıcı yazarın sözcük dağarının ulaşabildiği sınırlardır asıl olan; sonunda, sınırları çizilmiş bir dil içinde yaşadığını düşünmüyorsa yaratıcı yazar, o dil içinde verilmiş anlamların, verilebilecek anlamların hâlâ küçük bir bölümünü oluşturduğunu da düşünür. “Her yaşamda yaşanmamış bir şeyler vardır, her sözcükte söylenmemiş bir şeyler oluğu gibi,” diyor Agamben. Yazının ahlakından söz ettiğimizde de Hermann Broch’un, “Yaşamın o zamana kadar bilinmeyen bir yanını keşfetmeyen roman ahlaka aykırıdır,” sözünü amentülerimiz arasına alabiliriz, bu arada sözcüklerin o güne dek bilinmeyen anlamlarını keşfetme ödevini de onun altına yazarak.

Yazarın yarattığı metin, hayatın kefedilmemiş gizlerine bir bir sokulurken, Oscar Wilde’ın, edebiyatın gerçekten daha gerçek olduğu biçimindeki, bir başına alınırsa yalnızca güzel bir söz olarak kalacak sözünün anlamı yalın biçimde ortaya çıkmaya başlar. Edebiyatımızın dili kendi yurdu olarak yeterince yaşamadığı ya da o yurdun belli bölgelerini tanımakla yetindiği söylenebilir; ama bu arada hayatın yalnızca yaşayarak keşfedilmeyeceğini, dilin de hayattan öğrendiklerimizden daha çoğunu anlatabileceğini unutmadan.



Semih Gümüş

Hiç yorum yok: