24 Mart 2010 Çarşamba

Edebiyat Nedir ? - Sartre

.


20.yüzyılın başlarında, 1905 yılında doğan Sartre, bütün bir yüzyıla damgasını vuran bir yazar, düşünür ama hepsinden önemlisi gerçek bir entelektüeldi. Yüksek öğrenimini Ecole Normale Supérieure'de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı. 2. Dünya Savaşı sırasında, Direniş Hareketi’ne katıldı. Savaş sona erdiğinde o da öğretmenliği bıraktı ve "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi kurdu. Varoluşçu felsefesini Marksizmle birleştirmeye çalışan Sartre, sanatsal ve düşünsel alandaki faaliyetlerini politik pratiklerle de zenginleştirmiş, önce Fransa’nın Cezayir’i işgaline, ardından sömürgelerdeki kirli savaşlara karşı uzun bir mücadele vermiştir.

Sartre, edebiyat, düşünce ve politika alanlarındaki eylemlerini "121'ler Bildirgesi" ve Vietnam’da işlenen savaş suçlarını yargılayan Russel Mahkemesi’nin başkanlığı ile uluslararası düzeye taşırken, kendisine 1964 yılında verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü de geri çevirdi. 1968 yılında, sorgulama sırası Sovyetler’in Prag’a müdahalesine gelmişti. Bu müdahale etrafında Sovyet sosyalizmini ve klasik aydın tavrını da gözden geçirdi. 1973 yılında Liberation’u kurdu. Artık sağlığı bozulmuş, görme sıkıntısı çekmeye başlamıştı. Ancak bir kenara çekilmedi; son dönemde ilgisi Doğu Ülkeleri üzerindeki baskıların sona erdirilmesi, insan haklarının korunması, bireyin tarihteki yeri, şiddet ve kardeşlik gibi konular üzerine çevrildi. Sartre, 15 Nisan 1980’de Paris'te öldü

Adı “Varoluşçuluk” felsefesiyle birlikte anılan ve düşünsel alanda büyük etkiler yaratan Sartre’ın “Les Mouches” (1943, Sinekler), “Huis-Clos” (1944, Gizli Oturum), “La Putain respectueuse” (1946, Saygılı Yosma), “Morts sans sépultues” (1946, Mezarsız Ölüler), “Les mains sales” (1948, Kirli Eller), “Le Diable et le Bon Dieu” (1951, Şeytan ve Yüce Tanrı), “Nekrassov” (1955), “Les Séquestrés d'Altona” (1959, Altona Mahpusları) adlı oyunları ve “La Nausée”, (1938, “Bulantı”), “Le Mur” (1939, Duvar), “Les Chemins de la Liberté”: I. Cilt: “L'âge de la Raison” (Akıl Çağı, 1945), II. Cilt. “Le Sursis”(Bekleyiş, 1945), III. Cilt: “La mort dans l'âme”(Tükeniş, 1949) romanlarının yanı sıra iki de senaryosu var; “Les Jeux sont faits” (1947, İş İşten Geçti), “L'Engrenage” (1949, Çark).

Sartre edebiyat kavramını “yazar”, “yazarın görevi” ve “okurun konumu” üzerinden üç ayrı kategoride ele alıyor. Yazarı, çağının dünyasına sırt çevirmeyen, yaşadığı dönemin gerçeklerinden, çıkmazlarından esinlenerek tavrını ve eylemini belirleyen aydın olarak görüyor. Bireyin kökten özgürlüğünü savunan varoluşçuluğun bu büyük sözcüsü, okurlarını da özgürleşme sürecine taşıması gereken aydının görevini 'yazarken değiştirmek, yazarken özgürleştirmek' diye tanımlıyor. Edebiyata 'bağlanma' kavramı açısından yaklaşırken, Aydınlanma Çağı'nın gününün tanığı aydınını övüyor, 19. yüzyılın burjuva ahlâkını dayatan gerçekçi yazarlara ateş püskürüyor. Sartre'ın edebiyatı olduğu kadar yazarı da sorgulayan bu kült metni, her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur' diyen Dostoyevski'nin sözlerini doğruluyor.

Edebiyat nedir sorusuna yüzyıllar boyunca değişik yanıtlar verilmiştir. Gerçekten de nedir edebiyat? Bir söz, bir dil etkinliği midir sadece? Nasıl ve neden başlamış, kültürün içindeki yeri ne olmuştur? İnsan ve toplum hayatındaki yeri nedir? Yazar kimdir? Okuyucunun yazar ve ürünüyle ilişkisi nasıl kurulur? Kuşkusuz bu soruları bir bu kadar daha uzatabiliriz. Ancak şimdiye dek sanatın ya da edebiyatın tanımı üzerinde anlaşmaya varılamamıştır. Çünkü bir kavramın anlamını bilmek kavramın işaret ettiği bütün şeylerin sahip olduğu ortak özelliği bilmek demek değil, kavramı yerinde kullanmak ve işaret ettiği şeyleri tanımak demektir. Edebiyat için de durum aynıdır. Sanatın, edebiyatın, romanın doğru ve gerçek tanımları yapılamaz, çünkü öyle yeni ve değişik eserlerle karşılaşabiliriz ki, bunların taşıdıkları özellikler tanımda da değişikler yapmamızı gerektirir. Ancak belli tarihsel, içeriksel, mekansal, vb. çerçeveler çizerek bu kavramı kapatabiliriz.

Sarte da, “Edebiyat Nedir” incelemesinde kendi perspektifiyle çiziyor edebiyatın sınırlarını. Böyle bir perspektifse yazmayı bir eylem olarak, yazarı yalnız düşünen değil, yaşayan, davranan ve kendi dışındaki bireylerle ilişki kuran bir entelektüel olarak, okuyucuyu da bu süreçlerin aktif bir parçası olarak tanımlıyor.

Edebi nesne Sartre'a göre "Yalnızca hareket halindeyken varolan bir topaçtır. Onu ortaya çıkarmak için, adına okumak denen somut bir eyleme ihtiyaç vardır." Yazmak, okurun özgürlüğüne çağrıda bulunmaktır.. "Yazar, konuşan kimse'dir: o gösterir, ortaya koyar, buyurur, yadsır, çağırır, yalvarır, hakaret eder, inandırır, araya sokuşturur. Bunu boş yere yaptığı zaman ozanlaşmaz. Hiçbir şey söylemeden konuşan bir düzyazı yazarı olur." Ve “Açık amacı insanların ezilmesine hizmet etmek olan iyi bir tek roman, Yahudilere, zencilere, sömürge halklarına karşı yazılmış bir tek iyi roman” gösterilemez…

Yazar, Yapıt, Okuyucu ve Bağlanma

Kendimize konu edindiğimiz roman/yapıt ancak kendisine bakıldığı zaman vardır ve öncelikle de katıksız bir çağrı, katkısız bir var olma gerektirimidir. O, varlığı belli, ereği ise belirsiz bir aygıt değildir. Şu kitabı masaya bırakmak elinizdedir, ama, açtığınız an, sorumluluğu yüklenmişsiniz demektir. Madem ki, bir kez sorumluğu yüklendik, öyleyse elimize aldığımız romanın ne olduğunun ortaya çıkarılması gerekiyor. Öncelikle bir ayırım yapmalı; insan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır. Sanatçı/yazar denilen kişinin konularını nereden aldığını, bu konularla bizi etkileyip duygulandırmanın nasıl üstesinden geldiğini, ruhumuzda uyanabileceğine hiç ihtimal vermediğimiz heyecanların içimizde doğmasını nasıl sağladığını bilmek tutkusuyla hep yanıp tutuşmuşuzdur. Konu seçimini belirleyen koşulları çok iyi tanımamızın sanatsal yaratıştaki özün derinliklerine eni konu girmemizin bizleri sanatçı yapmada hiçbir rol oynamayacağını bilmemiz de, duyduğumuz merakı asla azaltmamıştır. İşte eleştirinin kaynağını burada aramak gerekiyor, tabii trajedisini de! Çünkü, eleştirmen ne yaparsa yapsın, hangi kuramları uygularsa uygulasın, nesnesi olan yapıtın sırrını bütünüyle çözemez.

Yine de, yazının işlevinin güzellik yaratmak ve bizde özgül bir coşku uyandırmak olduğu konusundaki eski felsefe bugün artık benimsenmiyor. Gerçekten yazının rolü üzerinde düşünmek, sonradan yapılan bir çözümleme ile, yazın yapıtının nedenini aydınlatmak gerekir ve her ciddi eleştiri bununla başlar. Bunun yanıtı ise, yazının dünya ile sürdürdüğü iki yönlü ilişki içinde, hem bireysel hem de ortak olan insan bilincinin özel bir boyutu olduğudur, yazar başka insanlara seslenen, onlara kendileri ile nesneler arasındaki ilişkileri anlatan kişidir. Ama, en açık görüşlü düzyazı yazarı bile ne demek istediğini bütünüyle bilmez, istediğinin ya azını ya da çoğunu söyler, her cümle girişilmiş bir sav, atılınmış bir tehlikedir, sözcük debelendikçe garipleşir, hiç kimse bir sözcüğü köküne kadar anlayamaz. Düzyazı yazarı sözcüklere fazla özen göstermeye başladıkça, düzyazı bozulur ve insan saçma sapan sözler söylemeye başlar. İşte eleştirinin varolma nedenlerinden birisi burada girer devreye; yapıtın kendisinin bile bilemeyeceği sırlarını ortaya çıkarmak...

Yazma işleminin karşısında diyalektik bir bağlaşık terim, yani okuma işlemi vardır ve birbirine bağlı bu iki ayrı pratik iki ayrı eyleyen gerektirir. Zihnin ürünü olan bu somut ve imgesel nesneyi yazarla okuyucunun birleşik çabası ortaya çıkaracaktır. Sanat ancak başkası için ve onun aracılığıyla vardır. Okuyucu hem keşfettiğinin hem de yarattığının bilincine varır, yaratırken keşfettiğini, keşfederken yarattığını fark eder. Okumak, makinasal bir işlem değildir. Okuyucunun, yazılı şeyi hiç durmadan aşarak kafasında yeniden yaratması gerekir. Hiç kuşkusuz yazar yol göstericidir ama boşlukları okuyucu doldurur. Okuyucu için yapıt ancak onun yetenekleri ölçüsünde vardır; okuduğu ve yarattığı sırada, her an okumayı daha ileri götürebilmesi ve daha derine yaratabilmesi mümkündür. Yaratış ancak okumada bütünlendiğine, sanatçı başladığı işi bitirme görevini bir başkasına bırakmak zorunda olduğuna ve ancak okuyucunun bilinci aracılığıyla kendisini yapıtının önemli bir ögesi olarak yakalayabildiğine göre, her yazınsal yapıt bir çağrıdır. Bu nedenle, zaman zaman, yazarların, yönetmenlerin, bestecilerin kendilerine yönelik eleştiriler karşısında takındıkları umursamazlık, ya da, “ben zaten kendim için yazdım” savunusu, boş bir aldatmacadan öteye gitmez.

Belli bir çağın yazını kendi özerkliğinin açıkça bilincine varmadığı ve geçici güçlerin ya da bir öğretinin boyunduruğu altına girdiği, kısacası kendini koşulsuz bir erek gibi değil de, bir araç gibi gördüğü zaman yabancılaşmıştır. Bu durumda, yapıtların benzersiz oluşumlarıyla bu tutsaklığı aştıkları ve her birinde koşulsuz bir gereklilik bulunduğu doğrudur elbet; ama gizlidir bu. Bir yazın kendi özünü kavrayamadığı, yalnızca biçimsel özerkliği üzerinde durduğu ve yapıtın konusunu bir yana bıraktığı zaman soyuttur.




.

Hiç yorum yok: