25 Mart 2010 Perşembe

Bir Yazarlık Tutumu Var Mı? - Semih Gümüş

.


Jerome David Salinger da öldü. Bize bunca uzaklığı seçmiş yazarın ölümüyle mıhlanıyorsak, onu bugüne dek bizden biri gibi değil de, bizden çok farklı görmekten. Bir tür erişilmez. Thomas Bernhard’a bile dokunabilirsiniz, ama Salinger’a hiç sanmıyorum. Bakışı yaratıcılığın karanlığına indiren yazar, dünyayı iplememenin kitabını yazarken pek çoklarımızın duruş biçimini yamultmuşsa, kendini doğrultmanın yolu Salinger olmak değildir. Kimilerini olamazsınız da. Beckett de olamazsınız sözgelimi, Bilge Karasu ya da Vüs’at O. Bener de; onlardan giderek Aziz Nesin olmak düşlenebilir mi?

Yazarın kendini okurun uzanabildiği yerlerden çekip hiç kimseyi umursamadığı ve hiç kimse tarafından umursanmadığı bir adaya sığınması bizde tuhaf karşılanır. Toplumsal olana bir ucundan yapışmanın verdiği kalp mutluluk, sonunda düş kırıklıklarını onarmaya yetmez. Toplumsal değer, değersizliktir öteki anlamıyla. Yaratıcı yazarın yazdıklarının ahlaklı ya da sorumlu olup olmadığını sorgulayan kurumların yaratıcısı. Anlatılanın ahlakını sorgulayan gizli üniformalılar yalnızca sokakta bulunmaz, edebiyat dünyasının içinde de yaşamayı sürdürür. Müstehcenlik sözgelimi, ne yaratıcı yazarı ilgilendirir, ne yazdıklarını; onu kurcalayanların düşünme biçimindeki müstehcenlik kanseri neyse ki bulaşıcı değildir.


Yazının ahlakı

Yazının ahlakı olmadığını söylemiyorum. Aradığınız yerde olmayabilir. Bütün öğelerinin yazınsal metnin isterlerine uygun oluşunda aranıyorsa yazının ahlakı, bulunduğunuz yer doğrudur. Kendi isterleri dışındaki beklentilere, kimden gelirse gelsin, karşılık vermeye eğildiği anda bozulmaya başlar yazının ahlakı. Okuru göz önünde tutma yalanı da bitirir onu ve kendi iç tutarlığını bozmanın yanı sıra, bir de nereye çekileceği baştan hiçbir zaman saptanamayacak ödünler vermeye başlanmışsa, nasıl ayakta durur o ahlak.

Salinger bunlarla ilgilenmedi bile, dolayısıyla bunların yazının erdemleri arasında olup olmadığını sorgulamaya da çalışmadı. Sanırım bu sorgulamayı yapmak bile zuldür yazar için. Demek zayıf noktalarımızın silinmesi için yapılacaklar vardır. Gene de okunmak için kılını kıpırdatmaması hem Salinger’ın yazdıklarının ahlakını hayatın etkilerinden soyutladı, hem de bir yazarlık tutumunun hangi biçimleri alabileceğine ilişkin sıra dışı bir örnek yarattı.
Yaşadığı topluma karşı tepkin sözleri, dayanılması çok zor eleştirisi yanında, yazınsal bakımdan benzeri bulunmayan metinlerin yaratıcısı olan Thomas Bernhard’ın kimilerimizin onda hiç aramadığı etkileyiciliğiyle son kertede bir yaratıcılık düzeyini imlemesi, onun bambaşka yazarlık tutumunu gösterir. Yazarın yaşananları anlatıp anlatmadığı, toplumsal sorumluluk duygusu olup olmadığı arayışları edebiyatımızın kısıtlarını gitgide daha çok görünür kılıyorsa, doğru yerde durduğumuz söylenemez.


Yazarlık ahlakı

Belki radikal tutumlar alması, sözü sert söylem içinde dışavurması bekleniyor yazardan. Beklenti kendince haklı olabilir, ama toplumsal değerlerin bizdeki kadar baskın olduğu yerlerde, edebiyat dünyasının bireyleri de bu şemsiyenin altından dışarı çıkmaya yanaşmadığı gibi, bireyliğini somut ya da soyut ‘dışsal’ güçlerden tamamıyla bağımsızlaştırmak isteyenler yadırganabiliyor.

Jean-Paul Sartre’ın özellikle Cezayir savaşı sırasında Fransa’nın ‘korkunç yüzü’nü açığa çıkarmak için ölümü göze alarak gösterdiği tavır, yazarın bir entelektüel olarak nasıl davranması gerektiğinden söz edildiğinde hep akla gelen ilk örneklerden olur. Suskun kalmamak ve vicdan: insanın kendini aşağılamamak için göstermek zorunda olduğu tavır, suç ortaklığı etmeme bilinci: ahlaki duruşunu yozlaştırmamak için yazarlık tutumu. Bunlar elbette yazar olmayı gerektirmeyen bir ahlakı anlatır, yazarın entelektüel olma zorunluluğu duymadan atması gereken adımı.

Yazarlık tutumunun ölçeri yalnızca sıcak sorunlar karşısında alınan tavır değildir elbette; kendisininkinden başka iradelerin çekim alanına girmeden yazan her yazar, yazarlık kimliğini korumaya başlar. Sonunda bu düzeyde kişilikten söz edilmesi de sorgulanabilir yapıtın ardındaki yazarın doğru ya da eğri oluşu değil de, yapıtın niteliğiyle yüz yüzeyiz biz. Yazarın gölgesi yazılanın ruhunu üşütüyorsa eğer, bu ne yapıtı ilgilendirir, ne okuru, ama o gölgenin yanı başında durdukça, ister istemez etkileniriz.

Nâzım Hikmet’in yaratıcılığının büyüklüğü ve pırıltısının ardındaki kişiliği öylesine etkileyicidir ki, pek çoğumuz şiirlerini okurken kişiliğini de taşırız aklımızda. İyicil, insancıl kişiliği hapishane günlerinde çevresine uzanan yardımseverliğinden bellidir. İçerideyken yaptığı dokuma işlerinden kazandığı üç beş kuruşun bir bölümünü sürekli olarak arkadaşı ve küçüğü Kemal Tahir’e gönderirken, karşılıklı mektuplaşmalarında Kemal Tahir’in de Nâzım Hikmet’e benzer bir karşılık verdiğini bir kez bile görmemek, hem ilgi çekici, hem de iki yazar arasında kurulu dostluğa ilişkin düşündürücü bir ayrıntıdır. Kim olursa olsun, Nâzım Hikmet’in insancıl kişiliğini güleryüzle anlatır. Üstelik sıradandır onun davranışları, kendisi için günlük hayatın üstünde durulmaya değmeyecek ayrıntılarını yaşar gibi davranmıştır çevresine ve herhalde öyle alınmasını beklemiştir.

Yaptığı işe saygı, yazarlık tutumunu özlü biçimde anlatır aslında. Bunu vurgulamak da neyin nesi denebilir, şundan: İlkin, yazara ikide bir sorumluluk yükleyen dışarıdaki dünyanın yazının ahlakını yozlaştıran etkisi karşısında yeterince güçlü durmayan yazarlık kimliğinin sorgulanabileceğini söyleyebiliriz. Görünme içgüdüsü doğadan değil, dışarıdan, popüler kültürün zoruyla geçiyorsa harekete, yazarlık tutumunun zayıflığını yansıtır. Yazar, yapıtın önüne geçmekten; yazdıklarının değil, kendisinin ya da yazdıklarının dışındaki düşüncelerinin konuşulmasından çoğu kez hoşnut. ‘Küçük Emrah’ edasıyla poz verir sözgelimi, ama bunu anlamak da zor geliyor, kendisi istediği için mi, kendisinden istendiği için mi?

Kişisel hayatın ilkesi olmaz elbette, herkes kendisince, dilerse çelişkiler içinde yaşayabilir, karışılmaz. Ne ki, kendini yazdıklarıyla ortaya çıkaran yazar bütün davranışlarıyla gözlem alanındadır ve herkesin gözleri onun üstündedir. Bu arada sert sözlerin yaptığı etkiden yararlanmak da keyif verebilir, ama sözgelimi aynı sert söze politikanın dilinden çıkıp edebiyatın dili ve yazınsal değerler içinde rastlanmaz pek, çünkü tartışmayı sevmez yazarımız. Ama yayıncısıyla kurduğu ilişkiyi kötüye kullanan, aynı kitabını birbirinden farklı yayınevlerinde art arda yayımlayan, demek karşılıklı ilişkilerinde kendini korurken karşısındakine saygı göstermeyen yazarın yazarlık tutumu da sorgulanmıyor. Sıradan sorunları edebiyatın içinde büyütürken diklenen yazar, yaptığı yanlışları kendine diklenerek sorgulamıyorsa, bunun yıpratıcı etkileri de zamanla olur.

Bana kalırsa edebiyatın dışından getirdiği sert sözle üstünlük kurma ataklığına hiç gerek yok, yazarlık tutumunu yaralar bu; şundan belli ki, yaralandığını görmeyen yazar yüzünü geçmişine dönerek kendini kurtarmaya çalışıyor. Ölçüyü kendi koymuyor, edebiyatın kolektif sağduyusunun koyduğu ölçü de yazarın bireylik haklarına karışmıyor. Kısacası, sözcüklerin sertliğine sığınan yazar, durduğu yeri belirsizleştiren yazar imgesiyle geçen günler içinde yavaş yavaş erir; sonra da yazının hayalle kurduğu ilişkiden çıkan olumluluk, bir hayal olan yazarın hiçliğiyle aynı terazide tartılmaz olur.


http://notoskitap.blogspot.com

Semih Gümüş

Hiç yorum yok: