28 Mart 2010 Pazar

Yaş ve Şiir Üstüne


.




Yaş ve Şiir Üstüne Söyleşi




Katılanlar:

Edip Cansever (EC)
Cemal Süreya (CS)
Turgut Uyar (TU)


Sorular: Tomris Uyar


Tomris Uyar : Konuya şöyle girelim isterseniz. Bir süre önce üçünüz de geniş yankılar uyandıran şiir yazıları yazıyordunuz. Aklıma ilk gelenler, Edip Cansever'in "Mısra İşlevini Yitirdi", Cemal Süreya'nın "Folklor Şiire Düşman", Turgut Uyar'ın "Çıkmazın Güzelliği" başlıklı yazıları. Bunlar o kadar çok yankı yaptı ki, kendileri fikir üretmeyen birtakım eleştirmenler, bu yazılardaki sloganlarla uzun sire geçinebildi. Bugünse, Cemal Süreya dışında şiir üstüne yazan yok içinizde, Cemal de genel olarak edebiyat üstüne yazıyor zaten, özellikle şiir üstüne değil. Bunun nedenlerini nasıl saptayabiliriz, dersiniz?

EC: Değindiğin gibi, bazı yargılarımız gerçekten eleştirmenler tarafından kullanıldı, kullanıldı ama eş anlamda kullanılmadı. Sözgelimi ben "Mısra İşlevini Yitirdi" dediğim zaman, o gün yazdığım şiire göre, o gün ele aldığım, ürettiğim, türettiğim şiire göre böyle bir çıkış yaptığımı sanıyorum. Gerçi bu çıkış orada bitmiş değil, son yazdığım kitaplarda da "Mısra İşlevini Yitirdi" yargısında direniyorum. Ama çıkışım yanlış anlaşıldı. Mısra işlevini yitirdi, öyleyse, mısra şiirin en küçük birimi olduğuna göre, şiir de işlevini yitirdi gibi kolay yargılara varıldı. Ülkemizde yazıların karşılığı çoğu zaman böyle alınıyor. Yavaş yavaş yazı yazmaktan soğudum. Düzyazıyı çok daha iyi yazanlar var, istediğim birçok şeyi diğer yazılarda buluyorum. Türkiye'de yazılan, Türkiye'yi, Türk edebiyatını ilgilendiren yazıları, sözgelimi Cemal Süreya'nın yazılarını severek okumuşumdur; her birinde kendime ve topluma yarayan özler, değerler bulmuşumdur.

Tomris Uyar: Yani şu anda, senin, üstünde çok yazmak istediğin, ama başkasının değinmediğini gördüğün bir konu yok mu?

EC: Yalnızca şiir düşünüyorum. Biraz da tembellik denebilir, ama şiirden başka hiçbir yazı biçimi beni ilgilendirmiyor artık.

Tomris Uyar: Şimdi de Turgut Uyar'a soralım aynı soruyu...

TU: Edip'in demin söylediklerine katılıyorum. Andığın "Çıkmazın Güzelliği" başlıklı yazım, aslında çıkmazın, çıkmazı zorlamanın insaniliğini, güzelliğini göstermek için yazılmıştı ama bunu yorumu şöyle oldu: şiir çıkmazdadır, dolayısıyla Turgut Uyar çıkmazdadır. Bu, beni hiçbir şekilde kırmadı. Bu yaştan sonra -gerçekten böyle demek zorundayım- sadece şiir yazmak istiyorum, şiir üzerine düşünmek değil.

Tomris Uyar: Deminki soruyu zorlarsak... Senin bütün bir şiir serüveninden sonra kafanda uyanan, özellikle şiire ilişkin birtakım sorunlara eğilen yazılar okuyabiliyor musun? Yazılanlar yeterli mi?

TU: Hayır, gerçekten değil. Yani şiirin doğrudan kendisine yönelik yazılar görmüyorum ama edebiyatın genelinde çok sağlam yazılar görüyorum.

Tomris Uyar: O zaman Cemal Süreya ayrıcalıklı bir durumda, en azından ayrı bir konumda. Heme her konuda yazıyorsun Cemal, edebiyata uzaktan ilişen konular üstüne bile. Bu arada özellıkle şiir üstüne yazmamanın nedeni var mı?

CS: Şiir üstüne çok yazdım. Aslında insanın düşünceleri belli. Yani bir yerde tekrara düşüyor çok fazla yazdığı zaman; ama güncelliğe bağlı olarak şiir üstüne de, -bilirim ki, bu, şiir yazmamı, şiirle fazla uğraşmamı önlemiş- öbür sanatlar üstüne de yazmak bana çekici geliyor. Diretiyor zaman zaman. Eskiden, yazmak, geniş araştırmalar yapmak istiyordum, şimdi yeniden onlara dönmek istiyorum. Bakıyorum da, son sıralar, yazı yazmak da bir çeşit şiir yazmak olmuş benim için, bir bakıma onun yerini de tutmuş. Şiir üstüne yazdığım yazılarda, ilk sıralarda hep kendi şiirimi savunduğum ileri sürüldü. Tuhaf bir şekilde, şiirimiz üstüne genel olarak söylemek istediğim şeyler değiştirilmek istendi. Yani Edip'in ve Turgut'un söyledikleri aynen başıma geldi. Sözgelimi "Folklor Şiire Düşman" yazısının -ki belki 25 yıl önce yazılmıştır- folklorun kötüye kullanılmasından söz ediliyordu. Özellikle Oktay Rifat'ın o dönemdeki şiiri ele alınıyordu. Bu, çarpıtıldı ve folklora ben düşmanmışım gibi bir sonuç çıkarıldı. Son zamanlarda yine buna değinen, yazıyı bilmedikleri halde, aynı düşünceyi ileri süren arkadaşlar var. Bir, bir buçuk yıldır daha çok şiirle uğraşıyorum, yazı yazmak şimdi bana biraz daha zor geliyor.

TU: Burada katılabilir miyim? Cemal ile benim yazı yazdığımız sıralarda bir şiir savaşımı vardı, yeni bir şiir yerleştirilmeye çalışılıyordu. O zaman yazmaya mecbur hissediyorduk kendimizi bir bakıma. Kendi adıma ben öyle hissediyordum. Şimdi öyle bir durum söz konusu değil, özellikle üstüne yazılacak bir şiir ya da şiir gelişimi yok.

EC: Benim de değinmek istediğim bir nokta var. Bütün dünya kültürlerini ve edebiyatlarını yakından uzaktan izleyebilme olanağımız yok. Öncelikle, dilimiz yaygın bir değil. Ama ülkemizde bir, bazan birkaç yaygın yabancı dili bilen, eleştirmen ya da incelemeci olmayan okurlardan da bir T.S. Eliot çapında deneme yazabilen çıkmadı şimdiye kadar. Diyelim ki bir Lukacs gibi tezler öne süren bir incelemeci çıkmadı. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ben de şöyle düşünmüştüm bir zamanlar: böylesine kapsamlı yazılamayacaksa, yazıdan vazgeçmeli dedim ve en iyi bildiğimi -eğer becerebiliyorsam- şiirin daha iyisini yazmayı seçtim.

Tomris Uyar: Burada konu, kendiliğinden bir noktaya geldi. Edip Cansever dışında ikiniz çok az ürün veriyorsunuz. Adları "İkinci Yeni" akımı çerçevesinde birleştirilen şairlerden İlhan Berk'i ve Ece Ayhan'ı da katıyorum Edip'in yanına. Hele biraz daha kıdemli şairleri,Sabahattin Kudret Aksal, Necati Cumalı, Fazıl Hüsnü Dağlarca v.b. 'yı gözönünde tutarsak, sizin tutumunuz suskunluk sayılabilir. Nedenleri ne? Türkiye'de sizin şiirlerinizi besleyen kaynakların kurumaya yüz tutması mı?

TU: Şiirin kaynaklarının kuruyacağını hiçbir zaman düşünemedim. Olsa olsa bir doygunluk olabilir ya da şimdiye kadar yazdıklarıyla yetinmek gibi saçma bir duygu olabilir. Biraz da tembelliği katabilirsin (kendi adıma söylüyorum tabii). Ayrıca, bizden daha kıdemli kuşağın yazdıklarının pek parlak olduğunu söyleyemem. Canım istediği zaman, canımın çektiği iyi bir şiir yazmak isterim. O bakımdan kendimi zorlamıyorum.

Tomris Uyar: Sen ne diyeceksin bu konuda Cemal?

CS: Ben şöyle yorumluyorum: ben bir ara -özellikle bir beş-altı yıl- şiire yaklaşamadım, gerçi hep uğraştım, ama pek yaklaşamadım, yayın da yapamadım...

Tomris Uyar: Yazmaya mı yaklaşamadın, yoksa...?

CS: Yayımlamaya yaklaşamadım, onun sonucu olarak yazmaya da. Şöyle sanıyorum: ben dişincelerimde bir çelişkiye düştüm. Yazdığım şiirle dişincem arasında bir mesafe belirdiğini gördüm. Düşünün, çıkışımızda bile hepimiz toplumcu şiiri, daha doğrusu toplumcu değerleri seven, onlara bağlı kişilerdik, ama önümüze konan şiir bizi doyurmadığı için başka kapılar açmaya çalıştık. Bu kapılar, İkinci Yeni'nin sonradan yapılmış, o gün yapılmış tanımlarında sözü geçen kapalı ögeler değildi; şiir, her şeyi söyleyebilmek sanatıydı, her şeyi açabilmek sanatıydı. Yanlış eleştiri, bizi -ya da beni- ne bileyim... düşüncelerimden çok şiirimi geliştirme yönünde etkiledi; belki biraz da düşüncelerimi altta bırakarak şiirimi geliştirme zorunda bıraktı. Benim için bir çelişkiydi bu herhal. Belki öbür türlü de yapamazdım. Ama düşüncelerimle şiirim arasında kopma gibi birşey oldu; ve bu benim için bir bunalımdır diye düşündüm. Sonradan şöyle düşünmeye başladım: ben neysem, şiirim de o zaten. Ve şiirimi seçtim. Düşüncelerim eskisi gibi, ama şiirim bir noktaya gelmiş demek ben buymuşum. Şimdi yaşımız elliyi geçti. Kısaca, şiirden uzaklaşmamı, düz yazıyla çok uğraşmamın yanında, bir de bu nedene bağlıyorum.

Tomris Uyar: Hep yeni bir şey arama, o güne kadar yaptığından daha başka bir şeyi aramanın sancısı da etkilemiş olabilir mi sizi ? Ürün azlığı konusunda soruyorum.

CS: Olabilir. Biz hepimiz yeni kalmak istedik. Bizim için yenilik, öbür ögelerden baskın bir öge oldu hep.





TU: En azından eskimemek.

Tomris Uyar: Klasik tanımıyla "yenilikçilik" mi yoksa taze kalmak anlamında mı?

CS: Taze kalmak... Gerektiğinde "yenilikçilik" bile diyebiliriz.

Tomris Uyar: Yeniden yanlış anlaşılmaya yol açmasın diye sordum...

CS: Yoo, artık yanlış anlaşılmalar, bundan sonra çok güzel...

TU: Bana sorarsan, şiir yazmak kriz gibi birşeydir bende. Sen de bilirsin Tomris. 1964'ten 1970'e dek çok az şiir yayımladım. Sonra da ardarda yazdım. Bir insanın şiir yazma isteği olduğu zamanlar vardır.

Tomris Uyar: Sanırım Can Yücel'i de bu "krizli şair"ler arasına katabiliriz. Bir-iki kitap üstüste çıkartır, sonra uzun süre hiç okumayız şiirlerini.

TU: Bir kişilik yapısı bu.

CS: Evet. Mayakovski'nin bir sözü vardır. "Genç şairlerin bitmemiş şiiri azdır," der. Gerçekten de, ilk çıkışında genç bir şair, bütün şiirlerini bitirir hemen. Ortaya koydukları, genellikle zaten yapmak istedikleridir, hiç değilse kendisi o kanıdadır. Ama zaman geçtikçe, kişinin görgüsü arttıkça mı diyeyim, işe bakışı değiştikçe mi diyeyim, başka tasarıları da olabiliyor. Tasarılarını gerçekleştiremiyor. Bitmemiş, henüz başlamamış, tasarıda kalmış bir sürü yapıtı oluyor.

EC: Cemal'in demin söylediği gibi, "Şiirimle düşüncelerim zaman zaman kopuştu" anlamındaki söz bana bir şeyi anımsattı. Çok düşünmüşümdür. Bize -isterseniz bana diyelim- bireyci diyen de oldu, toplumcu diyen de; varoluşçu diyen de oldu, gerçeküstücü diyen de, yani söylenmedik bir şey kalmadı, hepsi olduk. Bir insanda bunca şeyin toplanmasına imkan yok tabii. Cemal'i çok haklı bularak şunu söylemek istiyorum. Bazı şairlerde -ister genç, ister ortayaşlı olsunlar- şunu görüyorum: sesleri yumuşak, rahat hafif olduğu halde (ki bu, şiirde güzel bir özelliktir ayrıca) erkeksi bir ses takınma merakındalar. Bunu da toplumculuk adına yapıyorlar daha çok. Bunun karşısına "dişil" sesi yerleştirecek değilim tabii. Sözgelimi Nazım'ın erkeksi bir sesi vardır, iridir, gürdür. Ona özeniyorlar. Ama içerik, sese koşut gitmediği için ortaya bir tür "şiirsel travesti" çıkıyor. Attila İlhan kalkıyor, "hırçın dişi" bir sesle "erkeksi" bir şiir yazıyor. İşte Cemal bunu önleyerek, aynı sesi koruyarak, aynı anlamı yitirmeme kaygısındaydı sanıyorum.

Tomris Uyar: Senin özel bir durumun vae Edip. Çok, en azından sürekli yazdığın halde, şiirinde bir düzey düşüklüğü görülmüyor kimi verimli şairler gibi. Bu sürekliliği nasıl koruyabiliyorsun, yazma isteğini, itisini nerden alıyorsun?

EC: Doğrusunu istersen, dünyada yazılmamış o kadar şiir var ki! İnsan birazcık çalışkan olursa, bunlardan birinin ipucunu yakalayıp çekiştirerek sürekli götürebilir, sanıyorum. "Öncü" ya da "yepyeni" olmak, fazla özendiğim bir şey olmadı hiçbir zaman. Hatta zaman zaman, klasik bir şiir üretebilir miyim, ondan bir kitap çıkarabilir miyim, becerebilir miyim diye düşündüğüm de olmuştur. Bunlar uğraklardır. Bir de ben hikaye, roman, oyun öğelerinden yararlanıyorum şiirde. Bunlar şiirimi değiştirmeye yol açıyor; senin dediğin gibi gerçekten bir düzey düşüklüğü yoksa, bunda şiirde başka kaynaklardan yararlanmanın da etkisi var, tabii şiirin "kendisi"nden sapmadan.

Tomris Uyar: Demin bunu sormak istemiştim. Demek sen kaynaklarını başka alanlarla zenginleştiriyorsun.

EC: Çok hem de. Her şair güzel bir şiirden etkilenir doğal olarak, etkiden de korkmamak gerekir. Ben aynı etkilenmeyi romandan, hikayeden, oyundan da çıkarabiliyorum. Biliyorsun, günümüzde türler arasında bir yakınlaşma var: birbirlerine yakın seyrediyorlar. Öbür türlerden yararlandığım zaman belki bir çokyanlılık; çokboyutluluk kazanıyorum. Dengeyi o yüzden koruyabiliyorum sanısındayım.

Tomris Uyar: Buradan günümüz şiirine gelelim. Burada tek tek iyi ya da umut verici adlar saymak değil niyetim. Bütün olarak alındığında, günümüzde yazılan şiirde hangi genel eğilimleri görüyorsunuz? Yeni şiir, geçmişteki atılımların birikimini yeterince değerlendiriyor mu? Dil ve imge kullanımında bir gelişme görülüyor mu?

CS: Bugünlerde bir şiir kıpırtısı var. Daha doğrusu bir şair kıpırtısı var. Bu, bizim çıktığımız döneme bazı bakımlardan benziyor, bazı bakımlardan hiç benzemiyor. On sekiz-yirmi yaşlarında bir sürü genç çıkıyor her yıl, şiiri şiir olarak görmeye çalışarak şiire sarılıyor. Ama ne bütün bir geçmişin sentezini yaparak ortaya çıkan bir şair var henüz, ne de yeni bir yönseme. "Bir kumaş ilk metresinden bellidir," derler; bir şair de öyledir, gelişinden, adımını atışından bellidir. "Yeni bir şair işte!" dersin. Ahmet Haşim'in Galatasaray'dayken yazdığı ilk şiir, çok kusurlu bir şiirdir belki, ama Ahmet Haşim'di. Bunu Turgut için, Edip için, Fazıl Hüsnü için, Nazım için de söyleyebiliriz. Şu anda benim ilgiyle izlediğim genç şairler var, ama içimde şu duygu da var hep: gelecek yıl, on sekizinden on dokuzuna geçenlerden biri olarak aradığım. Bunlar, Sanki gelecek yeni bir şairi müjdeliyorlar gibi geliyor bana. Günümüz şiiri denince, yalnızca genç şairleri kastetmiyoruz burada herhalde.

Tomris Uyar: Hayır, bütün yazmakta olanları...

CS: Şiirimiz, bir kuşaklar bütünü olarak düşünürsek, hele şiirle uğraşanlar sayısı oranında, çok zengin bir dönem yaşıyor. Kaç kuşak birden yazıyor, baksanıza: 1940 Kuşağı, Garip Kuşağı denilenler, Acılı Kuşak, bizler, bizden sonra gelen 60 kuşağı (sonradan 70 kuşağı oldu), yeni çıkanlar... Hem de aşağı yukarı aynı yayın organlarında oluyor bunların buluşması. Türk şiirinde hiçbir zaman böyle olmamış. Cumhuriyet'ten sonraki Türk şiirini düşünürsek, söz gelimi Yahya Kemal'lerin bulunduğu kuşağın yeri ayrıdır, Necip Fazıl kuşağının, Garipçilerin dergileri, yayın organları, herşeyleri ayrıdır. Şimdiyse bazı ideolojik ayrılmaları dışta tutarsak -hatta onların bir kısmını da katalım- edebiyatımız bir gökkuşağı görünümünde. Herkes aynı yayın organlarından geçiyor. Bu durumun günümüzdeki saptamasını yaparken... İsterseniz, "40 Kuşağı" demeyelim, öyle ayırmayalım da 1940'larda yazanlar diyelim... Onların bugünkü durumunu saptamak büyük yarar sağlamaz bence. Çünkü onlar yapacaklarını yapmışlardır, şimdi çoğaltmak durumundadırlar. Bir kısmı, başka türleri denemektedir, bir kısmının jübilesi yapılmaktadır. Ondan sonra bizim kuşak geliyor. Bizim kuşağın durumu çok ilginç. Şiiri temel alırsak, edebi türler yönünden beğenisi en yüksek kuşak bizim kuşaktır bence; ilk kez bir "edebiyat düşüncesi"ne bu kuşak ulaşmıştır. Şiirde kendinden önceki kuşakları etkileyebilmiş tek kuşak bizimkidir. Yine de edebiyatın yönetimi -öyle bir şey varsa, yönetim ve etki kurumları varsa- bizim kuşak bundan yoksundur. Şiirde baskı gücünü 1940'larda yazanlar ellerinde tutuyorlar hala.

Tomris Uyar: Baskı derken ağırlık mı demek istiyorsun?

CS: Evet ama baskı grubu haline de gelebiliyorlar. Bu da, kendi dayanışmalarıyla oluyor. Birbirlerini sevmeden de bir dayanışma var aralarında. Bizde baştanberi o yok Bu, bir yerde bizim şanssızlığımızdır, bir yerde de gücümüz ve temizliğimizdir diye düşünüyorum. Bakın şu anda üçümüz yanyanayız. Ne zamandır görüşmüyoruz. İlk sıralarda da yine arada bir mektuplaşırdık, yani hiçbir zaman ortaya çıkıp şöyle yapalım böyle yapalım, bir takım kuralım diye çabalamadık.Takım kurulduysa, kendiliğinden oldu. Ortaya çıkan şiirle oldu. Ama bizim kuşağın şairleri şu anda biraz dağılmış durumda. Tamamen ayrı ayrı hareket ediyorlar. Ortada görünmeyi bir politika olarak üstlenmiyorlar, benimsemiyorlar hiçbir zaman. Bu tutumun iyi mi kötü mü olduğu, bizim kuşağın jübilesi yapıldığında ortaya çıkacak. Bizden sonra -devinim 60'tı galiba adı- toplumcu sanatı savunan bir dergi çıktı. Orada da etkili şairler görüldü. Her kuşaktan çevresini etkileyen çıkar tabii. İsmet Özel, Ataol Behramoğlu gibi... Ama onlar, Türk edebiyat tarihindeki şiirsel kayayı yerinden oynatmadılar, başka yönlerden oynattılar. Yenilere gelince, demin dediğim gibi.

TU: Ben günümüz şiiri denince yalnızca genç şairleri anlıyorum. Gerçi Cemal'in dediği gibi birkaç kuşaktan gelme şair birlikte aynı dergilerde yazıyor ama ben yine de şiire yeni giren şairleri anlıyorum. Sorduğun birşey vardı demin: geçmiş şiir üstüne...





Tomris Uyar: Evet, mirasın değerlendirilmesi.

TU: Yalnız o mirası kullanıyorlar diyecektim.

Tomris Uyar: Bence bu, bir harmanlama biçiminde görülüyor.

TU: Evet, o mirası yeni bir dünya görüşüyle, yeni bir duyarlıkla günümüze uyguladıklarını pek görmedim. Söylemek istediğim şu, ad vermeye gerek yok, hiçbirinin şiirinde hata bulamıyorum, mükemmeliyet ararken kişiliklerini harcıyorlar.

CS: Evet.

Tomris Uyar: Anonim bir mükemmeliyet diyorsunuz. Şimdi sözü Ece Ayhan'a getirmek istiyorum. Yıllar önce şöyle demişti Ayhan: "İkinci Yeni diye anılanlar olsun, o dönemde yazanlar olsun, şiir politikaları birbirine uymasa da hep birlikte öyle yoğun bir şiir serüveni yaşadılar ki kısa sürede, yeni bir kuşağın hemen çıkması biraz güç. İki-üç kuşaklık bir serüvendi çünkü." Ne diyorsunuz?

EC: Tabii iyi şiir yazan tek tek şairler var bugün. Tümel açıdan konuşmak olmaz. Ne var ki günümüz şairleri -istersen gençler diyelim- şiirin huyunu ve soyunu pek iyi bilmiyorlar. Soyunu bilmiyorlar, çünkü Cemal'in yazılarında değindiği gibi, hep en son istasyondan atlıyorlar trene. Daha önceki kuşakların, bir önceki kuşağın yaptığını değerlendirmeden, en son atılımın arkasından gidiyorlar. Bu bir hata. Bir de, kendi huylarını, mizaçlarını bilmiyorlar. Kişilik şiirde böyle kurulur oysa. Kişilik, ne şiirin temasında ne konusunda, ne de diğer öğelerindedir, çok derinlerdedir; onu ancak bir huyda, mizaçta bulabiliriz. İşte kişiliğin peşine düşmüyorlar, başka mizaçların, başka huyların peşine düşüyorlar. Bu yizden diyorum ya, genelde politik bir şiir çıkıyor ortaya.

Tomris Uyar: Yıllar önceye, sizin ilk şiirlerinizi yazmaya başladığınız yıllara baktığımızda, bir takım eleştirmenlerin sizi bir akım altında yada çevresinde birleştirmelerini nasıl yorumluyorsunuz? Bir yanılgı olsada, bazen yaygın bir yanılgı bu.

TU: Ben bir açıklama getirebilirim sanıyorum doğru yada yanlış. Sanıyorum, ulus olarak birtakım şeyleri kurallara bağlayıp toptan çözmeye alışmışız. Başlangıçta bizim ortak yanlarımız görülebilirdi gerçekten, özellikle dille uğraşma açısından. Ama 50'lerin sonlarına doğru herkesin kişiliği ayrıldı ve kendini belirledi.

CS:Bana kalırsa şöyle: Biz hepimiz "başka" bir şiir, o sırada mevcut olan şiire göre birdenbire başka bir şiir yaptığımız için bir akım altında birleştirildik. Birtakım genç adamlar, başka bir şiir yazıyorlardı. Şiirleri ayrı ayrıydı, elbet benzer yanları da olacaktı; çünkü gençtiler, birbirlerini etkiliyorlardı, ama yalnızca o "başka"lık onları birarada görmeye yöneltti herkesi. Bu öyle bir noktaya geldi ki, artık yazılarında herkesin tek tek adından çok "İkinci Yeni" diye bir ad geçiyor... Kimdir bu "İkinci Yeni" kaç kişidir belli değil. Hiç değilse "Garip" dendiğinde üç kişinin adı geçer, bellidir. Sartre'ın bir sözü var "Ben varoluşçu değildim" diyor, ama alnıma vurdular, vurdular; sonunda o yaftayı kabul ettim. Oysa neysem yine oyum." Biz de öyle.

TU: Var mı ötesi, değil mi? Garip'çilerin adları biliniyor dedin Cemal özetlerken. Benim değinmek istediğim de bu. Karışıklık bu kadarla kalmıyor ki. Sözgelimi Oktay Rifat, İkinci .Yeni'yi kendisinin ihdas ettiğini sürdü Perçemli Sokak'la. Oysa bu şiir, ondan çok önce başlamıştı, herkesin o olduğu zamanda. Demek İkinci Yeni denilen akımın ya da yönsemenin kendine özgü bir sesi ve özelliği vardı. Zorlamayla olmuyordu. O zaman yine -üçümüzü, beşimizi neyse- biraraya getirerek bu işi toptan halletmeye çalıştılar. Teker teker çözümlemeye kimsenin eli varmadı, kimsenin gözü bunu tutmadı. Bir de, mutlaka söylenmesi gerekir. İkinci Yeni Şiiri diye anılanlar o dönemdeki kötü örneklerdir hep. Hiç ilgisi yoktur onların bu eğilimle.

Tomris Uyar: Zaten eleştirmenler de hem sizi İkinci Yeni'yi kurmakla suçlar hem de o akımdan ayrı tutmaya özen gösterirler nedense.

TU: İkinci Yeni'yi tanıtırken özellikle kötü örneklerden yola çıkmak gibi garip bir tavır.

EC: Bir dakika. Demin dil özelliklerinden söz açtı Turgut. Bunun yanında ülkemizde çağdaş olmanıngetirdiği bazı (çok az) benzerliklerden de söz açılabilir.

TU: Ben dil özelliği derken bunları da katmak istedim. Dili büyük bir ortam olarak düşününce...

EC: Anladım. Bence şiir bir içgörü eylemidir -bence değil, öyle olması gerekir. Bir de dışgörü olarak bakabiliriz şiire. Çağdaş olmaktan ötürü, dilsel bazı çabalardan ötürü az bir benzerlik (çıkışta elbet - sonraki yılları katmıyorum) varsayılacak olursa, bu benzerlikler, kurulan şiirin tamamen yüzeyinde kalan, aslında benzerlik sayılamayacak kadar ufak tefek ögelerdir. Ama şiire böyle yüzeysel bakıldığından, ilk bunlar görüldü ve bizi İkinci Yeni'de birleştirdiler kolaylıkla.

Tomris Uyar: O döneme kadar Türk şiirinde "trajik" boyutunun olmadığı da söyleniyor. Gerçekten de şiirimizde ya mizah baskın, ya betimleme ya da tarihsel betimleme. İkinci Yeni ile ilk olarak insanın, o insan "küçük" de olsa -ne demekse o- bir birey kimliğiyle trajedisi işlenmeye başlanıyor.

EC: Söze karışıyorum. Gerçi sen sorular atıyorsun ortaya, belki sen sözümüzü kessen daha doğru olacak ya...

Tomris Uyar: Yok canım. Karış.

EC: Önemli olan -"küçük" olsun, "büyük" olsun- insanın trajedesine geçmek, birey olarak ve toplum içindeki konumuna göre trajiğini yakalamak. Ben bunu yapmaya çalıştım, diğer dalların da yardımıyla.

Tomris Uyar: Peki herkes kendi "birey"ini, kendi kurduğu "birey"in trajedisini yakalamaya çalışıyorsa temelde bir benzeşme, söylemde bir benzeşme olabilir mi?

TU: Şöyle bir benzeşme olabilir. Yaşadığımız ortamı algılamada, çağdaş insanlarsak, kaçınılmaz bir benzerlik söz konusudur. Çünkü aynı şartları, aynı ortamı yaşıyoruz. Ama birtakım dış şartlar dışında aynı olan ortamı kendi içimizde başka türlü yaşıyoruz. O zaman da toplum içinde o günün şartlarını yaşayan kişinin trajiği çıkıyor ortaya. Ama kişilik ayrılığı da burada başlıyor zaten. Bu noktada dil çabasında benzerlik falan fazla bir şey demek değil.

Tomris Uyar: Örnek verelim. Senin "Akçaburgazlı Yekte", Edip'in "Çağrılmayan Yakup" ya da "Ben Ruhi Bey Nasılım", Cemal'in "Onlar İçin Minibüs Şarkısı" şiirlerindeki şiir kişileri birbirlerine hiç benzemezler ama hepsi, bir toplumun bireyleşme sürecine geçmiş kişilerdir. Belki benzerlik ya da yanılgı burdan doğuyor.

EC: Soruyu kapatmadan biraz daha açalım isterseniz. Bizden önce yazanları, Orhan Veli ya da Cahit Sıtkı şiirini ele alalım. Orhan Veli şiirinde birtakım hüzünler, ayrılıklar, zaman zaman espriler, nükteler, sürprizler vardır. Cahit Sıtkı'da da ölüm düşüncesi, karamsarlık, bazen bir coşku, alkol (ama alkolün doğrudan doğruya rakı ya da şarap olduğunu düşünerek alkol) vardır. Çoktur bunlar. Ama bu şairler genellikle iyi şiir yazmak istemişlerdir yalnızca, iyi şiir de düzgün şiirdir, iyi mısralar kurmak, onları iyi monte edebilmek. Bunları iyi yaptıkları zaman, ortaya söylenişi dahil iyi bir şey konduğu zaman şiirin vitrini vardır onlarca, şiir budur. Öyle sanıyorum ki bizim kuşağımız bunu aramadı, şiirde bireyin dramını, kendi özel dramıyla toplum içindeki dramını ele alarak geliştirmek, çeşitlendirmek istedi. Ama enine boyuna ve derinliğine bir inceleme yapılmadı. Biz de konuşmadığımıza göre bu gerçekler ortaya çıkmıyor.

Tomris Uyar: Yazı yazma konusuna o yüzden değinmiştim.

TU: Doğru. Bizim kuşağın derdi iyi şiir yazmak olmadı, yaşamın karmaşısını şiire de taşımaktı derdi. Yetkin bir şiir amaçlanmadı demek, şiire önem verilmedi anlamında değil. Biz "mısra döktürmeye" özenmedik. Bir durumu en iyi anlatmak, kimi zaman şiirden vazgeçmek pahasına en iyi anlatmak nasıl mümkünse onu denedik. Kendi adıma konuşuyorum burada.

Tomris Uyar: Demin Cemal, elli yaşınızı aştığınızı söyledi. Biz de bilmezden geliyorduk.

EC: Çoktan aştık, çoktan.

Tomris Uyar: Elli yaşı aşmak, genç ve taze şiir yazmak isteyenler için bir sorun olmasa gerek, ama yaşlandıkça yazılan şiirin insanın yaşamında ayrı bir yeri oluyor mu? Burada "yaşlanma" sözcüğünü yalnızca bir birikime sorumlulukla sahip çıkma olarak kullanmıyorum. Düpedüz, yazarken bir değişiklik oluyor mu?

TU: Şiir yazanda yaşlanmak... Laf olsun diye söylüyoruz, bence böyle bir yaşlanma söz konusu değil. Yirmi yaşımda ne kadar heyecanla yazıyorduysam, şimdi de aynı heyecanla yazıyorum. Ne var ki elli yıllık bir geçmiş, bende biraz dikkatli olma duygusu yaratıyor. Kendi ustalığımı kullanıp kolaya kaçmak istemiyorum. Elli yaşından sonra da -tekrar söylüyorum- aynı heyecan var, ama daha temkinli bir heyecan.

Tomris Uyar: Daha "az hormonal" bir heyecan mı?

TU: İnsan hormonal etkilerle şiir yazıyorsa, o otuzunda biter.

Tomris Uyar: Belki düşünceye daha çok yaslanılıyor, şiir daha bir damıtılıyor, deneyler gözden geçirilebiliyor demek istiyorum.

EC: Kendi deneylerime bakarak, yüzde yüz inanarak söylüyorum. İleri yaşlarda (bunlar değişebilir) şiir daha iyi anlaşılıyor, daha iyi yazılıyor. Bak, birdenbire açık, net bir şey söylemiş oldum. İnsan, yirmi-yirmi beş yaşında sözgelimi, aşk şiiri yazar. Ama aşklar eskidikçe, eskitildikçe, aşkın tortusu insanda daha başka türlü kalır. Yazarken, aşkı gündemden çıkarıp genele götürebilir, daha anlayışlı olur ve o anlayışlı olmanın verdiği filozofça tavır diyelim, iyi şiire gitmesini kolaylaştırır belki. Nitekim birtakım ustalıklar elde etmiştir zaten, kalemi eline alınca yazabilecek durumdadır, ama bu deneyler birikiminden çıkan şiir daha yoğun olacaktır, inanıyorum.

Tomris Uyar: Cemal Süreya'ya bir sorum var. Son şiirlerinde daha yalın (yalınkat anlamında değil tabii) bir anlatım, dağınık imgelere yer vermeyen bir kurgu göze çarpıyor. Yanılıyorsam, söyle. Bu yalınlık, bilinçli bir arayışın sonucu mu? Yoksa, yaşla kendiliğinden varılan bir durulma mı?




CS: Yaşın şaire etkisi, deneylerin çoğalmasıyladır, bazı deneylerin anı haline gelmesiyle, bazı anıların geçersizleşmesiyledir. Demin "hormonal" demiştin; gerçekte burada "memorial" bir durum meydana geliyor. Birkaç yıl önce bir şeyler bitti bende. Bir sürü yönden sağlıklı bir adamım, ama eskiden bir sürü idealim vardı, çok küçük, kişisel idealler; birine yeniden rastlama olasılığı... Çocukluktaki bir sınıf arkadaşına sözgelimi (benim şiirim biraz erotiktir de, ondan bu noktaya geldim galiba). Evet, ona yeniden rastlamak, benim için belki mümkün olmayacaktı, ama köşede duran bir şeydi ve şiirimi yazarken belli birileri okusun isterdim; onlar okumasa bile, birileri var diye yazardım biraz da. Bir-iki yıl önce kendi yaşımı düşündüm... Bir de baktım ki, onların yaşı da benim kadar. Hepsi yaşlanmış. İnan olun böyle. Çevirdiğim Gönül ki Yetişmekte'de var. Sonunda kahramanın karşısına ak saçlı biri çıkıyor. Oradaki konuşmalarda adamın öyle bir vazgeçişi var ki... Yani duyguların bazıları ölüyor. Hangileri ama? Küçük hesaplar falan ölüyor. İnsan, daha filozofça bir kişiliğe bürünüyor. Demin şiirimle düşüncem arasındaki kopukluktan söz ettim, on yıl önce bunu söylemezdim; en azından, şu banda söyleyemezdim. İnsan bir hoşgörü kazanıyor, biraz daha düşünceye yaslanıyor. Bu bizim için bir tehlike olabilir mi acaba? Çünkü biz bir duygu şelalesiyle geldik.

EC: Ben burada Turgut'a bir soru yöneltmek istiyorum.

TU: Galiba çaktırmadan yaşlılığın övgüsünü yapıyoruz burada. Tabii yaşlanmadık ama!

CS: Olsun yahu. Konuştuğumuza göre bu da bir yaşlanmadır.

EC: Bir konuşmamızda Turgut, "İnsan bir yaşa gelince, bazı temel yapıtları örnek alarak bundan modern bir çoğaltmaya geçebiliyor," demişti. Örnek olarak da Melih Cevdet Anday'ın "Ölümsüzlüğün Ardında Gılgamış" şiirini göstermişti. Benim kafama takıldı bu. Gerçi böyle bir niyetim yok ama...

CS: Burada sözünü kesiyorum. Bence insan, sonradan düşünce şiirine geçebilir. Değişimlere evet, tabii. Evet ama, insan, altmış beş yaşından sonra büyük çelişkilere düşmemeli. Melih Cevdet, ömrü boyunca lirizmle alay etmiş, şimdi lirizm arıyor. Bu, yaşlanmayı hiç istemiyor demektir, doğaya karşı koyuyor demektir. Zaten şiirinden de belli. Tabii ki bir mizah yapıtında da lirizm olabilir, o başka; ama Melih Cevdet "şinanay lirizm" dediği şeye, bir zaman reddettiği lirizme dadanıyor. Bunun için derim ki Allah kimseyi o duruma düşürmesin.

TU: Bizim için tehlikeli olabilir mi? Bu çok önemli. İnsan, kendindeki şiir kaynağının, gücünün tükendiğini belli belirsiz de olsa fark etti mi...

CS: Belki de fark etmez.

TU: Yoo, eder. O zaman sarılacağı iki şey oluyor. Biri: konuya yaslanmak. Sözgelimi Gılgamış'a. Bir diğeri de, biçim oyunlarına girmek. Tehlike, bu. Yoksa Gılgamış yeniden ele alınıp yazılamaz demek istemiyorum, ama Gılgamış'ın yalnızca kendi büyüsüne yaslanıp şiir yazmak bir parça tükenme anlamında benim için. Biçim oyunları da aynı şey. Birçok yaşlanmış şair, son dönemlerinde vezinli-kafiyeli, tekrarlı mısralara kapılırlar. Hep gördüğümüz bir şey bu. Ama ben Melih Cevdet'in kitaptaki öbür şiirlerini sevdim. Yani şair, şiir yazmak için vesile aramamalı diyorum.

EC: Katılıyorum sana.

CS: Evet.

Tomris Uyar: Yarıda kalmış bir soruyu tamamlayalım. Demin Oktay Rifat'tan söz açılmıştı Perçemli Sokak'tan ötürü. Ikinci Yeni bağlamında. Bu konuya açıklık getirir misiniz biraz?

CS: Bak. Oktay Rifat, "İkinci Yeni'yi ben kurdum" diyor. İyi de.. bizim 1950'den sonra çıkmaya başlıyor şiirlerimiz, ama kitap çıkaramıyoruz. Oktay Rifat, Perçemli Sokak'ı 1956'da çıkardı, kitaptaki şiirlerin hemen hiçbiri önceden yayımlanmamıştı. Ve bir önsözle akımı üstlenmeye kalkıştı. Şimdi Özdemir İnce buna dikkat etmiş. Ben yazdığım bir yazıda "bir yıl önce" diyorum, ama Özdemir hesaplamış üç ay önce oluyor, Yeditepe Şiir Ödülü'nü aldıktan sonra kendisiyle yapılan bir konuşmada "Şiir nedir?" sorusunu şöyle yanıtlıyor Oktay Rifat: "Şiir, halkın sosyal dertlerine deva bulmaktır." Özdemir'in hesabına göre bundan üç ay sonra da İkinci Yeni akımını kurduğunu ileri sürüyor. Bunu Oktay Rifat'ın takvim yanlışlığına verelim. Demek o şiirleri, önce dergilerde yayımlanan şiirlere, bizimkilere göre yazmış. Üstelik çok mekanik şiirlerdir onlar, tam oturmamıştır.

TU: Ben Forum'da yazmıştım bu konuda. Aynı şeyleri söyledim.

EC: Ben de a dergisinde... Şöyle toparlarsak: İkinci Yeni'liği kabul etmiyoruz hiçbirimiz, ama tutalım ki bir an kabul ettik, biz belli bir kurumdan yola çıkmıyoruz ki bu kurama uygun olanı daha önce Oktay Rifat bulmuş olsun. Mantığa uymuyor. Hepimizin şiiri başka bir şiir, ortak bir kurama bağlayamayız. Peki olmayan bir şey daha önce nasıl yapılabilir?

CS: Şu da geçsin zapta: İnsanın birtakım etkilenmeleri vardır. Ben kendi adıma Oktay Rifat ile Melih Cevdet'in Türkçe tutumundan etkilendim. Bu da var. Bu iki şair aslında değerli üstadlar, ama gereğinden fazla kişisel politika yapıyorlar ve bugün politikaları artık geçerli değil. Oktay Rifat'ın o günkü sözleriyle, Melih Cevdet'in yazılarından ve tavrından çıkan bazı ipuçları beni yaraladı aslında, onları sevme adına yaraladı.

EC: Onları, bizden önce yazdıkları için söz konusu ediyoruz burada. Ama sözünü ettiğin Türkçe tutumu ancak iyi bir şairi etkileyebilir. Sen iyi bir şair olmasaydın...

CS: Canım daha belli değil.

EC: Buraya birbirimizi övmeye gelmedik ama yermeye de gelmedik.

TU: Benimki genel bir karşı çıkış. Senin yaptığın bir kadirbilirlik Cemal. Ama kimse dilini başkasından öğrenemez.

CS: Onların Türkçe'yi kullanışları, bir bakıma somutlamaları etkilemiş beni demek istiyorum. Sözgelimi "Tohum" şiiri. O kitabın genel tutumuna aykırı düşse de.

TU: Hece şiiridir o.

CS: Evet ama bu ustaların Türkçeyi materyalize etmede 1940 kuşağı denen şairlerden çok daha büyük katkıları vardır. Ama şiirsel planda aldığımız zaman... Bakın çok açık konuşuyoruz burada, kardeş gibi; yaşlılık falan dedik ya, yarın ölecekmişiz gibi... Geriye baktığımızda çok eskimiş buluyorum o şiirleri. Yahya Kemal bile eskiliği içinde daha iyi. Çünkü çok spekülatif şiirler bunlarınki.

Tomris Uyar: Aman söylenmedik bir şey kalmasın.

CS: O zaman bu konuşma birimiz ölünce yayımlansın da, para etsin bari.

TU: İnsan tabii kendiliğinden yaşlı, önemli şairlerden etkilenebilir ya da dilin nasıl kullanılacağı doğrultusunda etkiler çıkarabilir, ama şiir etkilenme alanı değildir, tam tersine alınan etkilere bir tepkidir.

CS: Bak, bu çok güzel.

TU: Ben de Melih Cevdet'ten, Oktay Rifat'tan etkilenmişimdir ama yapmak istediğim, onların yazdığının tam karşısında bir şiirdi.

Tomris Uyar: Demek ki bir edebiyatçıda -sanatçıda - kendi tutarlılığını, kendi dünyasını kurma adına verdiği savaşta ufak tefek tutarsızlıkları bağışlanır sayıyorsunuz ama sanat anlayışı ya da ideoloji açısından tutarsızlığı, çelişki olarak nitelendiriyorsunuz.

CS: Şöyle diyebilir miyiz Tomris? İnsan, gerici-tutucu bir aşamadan ilerici bir aşamaya geçebilir, ama ilericiden tutucuya dönmesi, yaşla bile açıklanamaz.

EC: Hesaplı, planlı sayılır.

TU: İhtidadır, o başka bir şey.

Tomris Uyar: Daha nice söyleşilerdebuluşmak üzere hepinize teşekkür ederim. İsterseniz, bir söyleşiyi de özeleştiriye ayıralım.



Varlık Dergisi, Mart 1983

Şair Akıldan Korkmamalıdır - Bertolt Brecht

.



Şair Akıldan Korkmamalıdır-Bertolt Brecht


Anlatım Olarak Şiir


Şiir, anlatım olarak nitelendirildiğinde, böylesine bir nitelemenin tek yanlı olduğu bilinmelidir. Bireyler kendini anlatmaktadır, sınıflar kendini anlatmaktadır; çağlar ve tutkular anlatımlarını bulmaktadırlar; sonuçta dolaysızca insan anlatır kendini. Bankerler ya da siyasetçiler birbirlerine kendilerini anlattıklarında, bir şeyin ticaretini yaptıkları, bir şeyi ele aldıkları bilinir; hasta kişi bile ağrısını anlatırken, doktora ya da çevresindekilere bir şeyleri işaret eder, yani o da bir şeyleri ele alır. Ama şairler konusunda söylenen şudur: Yalnızca arı anlatımı sundukları; öyle ki, ele alışlarının, uğraşlarının yalnızca anlatmaktan oluştuğu, amaçlarınınsa olsa olsa kendilerini anlatmak olabileceği. Bu ya da şu şairin başka insanların savaştığı gibi savaştığını kanıtlayan belgelere rastgelindiğindeyse, evet, böyle bir şiirde de, savaşın kendini anlattığı söylenmiştir. Şu ya da bu ozanın başından kötü şeyler geçmişse acısının güzel bir anlatım bulduğu, bundan dolayı da acılar önünde iç yükümlülüğü duyabileceği söylenir; bir şeyi ortaya koymuştur acılar, şairi iyi anlatmışlardır. Şair, acılarını dile getirirken işlemiş, değerlendirmiştir onları; ola ki bir parça yumuşatmıştır da. "Acılar geçip gitti ama, şiirler kaldı" denir cinfikirlice ve eller oğuşturulur. Ama ya acılar geçip gitmemişlerse? Şarkı söyleyen adam için olmasa da, şarkı söyleyemeyenler için kaldıysa acılar ya? Ama başka şiirler de var; örneğin yağmurlu bir günü ya da bir lale tarlasını betimleyen şiirler; kişi bunları okur ya da dinlerse yağmurlu günlerin ya da lale tarlalarının sebep olduğu bir ruh durumuna girer. Yani kişi, yağmurlu günleri ya da lale tarlalarını bir ruh durumuna girmeden, etkilenmeden izlese de, şiirler aracılığıyla bu ruh durumlarına girer. Ama böylece kişi daha iyi bir insan, olmuştur; tat alma yetisi daha gelişkin, daha incelikli duyumlayan bir insan olmuştur; bu da etkisini ola ki herhangi bir zaman, herhangi bir biçimde gösterecektir. (1927)







Şiir ve Mantık


"İyi de, neyi kanıtlar bu?"

Goethe'nin, Iphigenie'sini okuduğunda bir matematikçi "İyi de neyi kanıtlar bu?" demişti. Tümce burada yerini bulmamıştı, ama binlerce ve binlerce şiir karşısında tümüyle yerindedir. Böylesine şiirlerin eleştirilmesi istendiğinde kişi ikircimlere düşer; ortada eleştirilebilecek hiçbir şey yoktur, olsa olsa bu şiirlerin yazılmış ve basılmış olması eleştirilebilir. Şu bizim matematikçinin istemleri, yalnızca onları yerine getirebilecek bir yapıta yöneltildikleri için tümüyle geri çevrilmezler. Matematikçiye Iphigenie'nin neyi kanıtladığı söylenebilir; herhangi bir yapıtın neyi kanıtladığı söylenemiyorsa bu önemli bir yapıt değildir. Hiçbir anlamı olmadığı için önemli bir yapıt değildir.

En yalın istem, bir şiirin kendi ruh durumunu okura da iletme konumunda olmasıdır. Bu aktarma, belirsiz ve pek bir şey söylemeyen, denebilir ki biçimsel bir edimdir. Bir şiirin aktarma yetisi yere göre, kişiye göre, mesleğe göre, ulusa göre, sınıfa göre sınırlanmış olabilir. İnsanı en çok 'havaya sokan' şiirlerin en iyi şiirler olması gerekmez. Halkın söylediği her zaman halk şarkıları değildir. Halkı 'havaya sokmayan' halk şarkıları da vardır. Şu, kafamızda açık olmalı: Aktarma olgusunu şiirin en yüksek biçimlerinde olduğu gibi, en aşağı biçimlerinde de buluruz; ucuz operet şarkısında, doğum günü şiirinde olduğu gibi, sokak şarkısı ve sonede de.

Bir şiirin ruh durumunu birine, dahası sana aktarabiliyor olması, onun hiçbir şeyi kanıtlamasına yetmez (yani sana onu okuman gerektiğini daha kanıtlayamam). Görünene bakılırsa, bir şey kanıtlamak konusunda şiirlerin işi daha güçtür. Tutalım ki, şu bizim matematikçi pisagor teoremini kanıtlayan bir şiirle karşılaştırılmış olsun; bu şiirin bir şey kanıtladığını mı söyleyecekti? Belki de söylerdi; ama biz de belki de karşı çıkardık ona, Iphigenie'nin hiçbir şey kanıtlamadığını söylediğinde nasıl karşı çıktıysak öyle. Şiir, şiir olarak boş olsaydı, şiirin bir yüzü, bir gerekçesi olmasaydı, ona karşı çıkardık. Matematikçi bu nedenlerle bir ruh durumuna girmiş de olsaydı, ona belki yine de karşı çıkardık.

Güzellik kavramı olmadan işin içinden çıkamayacağımız ortadadır. Bu kavrama gereksinmek yüz karası değildir, ama yine de kişiyi kararsızlığa iter. Çünkü o kertede belirsiz, öylesine çok anlamlı bir kavramdır ki bu -görünene bakılırsa, 'herkeslerce bilindiği gibi' bireysel olan 'ağız tadına, zevklere' bağlı bir kavramdır- 'tartışılmaz'.

İşlevbilimsel açıdan yola çıkarak, tadı maddi anlamda da alsak, tartışma güçleşir yine de. Ağzımıza bir lokma alır, yüzümüzü buruşturur ve 'çok ekşi' deriz. Bir şiir dizesini de böyle kendi kendimize söyleyebilir ve tıpkı tadı kaçmış, tatsız tuzsuz, uyarıcılığı kalmamış, dahası mide bulandırıcı bir şey karşısında olduğu gibi bir isteksizlik duyabiliriz.

Yine de işlevbilimsel tatta bile 'tat bulmak', 'tadı bulmak gibi bir şey vardır. Bu bir tür öğrenme edimiyle de gerçekleşebilir, yalnızca başka koşullar içine girmemizle de. Tat duyusu -işlevbilimsel olanı da- gelişebilir.

Mimariden bir örnek alabiliriz. İleri mimarlarımız son onyıllarda nesnel denilen bir yapı sanatını yaymaya çalışıyorlar. Kısaca söylenirse pratik olan'ı güzel buluyorlar. İşçilerin buna karşı davranışları ilginç: Bu yapı sanatını tümüyle reddediyorlar. Bu cetvelle çizilmiş gibi yapılmış evleri güzel bulmuyorlar; kışla, hapisane diyorlar bu evlere; yeni, amaca uygun döşe-dayaya da tatsız-tuzsuz diye sövüyorlar. Tüm nesnel yapı sanatı, ağızlarında tatsız-tuzsuz bir tat bırakıyor.

Neden?

Pek çoğu ileri olduğu için, yüzünü severek isteyerek en ileri, en önemli sınıf olan işçilere çeviren mimarlar, bir işçi için evin ne anlama geldiğini unutuyorlar da ondan. Ev işçi için hiçbir biçimde yalnızca bir barınma yeri, yalnızca tüm yükümlülüklerini olabildiğince pratik olarak yerine getirmesi yönünden önem taşıyan bir fabrika değildir. (30'lu yıllar)



Şiirleri Yolmak

Acemi kişi bir şiirsever olduğu kertede şiirlerin yolunması denilen şeye, soğuk bir mantığın işe sokulmasına, bu ince, çiçeksi oluşumdan sözcüklerin, imgelerin koparılıp çıkarılmasına güçlü biçimde karşıdır. Bunun karşısında denilmesi gereken, çiçeklerin bile bir şey batırıldığında solmadığıdır. Şiirler -eğer yaşama yetileri varsa- yaşamak konusunda çok dayanıklı, çok yeteneklidirler, en derinlere işleyen işlemleri atlatabilirler. Kötü bir dize, bir şiiri hiçbir biçimde tümüyle yıkmaz; nasıl iyi bir dize bir şiiri kurtaramazsa öyle. Kötü dizeleri bütünün içinde sezmek onsuz, 'şiirlerden tat alabilme yetisi'nin sözünün bile edilemeyeceği bir yetinin öteki yüzüdür: Bütünün içinde iyi dizeleri sezme yetisinin. Bir şiir kimi zaman çok az iş, çok az çaba ister, kimi zaman da pek çok iş, pek çok çaba gerektirir. Acemi kişi, şiirleri yanına varılmaz sayarken bir şeyi unutur: Şairin de ulaşabileceği o hafif ruh durumlarını, duygulanmaları onunla paylaşabilse de, bu ruh durumlarının, duygulanmaların bir şiirde dile getirilişinin bir çalışma süreci olduğunu ve şiirin duraksatılmış bir 'uçucu kaçıcı şey', yani görece biçimde oylumlu, dolu, maddi bir şey olduğunu unutur. Şiiri yanaşılmaz sayan, şiire gerçekten yanaşamaz. Alınan tadın ana bölümü ölçütlerin kullanılışındadır. Bir gülü yol da bak, güzeldir her yaprağı. (30'lu yıllar)



Şair Akıldan Korkmamalıdır

Şiirlerini okuduğum birkaç kişiyi kişisel olarak tanıyorum. Bunlardan kimisinin şiirlerinde öteki dışavurumlarında gösterdiğinden çok daha az 'akıllılık' göstermesine şaşar dururum. Şiirleri katıksız duygu işi olarak mı alır? Böylesine katıksız duygu işlerinin olabileceğine inanır mı? Böyle bir şeye inanıyorsa da, hiç olmazsa duyguların da düşünceler kertesinde yanlış olabileceğini bilmesi gerekirdi. Bu da onu daha dikkatli kılmalıydı.
Kimi ozanlar, özellikle de şiire yeni başlayanlar, kendilerini belli bir ruhsal etkilenme içinde, bir duygulanma durumunda duyumsayınca, akıldan gelenin bu ruh durumunu dağıtacağından ürküyor gibidirler. Bu konuda, bu ürküşün ancak aptalca bir ürküş olduğu söylenebilir. Büyük şairlerin 'işlik raporları'ndan bilindiği gibi, onların ruh durumları hiçbir biçimde yüzeysel, kararsız, kolayına uçup gidiverecek ruh durumları değildir ki, kavrayıcı, dahası serinkanlı bir düşünme onlara zarar verebilsin. O bilinen ayağa kalkma, uyarılma durumu hiçbir biçimde soğukkanlılığın tam karşısında yer almaz. Dahası, düşünsel ölçütlere vurmaktaki isteksizliğin, söz konusu ruhsal durumun daha derindeki bir verimsizliğine, kısırlığına 'işaret ettiğini' kabul etmelidir, işte o zaman, bir şiiri yazmayı orada bırakmak gerekir.

Şiirsel bir girişim rastgiden bir girişimse, duygu ve us uyum içinde çalışırlar. Birbirlerine mutluluk içinde, sevinçle seslenirler: Haydi ver kararını! (30'lu yılların sonu)




Bertolt Brecht

Doğru Yazmak

.



DOĞRU YAZMAK


Nasıl yazacağım?

Yazmaya başlarken bunu sorarız kendi kendimize. Çok basit kurallar, iyi yazmanızı sağlar. En azından yazdıklarınızın iyi görünmesini, iyi okunmasını sağlar. Bu iyi okunma ve görünme, kuşkusuz içerikle ilgili değil. Burada kastedilen biçimsellik. Yazarken biçimle ilgili uymamız gereken belli başlı bazı kurallar var. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

BUNLARI YAPIN

# Mutlaka sık sık paragraf yapın. Paragrafsız bir yazı upuzun ve ürkütücü bir duvara benzer. Böyle bir duvarı kimse görmek istemez. Yazınızı da kimse okumak istemez.

# Her noktalama işaretinden sonra, (yani virgül, nokta, üst üste iki nokta, soru ve ünlem işaretleri gibi) bir boşluk (yani espas) bırakın. Bunu yapmazsanız cümleleriniz ve sözcükleriniz karmakarışık bir koyun sürüsüne benzer. Hiç birini diğerinden ayıramazsınız.



# Ne kadar sade yazarsanız o kadar güzel görüneceğinden emin olun. Yani mümkün olduğu kadar az noktalama işareti kullanın. Gereksiz tırnaklardan, parantezlerden, çizgilerden, şapkalardan kaçının. Noktalama işaretlerini sadece gerektiğinde ve zorunlu olduğunuzda kullanın ki onların da kıymeti bilinsin.

# İmla kurallarına mutlaka uyun. O kurallar dilin birliğini ve düzenini sağlar. Yazdıklarınızın okuyan herkes tarafından anlaşılmasını sağlar. Bilmediğiniz bir imla kuralı olursa diye, yanınızda bir "imla kılavuzu" bulundurmanız sizi küçük düşürmez.

# Kısa cümleler okunma açısından büyük avantaj sağlar. Tamam, uzun cümleler kurup ne kadar usta yazar olduğunuzu göstermek isteyebilirsiniz. Ama art arda sıralanmış onlarca sözcüğün insan beynine anlamlı bir mesaj göndermesi, birkaç sözcüğün göndermesinden daha zordur.

# Artık çoğumuz bilgisayarlarda, klavyeleri kullanarak yazıyoruz. Yazı büyüklüğünüzün (yani punto) ve yazı karakterinizin (yani font), kullandığınız dile uygun olmasına özen gösterin. Çok küçük de olmasınlar, çok büyük de. Unutmayın yazınız binlerce bilgisayarda açılacak. Her yerde aynı düzenlilikte görünmesi, sık kullanılan yazı tipleri (font) ve normal ölçülerde bir punto seçmenizle mümkün olabilir.

# Boşluklar çok önemlidir. Yukarıda her noktalama işaretinden sonra boşluk bırakmanız önerildi. Yazınızın bütününün biçimsel olarak sıcak görünmesi için, yanlardan, alt ve üstten de uygun boşluklar bırakmalısınız. Derli toplu bir görüntü, karmaşa karşısından her zaman avantajlıdır.

# Yazıda bazı durumlarda başlık (yani belirleyici, vurgulayıcı sözcük ya da sözcükler) kullanırız. Bunların dikkat çekmesi için yazının bütününden farklı bir font ve punto ile yazılmaları gerekir.

DOĞRU SÖZCÜKLER


# İmla kurallarına mutlaka uymalısınız. Türkçe’de bazı sözcükler söylenişlerindeki kolaylık ve alışkanlığın yazı diline de yansıması sonucu yanlış yazılıyor. Bunları yaparsanız, yazınızı okuyan sizin için “acemi” diye düşünür. “Acemi” bir yazar olarak adlandırılmamak için şu sözcüklerin yazılışına mutlaka dikkat edin:

# Yanlız değil yalnız yazmalısınız

# Yalnış değil yanlış yazmalısınız

# Çünki değil çünkü yazmalısınız

# Herkez değil herkes yazmalısınız

# Kurdela değil kurdele yazmalısınız

# Meyva değil meyve yazmalısınız

# Makina değil makine yazmalısınız

# Sarımsak değil sarmısak yazmalısınız (Kaynak TDK Türkçe Sözlük)

# Fasulya değil fasulye yazmalısınız

# Ambülans değil ambulans yazmalısınız

# Akedemi değil akademi yazmalısınız

# Deklerasyon değil deklarasyon

# Papuç değil pabuç yazmalısınız

# Otobos değil otobüs yazmalısınız

# Orjinal değil orijinal yazmalısınız

# Konservatuar değil konservatuvar yazmalısınız

# Alimünyum ya da aliminyum değil alüminyum yazmalısınız

# Sovan değil soğan yazmalısınız

# Kapora değil kaparo yazmalısınız

# Prosedir değil prosedür yazmalısınız

# traş ve heykeltraş değil tıraş ve heykeltıraş yazmalısınız

# dokuman değil doküman yazmalısınız

# Labaratuvar veya labaratuar değil laboratuvar yazmalısınız

# Acenta değil acente yazmalısınız




ESPAS


# İmla kurallarımızın en çok ihlal edilenlerinden ya da yanlış kullanılanlarından biri ayrı yazılması gereken eklerin bir türlü yazılmamasıdır. Dahi (üsteleme) anlamına gelen de’ler, da’lar ve ki’ler kullanıldıkları sözcükten bir boşlukla (espas) ayrılır. Yani “Ben de geleceğim” yazmalısınız. “Bende geleceğim” yazarsanız yanlış olur. “Ben de” deki bu de eki dahi anlamındadır. “Öyle sevdim ki, kimse inanamadı” yazmalısınız. “Öyle sevdimki kimse inanamadı” yazarsanız yanlış olur.

# Soru ekleri de bağlı oldukları sözcükten bir boşlukla ayrılır. Bu ekler mi, mı, mu şeklinde olabilir. Yani şöyle: “Ben de geleyim mi?” Burada “mi” bir soru ekidir. Yapayım mı, seveyim mi... Gibi...

ÜNLÜ VE ÜNSÜZLER


# Türkçe’de bazı harflere ünlü, bazılarına ünsüz denir. Sesli ve sessiz harfler tanımı da kullanılır. Sesli harfler a, e, i, ı, o, ö, u, ü’dür. Sessiz harfler ise kalan 21 harf. Sessiz harfler kendi aralarında "sert" ve "yumuşak sessiz" olarak ayrılırlar. f, ç, h, p, k, s, ş, t sert sessiz harflerdir. Kalan sessizler ise "yumuşak sessiz". Sert sessizlerle biten sözcüklere bir ek yapılacaksa, bu ek de mutlaka sert sesiz bir harfle başlamak zorundadır. Örneğin “otobüsdeki” sözcüğü yanlıştır. Çünkü otobüs'ün son harfi s sert sessizdir. Bu nedenle de ekinin "te" şeklinde kullanılması gerekir. Yani doğrusu “otobüsteki”. Peki, sert ve yumuşak sessizleri nasıl ayıracağız? Kullanabileceğiniz en basit yöntem “FISTIKÇI ŞAHAP” yöntemidir. Bu iki sözcükteki sesli harfleri çıkarın. Yani I’ları ve A’ları. Kalan harflerin tümü sert sessizlerdir. Eğer ekleyeceğiniz sözcüğün son harfi fıstıkçışahap’ı oluşturan sessizler arasında varsa, ek de sert sessizlerden, yani fıstıkçışahap içindeki harflerden (f. s, t, k, ç, ş, h , p) biri ile başlamalıdır.

ŞAPKA VE ÜNLEM


# Şapka inceltme ya da uzatma işaretidir. Bazı sesli harflerin üzerine konur. A, u, i gibi. Amacı, bu harfin uzatılarak ya da iki taneymiş gibi okunması gerektiğini göstermektir. Yani şapkalı bir a harfi gördüğünüzde bunu aa gibi okursunuz. Türkçe’ye özellikle Arapça ve Farsça dillerinden giren sözcüklerdeki anlam karışıklığını önlemek amacıyla uzatma işareti kullanmak gerekiyor. Hala yazdığınızda bu sözcüğün babanın kız kardeşini kastettiği anlaşılır. Ama hâlâ yazarsanız bu devam eden, süregelen, devam etmekte olan anlamındadır. Aynı şekilde kar yazarsanız, meteorolojik bir olay anlaşılır. Kazanmak, çoğaltmak, artırmak anlamına gelen kâr’ı kastediyorsanız kâr yazmalısınız. Uçurum anlamındaki yar ile sevgili anlamındaki yâr’i de bir şapka ayırır. Genel kural olarak şapka bu üç sözcükte kullanılır. Çünkü hala ile hâlâ'yı, kar ile kâr'ı, yar ile yâr’i birbirinden ayırmak gerekir. Ama örneğin reklam yazarken şapkalı da yazsanız, şapkasız da o sözcüğün reklam olduğu anlaşılır. Yazının sade olması bakımından gereksiz ve sık şapka kullanılmaması yerindedir. Yazıyı illa "süslemek" istiyorsanız kullanın.

# Yine yazının sadeliği, kolay okunması bakımından sık sık ünlem işareti (!) ve soru işareti (?) kullanmak da gereksizdir. Kurduğunuz cümle zaten bir vurgu içermiyorsa siz sonuna istediğiniz kadar ünlem işareti koyun istediğiniz etkiyi sağlayamazsınız. Ama yeterli vurgu varsa, ünlem işareti koymaya bile gerek kalmaz.

ŞU HAİN EKLER


# Özellikle yabancı sözcükler ve kısaltmalara yapılan eklerde hatalı kullanım çok yaygın. Örneğin IMF kısaltmasına den, ye, nin benzeri ekler yapıldığında bu kısaltmanın orijinal okunuşuna göre mi, yoksa Türkçe okunuşuna göre mi ek yapılacağı kestirilemiyor. Doğrusu eki Türkçe okunuşuna göre yapmak. Yani IMF kısaltmasının son harfi "f" olduğuna göre yapılacak ekin de bu yumuşak sessiz harfe uygun olması gerekir. IMF’e (okunuş şekli orijinal ef’ten) yazılışı ya da söylenişi yanlıştır. Doğrusu IMF’ye (okunuş şekli Türkçe fe) olmalı.

NE ZAMAN AYRI NE ZAMAN BİRLEŞİK ?


# Türkçe’de 1980 döneminde başlayan ayrı mı yazmalı, birleşik mi yazmalı konusundaki kaos hâlâ sürüyor. Örneğin "karabahtım" mı yazılmalı, "kara bahtım" mı yazılmalı gibi. Bu tartışmanın temelinde sözünü ettiğimiz dönemde ülkemizdeki dilbilimciler arasında ortaya çıkan "öztürkçe", "canlı ya da yaşayan Türkçe" bölünmesi yatıyor. Öztürkçe’yi savunanlar genellikle birleşik, "yaşayan Türkçe"yi savunanlar ise ayrı yazımdan yanadır. Genel kural olarak, eğer iki ayrı sözcük birleşip yeni ve bambaşka anlamlı bir sözcük oluşturuyorsa birleşik yazılmalıdır. Örneğin, sivrisinek, anamuhalefet, karabasan, kardelen, tümdengelim, ortaokul, altyapı, üstgeçit, karadelik gibi...

GELİYİM Mİ, GELEYİM Mİ ?


# Sık yapılan yanlışlardan biri de bu. Yani soru eklerindeki ilgeçlerin (edatların) yanlış kullanımı. Geliyim mi, söyliyeyim mi, ağlıyayım mı, başlıyayım mı, yatırıyım mı demek ya da yazmak yanlıştır. Doğrusu geleyim mi, söyleyeyim mi, ağlayayım mı, başlayayım mı, yatırayım mı olmalı...

ŞİİR VE NOKTALAMA İŞARETLERİ


# Sık yapılan bir başka hata şiirlerde dize sonlarında virgül kullanılması. Yapısı gereği şiirde bir dize ya bir cümledir ya da alt dizelerde tamamlanacak olan bir cümlenin parçasıdır. Bir cümle olması halinde dize sonuna virgül değil nokta konulur. Ki bu da şiirin görselliği, estetiği ve anlatım kaygısı bakımından illa gerekmez. Ustaların noktalama işareti kullanmadan yazdığı pek çok güzel şiir olduğunu hatırlayın. Bir cümlenin parçası olması halinde ise her dizenin sonuna virgül koymak, bir yandan anlamı karmaşıklaştırır, söylemi zayıflatır, bir yandan da görselliği içinden çıkılmaz hale getirir. Eğer şiirde bölünmüş bir cümleden oluşan birden çok dize varsa, anlamı zayıflatmamak, söylem kaybının önüne geçmek amacıyla virgül kullanılabilir. Ama "bu dize bitti, cümle bitmedi, alt dize ya da dizelerde sürüyor" mantığıyla her dize sonuna virgül koyarsanız estetikten, içerikten ve okuma kolaylığından ödün vermiş olursunuz.

BOL NOKTA BOL HATA


# Türkçe imla kılavuzunda "yan yana iki nokta" şeklinde bir noktalama işareti yok. Ama "yan yana üç nokta" Türkçe imlasında yer alan bir noktalama işareti. Bunu unutmayın. Milli edebiyat akımının ilk dönemlerinde Latin alfabesine geçişin karmaşası içinde kimi yazarların kullandığı "yan yana iki nokta" yanlışı kısa sürede düzeltildi. Çoğu zaman düzyazıda, özellikle şiirde yapılan bir başka nokta hatası "yan yana üçten çok nokta" ya da "sıralı nokta" koymak. "Sıralı noktalar", kural olarak, bir metinde "bilerek ya da eksik bilgilenme nedeniyle" atlanan veya çıkarılan bölümleri belirtmekte kullanılır. Ya da bir yazının içine herhangi bir metinden bir bölüm alındığında, alınan bölüm metnin başından değil başka bir yerinden başlıyorsa, bunu belirtmek için "sıralı nokta" kullanılır. Siz, şiir ya da düzyazınızdaki cümlelerin sonuna "anlamı ve söylemi güçlendirme" kaygısıyla "üçten fazla" noktayı sıralarsanız, ortaya çıkan anlam budur: Yani kastınızdan çok uzak ve tümüyle yanlış bir anlam.

NİDÂ'YI NÂDİM ETMEYİN


# Nidâ, bildiğiniz gibi, ünlem işareti. Cümlelerin sonlarında korku, şaşkınlık, hayret, üzüntü benzeri güçlü duyguları belirtmek için konulur. Bağırma, haykırma, isyan etme, zafer düzeyindeki bir sevinci belirtme gibi güçlü duguysallık ve şiddet içeriği bulunan cümleler de ünlem işaretiyle bitirilir. Bilinmeyen, belirlenemeyen, anlam verilemeyen durumların ifade edildiği cümlelerin sonuna bunu vurgulamak amacıyla yine ünlem işareti konulur.

# Sık yapılan bir hata, ya da yanlış anlama nedeniyle başvurulan bir yöntem, bu tür cümlelerde güya anlamı güçlendirmek, vurguyu artırmak amacıyla art arda ünlem işaretinin kullanılması. Oysa art arda iki ya da üç ya da dört ya da daha fazla ünlem işareti Türkçe'nin noktalama işaretleri arasında yer almaz. Ünlem işareti bir kez kullanılır ve istenilen vurguyu yapar. Eğer cümleniz zaten doğuştan vurgusuzsa sizin art arda ünlem işareti koymanız onu ne güçlendirir ne de kurtarır. Olsa olsa zayıflığını iyice ortaya çıkarır. Bir yandan da bu kadar kalabalık "nidâ" bir "nidâ"yı "nâdim" eder. Yani üzer.


kaynak: Edebiyat Türk

Düşünce Tarihi ve Dil

.




İnsan, kendisiyle ve çevresiyle ilişkisini bilinçli olarak gerçekleştirir. Bu bilinçlilik, hem çevre hem de denetimi içerir. İnsan burada, kendisine en yakın doğa varlığı olan hayvandan özgül bir ayrıma uğrar. Hayvanlar çevrelerinin bilincindedirler, ancak edilgin olarak, insan, çevresinin bilincinde olduğu gibi kendisinin de bilincindedir. İnsan, ben bilinci olan biricik varlıktır; bu onu doğanın öznesi yapar.

"Hayvan, kendi yaşam etkinliğiyle dolaysızca özdeştir; kendini yaşam etkinliğinden ayırdedemez. İnsan ise, yaşam etkinliğini, bilincinin ve isteminin nesnesi yapar. "

İnsan yalnızca bir doğa varlığı değildir. 0, bunun yanında bir toplum varlığıdır da. Bilinci de, yalnızca doğal çevresiyle arasındaki ilişkileri değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin imgesini de içerir.

"İnsan dış dünyayı etkileyip değiştirirken, aynı zamanda, kendi doğasını da değiştirir; kendindeki uyuklayan güçleri değiştirir."

İnsan kendi doğasını değiştirebilmekle, doğal kaderini eline almıştır. Böylece insan bir tarih varlığı olur çıkar. Hayvanlar çevrelerine uyum sağlarlar, ama çevrelerini değiştiremezler. İnsan her çevrede yaşamayı başarabilir. Uygun koşulları bulamazsa, uygun koşulları oluşturur. İnsan çevresini değiştirmek için araç kullanır. Araç aynı zamanda insanı değiştirir ve yetenekli kılar. Bir aracın hangi amaçla kullanılacağı belli bir bilinci gerektirir. Dolayısıyla insan, bilinçli-amaçlı bir etkinlik varlığı, eş deyişle bir eylem varlığıdır.

Amaç, geleceğin tasarımıdır ve insan yaşamına anlam verir. Tasarım, bilinçte imge olarak belirir.

İmge, nesnel ve öznel süreçlerin bir gösterimi olarak bilince yansır. Nesneden gelen nicelikler ve görünüşler, öznenin istem ve amacıyla birlikte imge de içerir. Böylece insan doğayı yeniden üretirken ona insansal bir özellik katar ve onu bir ekin varlığı kılar. Tarih akışı içinde insan, doğa nesneleri ortamından, giderek daha çok ekin nesneleri ortamına doğru bir yaşam kurar. Başka bir deyişle, hazır bulduğunda değil, ürettiğinde yaşar. Bu yaşam, insan emeğiyle yoğrulmuş bir yaşamdır.

İnsan, çevresini etkileyip değiştirirken ve ona amaç ve istemine göre biçim verirken, iş bölümüne ve işbirliğine gereksinim duyar. Eğer, iletişim ve bildirişim yoksa bu olanaksızdır. İşte dilin zorunluluğu bu gereksinimden doğmuştur. Belli bir işin başarılabilmesi, onunla ilgili araçların kullanımındaki işbirliğinin gerçekleşebilmesi, ortaklaşa imgelerin oluşturulmasını ve paylaşılmasını gerekli kılar. Bu ise dilin toplumsal olduğunu gösterir.

Bir dil önermelerden örülüdür. Dil içinde anlamlı en küçük birim ise “sözcük”tür. Sözcükler, duyularla algılanmış dış dünyanın genelleştirilmiş bir yansımasını dile gelirir. Birey toplum içinde ne ise, sözcük de dil içinde odur. Her sözcük, içinde bulunduğu dile anlam ve mantık bağıyla bağlıdır. Sözcükler mantıksal düzene sokularak tümceler oluşturulur.

Dil bilincin zorunlu gerecidir. Dil olmaksızın bilinçten söz elmek olanaksızdır. İnsan dünyayı dilinde üretirken, kendini de insan (bilinçli varlık) olarak dil yoluyla var eder. Bunun için insanın anlamlı dünyası diliyle sınırlıdır. Ancak, dil üretilebilir, gelişlirilebilir. Buna bağlı olarak da insanın anlamlı dünyası gelişir.

"Başlangıçta söz vardı"

İnsan, doğanın, toplumun ve dilin içine doğar. Onları hazır bulur. Bebeklik dönemi "duyum-sama"dan algıya doğru bir gelişme gösterir ve ilk sözcük dile geldiğinde, artık bebek nitel değişime uğrayarak çocuk olur. Çocuklar konuşmaya başladığında, kavram oluşturma sürecine de girerler. Araya dil girince, insan kendini çevresinden ayırt etmeye ve benliğinin ayırdına varmaya başlar.

Algı yinelemeleri ve birikimleri, birden nitel bir dönüşümle kavramları oluşlurur. Kavramlar nes-nelerin duyusal algıdaki dış görünüşleri, dış ilişkileri yanında, nesnelerin özünü, bütünselliğini ve iç ilişkilerini kavrar. Kavramsal düşünce, algısal bilgiden ussal bilgiye geçişin yoludur. Ussal bilgiye geçiş, bir çözümleme ve bireyin işlemi süresinde gerçekleşir, karşılıklı olarak kavram üreten bilinçle değişime uğrar ve anlıksal yapıdan ussal yapıya dönüşür.

Bir nesnenin özünü bilince yansıtabilmek, bir olguyu oluşturan yasaları ortaya çıkarmak için, bir kavramlar ve kuramlar dizgisi oluşturmak gerekmektedir. Bir olgudan başka bir olguya ve dıştan

içe doğru ilerleyerek kavram oluşturmak, aynı zamanda kavramın bağlamını, kuramsal öbeğini oluşturmayı da beraberinde getirir. Bir dilin bu düzeye yukseltilmesi, onun bilim, sanal ve felsefe dili olarak kullanılmasını olanaklı kılar.

Algısaİ bilgi düzeyi, ussal olana geridir. Çünkü, yalnızca duyu verilerini kavrar ve özneldir; soyutlama gücünden yoksundur. Nesne, olay ve olgular karşısında gerçekliğin bilgisinden yoksun kalır. Gerçegi görebilmek bir üçüncü gözle, usun gözüyle olanaklıdır.

İnsan, kendini doğa ve çevresindeki gerçekliğin dolaysız bilincinden, ancak ussal kavramlar yoluyla özgürleştirir ve kendini bir özne olarak üretir.

Algısal bılgi aşamasında bulunan birey ve topluluklar, çevrelerine edilgindir. Dış dünyayı bir biçimde değiştirir, ama bu yer değiştirmeden öteye gidemez. Ussal soyutlama ve kavram yoluyla nesnelerin yasalarına ulaşan insan, onları değistirip dönüştürüp üreterek, kendi için kılar, uygar insandır; uygar insan, üreten insandır, kendini de üretir, herhangi bir doğa nesnesi olmaktan çıkar ve kendiliğin bilinci olarak özneleşir. Dil, bu özneleşme sürecinin aracı ve ortamıdır.

Dil, yargıya geçtiğinde, onu üretenden bağımsızlaşır, nesneleşir ve kalıcı olur. Kalıcı olmasının yanında, diğer bilinçlere de açılma olanağını bulur. Üretenden bağımsız başka bilinçlerce eleştirilir, geliştirilir, yaşayan bir dil varlığı biçımini alır.
Düşünce tarihinde dili, "bilgi-değeri" bakımından, yöntemli bir biçimde ilk inceleyen Plato olmuştur. Dili. duygu ve düşünce bakımından inceleyen Herden de "bilgi" yönünden dille ilgilenmiştir. Dilin, insanın özü ile ilgili olduğu savını ilk ortaya alan Parmanides'tir. Empiristler ve rasyonalistler de dille, "bilgi" yönünden ilgilenmişlerdir. Bunların dil anlayışları, bilgi kuramlarına dayanır. Dili açıklarken, empiristler psikolojiye, rasyonalistler ise mantığa dayanıyorlar



Epikuros'a göre dil, uzlaşımların ürünü değildir; bir koyum da degildir; duyumlann kendisi gibi doğal ve zorunlu bır şeydir. Görme, işitme, haz acı duyumları gibi, insanda doğuştan bulunur. Karşılıklı anlaşmaya yarayan çeşitli sesler gelişir ve çeşitli söz ve dil tipleri doğar.

Hamann'a göre dil, akıldır, akıl da dildir. Dil olmasaydı. akıl da olmazdı. Dil, aklın organonu ve krileriumudur. Düşüncelerimiz dil yoluyla gerçekleşir, dille yetkinleşir. Düşünce ile dil aynıdır.

Herder'e göre dil, duyuların bir ürünü ve düşüncenin bir ürünü olarak kavranabilir. Çünkü insanın tinsel yaşamını düşünce kurar.

Humboldt'a göre, her insan belli bir topluluğa bağlıdır, dolayısıyla diğer insanlarla bağlantısı vardır. Gereksinimlerin karşılanabilmesi için diğerleriyle anlaşmak zorunludur, bu ise dil yoluyla olanaklıdır. insan ancak diliyle insandır. Humboldt, Pannanides ve Herder'den sonra, daha yetkin olarak dili "insansal öz” olarak düşündü. Ona göre dil, insanın bütün varoluşunu kuşatır. İnsan, içinde yaşadığı duygulanımlardan başka, uzak geçmişi de dil yoluyla duyar ve sezer. Çünkü dil, önceki nesillerin duygulanımlarında yoğrula yoğrula gelmiştir. Dil bir ürün değil, bir etkinliktir. Bu nedenle dili tanımak ancak tarihsel yolla olanaklıdır. Dilin yeteneği doğuştandır, ancak dilin gelişmesi dil gücüne bağlı olarak tarihte oluşur.

Leibniz'e göre dil, aklın aynasıdır. İnsan anlığı ile dil, karşılıklı olarak birbirine bağlıdır. Anlık olgunlaştıkça dil geliştiği gibi, dil de geliştikçe, işlek, anlaşılır bir biçim aldıkça anlığı geliştirir.

Porzig'e göre dil, asıl başarısını düşüncede gösterir. Düşünce bağlantıları kavramaktır. Sözcükler dil içinde bağlantılarla yüklüdür; dil düşüncenin aracı olduğu gibi, kendisi de düşüncenin içinde oluşup gelişir. Dil, düşünce içinde ve düşünceyle birlikte devinen bir simgeler dizgesidir. Düşünce bir bağlantıdan bir bağlantıya ilerler. Nesneler ve olgular arasında bağıntı kuran düşünme edimi, giderek bağıntılann bağıntısını da kurar. Burada dil en yüksek konuma gelir. Dil tek tek insanlarda içseldir, ancak, toplumsal ilişkilerde nesnel bir varlık biçimi kaynağı ve bireylere aşkın olur ve bireylerin karşısına bir güç olarak çıkar.

DİL VE SÖYLEM

Dil, düşüncede her defasında yeniden üretilir. Üretim sürecinde bireyin etkilerini alır ve söyleme dönüşür. Dil düşünce için başlangıçta bir bilinç nesnesidir. Düşünme süreçlerine katılınca ise, dirimli bir bilinç varhğına dönüşür, söylem ise böyle bir dirimli dil sürecinde ortaya çıkar.

"Her insanın bir söylemi vardır ve herkes dili kullanarak kendi söylemini oluşturur. Böylece dil, her bireyde değişime uğrar. Toplumsal süreçler ve ilişkilerde nesnel bir güç olarak bireyin bilincinin karşısına çıkan dil, söylem sürecinde bilincin gücüyle karşı karşıya gelir; dile bağlı olan insan yeniden dile etki yapar.

Humboldt'un dediği gibi, "Bir yazar, aynı sözcüklerle, aynı söz biçimleriyle, ancak bunları başka bir biçimde kullanarak ve kendi ruhunun güçlü bir yankısını da katarak, yapıtlarında dile yeni bir karakter verebilir."

DİL VE ULUS

"Her ulusun yaşam biçimi, ekini, düşünsel nitelikleri onun diline etki eder ve onu biçimlendirir. Uluslar dillerine bağlı olarak varlıklannı sürdürürler. Bağımsızlık ve özgürlükleri dillerine de yansır. Tarih sahnesinden çekilmiş toplum ve uygarlıkların dilleri de dirimselliğini yitirir. Dile dirimselliğini veren ilke, özgürlüğün yitimiyle ortadan kalkar.

Bir ulusun bireylerini birbirine anlamlı bir biçimde ancak ulusal dil bağlar. Ulus dilinin oluşması ise ortak bir yaşam, ortak bir ekin, özetle ortak bir tarihin sonucudur. Her toplumun, her ulusun dünyası farklıdır. Beklentileri, istekleri, duygu ve düşünceleri, takındıklan tutum farklıdır. Buna bağlı olarak da her toplumun belli bir dünya görüşü vardır. Bu dünya görüşü, o ulusun diline yansır.

Genel olarak insanda bulunan söz söyleme yetisi, uluslann tinsel gücüyle, özellikle düşünce ve dil gücüyle doğru orantılı olarak görülür.

Bir ulusun, duyma, düşünme biçimi ve karakteri, nesneleri, olayları ve olguları kavrayış biçimi, ulusun diline etkimeden, o ulus üzerine etki yapamaz.

Ulusal bağımsızlık ve egemenlik, dili de egemen kılar ve dil bu durumda en dirimli bir biçimde devinir ve buna bağlı olarak düşünce etkinliği de en yüksek gücünü dilde ortaya koyar. Bir ulusu oluşturan bireyler, ortak kültür değerlerini dil yoluyla bölüşürler. Ulusal dil, bir yanda da insanlığın ortak malı olan uygarlığın izlerini taşır; ulus olmanın ötesinde insan olmanın erdemlerini de yansıtır.

DİL VE FELSEFE

Schelling'e göre, "karışık yapılı, kendi içinden gelişmemiş bir dil düşünmeyi engeller, tutsak eder. Dil tutsaklığı, özgür düşünmeyi, dolayısıyla felsefeyi engeller. Özgürlüğün olmadığı yerde felsefe yapılamaz, insanın özü özgürlüktür."

Bedia Akarsu'ya göre "Dünyayla bağlantıyı kuran dilinin içten gelişmesi engellenmiş bir ulusun, düşünmeye dayanan felsefe alanında başarı sağlayamayacağı açıktır."

Antik Yunan düşüncesinde "LOGOS", bir yandan "söz", "dil" demektir; diğer yandan ise "düşünce" ve "akıl" demektir. Burada yapılan, bir sözcüğe farklı alanlardan gelen anlamlan yükleme çabası değil, farklı alanlar arasında ilkesel bir anlam birliği kurma çabasıdır. Felsefe bir kavram dilidir, bu anlamda felsefe bir üst dil olarak dillerin dilidir. Her dilde, o dil yoluyla felsefenin kavramlanm kurmak olanaklıdır. Bu nedenle, diller felsefe yoluyla, ortak anlam bağlarıyla birbirine içten özsel bağ kurar. Böylece ayrı ayrı kültürlerden yola çıkarak evrensel bir insanlık uygarlığına yükselme olanağı vardır



Bir sözcüğün "biçim" ve "anlam" olarak iki yanlı olduğunu ve sözcüğün en küçük anlamlı söz birimi olduğunu ilk kez ileri süren Aristo'dur. Felsefe, düşüncenin olası bütün devinimlerinin ortaya konduğu bir disiplindir. Bu nedenle, dil de felsefe yoluyla yetkinleşmede en yüksek konumuna gelir. Felsefe yapan diller onu kullanarak bilinçleri de geliştireceğinden, kaçınılmaz olarak o dile iye toplumlar uygarlıkta ileri gideceklerdir.

Günümüzde yazılı dilin sözlü dile göre daha güçsüz olduğu savunulmaktadır. Bir dili yazmak, dilin kendi kendine yabancılaşması, yaşama gücünü yitirmesidir. Yazın yapıtları birer çözümleme nesneleri değil, bir tür konuşan metinler olarak ele almak gerekir. Bunun için yorumlama gerekir. Yorumlama, yazılı dilin güçsüzlüğünü ortadan kaldırıp, yapıta yeniden konuşma boyutlarını kazandınr. Habermas'a göre yorumlamada bir konuşmanın oluşturulabilmesi, yorumcu öznenin metnin bireyselliğini (öznesini) açığa çıkarabilmesine bağlıdır. Çünkü yazın yapıtı, insanın yarattığı bir şey olarak, insana ilişkin bir öznel boyut taşır. Bu boyut 'anlam' boyutudur. Özellikle metinleri anlama girişimi felsefede yorumbilim (hermeneutik) olarak adlandınlır. Yazınsal metnin yorumunda yapılan iş, bize uzak, anlamca karanlık olan bir metni anlaşılır kılmaktır. 'Çeviri', yorumbilimde temel bir durumdur.

Yorumbilim, 18. yüzyılda Schleiermacher, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın başlarında Dilthey, günümüzde ise Heidegger, Gadamer, Habermas gibi düşünürlerce geliştirilmiştir.

Schleiermacher, dünyayı anlamanın anahtarı olarak 'dil'i göstermiştir. Yorumbilimin çağdaş çizgisini ise Dilthey belirlemiştir. Bu çizgi, insanın kendisini tarihsellik içinde kavraması olarak özetlenebilir. Yaşam bütünlüğü, Dilthey'e göre, bireyin başkaları ile olan ilişkilerinin bütününden başka bir şey değildir. Kendimiz hakkındaki bilince de ancak 'başkaları' aracılığıyla ulaşılmaz. Başka bir deyişle, bilincimiz bir ortamdan başka bir şey değildir. Tinsel dünya, bir olgu dünyası, bir empirik gerçeklik alam değil, bir 'anlam dünyası'dır. 'Anlama', tinselliği kavrama biçemi ve yöntemidir. Her tarihsel dönemde yaşamanın belli değerleri içerilmiştir ve tarihin tüm olaylan bu değerler çevresinde dolanır. Bir tarihsel döneme damgasını vuran değerler ise, o dönemin anlamlarının taşıyıcısı olarak dilde saptanabilir. Bu nedenle tinsel bilimlerin ana malzemesi, her zaman, dilsel ürünler olarak 'yazılı-yapıt'lar olur.

Dilthey'e göre tinsel bilimler, insanın kendisi hakkında bir anlama ulaşması gibi pratik bir amaca hizmet eder. Bu nedenle tinsel bilimler, doğa bilimlerinden daha önceliklidir. Tinsel bilimler tarihseldir, çünkü insan kendini ancak tarihte tanır.

Dilthey'e göre gerçeklik bilince bağlıdır; bir şeyin 'benim için' orada olduğu bilincine. Bilinçten bağımsız olarak varolan her şey bilinç için varolmadıkça gerçeklik düzeyine yükselemez. Bu nedenle 'gerçeklik', kendini kavramsal ayrım ve bağıntılar içinde 'benim-için-varolma' ve bilinç halinde gösteren şeydir. Bu 'benim-için-varolma', genellikle 'gerçeklik-indeksi'nin yaşantısıdır.

'Ben dediğimizde,' diyor Dilthey, 'özbilincin oluşmuş ve tamamlanmışlığının söylenmesi değil, dil içinde varolan ve konuşan ile kendisine seslenilen arasındaki bir ilişkinin aydınlatılmasını söylemiş oluruz'.

Tinsel yaşam da dil aracılığıyla kurulur. Tin kendi yaşamına, kendini dışlaştırarak ve bu dışlaştırmalar üstüne yansımalı düşünce ile, kendine dönerek sahip olur. Tinin bu oluşum süreci insanlık tarihiyle bütünleşir. Bu nedenle, toplumsallaşmış bir bireyin her günkü varoluşu, hep bu 'yaşam-dile getirme-anlama' bağlantısı bağlamı içinde devinir.

Bilmek, anlamak, değerlendirmek hep bir 'dile-getirme'dir; nesne, olay ve olguları yeniden üretme, onları dil ortamına taşıma ve yeniden yapılandırmadır.

Betimleme-tanımlama-açıklama sürecinde 'açıklama-olarak-bilmek', bir nesneyi ya da olayı 'genel bir yasa' altına almaktır. 'Anlamak-olarak-bilmek' ise daha derin bir olguyu gösterir; gerçekliğin bir özneye, onun yaşam bağlarına açılması; insanın gerçekliği tüm yaşam olanaklarıyla kucaklaması anlamanın yoludur. Bir başkasını anladığımızı söylediğimizde, onu kendi duygu ve düşünce dünyamızda yeniden kurmayı söylemiş oluruz. Bu bir yorumlamadır; biz çevremizi ve birbirimizi sürekli yorumlamalar yoluyla yaşarız. Kendimiz hakkındaki bilincimizi de yeniden kurarız ve değerlendiririz. Bu anlamda kendini anlama da bir 'dile-getirme'dir, bir yorumlamadır. Anlama yaşamsaldır, tüm edimlerimiz ve bütünsel kimliğimizle oluşturulur.

Sanat eserleri, bilimsel, felsefi eserler hep birer yapıdırlar. Dolayısıyla bir eseri yorumladığımızda onu yeniden yapılandırmış oluruz. Her bilme edimi aynı zamanda bir yaratmadır. Anlama yaratma demektir. Anlam yaratma süreci, tinin kendini nesneleştirme sürecidir. Bir yapıdan başka bir yapıya geçmek, aynı zamanda bir yapı sökücülüğü gerektirmektedir. Bir yapıyı sökmeksizin ondan başkasına geçmek ve ilerlemek olanaksızdır.

Nermi Uygur'a göre; dil, hangi dil olursa olsun, bir çeviridir. Her dil dile getirdiği şeylerin bir çevirisidir; çeviri dile dilce varoluşunu sağlar. Dil hep varolanı dile çevirmez, varolanın istediklerimizi de, gerçekleştirmeyi tasarladıklanmızı da dil yapıtlarına yansıtır. Anadil, günlük dilimizdir, özel dillerle işimiz bittikten sonra onun alışkanlığında dinleniriz.



KAYNAKÇA ve NOTLAR:

I) İsmail Emre, Doğuşlar II. Adana, 1965

2) K.Marx. İktisadi ve Felsefi El Yazmaları. 1844

3) K.Marx, Das Kapital, 1867 - 94

4) Yohanna İncili

5) Bedia Akarsu, Wilhelm Humboldt'da Dil-Kültür Bağlantısı, Remzi Kitabevi, 1984

6) Ddilbilim ve Dilbilgisi Konuşmaları-I. Türk Dil Kurumu Yayınları, 1980

7) Doğan Özlem. Metinlerle Hermeneutik, İnkilâp Kitabevi, İstanbul. 1996

8) Nermi Uygur, Dilin Gücü, Yapı Kredi Yayınları. İstanbul, 1984

9) George Thomson, İnsanın Özü. Payel Yayınevi, İstanbul. 1987


kaynak : gen bilim

26 Mart 2010 Cuma

Şiirin Amacı - Charles Baudelaire

.


Erdoğan Alkan'ın Şiir Sanatı isimli kitabında okuyup kendi bloguma derlediğim yazıyı buraya da geçeyim, buyrun :

Konuşan Charles Baudelaire ;



Şiirin amacı gerçek değildir: Gerçek, bilimlerin temelinin ve amacının oluşmasına hizmet eder...

Şiirin amacı iyi değildir: İyi, aktörel (ahlaki) araştırmaların temeli, amacıdır. Sürekli sanatta aktöreye aykırı, aktöreye aykırılık, aktörellik gibi sözler ve diğer kazca şeyler söyleyip duran burjuvazinin hödüklerini düşündükçe , bir seferinde bana eşlik ederek daha önce hiç görmediği Louvre'a gelen ve o ölümsüz yontuları ve tabloları gördükçe kızarıp yüzünü kapayan, beni sürekli kolumdan çekip duran, böyle rezilliklerin açıkça nasıl gösterilebildiğini soran beş franklık sokak orospusu Louise Villedeu 'ü anımsarım.

Şiir bir tutkuyu dile getirmek için yazılmaz: Romantizmin düzensiz, dağınık dönemlerinde o hararetli iç çöküşler döneminde sık sık ileri sürülen bir formül vardı : Yüreğin şiiri. Böylece tutkuya geniş haklar tanınıyordu. Bir tür yanılmazlık tanınıyordu ona. Neler yapmıyor estetik bir yanılgı, nice yanlış yorumları, nice kuşkulu görüşleri dayatıyor dilimize. Yürekte tutku vardır, yürekte özveri vardır, yürekte suçluluk vardır ama şiir, şiir yalnız ve yalnız imgelemdedir.

Yalnız dize tutkusuyla yazılmış şiirin güzel olmak konusundaki şansı, bir öfkeyi dile getirmek için yazılmış dizeden daha fazladır. Dünyamız hoşnutsuz, öfkeli insanlarla dolu ama güzel dizeler yaratamıyorlar.

Şiirin amacı öğretmek değildir: Şiirin amacının şunu ya da bunu öğretmek olduğunu düşünen bir yığın insan var. Şiir gelenekleri yetkinleştirmeliymiş, şiir bilinci güçlendirmeliymiş, hasılı şiir yararlı olanı göstermeliymiş... Kişi kendine eğilmek, ruhunu sorgulamak, coşkulu anılarını anımsamak istesin yeter ki, o zaman şiirin şiirden başka amacı olmadığını görür, başka amacı olamaz da.


Şiirin ilkesi yüce bir Güzelliktir. Güzel, zevkin tek tutkusu, tek amacıdır: Şiirin ilkesi yalnız ve yalnız yüce bir güzellik'e karşı duyulan insani bir özlemdir. Ve bu ilke kendini ruhun kanatlanışında, coşkuda, yüreğin esrikliği olan tutkudan aklın otlağı olan gerçekten tümüyle bağımsız bir coşkuda ortaya kor...


Baudelaire'in şaire verdiği öğütlere gelince:


Başarı tansık gibi kendiliğinden gelmez. Her başarı yazarın gücüyle artan daha önceki başarılan sonucudur.

Şair, şansım yok yazgım buymuş diyemez; bunu söyleyenler henüz yeteriyle başarıya ulaşamamış ve bunu da bilmeyen kimselerdir.

Bazı sözcük kumkumaları edebiyat değerleri olmadığı halde ün yapmışlarsa onlara öfkelenerek zaman yitirmek bir işe yaramaz. Beğenmediğiniz yazılar karşısında siz kendi yazınınıza damganızı basamazsanız savunduğunuz sanatın yarısı karanlıkta kalır. Yeni araçlarla ilgi uyandırıp çevrenizi olabildiğince aydınlatın.

Gerekli silahlardan yoksunsanız ya da elinizdeki silahı kullanmayı iyi bilmiyorsanız eleştirel saldırıya kalkmayın. Eksik eleştiri acıklı bir kazaya neden olur, silah geriye teper. İyi silahlıysanız dolaylı değil doğrudan saldırın.

Şiiri büyük oranda önce zihninizde tamamlayın. ( Tuvale ilk fırçayı vurduğunuzda tuvaldeki resim zihninizde bitmiş olsun )

Zihnin mekaniği vardır. Yarının yapıtını inatla yaratmak istiyorsanız her gün çalışın, esini kendi egemenliğiniz buyruğunuz altına alın.

Şiir sabır ister, uzun dönemde yarar sağlayan bir yatırım türüdür. Önce değerinizi kanıtlayın.



C.B

Geçmiş ve Bugün Arasında Eleştiri - Semih Gümüş


.


Modernizm, bazen özlediğimiz bir geçmişi de anlatır. Hayatın, içine aldığı edebiyatla birlikte her şeyi başkalaştıran değişim sürecinin parçası oluşu, o hayata bilinçli katılanların geçmişe sarılmasına kendiliğinden yol açar. Herkes için böyle olmayabilir elbette. Geçmişi aramak için neden olmadığını ya da o aranacak nitelikte bir geçmiş bulunmadığını savunanlar olduğu gibi, bütün tasarısını gelecek özlemi çevresinde oluşturanlar da var.

Edebiyatımızın dünden bugüne yaşadığı değişimi anlamak için yalnızca egemen anlayışların çizdiği yollara ve doruk noktalarına bakmak, yanıltıcı olabilir. Onların gölgesinde kalmış, ama kendi çevresinde yarattığı haleyi taşımaya çalışan pek çok genç yazarla günümüze uzanan yenilikçi anlayışlar, sonunda edebiyatımızın modernleşmesini sağlayan etkenler arasında okunduğu gibi, kendi modernizmimizi onlara bakarak çözümleyebileceğimizi de görmüş olduk. Geç de olsa.

Önce el yordamıyla kendini bulmaya başlayan roman sanatımız, geleneksel birikimini yenilikçi birkaç atılımla tamamlamış ve hemen yanı başında yaşayan öykücülüğümüzden etkilenmeden ilerlemeye çalışmıştır. İlginçtir, edebiyatımızın geçmişten bugüne yaşadığı değişimi değerlendirdiğimizde, roman ve öykünün çoğu kez birbirini etkilemeden yaşayageldiği görülür. Köktenci dönüşümlerin yaratıcılarını düşünelim. Sait Faik sözgelimi, önemli bir altüst oluş yaşattı öykücülüğümüze ve o güne dek bilinen düzeyleri yukarı çıkardı, ama bu yeni durum aynı zamanda bütün kurmaca biçimlerini etkilemedi, yalnızca öykünün ilgi alanında kaldı. Onyıllarca süren bir ‘Sait Faik çizgisi’nden söz edildi, ama sayısız izleyicisi olan bu çizginin roman üstündeki etkileri üstünde durulmadı. 1950 Kuşağı’nın bütüncül bir modernist anlayış ortaya koyduğu gününde görülmedi, ama neden sonra anlaşılan bu etkinin şiirle bile ilişkisi kurulurken roman ile ilişkisi çok sınırlı tutuldu.

Yaşananlar saptanamadı

Bu kopukluk öykü ve şiirin süreklilik içindeki gelişimini etkilemedi etkilemesine, ama romanın neden kesintisiz bir birikim yaratamayıp parçalı, kopuk bir süreç içinde bugüne uzandığını da gösterdi. Demek ki modernizm içinde yükselme şansını bulamadı roman: hangi anlayışı içselleştirip sonra da bütüncül biçimde dışavuracaktı? Oysa Garip, 1950 Kuşağı ya da İkinci Yeni, kendilerinden önceki yazılanı yadsıma endişesinden ve bir gelecek tasarımı amacından doğan, ne oldukları sorusuna adamakıllı bütün yanıtlar vermeyi olanaklı kılan anlayışlar ve akımlardı. Onlar ortaya çıktığı zaman çevrelerinde uzun süren tartışmalar yapıldığını biliyoruz, ama edebiyatımızda modernizmin kendini bu anlayışlarda gösterdiğini saptayıp belirten bir tek yazar, eleştirmen de olmadı.

Zaman, kendi değerlerini oluştururken geçmişin değerlerinin daha doğru biçimde anlaşılmasının koşullarını her zaman hazırlar. Bugün eleştiri, edebiyatımızdaki eski konumuna sahip değil, bir gereksinim olmaktan da çıktı; ama bu arada geleneksel etkinliğinden uzaklaşırken kendini yeniden tanımlamaya başladı ve çözümleme yetkinliği bu kez yazınsal metnin bütün öğelerinin sırrını anlayacak biçimde koşullandı.
Eleştiri, iyi-kötü ayrımlarının çok ötesinde, yazınsal metnin bütün öğelerini çözümleyip kendini metnin üstüne atan bir yaratım süreci sonunda çıkar ortaya. Dolayısıyla yazınsal metinden bağımsız bir yazınsal metin olarak kendini var etmektir çıkış noktası; bir üst-dil kurmayı da bu bağımsızlaşma için gereksinir.

Eleştirinin modernizmi

Edebiyatımızda bunca gecikmeyle varılan bu eleştiri anlayışı da bir geç-modernizm olgusu olarak değerlendirilebilir mi? Sanırım evet. Belki bu arada postmodern edebiyatın içinde epeyce olanaklı bir hayat alanı bulan bir postmodern eleştiriden de söz edilebilir. Geleneksel edebiyat ölçütlerine bağlı kalmayan, kendini yazınsal metinden bağımsız gören, yazınsal metnin öğelerini soyutlamalarla ayrı ayrı çözerek birbirine bağlayan, bir üst-metin olarak değerlendirilmeyi gerektiren eleştirinin postmodern eleştiri olarak tanımlanabileceğini belirten eleştirmenler de var. Bana kalırsa, eleştiri, önüne alacağı bütün sıfatlar ve adlardan bağımsız biçimde, her durumda bu özeliklere sahip olmalıdır ve ancak böyle oldukça kendini öteki’nin önüne koyabilir. Edebiyatımızda eleştirinin yaşadığı modernizm sanırım bu olmalı ve kendini niçin bunca geç gösterdiği anlaşılır olsa da, niçin bunca geç anlaşıldığının kabul edilmesi daha zor geliyor.
Yenilikçilik ile modernizm birbirini sürekli anıştırır elbette, ama birbirleriyle örtüştükleri de söylenemez. Sonunda edebiyatın bugün gördüğümüz her yenilikçi atılımını ya da tekil örneğini modernizme bağlayamayız. Sözgelimi bu arada postmodernizmin açığa çıkardığı yazınsal olanaklardan yararlanan biçimler de yenilikçi olabilir. Postmodernizmin biçime ilişkin olanaklarını, ona ideolojinin zırhını giydirip yadsımak, belki hayata ilişkin duruş biçimimizi sağlamlaştırabilir, ama edebiyata ilişkin bakış açılarımızı genişletmez. Tam tersine, bakış açılarını daraltıp yazınsal seçimleri kısırlaştırabilir.

Postmodernizm, içinden çıktığı kültür alanlarından sonra edebiyatı etkilemeye başladı, bizdeki etkisi de 1980’lerden sonra belirginleşti. Yeni biçimlerin ortaya çıkışı sırasında çoğu kez olduğu gibi, kendini şiirde değil de, düzyazı içinde tanımladı ve biçimsel karşılıklarını düzyazı içinde yarattı. Roman, yazınsal öğelerin birbirine bağlanarak oluşturduğu yapının esnekliği nedeniyle her zaman öyküden önce açar kapılarını. Bunun da üstünden atlanan konularımızdan olduğu söylenebilir düzyazının niçin yenilikleri öncelikle içselleştirip somut karşılıklar yarattığı ne açıklıkla dile getirildi, ne de dolayısıyla bunun nedenleri üstünde duruldu.
Kısa öykü, yazınsal öğelerinin katı bir yapı oluşturduğu, yoğunluğu nedeniyle çok derişik olduğu, geleneksel birikimini kesintisiz biçimde sürdürdüğü için esnekliği az, zaman içinde yaşadığı değişimi yavaş bir tür sayılır. Öykünün eleştirisinin niçin çok yaygın ve sürekli olmadığına ilişkin eleştiriler de bu yapısal özelliği düşünülmeden yapılır. Değişimi adım adım ve yavaş gerçekleşen bir türün eleştirisinin her zaman zengin biçimde olması beklenemez.

Oysa roman, yazınsal öğeleri hem tek başlarına, hem birbirleriyle ilişkisi içinde ve varsa eğer farklı katmanlar içinde aldıkları biçimlere göre değerlendirilirken eleştirinin düzeyinin yükselmesine de neden olur; öte yandan, sürekli değişimi eleştiriyi kendini sürekli yenilemek zorunda bırakır. Demek eleştirinin kendini yeniden üretme gizgilgücü önce şiirden beslenmişse, modern zamanlarda romanın yarattığı geniş dünya içinde olmuştur.

Sonunda bireyin bireylik savaşı içinde oluşan modernist edebiyat, günümüzde de yazınsal metnin tekil varlıklarının çeşitliliği içinde karşılıklarını ve eleştirisini geliştiriyor. Georg Luk·cs’tan Paul de Man’a, Fredric Jameson’dan Edward Said’e, eleştirinin Batı’da kazandığı ivme ve düzey, sanırım yaratıcı düşüncenin ulaştığı doruk noktaları arasında dolaşıyor. Felsefenin yaratıcı düşünce ile kurduğu ilişkiye benzeyen, ama onun ötesine geçen yaratıcı yazının, gerçekliğin ötesindeki olanakları içinde yeniden yarattığı edebiyat, eleştirisini de aynı dolaylarda yaratıyor.
Modernizmden postmodernizme uzanan süreç, sonunda bir geç-modernizm gerçekliği de önümüze getiriyorsa, yaratıcı yazınsal yazının yalnızca öykü ya da roman içinde değil, eleştiri içinde çizdiği ve kat ettiği yol da çözümlenmeyi gerektirir. Çözümlenmesi gereken eleştiri, aradığımızdır elbette.

Semih Gümüş

25 Mart 2010 Perşembe

Bir Yazarlık Tutumu Var Mı? - Semih Gümüş

.


Jerome David Salinger da öldü. Bize bunca uzaklığı seçmiş yazarın ölümüyle mıhlanıyorsak, onu bugüne dek bizden biri gibi değil de, bizden çok farklı görmekten. Bir tür erişilmez. Thomas Bernhard’a bile dokunabilirsiniz, ama Salinger’a hiç sanmıyorum. Bakışı yaratıcılığın karanlığına indiren yazar, dünyayı iplememenin kitabını yazarken pek çoklarımızın duruş biçimini yamultmuşsa, kendini doğrultmanın yolu Salinger olmak değildir. Kimilerini olamazsınız da. Beckett de olamazsınız sözgelimi, Bilge Karasu ya da Vüs’at O. Bener de; onlardan giderek Aziz Nesin olmak düşlenebilir mi?

Yazarın kendini okurun uzanabildiği yerlerden çekip hiç kimseyi umursamadığı ve hiç kimse tarafından umursanmadığı bir adaya sığınması bizde tuhaf karşılanır. Toplumsal olana bir ucundan yapışmanın verdiği kalp mutluluk, sonunda düş kırıklıklarını onarmaya yetmez. Toplumsal değer, değersizliktir öteki anlamıyla. Yaratıcı yazarın yazdıklarının ahlaklı ya da sorumlu olup olmadığını sorgulayan kurumların yaratıcısı. Anlatılanın ahlakını sorgulayan gizli üniformalılar yalnızca sokakta bulunmaz, edebiyat dünyasının içinde de yaşamayı sürdürür. Müstehcenlik sözgelimi, ne yaratıcı yazarı ilgilendirir, ne yazdıklarını; onu kurcalayanların düşünme biçimindeki müstehcenlik kanseri neyse ki bulaşıcı değildir.


Yazının ahlakı

Yazının ahlakı olmadığını söylemiyorum. Aradığınız yerde olmayabilir. Bütün öğelerinin yazınsal metnin isterlerine uygun oluşunda aranıyorsa yazının ahlakı, bulunduğunuz yer doğrudur. Kendi isterleri dışındaki beklentilere, kimden gelirse gelsin, karşılık vermeye eğildiği anda bozulmaya başlar yazının ahlakı. Okuru göz önünde tutma yalanı da bitirir onu ve kendi iç tutarlığını bozmanın yanı sıra, bir de nereye çekileceği baştan hiçbir zaman saptanamayacak ödünler vermeye başlanmışsa, nasıl ayakta durur o ahlak.

Salinger bunlarla ilgilenmedi bile, dolayısıyla bunların yazının erdemleri arasında olup olmadığını sorgulamaya da çalışmadı. Sanırım bu sorgulamayı yapmak bile zuldür yazar için. Demek zayıf noktalarımızın silinmesi için yapılacaklar vardır. Gene de okunmak için kılını kıpırdatmaması hem Salinger’ın yazdıklarının ahlakını hayatın etkilerinden soyutladı, hem de bir yazarlık tutumunun hangi biçimleri alabileceğine ilişkin sıra dışı bir örnek yarattı.
Yaşadığı topluma karşı tepkin sözleri, dayanılması çok zor eleştirisi yanında, yazınsal bakımdan benzeri bulunmayan metinlerin yaratıcısı olan Thomas Bernhard’ın kimilerimizin onda hiç aramadığı etkileyiciliğiyle son kertede bir yaratıcılık düzeyini imlemesi, onun bambaşka yazarlık tutumunu gösterir. Yazarın yaşananları anlatıp anlatmadığı, toplumsal sorumluluk duygusu olup olmadığı arayışları edebiyatımızın kısıtlarını gitgide daha çok görünür kılıyorsa, doğru yerde durduğumuz söylenemez.


Yazarlık ahlakı

Belki radikal tutumlar alması, sözü sert söylem içinde dışavurması bekleniyor yazardan. Beklenti kendince haklı olabilir, ama toplumsal değerlerin bizdeki kadar baskın olduğu yerlerde, edebiyat dünyasının bireyleri de bu şemsiyenin altından dışarı çıkmaya yanaşmadığı gibi, bireyliğini somut ya da soyut ‘dışsal’ güçlerden tamamıyla bağımsızlaştırmak isteyenler yadırganabiliyor.

Jean-Paul Sartre’ın özellikle Cezayir savaşı sırasında Fransa’nın ‘korkunç yüzü’nü açığa çıkarmak için ölümü göze alarak gösterdiği tavır, yazarın bir entelektüel olarak nasıl davranması gerektiğinden söz edildiğinde hep akla gelen ilk örneklerden olur. Suskun kalmamak ve vicdan: insanın kendini aşağılamamak için göstermek zorunda olduğu tavır, suç ortaklığı etmeme bilinci: ahlaki duruşunu yozlaştırmamak için yazarlık tutumu. Bunlar elbette yazar olmayı gerektirmeyen bir ahlakı anlatır, yazarın entelektüel olma zorunluluğu duymadan atması gereken adımı.

Yazarlık tutumunun ölçeri yalnızca sıcak sorunlar karşısında alınan tavır değildir elbette; kendisininkinden başka iradelerin çekim alanına girmeden yazan her yazar, yazarlık kimliğini korumaya başlar. Sonunda bu düzeyde kişilikten söz edilmesi de sorgulanabilir yapıtın ardındaki yazarın doğru ya da eğri oluşu değil de, yapıtın niteliğiyle yüz yüzeyiz biz. Yazarın gölgesi yazılanın ruhunu üşütüyorsa eğer, bu ne yapıtı ilgilendirir, ne okuru, ama o gölgenin yanı başında durdukça, ister istemez etkileniriz.

Nâzım Hikmet’in yaratıcılığının büyüklüğü ve pırıltısının ardındaki kişiliği öylesine etkileyicidir ki, pek çoğumuz şiirlerini okurken kişiliğini de taşırız aklımızda. İyicil, insancıl kişiliği hapishane günlerinde çevresine uzanan yardımseverliğinden bellidir. İçerideyken yaptığı dokuma işlerinden kazandığı üç beş kuruşun bir bölümünü sürekli olarak arkadaşı ve küçüğü Kemal Tahir’e gönderirken, karşılıklı mektuplaşmalarında Kemal Tahir’in de Nâzım Hikmet’e benzer bir karşılık verdiğini bir kez bile görmemek, hem ilgi çekici, hem de iki yazar arasında kurulu dostluğa ilişkin düşündürücü bir ayrıntıdır. Kim olursa olsun, Nâzım Hikmet’in insancıl kişiliğini güleryüzle anlatır. Üstelik sıradandır onun davranışları, kendisi için günlük hayatın üstünde durulmaya değmeyecek ayrıntılarını yaşar gibi davranmıştır çevresine ve herhalde öyle alınmasını beklemiştir.

Yaptığı işe saygı, yazarlık tutumunu özlü biçimde anlatır aslında. Bunu vurgulamak da neyin nesi denebilir, şundan: İlkin, yazara ikide bir sorumluluk yükleyen dışarıdaki dünyanın yazının ahlakını yozlaştıran etkisi karşısında yeterince güçlü durmayan yazarlık kimliğinin sorgulanabileceğini söyleyebiliriz. Görünme içgüdüsü doğadan değil, dışarıdan, popüler kültürün zoruyla geçiyorsa harekete, yazarlık tutumunun zayıflığını yansıtır. Yazar, yapıtın önüne geçmekten; yazdıklarının değil, kendisinin ya da yazdıklarının dışındaki düşüncelerinin konuşulmasından çoğu kez hoşnut. ‘Küçük Emrah’ edasıyla poz verir sözgelimi, ama bunu anlamak da zor geliyor, kendisi istediği için mi, kendisinden istendiği için mi?

Kişisel hayatın ilkesi olmaz elbette, herkes kendisince, dilerse çelişkiler içinde yaşayabilir, karışılmaz. Ne ki, kendini yazdıklarıyla ortaya çıkaran yazar bütün davranışlarıyla gözlem alanındadır ve herkesin gözleri onun üstündedir. Bu arada sert sözlerin yaptığı etkiden yararlanmak da keyif verebilir, ama sözgelimi aynı sert söze politikanın dilinden çıkıp edebiyatın dili ve yazınsal değerler içinde rastlanmaz pek, çünkü tartışmayı sevmez yazarımız. Ama yayıncısıyla kurduğu ilişkiyi kötüye kullanan, aynı kitabını birbirinden farklı yayınevlerinde art arda yayımlayan, demek karşılıklı ilişkilerinde kendini korurken karşısındakine saygı göstermeyen yazarın yazarlık tutumu da sorgulanmıyor. Sıradan sorunları edebiyatın içinde büyütürken diklenen yazar, yaptığı yanlışları kendine diklenerek sorgulamıyorsa, bunun yıpratıcı etkileri de zamanla olur.

Bana kalırsa edebiyatın dışından getirdiği sert sözle üstünlük kurma ataklığına hiç gerek yok, yazarlık tutumunu yaralar bu; şundan belli ki, yaralandığını görmeyen yazar yüzünü geçmişine dönerek kendini kurtarmaya çalışıyor. Ölçüyü kendi koymuyor, edebiyatın kolektif sağduyusunun koyduğu ölçü de yazarın bireylik haklarına karışmıyor. Kısacası, sözcüklerin sertliğine sığınan yazar, durduğu yeri belirsizleştiren yazar imgesiyle geçen günler içinde yavaş yavaş erir; sonra da yazının hayalle kurduğu ilişkiden çıkan olumluluk, bir hayal olan yazarın hiçliğiyle aynı terazide tartılmaz olur.


http://notoskitap.blogspot.com

Semih Gümüş

Okuma Fikri - Semih Gümüş

.


Düzyazının doğası gereği yararcı olduğunu söyler Sartre. İçinden çıkılması zor bir açıklık içinde karşımıza çıkan düzyazı, bazen şiirle iç içe geçmiş görünür ve şiirin iç biçim özelliklerini kullandığı söylenirken, şiirsel de olmaya başladığı yerde yazınsal olmaktan çıkmaya başlar. Nesirin er geç başkalaşıp şiir biçimini alacağını savunurdu Memet Fuat sanırım olmayacak bu. Ses ve ritim, sözgelimi Sait Faik’in birçok öyküsünde olduğu gibi, şiirin varlığını mı gösterir? Bunu dersek öykü ya da romanın yazınsal doğasını açıklamakta güçlük çektiğimizi söylemiş oluruz ki, onların açık biçimde öne çıkarmadığı yerde de ses ve ritim yazınsal öğeler olarak gizlenmiştir.
Sait Faik’in Alemdağda Var Bir Yılan ve öncesindeki öykülerini ‘Hişt, Hişt!..’i açalım, ne okuduğunuzu düşünmeden sesli okumaya başlayın ve sözcüklerin oluşturduğu bu düzyazı dilinin sesini ve ritmini dinleyin. Sözcüklerin, bazen de harflerin benzeşiminden yararlanarak işlediği bu ses ve ritim, şiirin iç biçim özelliklerine de sahiptir, ama sanırım Sait Faik’in bilinçli yapmadığı bu şiir işçiliği, onu kendi yapan yaratıcılık gizilgücünden gelmiştir belki bizim bugün onun dilinde bulduklarımızın üstünde düşünmeye gerek bile
görmemişti o.


Dil ve hakikat

Giorgio Agamben, Nesir Fikri’nde Celan’ın, “Sadece anadilinde hakikati söyleyebilir. Yabancı bir dilde şair yalan söyler,” sözünü aktarıyor.

Romancının hakikati yabancı dilerde arayışını ya da Türkçenin hakikati yansıtmakta yetersiz görülmesini nasıl değerlendirmeli? Öte yandan, kitle kütürünü yazdıklarının gerçeklik alanı olarak görmek romancıya özgüdür de, şair ya da öykücü bu gerçekliği paylaşmaya gönül indirmez. Yaratım sürecinin zihinsel bir süreç olarak yaşanması, yazınsal metnin ilkin zihin içinde ortaya çıktığını gösterirse, şiir ya da öykünün yaratıcılık düzeyinin romanın hep önünde olduğu öne sürülebilir mi?

Bu gerçeğin kaynağında sözcükler var; daha bütüncül bir dil yokken var olan sözcükler şiiri yaratmıştı. Sözcükler şairin dili olarak çıkmışsa ortaya, neden sonra oluşan bütüncül dil toplumsallaşmanın ahlakını da verir. Öte yandan, edebiyatın dışındaki gerçek hayatta söylenmeyen sözü yazınsal dil sanki ilk kez söyleniyormuş gibi ortaya koyabilir. Sözcüklerin yaratma becerisinde bir başlarına kalma çaresizliğine uzanan el, dilin niteliksel bir sıçramayla ulaştığı anlamlandırma ve yaratma becerisidir; üstelik bu dil neden sonra bir söylem yaratma düzeyine de çıkar ki, asıl nedeni edebiyatın zorunlu gereksinimlerine karşılık verme fırsatını bulmasıdır.


Zihinsel süreçler

Yaratıcı yazı bitimsiz bir uğraş, insanın yüksek nitelikli edimlerinin zihin içindeki en zengin gerçekleşme alanı. Yazarın kendi sözcüklerinin içinden çıkardığı dünya tümceden tümceye metni oluştururken, yalnızca yazarın zihinsel yetileri içinde oluşmaz. Aynı yaratım sürecinde başka kitaplar arasında geçen zamanlara da gerek duyulur. Sonra merak girer devreye, itici güç olarak; edebiyatın aldığı yeni biçimlere uygun biçimler nasıl bulunabilir, yakın gelecekte gene şimdiki gibi mi yazacağız ve bunlar gibi sorular, yazarın kendisiyle yüzleştiği basamakları oluşturur.


Aslında edebiyatımız, dilin bu doğurganlığı içinde düşünüldüğünde, ilk bakışta görünenden daha büyük bir gizilgüce sahip, ama bu gizilgücün bütününün harekete geçirilemediği de kuşkusuz. Nesir Fikri’nde, “Potansiyel, bir yandan, potentia passivita, yani pasifliktir, saf ve neredeyse sonsuz bir sabretme halidir; diğer yandan, potentia activa, yani aktif potansiyel, önü kesilemeyen harekete geçme dürtüsü, eylem itkisidir,” diyor Agamben.
İçe dönük olan yeniliklerin izini sürerken, her zaman sabrını da sınıyor. Kendini kabul ettirecek gücü toparlamak ve olası tepkileri karşılayabilmek için, uyuyan gizlgücünü olur olmaz hareket geçirmekten kaçınıyor. Agamben, “Potansiyel durumunda uzun süre kalmaktan daha acı bir şey yoktur,” derken, doğanın sırlarıyla değil de, insan ve bireylik savaşımı veren bütün tekil varlıklar adına konuşuyor. Oysa edebiyatımızın dışa dönük yüzünün hem etkin olduğu, hem de sık sık yaptığı ataklarla bütünü temsil etmeye çalıştığı söylenebilir. Gizilücünü saklamadığı için de, kendini bütün gövdesi ve kollarıyla ortaya koyabiliyor.


Birinin kullandığı sözcükleri öbürünün kullanmadığı edebiyat, yalnızca bize özgü değildir, dolayısıyla bir garabet gibi alınmamalıdır. Sonunda kendisinin kitle kültürünün de bir parçası gibi alınmasını olağan gören edebiyatın farklı bir dil de yaratması gerekir. Tatlı suya daldırılmış sözcükler belki suya yazdırmaz yazıyı, ama bıraktığı etki dirsek acısı gibidir, düşük voltajlı bir çarpılma, şaşkınlık, belki kısa süreli hayranlık ve üstüne basılıp sonrakine atlanan.


Yenilikçiliğin sınırlarında dolaşanlarsa, “yaşamı sözcüklerin ejderha kanına daldırır, bu şekilde onu hafıza karşısında korunaklı kılarlar.” İzi çıkmaz, anlamı unutulmaz, verilen emek oranında içselleştirilir, bellek yitimine verilmiş doğal ilaç gibidir, yan etkisiz.


Zamane gönüllüsü romancı, eski zaman hikâyeleri yazdığında bile güne uygunluğun sarhoşluğunu yaşar; oysa birçok dili bir arada yaşayan Bilge Karasu, okurun yazdıklarıyla ilişki kurmasının güç olabileceğini düşünmek yerine, Türkçenin olanaklarının yüksek düzeyli edebiyat için de yeterli olduğunu göstermiş oldu. Türkçe, yüz bin sözcüğü bir arada kullanılabildiğinde de yetersiz bir dil sayılır mi? Fazıl Hüsnü Dağlarca sanırım bunu hiç düşünmedi, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday ya da Türk şiirinin öteki uç beyleri de, Türkçenin üstelik şiirin doğası içinde sürekli soyutlanabilen zenginliğinden kuşku duymadıkları gibi, yeni olanı da sınırlı görmediler.

Yaratıcı yazarın sözcük dağarının ulaşabildiği sınırlardır asıl olan; sonunda, sınırları çizilmiş bir dil içinde yaşadığını düşünmüyorsa yaratıcı yazar, o dil içinde verilmiş anlamların, verilebilecek anlamların hâlâ küçük bir bölümünü oluşturduğunu da düşünür. “Her yaşamda yaşanmamış bir şeyler vardır, her sözcükte söylenmemiş bir şeyler oluğu gibi,” diyor Agamben. Yazının ahlakından söz ettiğimizde de Hermann Broch’un, “Yaşamın o zamana kadar bilinmeyen bir yanını keşfetmeyen roman ahlaka aykırıdır,” sözünü amentülerimiz arasına alabiliriz, bu arada sözcüklerin o güne dek bilinmeyen anlamlarını keşfetme ödevini de onun altına yazarak.

Yazarın yarattığı metin, hayatın kefedilmemiş gizlerine bir bir sokulurken, Oscar Wilde’ın, edebiyatın gerçekten daha gerçek olduğu biçimindeki, bir başına alınırsa yalnızca güzel bir söz olarak kalacak sözünün anlamı yalın biçimde ortaya çıkmaya başlar. Edebiyatımızın dili kendi yurdu olarak yeterince yaşamadığı ya da o yurdun belli bölgelerini tanımakla yetindiği söylenebilir; ama bu arada hayatın yalnızca yaşayarak keşfedilmeyeceğini, dilin de hayattan öğrendiklerimizden daha çoğunu anlatabileceğini unutmadan.



Semih Gümüş