29 Eylül 2015 Salı

Parçalar Halinde: İki Berlinli

.

Hilmi Tezgör / Yeditepe Üniversitesi-Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 


“„Yabancı bir toprakta ölmek‟ – bunu bir yerde okumuştu ve hiç unutmamıştı. Ah! Bir akşam olsa! Ama kuşlar hala şakıyor ve güneş batmak istemiyor. Yalnızca hava karanlıkken ölümle yüz yüze gelme cesaretinin olacağını biliyor.” (KB, 70)

Bu sözler, 1916 Berlin doğumlu ressam ve yazar Unica Zürn‟ün Kara Bahar (Dunkler Frühling) isimli anlatısından. 12 yaşında umutsuzca aşık olan, ama karşılık alamayacağını bildiğinden, pencereden atlayarak intihar etmeye karar veren bir kız çocuğunun büyüme sancıları ve içinden geçenler tüm açıklığıyla aktarılıyor bu kitapta. Burada kızın “yabancı bir toprakta,” yani komşunun bahçesine düşerek ölmek istemesinin nedeni, öfke duyulan anne ve babaya daha büyük bir şok yaşatmak. Ve bu satırların yazarı Zürn, kitabın yayımlanışından sadece bir yıl sonra pencereden atlayarak intihar ediyor. Üstelik gerçekten de „yabancı topraklarda‟; Berlin‟de değil, sevgilisinin Paris‟teki otel odasından ölüme atlıyor.

Tezer Özlü de „yabancı topraklarda‟ ölüyor, ama bu onun tercihi olmuyor. Kısa hayatı boyunca intihar düşüncesini yazdıklarında taşıyan, Hans Peter Marti ile yaptığı mutlu evlilikten sonra İsviçre pasaportunu masaya vurarak kahkahalar atan ve “gericilerin kağıtları kendilerinin olsun” diyen Özlü, Zürih‟te kanserden ölüyor. Kendi topraklarını, özellikle de arkadaş çevresini hep özleyen ama kararından dönmeyen yazarı ölüm, tam mutlu olmuşken yabancı topraklarda buluyor. Yazdıklarında Zürn‟den söz etmemiş olsa da Tezer Özlü‟nün onu Almancadan okumuş olması mümkün. Berlin‟in Grünewald semtinde yaşamış olan Özlü ve Zürn‟ün yazdıkları arasında, otobiyografik özelliklerin çok ağır basması, ama daha fazla, fragmental/parçalar halinde olmaları bakımından benzerlikler olduğunu düşünüyorum.

*

Unica Zürn, kendi deyişiyle “harika” bir çocukluğun ardından evlerinin satılması ve anne-babasının boşanmasıyla yokuş aşağı giden bir hayata yuvarlanıyor. Okulu bırakmak durumunda kalıyor ve hayatını kazanmak için gazetelere kısa öyküler yazıyor, sekreterlik ve arşivcilik yapıyor. 1942‟de evleniyor ve iki çocuğu oluyor; ancak 1949‟da boşanınca çocukların vesayetlerinin babasına verilmesini engelleyemiyor. 1953‟te, yani 37 yaşındayken bir rastlantı sonucu 51 yaşındaki sanatçı Hans Bellmer‟le tanışıyor. Yaşadıkları tutkulu ilişki onları Paris‟e sürüklüyor ve güç koşullarda 2 birlikte olmaya başlıyorlar. Bellmer o sıralarda oldukça saygıdeğer bir sanatçı; erotik resimler yapıyor ve fotoğraf çekiyor. Kırılmış, yırtılmış, kesilip parçalanmış ve garip biçimlerde yeniden birleştirilmiş oyuncak bebek fotoğrafları... Bellmer sevgilisini her bakımdan destekliyor, onun resme ve yazıya devam etmesini sağlıyor; Zürn de anagramlar yazıyor. Der Mann im Jasmin [Yasemin Adam] isimli kitabında anagramı şöyle tarif ediyor: “Anagramlar, bir sözcüğün ya da cümlenin harflerinin yer değiştirmesiyle oluşan sözcük ve cümlelerdir. Ancak sadece olan harfler kullanılabilir ve hiçbir harf boşta kalmamalıdır.” Bazen bir çocuk şiirinden ya da bir deyişten yola çıkan Zürn için anagram bir “arama ve bulma” ve gündelik dilin dışında, kendi mesajını taşıyabilen “yeni bir dünya kurma” oyunu. Parçaların bir araya getirilmesiyle rastlantılara açık, ancak ruh haline de bağlı bir oyun. Dolayısıyla anagram yazmakla Bellmer‟in bebekleri parçalayıp yeniden birleştirmesi arasında bir paralellik kurulabilir elbette; tabii Zürn‟ün, Bellmer‟in bebekleri için kanlı canlı bir model oluşturduğunu da vurgulamak gerekir.

1953-57 arasında resimleri sergilenen Zürn sanat çevrelerine giriyor; Andre Breton, Marcel Duchamp gibi Fransız gerçeküstücüleriyle tanışıyor ve bu sırada 123 anagramdan oluşan ilk kitabı Hexentexte [Cadı Yazıları] yayımlanıyor. 1960 başlarında ilk defa şizofrenik belirtiler gösteren sanatçı 1961-63 arasında defalarca Berlin ve Paris‟teki kliniklerde kalıyor. 1963‟te Fransız ressam/şair Henri Michaux ile tanışıyor. Michaux‟yu çocukluğunda hayalini kurduğu ideal koca, bir başka deyişle mucizevi „Yasemin Adam‟ olarak görüyor. Bu mucize ya da şok karşılaşma ona Yasemin Adam‟ı yazdırsa da bu kısa yakınlık sonrasında kendini ruhsal olarak bir daha asla toparlayamıyor ve kliniklerden çıkamıyor. 1967‟de Almanya‟da sevgilisi Bellmer ile birlikte ilk büyük resim sergisini açtıktan sonra iyileşme belirtileri gösterse de Bellmer 1969‟da kalp krizi geçirip yarı felç olunca yine hastaneye kaldırılıyor. 18 Ekim 1970‟de birkaç günlüğüne hastaneden çıkarıldığının ertesinde Paris‟e, Bellmer‟e gidiyor ama konuşmaları sonunda onsuz kalacağını anlayınca, altıncı kattaki dairesinden atlayarak intihar ediyor. Tıpkı Kara Bahar‟ın küçük kahramanı gibi: “Pencere kenarına çıkıyor, kanadın kirişine tutunuyor ve son bir kez daha aynadaki gölge gibi yansımasına bakıyor. Kendisini sevimli buluyor. Kararlılığına bir parça pişmanlık karışıyor. “İşte bitti,” diyor sessizce ve ayağı daha pencere kenarından ayrılmadan öldüğünü hissediyor.” (KB, 75)

Zürn gibi Özlü de ruhsal çöküntüleri yüzünden psikiyatri kliniklerinde yıllar geçirmek durumunda kalmıştır. Bu süreçler her ikisinin de yazdıklarına yansımış, hatta temel izleklerinden bir tanesi olmuştur. Bir başka izlek ise intihardır. Özellikle Kara Bahar ve Yaşamın Ucuna Yolculuk, ki her ikisi de sanatçıların yayımlanmış son kitaplarıdır ve her ikisi 3 de birer büyüme öyküsüdür, intiharın somutlaşma sınırına dayandığı ya da somutlaştığı metinlerdir. Ancak önceki yazdıklarında da intiharın izleri sürülebilir: “Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeyi denemeye iten bir kaygı.” (ÇSG, 12)

*

Unica Zürn‟ün yaşantısının son on yılını kapsayan hastalığı yazdıklarını oldukça etkilemiş ve otobiyografik metinler ortaya çıkarmıştır. Bunlara hayal, fantezi, düş, yanılsama ve sinir krizlerinin gölgeleri düşmüştür, ancak yazma serüveninin ona bir rahatlama sağladığını söylemek doğru olmaz. Türkçedeki tek çevirisi olan Kara Bahar bir büyüme öyküsüdür ve tamamen otobiyografiktir. Burada kendi saplantılarının (aşık olunan baba, nefret edilen anne, mazoşist ve masturbatif ritüeller) izini sürer. Yasemin Adam kitabında ise merkezde, hayalindeki ideal koca Henri Michaux vardır. Ancak öte yandan, hep aşık olunmuş baba figürü ise 55 yıllık hayatının 17 yılını -sayısız ayrılıklarla da olsa- birlikte geçirdiği Hans Bellmer‟dir. Aynı Zürn‟ün yazdıkları gibi, Tezer Özlü‟nün bütün yapıtları da -öyle olduğu yazarları tarafından dile getirilmemiş olsa da- otobiyografik özellikler taşımaktadır. Anlattıkları, yaşanmış anlar ve tecrübelerdir; mekan, zaman ve kişiler çoğu zaman detaylarına kadar aynen aktarılmıştır. Her iki yazarın da günce-roman arası, adeta bir alt-tür ortaya çıkardıkları söylenebilir ve dünya edebiyatında bu türden başka metinlere de rastlamak mümkündür.

*

Yabancı topraklar, egzotik diyarlar yolculuklar, kaçış… Ne derse densin, tüm bunlar Özlü ve Zürn‟ün yapıtlarının bir başka temel izleğidir. Özlü hep yolculukları özlemiş, çocukluktan kurtulmasıyla bunları gerçekleştirmiştir. Farklı topraklarda hayatın coşkusunu, sevgiyi, aşkı tatmış; sevdiklerinin iç yolculuklarını kendisininkiyle kesiştirmiş, hayatın boğucu yanını hem anlamanın hem de aşmanın peşine düşmüştür. Çocukluğun Soğuk Geceleri‟nde Attila İlhan‟ın Sisler Bulvarı onu yolculuklara çıkarır ama gerçekte en çok gittiği ve kaldığı yerlerden bir tanesi Berlin‟dir. İstanbul‟a benzetir bu şehri, “ayrılır ayrılmaz çok özlenmesi” nedeniyle. Berlin‟i iyi tanır, iyi tanımlar: “Hiçbir kent insana Berlin kadar ölümü, hiçbir kent insana Berlin kadar yaşamı düşündürtmüyor. Her duvar dar. Her duvar kapalı. Her duvar insanın üzerinde bir baskı. Bu kentin her yerine daha önceki duvarlarımla birlikte gidiyorum.” (YUY, 15) Zürn içinse dünyanın rengi asker babasının getirdiği hediyelerde saklıdır. Hayatın güzelliği, coşkusu oradan gülümser yazara; onu çağırır. Kalkıp gitmese de hayallerinde 4 dolaşır dünyayı. Kara Bahar‟da Jules Verne‟in Denizler Altına Yirmibin Fersah kitabı hayallere sürükler onu. Cooper‟in Mohikanların Sonuncusu‟nu ezberler. Berlin‟den çıkıp gidebilse belki de hayal kırıklığı yaşayacaktır ama yine de gitmeyi düşler. Düşler ama gitmez, ta ki Bellmer‟le tanışana kadar: O gün hiç düşünmeden sevgilisinin peşinden Paris‟e gider.

*

Unica Zürn‟ün anagramlardan oluşan Cadı Yazıları -demin açıklamaya çalıştığım gibi fragmantal, yani parçalar haline bir yapıttır. Yasemin Adam da benzer özellikler gösterir. Tezer Özlü‟nün yapıtının büyük bölümü de parçalardan oluşur. Öyküleri zaten parçalar halindedir. Birer başlangıçları, gelişimleri ve sonları olsa da, Özlü‟nün zaman, mekan ve ruhsal bakımdan parçalanmış yaşantısının yansıması, iki romanında da görülür. Gidiş-gelişler, zaman ve mekanda sıçrayışlar, başka kitaplardan yapılan alıntılar, bilinç akışları, düşünce parçacıkları, gezi dökümleri, epifaniler, günlükler, tek tek cümleler, hatta Kalanlar kitabında bulunan “İşte beğendiğim insanlar” başlıklı bir liste… Tüm bunlar Özlü‟nün öykülerinin yanı sıra romanlarında da karşımıza çıkar.

*

Özlü ve Zürn yazdıklarında sevgi isteği ve cinsellik konusunda bütünüyle açık sözlüdürler. Yaşananlar sonrası boşluk ve yalnızlık hissi de her iki yazarda vurgulanır. Özlü “Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. (…) Birisiyle yan yana olmak, kendi var oluşumu unutmak mı. Ya da daha derin algılamak mı. Kendi var oluşum. Her var oluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.” (YUY, 11) derken Zürn‟ün küçük kızı, mastürbasyon sonrasında hep boşluk ve yalnızlık içinde kıvranır: “Başka hiçbir şey düşünemiyor. Ne yazık ki bu sık sık tekrarlanan zevk anlarını kasvetli bir boşluk takip ediyor. Onu gerçekten bütünleyecek bir şey arıyor ama bulamıyor. Her şey sahte.” (KB, 30) Kendinden çok büyük bir erkeğe duyduğu karşılıksız aşktan öğrendiği ise şu: “Birisini çok sevmek tam bir boyun eğmişliği gerektiriyor. Hareketsizlik ilkesini bir kural haline getirmeyi.” (KB, 57) Öte yandan, ensest ilişki de her iki yazarda varlığını bazen kuvvetle hissettirir. Kara Bahar‟daki kız, erkek kardeşinin tecavüzüne uğrayacaktır: “Kendisini onun elinden kurtaramıyor. Onu küçümsüyor çünkü o çok genç. Erkek kardeşi kendisini kızın üstüne atıyor ve „bıçağıyla‟ (kız o şeye böyle diyor) kızın „yarasını‟ deliyor. Kız keskin bir acı hissediyor, başka hiçbir şey. Utanç ve hayal kırıklığı hissediyor.” (KB, 27)

*

Baba figürü, gerek Özlü gerekse de Zürn için önemli ve belirleyicidir. Kara Bahar şöyle başlar: “Babasının pes bir sesi ve gülümseyen kara gözlerinin üzerinde güzelce kıvrılan gür saçları var. Kızını öptüğü zaman sakalları yüzüne batıyor. Sigara, deri ve kolonya kokuyor. Çizmeleri gıcırdıyor ve sesi koyu ve sıcak. Adamın sevgi gösterisi tutkulu ve aynı zamanda hoş. Beşiğinde yatan küçük şeyi mıncıklıyor. Bu ilk andan itibaren kız onu seviyor. Kızın doğması üzerine cepheden dönüyor. Kızın adamla ilgili edindiği ilk izlenim varlığına işliyor ve hiç unutulmuyor. Onu özlüyor.” (KB, 10) Ve bu durum babasının kızına hanım efendiymiş gibi davranmasıyla büyüdükçe büyür; kız da babaya daha çok güven duyar ve o uzakta olduğunda onun için endişelenir. İlk hayal kırıklığı ise, babasının başka bir kadını eve getirmesi ve ona bakarken kendi varlığını unutmasıyla gerçekleşir. Büyüklerin dünyasından nefret de işte tam bu anda başlar. Yine de babasının uzak ülkelerden getirdiği armağanlar, örneğin arkadaşlarının hiçbirinde olmayan bir Kızılderili çadırı, kızın hayal gücünü kamçılayarak onu bambaşka diyarlara götürür ve intihara kadarki süreçte yaşama tutunma gücü sağlar. “Bu Kızılderili çadırını bırakıp gitmek ve Kızılderili Odasını bir daha göremeyecek olmak onu aşırı üzüyor. Afrika‟dan gelme zehirli oklar! Altın ipliklerle ejderha figürlerinin işlendiği Çin halıları. Arap oyma ahşap mobilyalarının girinti çıkıntıları. Burada her şeyden daha çok sevdiği gerçek, hayal dünyası var.” (KB, 71) Tüm bunlar Kara Bahar anlatısındandır ancak gerçek hayatında da zaten bunları yaşamıştır.

1931‟de anne ve babasının ayrılmasıyla bu egzotik hediyeler haraç mezat satılmış ve tüm bu süreç Zürn‟de büyük bir travmaya neden olmuştur. Özlü‟deki baba figürü ise önce „Eski Bahçe‟de, sonra da Çocukluğun Soğuk Geceleri‟nde karşımıza çıkar. Atatürk Köşesi yapan, serhat türküleri söyleyen, boşa yanan lambaların peşindeki babanın, bunalan kızına verebileceği bir hayal dünyası, açabileceği bir yeni kapı yoktur. Bir sevginin de tanığı olamaz kız. Zira babayla anne arasında hiçbir sıcaklık, hiçbir sevgi yoktur, kalmamıştır; ya da hiç olmamıştır. Ama baba Zürn‟deki gibi çekip gitmez, anne de onu “hiç sevmediğini her davranışıyla belli eder.”

*

Zürn, “Umuttan kurtuluş tam bir özgürlük demektir” diye yazar; Özlü, “Akıl ve çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirim?” diye sorar. Unica Zürn ve Tezer Özlü yaşama coşkusu, sanat, akıl ve delilik arasında sıkışmış iki güçlü kadındır. Edebiyat, kurmaca kimliğin daha geçerli olduğu bir coğrafyadır; okur da bunu bilir ve metne buna göre yaklaşır. Her iki yazar da, sıkışıp kaldıkları alanda kurmacaya hiç ihtiyaç durmadan kendi iç dünyalarını anlatmayı seçmişler, bir başka deyişle doğruyu söylemişlerdir. Evet, onların hayatlarının gerçeği paramparçadır belki ama tüm bu parçaların 6 bir araya getirilmesi, hatta yeniden kurgulanması bile gerçek olandan başka bir şey sunmayacaktır bize. Çünkü onlarınki “ıstırabın şiiridir.”

alıntı: academia.edu

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Yazarlık Tekniği Üzerine On Üç Tez: Walter Benjamin'den Değişmeyen Öğütler

.

Öyle görünüyor ki yazma zanaati ile ilgili her usta yazarın kendine özgü bir sırrı var, ama bunların içinde belki de en kalıcıları Alman edebiyat eleştirmeni, filozof, deneme yazarı Walter Benjamin’inkiler. İşte, Benjamin’in yazarlık tekniğine ilişkin olarak sunduğu on üç temel ilke: 
  1. Büyük bir iş için kolları sıvayan kişi kendine karşı merhametli olmalı, ancak sonraki çalışma öncesinde ön yargılı olmasını engelleyecek hiçbir şeyi de yadsımamalı.

  2. Yazdıklarınız hakkında ne konuşursanız konuşun, yazım sürüyorken onları okumayın. Böyle elde ettiğiniz her memnuniyet temponuzu yavaşlatacaktır. Eğer bu düzene uyarsanız artan iletişim kurma arzunuz işi tamamlamaya giden yolda itici gücünüz olacaktır.

  3. Çalışma koşullarınız içinde gündeliğin sıradanlığından sakının. Sıkıcı seslerin arkaplan oluşturduğu bir ortamdaki yarı gevşeklik durumu hırpalayıcıdır. Diğer taraftan bir ses etüdünün ya da kakofoninin eşliğinde olmak gecenin sezilebilir sessizliğinde çalışmak kadar etkili olabilir. İkinci durum iç kulağınızın keskinleşmesini sağlarken, ilki en aksi sesleri gömebilecek heybetli bir söylem için fırsat sunabilir.

  4. Gelişigüzel yazı malzemeleri kullanmayın. Belirli kağıtlara, kalemlere, mürekkebe bağlı kalmak faydalı olacaktır. Lükse gerek yok, ama malzeme bolluğu zaruri.

  5. Hiçbir fikrin farkettirmeden geçip gitmesine izin vermeyin; yani notlarınızı yetkili mercilerin uzaylı kayıtları gibi titizlikle tutun.

  6. Kaleminizi kendi haline bırakın, sonra zaten fikirleri manyetik bir güçle kendine çekecektir. Bir fikri yazıya dökmeyi ertelemeyi sürdürürseniz, onun size teslim olması gittikçe güçleşir. Söz düşünceyi fetheder, ama  ona hükmeden yazıdır.

  7. Tasarılarınız tükendi diye asla yazmayı bırakmayın. Edebi onur ya kararlaştırılmış bir esnada (yemek zamanı, bir toplantı) ya da iş bitiminde olmak üzere sadece tek bir araya izin verir.

  8. İlham eksikliği zamanlarını yazdıklarınızı düzenli bir şekilde kopyalayarak doldurun. Bu süreç önsezinizi uyandıracaktır.

  9. Tamam; nulla dies sine linea (çizgisiz gün, gün değildir) fakat belki de haftalarınız hiç bir şey karalamadan geçecek, bunu da unutmayın.

  10. Akşamdan oturup gün ışıyana kadar başından kalkmadığınız hiçbir işi mükemmel saymayın.

  11. Yapıtınızın sonunu alıştığınız çalışma odanızda yazmayın. Orada gereken cesareti bulamayabilirsiniz.

  12. Kompozisyonun evreleri: fikir – stil – yazı. Temiz kopyanın değeri ona ulaşmak için gereken hattatlık derecesindeki özendedir. Fikir ilhamı öldürür, stil fikre köstek olur, yazı stile yol verir.

  13. Yapıt kavranan fikrin bıraktığı izdir.

Kaynak: brainpickings.org

alıntı: edebiyathaber

3 Ocak 2015 Cumartesi

Yazı Yazma Sanatı - Altın Kurallar - 2

.

(...devam)


7) Yabancı kelime kullanmazsanız, okuyucularınız size minnettar olur. Türkçe yazıyorsanız, Türkçe yazın, Almanca yazıyorsanız Almanca yazın lütfen! Yabancı kelimeler ‘Yanlış bozuk para’ gibidirler, okuyucu hemen anlar o paraların geçmediğini. En çok yabancı kelime kullananlar sosyologlar, psikologlar, politologlardır. Bazı yazarlar 400 sayfalık eserler yazarlar. Onların yazdığı anlaşılmaz dil ‘Basit’ bir dille yazılsa, 100 sayfa bile etmez söylemek istedikleri. Aynı şey ekonomistler için de geçerli. Bazıları da yabancı kelimeleri siper olarak kullanıp, aslında bir şeyi bildiklerini göstermeye çalışırlar. Bazıları da LUHMANN gibi anlaşılmak istemezler. Nıklas LUHMANN’nın bıraktığı ‘Sistem Teorisini’ dünyada anlayan pek az kişi vardır. O, gerçekten üç beş kişinin kendisini anlamasını istemiş. Belki de çoğunluğu hor gördüğünden!

8) Nesnelerle Savaşınız! Bildirge yapmayınız, bildiriniz! Açıklama yapmayınız, açıklayınız! Sınırınızı bilip, bilinçlendiriniz okuyucuyu. Kardeşinize sevgi hazırlamayınız, ona sevgi veriniz! Fikriniz için ilgi uyandırmasanız da, milletin fikirlerinize sıcak bakmasını sağlayınız! Nesneler her dilde kanser hücresi gibidirler: Kelime üretimi, başka birşey değil.

Nesneler yerine ‘YÜKLEM’ kullanınız. Fiiller her zaman cümlelere can katar.

Bu hastalığa karşı ise sizin elinizdeki silah ‘Kırmızı kaleminizdir.’ Onu kendinize arkadaş ediniz. Eğer kırmızı kaleminizle iyi bir dostluk kurabilirseniz okuyucunuzun da dostu olursunuz. Bir örnek vermek gerekirse:

JULIUS CESAR şöyle yazmamıştır: Olay yerine geldikten ve şartları teşhis ettikten sonra, Zafer kazanmamız mümkün olmuştur. Hayır, o şöyle söylemiştir: "Ben Geldim, Gördüm ve Kazandım!"

Bir başka örnek: ‘İnsan Şeytanın resmini duvara çizerse, şeytan görünür’. (Alman Atasözü) Orada ama şöyle denmiyor: ‘Şeytanın resmini duvara çizdikten sonra şeytanın gelme olasılığı tehlikesi doğmuştur’.

Elinize bir makale alın. Herhangi bir gazete parçası ve kırmızı kaleminizle bakın o yazılara. Kaç tane "Vır, vır, vır!" görürseniz silin o "vır vırları." Bunu gerçekten yapın!

"Basit, Öz ve Okunur" bir Türkçe yazmanın yolu kırmızı kalemden geçer.


9) Yazdığınız her ne ise "Nefes" almalıdır! Bakın VOLTAIR ne demiş: ‘Yazı her çeşit yazılır, bir tek sıkıcı yazılamaz!’

Yazı okunmak için yazılıyorsa, kendi kendine konuşur gibi yazılmamalıdır. En kuru konuyu bile işleseniz, okuyucu söylemek istediklerinizi öğrenmek ve benimsemek ister. Öğretirken de, açıklarken de okuyucuyla sohbet etmelisiniz. Zevkle dinlemek, ancak zevkle yazmakla mümkündür. İyi bir aşçı kokuşmuş bir deri parçasıyla da güzel bir yemek pişirir. Yani okuyucuda bir tad bırakmalı yazdıklarınız. Önünüzdeki boş kağıda konuşmadan önce o hazzı vermeye çalışmalısınız. Okuyucuyla bir ikili konuşma köprüsü kurmalısınız! LESSING’in ‘ANTI- GOEZE’ eserinde yaptığı gibi. Yazar sanki bir Parlamento Debatı yazmış: Hitap, çağrı, eleştiri, karşı koyma, soru üzerine soru, cevap üzerine de cevaplar.

İkili konuşmanın ustası olunuz! Dilerseniz karşınıza bir ayna koyun ve aynayla konuşur gibi yapın. Yazarken yaşadığınızı görürsünüz. Bu çeşit yazma ‘HAYAT DOLU YAZMAKTIR. NEFES ALAN YAZI YAZMAKTIR.

10) Cümlelerinizi öyle yerleştirin ki Otursunlar! Çok basitmiş gibi görünür ama, herkes bu işi beceremez. Belki de hiç kimse cümleleri tam yerlerine oturtamaz. Mesela bazı yazarlar vardır, bir cümleyi defalarca değiştirirler, tıpkı her sahneyi yüz kere çevirten Rejisörler gibi. Charly Chaplin mesela kör bir kadından çiçek satın alma sahnesini tam yüz kez yeniden çevirtmiştir. Ta ki mükemmel bir alış-veriş sergileyinceye kadar.

Ancak birçok cümleyi tutup, atmakla tabi ki ne Charly Chaplin ne de Thomas Mann olabilirsiniz.

Schopenhauer özetle şöyle söylemiş: "İnsanoğlu bir anda bir düşünceyi düşünebildiğinden, stilistikteki temel bir kural, aynı anda bir çok düşünceyi yansıtmamak olmalıdır. Okuyucudan iki veya daha fazla düşünce anlaması beklenemez. Düşünceleri dolap gibi birbirine dolamak demek altı şeyi bir anda söylemek içindir. Halbuki en doğru şey, bir şeyi diğer şeyin ardından söylemekten geçer. Schopenhauer' ın demek istediğini Adalbert Stifter çok güzel sergilemiş:

"İnsan, gül evinden tepeye doğru kiraz ağacının bulunduğu yere, kuzeye doğru giderse, bir çayırlığa gelir, içinden bir dere geçen çayırlıkta arkadaşım meşe ağaçları yetiştirir ve onlardan arkadaşım kışlık odun ihtiyacını giderir, onun yanısıra da o ağaçları atölyesinde kereste ve mobilya yapımında kullanır."

Adalbert ne kadar güzel tek tek düşüncelerini sıralamış. Ludwig Reiners bu stilde insanın bir kitabı bir cümle ile yazabileceğini iddia etmiş.

Bir cümlenin ne kadar uzun olması gerektiğini kestirmek mümkün değildir. Bismark ‘Düşüncelerim ve Hatıralarım’ kitabında 34 kelime kullanmış. Heinrich Böll 31 kelime, Max Frisch ise 19 kelime kullanmış, genel olarak.

Bir cümlede kısa ve uzunları karıştırıp, 15-20 kelime kullanırsa insan en doğrusunu yapar. Ancak döner dolaplardan kaçınılmalı, birbirine bağlı bir yığın cümle kurmamalı.

11) Kırmızı kaleminizi paragraf yapmak için de kullanmalısınız! Yolculuk planınızda bir istasyondan diğerine giderken bazen durmanız gerekir, bazen de istasyon olduğunu bilir, durmazsınız hızlı bir trenin her durakta durmadığı gibi. Okuyucularınız ama bazen nefes almak isterler, o yüzden her 12-15 ‘inci cümlede bir paragraf konulması, bir düşünme molası vermek gerekir. Birçok paragrafın da arasına bir veya en çok iki cümleli paragraflar konulmalıdır. Çünkü okuyucu da yazar gibi dinlenerek, okumak ister.

12) Cümlelerinizde cimri olun! Az ve Öz yazın! Fransız filozof VAUVENARGUES ‘En iyi yazarlar bile çok konuşuyorlar!’ demiş.

SCHOPPENHAUER da şöyle buyurmuş: ‘Her kim ki sonraki dünyaya seyahate çıkmak isterse, yanına fazla ağır bir bagaj almamalıdır.’ Bununla şu kastediliyor: Her fazla ünite, her fazla paragraf, her fazla cümle, her fazla harf atılmalıdır.

Ludwig Rainers, "fazlalıkları çıkartma sanatı" üzerine şunları söylemiş: ‘Fuzuli herşeyi atmak, zaruri herşeyi de bir kez söylemek; bu basit sanatı ne yazık ki, tüm yazarların onda dokuzu bilmez’.

Birinci, ikinci ve üçüncü nüshanızda çizdiğiniz her cümle yazınıza yalınlık, düşüncelerinize açıklık katar, emin olunuz!

13) Açık bir dille yazın! 

TOLSTOY bunu şöyle açıklamış: ‘Ne düşünürseniz düşünün, ama öyle bir şekilde düşünün ki, sizi herkes anlayabilsin. Açık ve basit bir dille konuşulan veya yazılan hiçbir şey kötü olamaz’.

Sisli bulutlu, kapkara, konuşanlar, aslında kimsenin kendilerinin bir şey bilmediklerini sezinlememeleri için öyle bulanık konuşurlar. Her kim ki açıkça düşünebiliyorsa, açık ta yazabilir. Karanlık ve anlaşılamamazlık kötü bir belirtidir. Yüzde 99 düşüncenin belirsiz oluşundan kaynaklanır. İnsan düşünebiliyorsa, düşüncesini açıkça bir anlamda söyleme kabiliyetine sahiptir. Çift ve birçok anlam kullanmalar, birbirine bağlı zincirler üretmeler esasen o kişilerin söyleyecek bir şeylerinin olmadığının göstergesidir.

14) Kulaklarınızla yazın! Kulaklarla yazmak demek, yazdığınızı yüksek sesle okumak demek. O zaman nerede, ne hata olduğunu daha iyi kavrar insan.

Bu kuralı yerine getirmenin en güzel yolu, yazdığınızı bir kasete almaktır. Sesinizi aldığınız kasete birkaç gün dokunmayın. Sonra elinize yazdığınız yazıyı alın ve kaseti dinleyin. O zaman kırmızı kaleminizi nerelerde kullanmanız gerektiğini anlarsınız.

15) Son Cümlenizin Noktası gerçek son değildir. Bazıları yazının sonunu hiç zor görmezler. Bazıları da ‘Bitirmek başlamaktan zordur,’ derler. Hangisi doğru acaba? Ne o, ne de diğeri. Eğer bilimsel bir çalışma yaptı iseniz, bitirmek en kolay iştir. Önemli cümlelerle özetler, bitirirsiniz. Biraz da gelecekteki gelişmelerin neler olacağını bildirirsiniz. Ancak eğer bir şeyler anlattı iseniz, o zaman sona gelmek biraz zordur.

Bu konuda bir tavsiye vermek gerekirse: Örnek yazarların eserlerine bakınız; onlar yazılarını nasıl bitirmişler?

(derlenen kaynak: http://yaziyaratimi.blogspot.com.tr/) 

Yazı Yazma Sanatı - Altın Kurallar - 1

.

Yazı sanatını ‘YAZMANIN OKULU’ (Schule des Schreibens Axel Andersson Akademi Hamburg)’dan öğrenelim:

ON BEŞ ALTIN KURAL

Her insan değişik yazsa da, herkes kendi çapında güzel yazı yazmak ister. Şimdi size başarılı bir yazar olma yolunda onbeş altın kural sunmak istiyorum.

1) Birinci cümleyi yazmadan önce, neyi, ne için, kime ve ne kadar uzunlukta yazacağınızı düşünün!

Bazı kimseler çok konuşur, hiçbir şey söylemez. Bazıları da çok yazar, hepsi amaçsız, faydasız. Bir konuyu yazmaya başlamadan önce insanın kendi kendisine sorması gerekir, "Niçin? Neden? Kime? Ne yazıyorum?" Yazılması gereken haber mi, yaşanan bir olay mı, veya düşünülen, tasavvur edilen bir konu mu, beni ve kimi ilgilendirir bu konu? Bu soruya cevap aramak demek, hem kendine, hem yayıncıya ve hem de okuyucuya yardım etmek demektir.

2) Yazdığınız konuya aşık olunuz! Onu çok iyi tanıyınız ve ona sadık kalınız!

Ilk önce “Meseleyi” yazın. Sonra tanıdığınız bildiğiniz şeylere geçin. Her bilirkişi, en başarılı yazar bile her konuyu bilemez. Kendi bildiklerine göre yazarsa da çok sürmeden “Kuru topraklarda” bulur kendini.

Birincisi: Kendi kafanızda. İkincisi: Arşivlerde, gazetelerde, mecmualarda. Üçüncüsü: Ansiklopedilerde, sözlüklerde, biografilerde, kütüphanelerde. Dördüncüsü: Internette. :)

Daha sonra ise “Nasıl Yazmayı Bilmek.” Bunun için gerekli olan ön şart "Yazma Sevgisidir.“

3) Fikirlerinizi bir düzene sokunuz.Tren misali bir rota çiziniz!

Bir çorba pişirir gibi her türlü sebzeyi bir tencereye doldurup, pişirmeyiniz. Yazdığınız konuyu satır satır düzene sokunuz. En önemlisi konunun ana hatlarını belirlemeniz. Sonra ise yan hatları. Herşey yerli yerine gelinceye kadar toplayınız, düzeltiniz ve içiçe yerleştiriniz. Roman, Film, Tiyatro, Radyo yayınları için de bu kural geçerlidir.

4) Kendiniz için Yazmayınız! Okuyucunuz için yazınız, Yani Basit! 

Her insan kendi dilini konuşur. Kimi zaman insanlar bilimsel yazar ve kimse bir şey anlayamaz. Kimi zaman da çok basit yazılır. İki şekil arasında bir sürü basamak vardır. Ama hepimizin çok sevdiği bir dil vardır ki, o dil basit, anlaşılır, kısa ve öz, zaman almayan, zorlamayan, açık ve yanlış anlaşılmayan bir dildir.

Bir noktayı başka türlü yazarsanız, okuyucu kaybedersiniz, eğer ama temelden başka türlü yazarsanız o zaman hepsini kaybedersiniz. :

Yazım kuralları içinde en çok zedelenen kural "Basitlik Kuralı“ dır. O yüzden yazılanlar çoğu zaman okunmaz. Kelimeler, cümleler, düşünceler mezara döner. Neden mi? Çünkü elimizdeki kağıt, önümüzdeki ekran, aniden bizi bizden uzaklaştırır da ondan. Kendimiz olmayı hemen unutuveririz. Konuştuklarımız bir cümleler curcunasına döner, okuduklarımız ise düzensiz bir Akordeona.

Büyük düşünceler basit şekle getirilemez mi? Evet, getirilir. Tüm büyük yazarlar bunu başarabilmişlerdir. Siz de başarabilirsiniz! Yazdığınız her cümleye karşı bir savaş açarsanız, cümleleri düzenlerseniz, aklınıza nasıl geliyorsa, öyle yazmazsanız! İşte orada gerçek anlamda “Basit yazma sanatı” başlar. Bu oldukça zor bir iştir.

Bize inanmıyor musunuz? O zaman Schoppenhauer´e inanın: "Hiçbir şey anlamlı düşünceleri herkesin anlayabileceği şekle getirmek kadar zor değildir.”

5) Başlık "Mıknatıs" gibi olmalıdır, Fakat başlangıç göz açmalıdır!

Başlık bir mıknatıs mı olmalı? CERAMS’ın yazdığı ‘TANRILAR, MEZARLAR, ALİMLER’i gibi yani. Tam milli piyangoyu tutturmak gibi. Bu kitapta her şey doğru idi, kitabın isminden tutun, içeriğine, yayınlanış tarihine ve okuyucunun okuma öğrenme ihtirasına kadar. Kitap roman olmasa da anlatım tarzı Cerams’ın ne kadar güzel tasvir ettiğini gösteriyor.

Alman’ların büyük düşünürlerinden Lessing bakın başlık hakkında ne demiş: Bir başlık "yıkanır bir kağıt parçası" olmamalıdır. ‘Ne kadar az yazının içeriğini ele verirse, o kadar iyidir’. Acaba Tolstoy’un ‘ANNA KARENINA’sı’ HAMSUN’un ‘VICTORIA’sı’ Thomas Mann’nın ‘BUDDENBROOKS’ kitapları başlıklarıyla mı meşhur oldular?

Yazar hemen başta okuyucusunun gözlerini açmasını bilmelidir. İlk etapta ‘MERAK’ uyandırmalıdır. Bir olayı anlatıyorsa, kimin, nerede, ne yaptığını anlatmalıdır. Ve neden, nasıl, ne yaptığını yazmalıdır.

Yazar bir cümleyle Thomas Mann ve Tolstoy gibi hemen olaya atlayabilir, suya atlar gibi. Veya Gabriel Garcia Marques gibi birinci cümleyle okuyucusunu kenetlemesini bilir ve onun kitabın sonuna kadar heyecanla birinci cümleyi takip etmesini sağlar. :

6) Sadece parmaklarınızla yazmayınız, beş duyu organınızın beşini de kullanınız!

Siz görebiliyor, tadabiliyor, koklayabiliyor, hissedebiliyorsunuz değil mi? Okuyucularınız da aynısını yapabiliyor. Ancak ne var ki, bazı yazarlar bunu unutuyorlar.

Her dil kendine göre zengindir. Dilleri bir restorana benzetebiliriz. Bu restoranın mutfağında bir yemek nasıl pişirilir, nasıl kızartılır, nasıl tabağa konur ve nasıl servis edilirse, güzel yazı sanatı da aynı özellikleri taşır. 

Yazarken okuyucunun beş duyusunu canlandırmalısınız. Anlatım tarzınız sadece bir duyuya hitap etmemeli.


(derlenen kaynak: http://yaziyaratimi.blogspot.com.tr/) 

10 Nisan 2014 Perşembe

Nazım Hikmet ve Sanat - Aziz Çalışlar

.


Nazım Hikmet ve Sanat – Aziz Çalışlar

(Bilim ve Sanat, Ocak 1982)

I.

Tarih boyunca bütün büyük sanatçılar, yalnız kendi sanatsal yaratımlarıyla değil, ama aynı zamanda, sanat üstüne kendi düşünceleriyle de, sanat kuramına ve estetiğine özlü katkılarda bulunmuşlardır. Söz gelişi, Diderot, Lessing, Schiller, Goethe, Tolstoy, Gorki gibi yazarlar yalnız yapıtlarıyla değil, ama sanat üstüne düşünceleriyle de sanat kuramı ve estetik bilimi içinde yer alırlar. Bu tür sanatçılar, kendi tarihsel gelişimi içinde sanatın yepyeni yasallıklarını bulmaları sonucu, yapıtlarını bu yasallıkların birer anlatımı olarak ortaya koyarken, getirdikleri yeni sanat anlayışını da kuramsal olarak temellendirmeye çalışmışlar; böylece, hem yaratımsal, hem de kuramsal alanda birer estetikçi olma niteliğini kazanmışlardır. İşte, Nazım Hikmet, aynı zamanda, böylesine bir sanatçıdır.
Ne var ki, sanatın yepyeni yasallıklarının bulunması ve gerek yaratımsal, gerek kuramsal alanda gerçekleşmeleri, aynı zamanda, dünya yüzünde toplumsal-tarihsel gelişmenin yeni yasallıklarının ortaya konarak gerçekleşmesine bağlı olduğundan dünya sanatsal kültüründe yapılan devrimler de, toplumsal-tarihsel gelişmelerdeki devrimlere bağlı olmuş; ancak kendi çağlarının bu genel özelliğini kavrayabilen devrimci kişilikte sanatçılar, sanatın da en yeni yasallıklarını bularak ortaya koyabilmişlerdir. Bunu şöyle de açıklayabiliriz: Nasıl Rönesans devler istiyor ve devler yaratıyorsa, insanoğlu tarihinin 20. yüzyıl başlarındaki en büyük devrimi de böylesine devler istiyor; örneğin Türkiye’den Nazım Hikmet, Sovyetler Birliği’nden Mayakovski, Bulgaristan’dan Vaptsarov, Yunanistan’dan Ritsos, Çekoslovakya’dan Nezval, Almanya’dan Brecht, Fransa’dan Aragon, İspanya’dan Alberti, Şili’den Neruda, Küba’dan Guillen gibi uluslararası bir devrimci kuşağın temsilcisi olan devler istiyor ve yaratıyordu. Nasıl bu dönemin büyük sanatçılarının çok-yönlülüğü onların kendi günlerinin toplumsal savaşımı içinde saf tutup savaşmalarına bağlıysa, biz de Nazım Hikmet’in çok-yönlülüğünü onun bu özelliğine öyle bağlayabiliriz. İşte bu Özelliklerdir ki, Nazım Hikmet’in çağının sanatının yepyeni yasallıklarını bulmasına ve çağının savaşımı içinde dünyayı hem yaratımsal. hem de kuramsal alanda, estetiksel ve sanatsal olarak özümleyip bunu derinliğine kurabilmesine olanak vermiştir. Ancak, bilindiği gibi, Nazım Hikmet, hiçbir zaman sanat üstüne başlı başına bir kitap ortaya koymamış; başlı başına bir sanat kuramı ya da estetik kitabı yazmamıştır. Bu nedenle de kendisine hep bir sanatçı gözüyle bakılmış, bir sanat kuramcısı ya da estetikçi olarak görülmemiştir. 

 Oysa, Nazım Hikmet, gençlik yazılarından bu yana, gerek sanatın özü, genel yasallıkları, yapısı, işlevleri ve türleri, gerek sanatın gelişmesi, sınıfsal, ulusal ve evrensel özellikleri üstüne kuramsal yaklaşımı ve düşünceleriyle karşımıza aynı zamanda bir sanat kuramcısı ve estetikçi olarak çıkar. Kaldı ki, Nazım Hikmet’in gerek şiir, roman, tiyatro: gerek sinema, resim ve uygulamalı sanat alanlarında hem yaratımsal-pratik, hem de kuramsal bir etkinlik içinde bulunmuş olması, onu ister istemez estetiğin genel alanı içine çekmiştir. Ancak (burada yapılmaya çalışıldığı gibi) onun çok geniş bir alana yayılan yazıları derlenip mantıksal bir sırada yeniden düzenlenerek yayınlandığında, Nazım Hikmet’in de, sanatın en genel yasallıklarının bilimi olarak estetik alanı içinde kendine özgü bir yer aldığı görülecektir. (1)

Bu yer, gerek ulusal, gerek uluslararası düzeyde değerlendirildiğinde, Nazım Hikmet’in önemi bir kat daha ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, Nazım Hikmet’ten önce Türkiye’de bilimsel maddeci sanat anlayışı ve düşüncesi varolmadığı gibi, bu anlayışta bir sanat yaratıcılığı doğrultusu da varolmamıştır. Türkiye’de o dönemdeki estetik biliminde görülen boşluk bir yana. estetik ve sanat kuramıyla ilgili literatüre de bakıldığı zaman, bunların bilimsel yetersizliklerle dolu olduğu kadar, Batı burjuva estetik ve sanat kuramının sloganı olan “Sanat sanat içindir” gibisine idealist anlayışın eklektik, aktarmacı ve yapay ürünleri olduğu da görülmektedir. Bu nedenle, Nazım Hikmet’in sanat ve edebiyatla ilgili düşüncelerini bütünsellik içinde ele aldığımızda şu çok önemli olguyla da karşılaşmaktayız: Türkiye’de sanat anlayışına, dünyanın sanatsal olarak özümlenişine ilk kez diyalektik maddeci dünya görüşünü ve yöntemini getirmiş, onun benzersiz örneklerini vermiş olan Nazım Hikmet,. Türkiye’de aynı zamanda, bilimsel maddeci sanat kuramı ve estetiğinin de kurucusu olmuştur.

II.

Nazım Hikmet’in dünya sanat tarihi içindeki bu benzersiz yeri, “eski”yi değiştirip “yeni”yi kurma mücadelesinden kaynaklandığı gibi, bunun doğal sonucu olarak, düşünce ile eylem arasındaki ayrılmaz ilişkiden, düşüncenin yaşamda gerçekleştirilmesi mücadelesinden kaynaklanır. Bu yüzden, Nazım Hikmet’e göre, dünyayı dönüşüme uğratma mücadelesinin ayrılmaz öğesi olan sanatçının, herşeyden önce, çağının bu mücadelesine bilinçli bir biçimde katılması gerekir; çünkü, sanatçı, yeni’nin yaratılmasında “yaşamı örgütlendiren” bir kişidir. Dolayısıyla, sanatçının, ilerici, aydınlatıcı olması gerektiği kadar; aynı zamanda etkin (aktif), eylemci, bu mücadelenin güçlüklerine katlanacak yüreklilikte bir kişi de olması gerekir. Bireyin iyiliği ile toplumun genel iyiliği arasındaki uyumlu ilişkinin kurulmasında sanatçı üstüne düşen görevi yerine getirmelidir, tarihin zorladığı yeni insansal bireşimi yaratmalıdır. Nitekim, her çağın en büyük yazarları ve sanatçıları bu nedenle toplumsal olayların hep ön saflarında yer almış oldukları gibi, hep de bu yolda belirli bir dünya görüşüne sahip olmuşlardır.

Dolayısıyla, Nazım Hikmet için, dünyanın sanatsal olarak dönüştürülmesinde başlıca çıkış noktası, sanatçının bu mücadele içindeki dünya görüşüdür. Böyle bir dünya görüşü, belli bir tezlilik taşır, bu tezse, çağımızda “toplumculuk”tur. Buysa, “bugün halkının ve bütün ilerici insanlığın mutluluk ve barış mücadelesi” içinde yer almak, bu uğurda kavga vermek, bilimsel dünya görüşünü tutarak mücadele etmektir. Çağımızda sanatta tezlilik artık sanatta yantutmaya dönüşmüştür. “Dünya tarihinde, çağın sorunları karşısında büsbütün yansız ve edilgin kalmış bir tek büyük yazar göstermek çok güçtür”; bir sanatçı, “nesnel olarak hiçbir zaman yansız olamaz”, “bilinçli olarak taraf tutması” gerekir. Dolayısıyla, Nazım Hikmet, burjuva sanat ve estetik anlayışı için bütünlükle yabancı olan yirminci yüzyıl sanatının, yani, toplumcu sanatın yepyeni bir yasallığı olarak, sanatta yantutma ilkesini ortaya koyarken bunu bir sanatçının ulaştığı en yüksek bilinçlilik düzeyi olarak, bir sanatçının yapıtındaki ideolojik yönün en tam anlatımı olarak ele almaktadır. Böylesine ileriye yönelik, dünyayı dönüştürücü bilinçlilik içinde, hiç kuşkusuz, iyimserlik, sanatçının dünya görüşünün ayrılmaz bir yanıdır. Nitekim, Nazım Hikmet’e göre, “Bütün büyük abideler aynı zamanda büyük müjdecilerdir. Onların herbiri bir devri müjdelemişlerdir”. Dolayısıyla çağımızda sanatçı, insanoğlu tarihinde yeni bir dönemin, toplumculuk döneminin müjdesini vermeli, bu uğurda yaptığı mücadelede geleceğe sahip çıkmalı, geleceğe inançla bakmalıdır. Eski’nin yerine yeni’nin kurulmasında iyimserlik bu nedenle ilerici dünya görüşünün en doğal bir özelliğidir.

Nazım Hikmet’te dünya görüşünün, düşünmenin yöntemi ile yaratmanın yönteminin bir oluşuna şaşmamak gerekir; çünkü, bu ikisi de diyalektik maddeciliğe dayanır. Nazım Hikmet de, bilgi kuramı, mantık ve diyalektik yöntem arasındaki birlikten yola çıkarak, gerçeklikle sanat arasındaki ilintiyi, “diyalektik maddeciliğin güzel sanatlara uygulanması” olarak görmekte, bunu, diyalektik maddeci yönteme bağlı bir yansıma-yaratma ilişkisi olarak ele almaktadır. Nazım Hikmet buna “Diyalektik bir gözle tetkik edilip içine etkin olarak karıştığımız hayatın sanatsal tespiti, yansıması” demekte ve sanatçıyı “Yalnız tespit etmekle kalmayıp, tespit ettiği şeyin değişmesine de etken olur” diyerek açıklamaktadır. Demek ki, Nazım Hikmet’e göre, hayat, insan bilincinden bağımsız olmakla birlikte, insanın eylemselliğini içermektedir; bir başka deyişle, insanın sanatsal olarak nesnel gerçeklikle ilişkisi, insanın eylemselliğini içeren hayatla olan ilişkisidir, sanatın nesnesini işte bu nesnel-öznel ilişki birliği oluşturur. Bu arada, Nazım Hikmet, insan bilincinin nesnel gerçekliği yalnız yansıtmakla kalmayıp, ama aynı zamanda onu yarattığını da vurgulayarak, sanatçıyı dünyayı değiştirici, etkin bir kişilik olarak ele almaktadır. Görüldüğü gibi. Nazım Hikmet, estetik alanına yalnızca bilgi kuramı açısından değil, ama değer bilgisi (aksiyoloji) açısından da yaklaşmakta; sanatta yaratıcı yöntemi diyalektik maddecilik üstüne böylesine temellendirmektedir. Bu diyalektik yöntem, aynı zamanda tikelden tümele (genele), genelden (tümelden) tikele gidip gelen bir tümevarım-tümdengelim, soyutlama-somutlaştırma yöntemini de içermekte, gerçekliği çok-yönlülüğü içinde verebilmenin yollarını göstermektedir. Ancak böylesine bir yöntem, bize gerçekliğin çok-karmaşıklığını, yaşamın çok-yönlülüğünü; gerçekliği bütün derinliği, genişliği ve boyutlarıyla sanatta yansıtabilme, onu sanatsal olarak özümleyebilme olanağını bize verir. Maddeci diyalektik yöntemin, kendi özüne aykırı biçimde, yani, gerek önyargısal ve katı, gerek saptırıcı ve salt relativ biçimde uygulanması ise, sanatta sekterliğe, dogmatizme ve revizyonizme yol açar. Buysa, sanatta “en büyük düşman”, “en büyük tehlike” oluşturan yöntemlerdir. Çünkü “gerçek sanat, yaşamı tüm karmaşıklığı içinde veren sanat” olup, bunu sağlayacak biricik yöntem gerçekçiliktir. “Gerçekliği etkin olarak, bütün karmaşıklığı ve akışıyla, kendi gelişmesi içinde yansıtan gerçekçilik devrimci sanatın temel ilkesi” ve “en ileri edebiyatın bayrağıdır”; çünkü, gerçekliği tüm somut bütünselliği içinde verdiği kadar, kendi devrimci gelişmesi içinde de görerek verir, dolayısıyla gerek biçimciliğin, gerek natüralizmin karşısında yer alır. Böylece, ne yaşamla özdeşleşerek, ne de yaşamdan soyutlaşarak, yaşamın somut bir modelleştirilişi, yaşamın kendi bütünselliği içinde çok-yönlü kuruluşu haline gelir. Bu modellendirmenin, yani yaşamın yeniden yansıtılarak yaratılmasının başlıca bir yolu, yaşamın ve insanların tipiklik içinde verilmesine dayanır. Gerçekçiliğin başlıca bir kategorisi olan tipiklik, soyutlama-somutlaştırma diyalektiğinin birliğini kendinde içerir. Bir başka deyişle, sanatçı, tarihsel-toplumsal gelişmeleri olduğu kadar insanı da ancak kendi tipikliği içinde somut olarak verebilir. Tarih düzeyinde, bu, göçmekte olan ile-gelmekte olan’ın diyalektiğini görebilmek, insanoğlu tarihinde değişen’in verilebilmesiyle kalıcı olan’ın yaratılabilmesi demektir. O halde, sanatçı ancak bu değişimi, yani, çağını geleceğin toplumu açısından görebildiği sürece çağındaki tipikliği bulabilir.

Nazım Hikmet, sanatta yaratıcı yöntem ile sanatın yapısı arasındaki diyalektik ilişkiye geçerken, “toplumcu gerçekçiliğin bir biçim sorunu değil, bir dünya görüşü” olduğunu vurgulayarak, yani, dünya görüşünün bir sanat yapıtının içeriğinde dile geldiğini belirterek, böyle bir içeriğin, sanatsal yaratıcı yöntemin kendi bir gereği olarak çok çeşitli biçimlere yol açacağını söyler: “İçerik toplumcuysa eğer, varsın milyonlarca biçim olsun”, “böylelikle insanca, en insanca, en insancıl ve çok karmaşık idealler” çok daha iyi verilebilir. Burada, Nazım Hikmet, biçimin içerikten görece bağımsızlığını ortaya koyarak, toplumcu gerçekçiliğin tek-biçimliliğe indirgenemeyeceğini vurgulamakta; öte yandan, sanatın yapısında asıl belirleyici öğenin içerik olduğunu da ortaya koyarak, içerik ile biçim arasındaki gerçek diyalektik ilişkiyi bizlere açıklamaktadır. Bu diyalektik ilişkiyi somut bir örnekle şöyle açıklar Nazım Hikmet: “Öyle içerikler vardır ki, onlarda kafiye istemez, konuşma dili ve ahengi ve imkanları yeter; bazı içerikler de vardır ki kafiye ister, kafiye de çeşit çeşit olabilir, kafiye imkânları da hudutsuzdur ve bazı içerikler vardır ki daha soyut bir dil ister.” Burada, Nazım Hikmet, aynı zamanda, sanatsal anlatım araçlarının, sanat dilinin, bir başka deyişle, sanatın semiotik yönünün nasıl yine içeriğe bağımlı olduğunu, başlı başına bir kurulma-(konstrüksiyon) olmadığını gösterisiyle, aslında, günümüzde de çok önemli olarak, maddeci estetiğin bilimsel derinliğini kanıtlamaktadır. İşte, biçimin içerikten görece bağımsızlığı, biçimin etkin bir öğe olarak alınışı. Nazım Hikmet’e göre, sonunda, “üslup zenginliği’ne yol açar: “İçeriği aktif olarak en uygun çerçevesinde biçimleyecek olan üslubun ne kadar çok taraflı olması gerekir.” Nazım Hikmet burada yine çok önemli bir noktaya açıklık getirmekte, biçim ile üslup arasındaki ayrımı ortaya koyarak, bu ikisini bir ve aynı şey olarak görmenin sanatta dogmatizme ve tekbicimliliğe yol açacağını işaret etmektedir. Ama. aslında, “biçim ile içerik bir birliktir”, bu nedenle de, önemli olan “bütünün uyumunu, mimarisini yapabilmek”tir. Nazım Hikmet, sanat yapıtına sistemsel, bütünsel bir açıdan yaklaşırken, onun bir başka özelliğine, yani, sanat yapıtının bildirimsel (informatif) yönüne de dikkati çekerek, bunun sanat yapıtının gerek konstrüktiv ve semiotik, gerek içeriksel yönüyle olan ilişkisini vurgular. Nazım Hikmet’e göre, bir yapıtın üslubu ile o yapıtın bildirimi arasında diyalektik bir bağlantı vardır. Örneğin, “Tolstoy’un, Gorki’nin üslupları temiz işlenmiş üsluplar ise bu her ikisinin de insana, okuyucuya saygı beslediklerinden ve muhtevalarının aydınlık, inanmış, marazilikten uzak bulunuşundandır”; çünkü, “realist edebiyatın en ön planda tutulması lazım gelen tarafı, tesirciliği, öğreticiliği, okuyucuyu hayatta, pratikte daha müessir kılabilmek için ona yol göstericiliğidir.” Görüldüğü gibi, Nazım Hikmet, sanat yapıtında içerili bildirimin (mesajın) işlevselliğini, üslup özelliği ile karşılaştırmaktadır; bir yapıtın yapısındaki bildirim ne denli yoğun, kapsamlı ve ileriye yönelikse üslubu da o denli çok-yönlü, ama açık ve yalın olacaktır. Ne var ki, “bunu çok ustaca bir surette yapmak lazımdır; “aksi takdirde roman roman olmaz, şiir şiir olmaz, sadece panfile, yahut vaiz ve nasihat olur.” Demek ki, sanatta, pedantikliğe ve didaktikliğe düşmemek, “demagojiden sakınmak”, salt propaganda haline gelmemek gerektiği kadar; açık yalın ve sahici (otantik) olmak ve okuyucuya yol göstermek, onu aydınlatmak gerekmektedir.

Nazım Hikmet’in burada sanatın toplumsal işlevselliğinden, halka yakınlığından, sanatın yapısı ile okuyucu arasındaki iletişimsel (komünikativ) bağdan söz ettiği açıkça ortadadır. Nitekim, Nazım Hikmet için, bir sanat yapıtı “geniş faydalar sağlayan, yurda yararlı” bir yapıt olmalı; “Türk halkı, sevgili memleket ve bütün namuslu insanlar için onlara layık büyük, namuslu eserler verilmelidir.” Burada da, Nazım Hikmet sanatın toplumsal işlevselliğinden söz ederken, sanat yapıtlarının halka indirgenmesinden değil, onlara “layık” yüksek düzeye çıkarılmasından söz etmektedir. Bu ikisi de, yani, sanatta “halka hizmet” ile “belirli bir dünya görüşünü savunmak” birbirinin ayrılmaz koşuludur. Çünkü, “bir toplumcu şairde memleket ve halk sevgisi konkre”dir, gerçekçilikten kaynaklanır. İşte, Nazım Hikmet için, dünyanın sanatsal olarak özümlenişi böylesine karmaşık bir diyalektik ilişkiler bütününü oluşturur.

III.

Nazım Hikmet’e göre dünyayı sanatsal olarak özümlemenin yasaları ve yöntemi bir, ama anlatım yolları, hiç kuşkusuz, farklıdır; “Sanatlar arasında Çin setleri yoktur. Bunlar bir bütünün parçalarıdır… Bunun aksini iddia etmek bilgilerimiz arasındaki diyalektik bağı görmemek demektir.” İşte, sanatlar, gerçekliği özümleme biçimimize göre birbirinden ayrılırlar; yoksa, aralarında birbirini bağlayan temel bağlar vardır. Nazım Hikmet’i önemli bir sanat kuramcısı ve estetikçi yapan en büyük özelliklerinden biri de onun bu bireşimci (sentezci), bütünsel düşünce özelliğidir. Sanata, örneğin, “edebiyat-merkezci” olarak bakmayışı, (özellikle mimari ve sinemaya ayrı bir önem verişi), sanatı kendi tümelliği İçinde görüşü, Nazım Hikmet’in sanat türlerinin özelliklerini çok iyi saptamasına ve bunlar arasındaki karşılıklı iç bağıntı ve ilişkileri görmesine olanak sağlamıştır.

Nitekim söz konusu edebiyat olduğu zaman da şöyle der Nazım Hikmet: “Şiirinden, masalından, dini menkıbelerinden modern romanına kadar bütün edebiyat şekilleri birbirine bağlıdır ve hepsi ana hatlarında anlatmak, hikaye etmek sanatıdır. Şiir de hikaye eder, masal da, roman da, piyes de, senaryo da; hatta bu hikaye ediş meselesi bir bakıma resme, heykele, musikiye ve hatta mimarlığa da şamildir. Zaten, kısacası, sanat yapmak; anlatmak, hikaye etmek demektir. Çeşitleri birbirinden ayıran şey ana hattında hangi vasıtalarla, hangi teknikle hikaye edilişindedir.”

“Hadiseyi şiir, hikaye, roman, tiyatro senaryosu başka başka mikyaslarda, hava ve derinliklerde verirler.” Nazım Hikmet, sanatları kendi anlatım araçlarına ve tekniklerine göre ayrımlarken, bunları tarihsel bir gelişme içinde de görerek açıklar. Çünkü eğer sanatları birbirine bağlayan temel yasalar varsa bunlar mutlaka tarihte değişime uğrayacak, dolayısıyla değişik biçimler ve özellikler kazanacaktır. Burada da Nazım Hikmet’in sanat türlerine nasıl tarihsel bir gözle baktığını; onların tarihsel koşullanmaları içinde nasıl diyalektik bir değişime uğradıklarını, sanatın gelişmesi ile sanatın yapısı arasındaki ayrılmaz ilişkiyi açığa koyduğunu görmekteyiz. Örneğin, “Belirli, toplumsal dönemler ve ekonomik ortamlardaki şiir şekli olan aruz ve hece vezinleri ve kafiye sistemleri toplumsal dönemin gelişmesi, ekonomik ortamın değişmesiyle yıkılmaya başladılar. Bu yıkılış ilk önceleri eski şekillerin kendi içinde oldu.” Öte yandan, toplumsal ilişkilerin değişime uğramasıyla sanayi de gelişmiş, sonunda “bileşik hikayeye göre bir şekil gerekmiş, roman meydana gelmiş”tir. İşte Nazım bu gibi saptamalarla çeşitli sanat türlerinin tarih içinde gelişmesini olduğu kadar, karşılıklı etkileşmelerini de ortaya koyarak sonunda sanatların çağımızdaki yerini saptamaya çalışır. Sanatlar önce sinkretik (ayrımlaşmamış} bir yapıya sahiptirler; örneğin, şiirle müzik içiçeydi, ama sonra, birbirinden gittikçe ayrımlaştılar. Nazım Hikmet için burada bütün sorun, sanatlardaki bu ayrımlaşmayı yeniden, daha yüksek bir aşama içinde, yeni bir bileşime ulaştırmak; günün gereklerine karşılık veren bir bireşimi oluşturmaktır.

Bu nedenle de Nazım Hikmet, böyle bir bireşimi, hem sanatlar arasında, hem de her bir sanat türünün kendi içinde gerçekleşmesinin olanaklarını arar. Koşuklu yazı ile düzyazı arasında ortak bileşimler oluşabileceğine işaret eder. “Eskiden şiir elemanlarıyla düzenlenmiş hikaye ediş tarzlarını tez kabul edersek, bunun antitezi, nesir tekniğiyle yazılmış… roman” olup, “bunun bir bireşimi gerekmektedir” ve “bu bireşim başka bir nitelik olacak”, bir başka deyişle, koşuklu anlatımla düzyazılı anlatım içice içerecektir, Öte yandan, sanatların kendi içlerinde de çağına uygun bireşimlere ulaşabileceğini vurgulayan Nazım Hikmet, örneğin, resimde “bileşken natüralizm”den söz ederken, tiyatro’nun da açık biçim özellikleriyle kapalı biçim özelliklerinin bir bireşimini yapması gerektiğini söyler.

Sanat türlerine böylesine, tarihsel-toplumsal gelişmeye bağlı yapısal oluşum açısından bakan Nazım Hikmet, sanat türlerinin kendi özelliklerine de büyük bir yetkiyle eğilmiş, inceden inceye bir çözümlemesini yapmıştır. Sanat türlerinin kendi içlerinde, gerek içerik, gerek biçim acısından gösterdikleri özellikleri; sanat türlerinin kendilerine özgü sanatsal anlatım araçlarını ve “dilleri”ni, dolayısıyla her sanat türünün kendine özgü kurulma biçimlerini açıklayarak, sanatları çözümlemenin benzersiz örneklerini vermiş; sanat türlerinin yaratımsal ilkelerini ortaya koymuştur. Burada, Nazım Hikmet’in işaret ettiği çok önemli bir nokta da, tarihsel gelişimi içinde kendi türlerinde devrimsel bir dönüşüme uğrama durumunda olan sanatların kendi geçmiş bütün biçim özelliklerinden ve olanaklarından yararlanmaları konusudur. Bütün sanat türleri böylesine daha yüksek bir aşamaya geçebilmek için daha önceki biçimsel özelliklerini kendi İçlerinde özümleyerek yeni bir devrimsel niteliğe ulaşmalıdırlar. Burada, toplumcu gerçekçiliğin gereği, biçimde çok-yönlülüğün bir başka açıdan ortaya konuşunu gördüğümüz kadar; sanat türlerinde de devrimsel aşamaların ancak geçmişin sanatsal mirasından yararlanılarak yapılabileceğinin vurgulandığını görmekteyiz.

IV.
Nasıl “insanoğlu düşüncesi ve kültürünün iki bin yılı aşan gelişmesi boyunca değerli olan ne varsa hepsinin özümlenerek yenileştirilmesi” gerekiyorsa, Nazım Hikmet de “bugünkü gerçek sanatçı insanlığın bütün mirasına sahip çıkmalıdır” diyerek, gerek toplumcu sanatçının, gerek toplumcu sanat ve toplumcu gerçekçiliğin en büyük özelliğini ortaya koymuş; sanatta devrim ile bireşim arasındaki diyalektik bütünlüğü tarihsel olarak temellendirmiştir. Çünkü “kültürün yükselmesi, onun durmadan değişmesi ve daha yüksek gelişme aşamalarına yükselmesi” olup, “bu değişmeler devrimsel değişmelerin uzantısıdır”; dolayısıyla, “her devrim… yeni biçimler yaratılması anlamına gelir. Öyle ki, bu suretle insanlar daha yüksek bir kültürel gelişme aşamasına ulaşırlar.” Onun için insanoğlu tarihindeki en yüksek devrim aşamasını karşılayacak kültür ve sanatsal yaratımların kendinden öncekileri büsbütün özümleyebilmesi, yani, sanatsal kültür mirasını sahiplenmesi gerekir.

Nazım Hikmet sanatta insanlık kültüründen sözederken “bütün insanlık tabirine” dikkat çeker; “Bütün insanlık, yalnız Avrupa, yalnız Eski Yunan, Roma, Rönesans değildir. Asyalıysa, Avrupalıysa, Afrikalıysa, eski yeni Amerikalıysa bütün dünyadır. Çin, Japon klasikleri, Hind, İran, Türk klasikleri ve halk sanatçıları, genel olarak bütün bu ülkelerin insanlık kültür hazinesindeki payları, Avrupa’nın payından hiç de aşağı değildir.” Görüldüğü gibi, Nazım Hikmet, sanatsal kültür konusunda çok önemli bir noktayı öne çıkarmakta; Batı burjuva kültür ideolojisinin ve onun uzantısı olan “kültür emperyalizmi”nin karşısına Doğu kültür ve sanatlarının özgünlüğünü ve evrensel değerini koymaktadır. Böylece, Nazım Hikmet, aynı zamanda, sanatta ulusal-olan ile evrensel-olan arasındaki diyalektik bağıntıyı da vurgulamaktadır: Her ülke için tarihsel olarak belirlenmiş ulusal biçimler vardır; örneğin, Türkiye’de, ulusla, halkla birlikte evrilen özel bir biçim karşılık verir her döneme. Ama farklı ulusların kültürleri arasındaki etki değişimleri ortaya çıkar ve her ulusal biçimde bir ya da birçok başka ulusun bir ya da birçok unsuru bulunabilir, ona evrensel nitelik veren şey de budur.” Bu nedenle, Nazım Hikmet’e göre, çağımızın gerçek sanatçısı, hem kendi ulusunun geçmiş sanatsal kültür mirasından, hem de başka ulusların sanatsal kültür mirasından bireşimci bir biçimde yararlanmalıdır. Onun için, “Yalnız kendi edebiyatımın değil, Doğu ve Batı edebiyatının bütün ustalarını usta bildim” der Nazım Hikmet.

Nazım Hikmet’in kültür mirasına bakışı, hiç kuşkusuz, bireşimci bir gözledir; yani, gelmiş geçmiş bütün sanat tarihine eleştirel bir acıdan yaklaşıp, bunların en ilerici, yeni devrimci sanata en çok olanak tanıyıcı örneklerinden yararlanarak sanat tarihinin bir tasnifini ve çözümlemesini yapmaktır. Kendisinin ortaya koyduğu bu eleştirel ilkelere göre, örneğin, “Yazarlar, soyut değil, somut olarak değerlendirilmeli, incelenmeli, yani bir insan, bir yazar, yaşadığı devir, içinde bulunduğu ülke, sınıf, zümre, çevre gözönünde tutularak… incelendikten sonra, o devrin, o memleketin, o sınıfın imkanları içindeki başarılarına göre hakkında bir yargı verilmeli.” Görüldüğü gibi, Nazım Hikmet, sanat tarihine tarihsel ve diyalektik maddeci bir gözle bakılması gerektiğini ortaya koymakta; belli sanatsal dönemlerin olduğu kadar, belli sanatçıların ve yapıtlarının da yine nasıl bu bakış açısı altında incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Böylece, Nazım Hikmet, yalnız sanatsal yaratımlar alanında değil, ama sanat tarihinin ve sanat eleştirisinin kendi alanı içinde de maddeci diyalektik yöntemi uygulamakta ve ancak bu yöntem dolayısıyla sanat tarihinde sağlıklı bir bireşime varılacağını, yani, sanatsal kültür mirasının nasıl özümleneceğini göstermektedir. Çünkü, böylesine bir bireşim, yadsımaya (inkâra) değil, derinden inceleme ve çözümleme sonucu edinilecek deneyimlerle sanatta zenginleşmenin yolunu açmaya dayanmaktadır.

Dolayısıyla, Nazım Hikmet, sanat ve edebiyat tarihine bu bireşimci gözle bakarken, sanatçı ve yazarları kendi içlerinde bulundukları tarihsel dönem, toplumsal sınıf ve ideolojinin süzgecinden geçirmekte; nesnellik ile yantutma arasındaki diyalektik birlik doğrultusunda sanat tarihinin bir değerlendirmesini yapmaktadır. Bu nedenle, gerçekçi ve devrimci yazarların katkılarını ortaya koyarken, gerçekçi ve devrimci olmayan öbür büyük sanatçıların da özelliklerini açığa çıkarmakta, ama tarihsel ve ideolojik olarak sınırlılıklarını ve çelişkilerini de göstererek, böylesine sanatçıların deneyimlerinden ne ölçüde yararlanılabileceğini ortaya koymaktadır. Bu acıdan bakıldığında Nazım Hikmet’İn karşımıza aynı zamanda tam nitelikli bir sanat ve edebiyat eleştirmeni olarak çıktığını da görmekteyiz.

Nazım Hikmet’in bütün dünya sanatsal ve edebi kültür mirasından yararlanma kaygısı, hiç kuşkusuz, onu bütün bir sanat ve edebiyat tarihinin en büyük ve önemli temsilcilerini ele almaya götürmüştür. Ama, çok doğal olarak, Nazım Hikmet, sanat ve edebiyat tarihi içinde en çok gerçekçi ve devrimci yazarlara önem vermiş; özellikle de, devrim kuşağının bir temsilcisi olarak, bu dönemin yakınlık içinde olduğu büyük ustalarına saygınlık duymuş; bütün bu sanatçıların yaratıcılıkları ve yapıtlarıyla ilgili çok önemli saptamalarda bulunmuştur.

Nazım Hikmet’in dünya sanatsal ve edebi kültür mirasını özümleyişi içinde Türk sanat ve edebiyat tarihi üstüne yaptığı değerlendirmeler, hiç kuşkusuz, ayrı bir önem ve özellik taşır. Türk sanat ve edebiyat tarihini, çok doğal olarak, dünya sanat ve edebiyat tarihinin ayrılmaz bir bileşken parçası olarak gören Nazım Hikmet, özellikle, Türk sanat ve edebiyatının, başlıcalıkla da Türk şiirinin dünya sanatsal kültürü içindeki yüksek düzeyde niteliğini vurgulayarak, taşıdığı önemi evrensel planda ortaya koyar. Hiç kuşkusuz, Türk sanat ve edebiyat tarihine de bakarken, Nazım Hikmet, bunu yine bireşimci bir gözle yaparak; nesnellikle yantutma arasındaki ayrılmaz bağı korumaya çalışır. Başka bir deyişle, Türk sanat ve edebiyatında da eskinin bir değerlendirmesini yaparken, geçmiş dönemlerin başlıca temsilcilerini eleştirel bir yaklaşımla çözümleyip, onlardan yararlanılması gereken özellikleri ve değerleri ortaya koyarken, sınırlılıklarını ve çelişkilerini de ortaya koyar. Çağdaş Türk sanat ve edebiyat tarihini de toplumcu gerçekçilerle karşıtları arasında yürütülen bir mücadele olarak görür ve toplumcu gerçekçi yazarları savunarak onların sanatsal deneyimlerinin gelişmesine ışık tutar.

Özellikle bu konuda, yani, çağdaş Türkiye’de ilerici, gerçekçi ve nitelikli sanatçıların yetişmesinde Nazım Hikmet’İn aydınlatıcı, öğretici, yol gösterici, destekleyici rolü çok büyüktür. Nitekim büyük bir umut ve güvenle bağlandığı bu sanatçılar için tahminlerinde de yanılmamış; “Göreceksiniz, Türk kültürüne büyük hizmetlerde bulunacaklar. Adları Türkiye sınırlarını aşacak” dediği sanatçılar, bugün dünyaca ünlenmişler; Türk sanat ve edebiyatının “dünyada ileri saflarda yer tuttuğu”nu kanıtlamışlardır.

Nazım Hikmet’İn Türk sanat ve edebiyat tarihine gerek geçmişi eleştirel ve bireşimci bir gözle özümleyerek bakışı, gerek gününün sanatsal deneyimlerini geleceğin açısından yorumlayarak ortaya koyuşu ve tümünü dünya sanatsal kültür bağlamı içinde değerlendirişiyle, Türkiye’deki bilimsel maddeci sanat ve edebiyat eleştirisinin temellerini böylece atmış olduğu gibi; ulusal kültürlerin katkılarıyla evrensel sanat ve edebiyat kültürünün de nasıl zenginleştiğini yine bilimsel maddeci sanat kuramı ve estetiği içinde ortaya koymuş olmaktadır.

NOTLAR

(1) Burada birkaç noktaya önemle değinmek isteriz. Birincisi, Kemal Tahir’in “Mahpusaneden Mektuplar”a Önsöz’ünde belirttiği gibi, “Mahpusluğu dışında da, Nazım Hikmet, aralıksız, izlenip gözetlenmiş, evi üst üste basılıp kitaplar ve müsveddeleri alındığı için, çalışmalarına yardımcı bir kitaplığa sahip olamadığı gibi, ‘Kırpıntı Bohçası’ dediği müsveddelerini bile, sürekli olarak eli altında bulunduramamıştır. Tarih, edebiyat, sanat, felsefe, ekonomi, sosyoloji üzerindeki düşüncelerini düzenli olarak açıklayamaması bundandır.”

İkincisi, yine bilindiği gibi, Nazım Hikmet’in gerek kendi yapıtları, gerek kendi üstüne yazılan yapıtlar, ancak (28 yıllık bir aradan sonra) 1964’ten bu yana Türkiye’de yayınlanmaya başlamıştır. Dolayısıyla, kendisiyle ilgili tüm yapıt ve belgeler günışığına çıkmadan, Nazım Hikmet’in bir sanat kuramcısı ya da estetikçi olarak bu çok önemli yanıyla ilgili çalışmaların yapılabilmesi de, hiç kuşkusuz, olanaksız kalmıştır.

Nitekim, bizim bu çalışmamız da ancak Türkiye’de kendisiyle ilgili olarak yayınlananlardan yararlanılarak yapılabilmiştir. Kuramsal düzyazıları henüz ‘Tüm Yapıtları’ içinde yayınlanmamış olduğu gibi; Moskova’daki ‘Nazım Hikmet Arşivi’ndeki belgeler de daha tam olarak günışığına çıkmamıştır. Ayrıca kendisinin, gerek çok uzun yıllar hapishanede, gerek yurtdışında yaşamış olması, yazılarının da bir bütünsellik içinde biraraya getirilmesine olanak tanımamıştır. Nazım Hikmet’in bu tüm yazıları genelinde şöyle bölümlenebilir: 1) Gençlik yazıları (1925’ten 1938’de hapse girişine kadarki, çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan yazıları); 2) Hapishane yazıları (1938’den 1950’ye kadar hapishaneden yakınlarına, sanatçı dostlarına yazdığı mektuplar; 3) Yurtdışındaki yazılan (özellikle Sovyetler Bîrliği’nde geçirdiği yıllarla öbür ülkelere yaptığı gezileri sırasında yazı ve konuşmaları, ki bunlar genel olarak başkalarının ‘anıları’ olarak yayınlanmış olup, elimizde en az bulunan belgeler de bu üçüncü bölümlemeyle ilgilidir. Örneğin, Prag Radyosu’nda yaptığı ve Bulgaristan’da çıkan “Yeni Gerçek” gazetesinde yayınlanan konuşma dizisi, Budapeşte Radyosu’ndaki konuşmalar ve buna benzer nice başka belgeler elimize geçmediğinden bu çalışmada yer alamamaktadır; kaldı ki Türkiye’de de bazı araştırmacıların elinde burada yer alamamış daha başka belgeler olduğunu da belirtmeliyiz.

Son olarak da şunu belirtelim, Nazım Hikmet, sanatla ilgili düşüncelerini çoğu zaman doğrudan doğruya kendi yapıtlarının içinde de dile getirmiştir; ama, özgün sanatsal yaratımlar olması dolayısıyla bu tür alıntılara bu çalışmada, doğal olarak, yer vermedik.


alıntı: insanokur

Sayın Aziz Nesin... Söyleşiler'den derleme

.

YAZARLARIN İŞLEVİ / SİZİ ETKİLEYEN YAZARLAR ...

Bana göre paradoks, orijinal (özgün) görünmek için orijinal olmaya özenmektir. Oysa özgünlüğün amacı özgün görünmek değil, önceden bilinen herhangi bişeyin bilinmeyen bir başka yüzünü bulup onu yeni bir biçimde göstermektir. Özgün olayım derken paradoksa düşen yazarlar çoktur. Ben hep yalından ve çok bilinenden yanayım. Örneğin benim için dünyanın hiç modası geçmeyen en güzel dizesi, şimdiye dek ençok söylenmiş ve en yalın söz olan “Seni seviyorum” sözüdür. “İki kere iki dört eder” sözü de çok yalın ve çok söylenmiş olduğundan benim için şiirdir. Binlerce yıllardan beri söylenmiş bu yalın sözlerin şiir olmaları, o sözlerin söylendiği durumdan ileri geliyor. Örneğin iki sözcüklü o çok yalın “Seni seviyorum” sözü öyle yer, öyle zaman ve öyle koşulda söylenir ki, o söz birden şiirleşiverir.
Herkesin yıllardan beri kullandığı, yine de hiç eskimeyen, modası hiç geçmeyen o yalın olan sözleri yeğlediğim için, çağımızda yazarların işlevinin ne olduğu ve ne olması gerektiği sorusuna yıllardan beri verilmiş olan yanıta katılıyorum. Bu konuda hiç de özgün olmak istemiyorum.
Yazarların işlevi, çağının tanığı olmakla kalmayıp tanığı olduğu çağını yorumlaması ve yorumlamakla da kalmayıp yapıtlarıyla, önce kendinden başlayıp, çevresine, ortamına, halkına, giderek bütün dünya insanlarına tarihsel gelişim doğrultusunda ve estetik ölçü, biçim ve biçemlerle, değişme ve değiştirme özlem ve istemini vermektir. Yazar, başta kendi olmak üzere okurlarını kendilerini ve koşullarını değiştirmeye özendirmelidir yapıtlarıyla. Çünkü her yaşanan zaman, uzun vadede yaşanılacak zamandan kötüdür. Yazarlar, o iyi ve güzel geleceği ivmeleştirmeye çalışanlardır. Buyüzden zamanı durdurmaya, olan durumu olduğu gibi korumaya çalışan iktidarlarla sürekli çatışma içindedirler.
Bir okur, iyi bir kitabı okuduktan sonra o kitabı okumadan önceki durumuna göre kendinde bir artım duyumsamalı, kendini ve ortamını, giderek toplumsal yapıyı değiştirme istemi duymalıdır. Bence yazarın işlevi budur ve olmalıdır. Beni çağımın sorumunu duymam bakımından etkilemiş olan yazarlar, başta Nâzım Hikmet olmak üzere, Tevfîk Fikret, olumsuz yanlarını da bilerek Abdullah Cevdet’tir. Etkilerinin bilincinde olamadığım daha başka yazarlar da olabilir. Üzerimdeki olumlu etkisi yüzünden kendimi Nâzım Hikmet’e hep borçlu duyumsamışımdır. Nâzım5ın üzerimdeki etkisi daha çok düşünsel yönden olmuştur.
Bana çağımın sorumunu duymam gerektiğini anlatan, öğreten dünya yazarları pekçok. Örneğin Zola, Victor Hugo, Tolstoy, Saltikov Sçedrin, vb… Ustam olarak benimsediğim favori yazarım Çehov’dur.
Söyleşiyi yapan: İlhan Alkan, Nesin Vakfı,30 Eylül 1987
Bilim ve Sanat Dergisi, Kasım 1987
Kaynak Kitap: İnsanlar Konuşa Konuşa / Söyleşiler, Aziz Nesin, Nesin Yayınevi, Eylül 2012, sayfa 16-17


KİTAPLARINIZI NASIL YAZARSINIZ...

— Kitaplarınızı nasıl yazarsınız, efendim?
Kâğıtlara eski yazıyla yazarım.
—Yani daktilo kullanmaz mısınız?
Kullanırım ama sonra kullanırım. Önce kâğıda el yazısıyla eski Türkçe olarak yazarım. Sonra onu gözden geçirip bir başka kâğıda yeniden eski Türkçe olarak yazarım. Ondan sonra daktiloyla yazarım. Sonra bunu da bikez daha daktiloda yazarım. Yani enaz dört kez yazıyorum.
- Bir şeyi en az dört kez yazmak sizin çapınızda bir yazar için çok olmuyor mu?
 Doğru söylediniz. Aslında sanıldığının tersine, ben çok zor yazıyorum. Yani ben kolayca yazan bir adam değilim. Ama bütün boş zamanlarımı yazmakla geçirdiğim için, çok yazmamın nedeni odur. Ama ben kolay okutan bir yazarım. Onun için karıştırıyorlar birbirine. Yani bir yazının kolay okunması, o yazının kolay yazıldığını göstermez. Tam tersine eğer bir yazı kolay ve rahat okunabiliyorsa, yazar o yazının veya o kitabın üzerinde çok çalışmış çok yorulmuş demektir. Ben gerçekten çok yorulurum, Örneğin şurada bir öykü var. Bu öyküyü 1965 yılında kurmuşum. Ben onu ancak bir hafta önce yazabildim. Size şunu da söyleyeyim romanlarımı beş altı kerede yazarım. Oyunlarımda ise, onbeş yirmi kez yazdıklarım olmuştur. Yani zannettiklerinin tersine, ben çok zor yazan bir yazarım. Dün çok basit bir yazıyı üç kez yazdım. Ayrıca daktiloya da çekmedim. Eğer çekseydim, dördüncü kez yazılmış olacaktı.
—Peki eski Türkçe yazmak daha mı kolay oluyor? Niçin eski yazıyla yazmayı tercih ediyorsunuz?
Birincisi alışkanlık var. İkincisi ise benim elimde 1950 yılından beri yazar hastalığı var. Kramp var. Bu psikolojik bişey. Ben çok yazdığım zaman, elim direniyor benim.
—Yazmamak için mi direniyor?
Evet, yazmamak için direniyor. 1950 yılında hapishanede başladı. O zamandan beri çekiyorum ben bunu. Onun için de, tükenmezle değil yumuşak kalemle yazabiliyorum. Psikolojik bişey ama bunu bitürlü yenemiyorum. Bu nedenle de, aslında benim yazım çok güzel olduğu halde, çok çirkin yazıyorum. Öyle ki, aradan bir yıl geçse kendim okuyamam. Bu yüzden de, eski Türkçe yazınca bana daha kolay geliyor.
— Peki kitaplarınızın çatısını ve konusunu kafanızda önceden uzun uzun oluşturuyor musunuz?
Evet, kesinlikle öyle. Onun için benim bütün kitaplarım, öykülerim, bütün yazılarım on onbeş yıl bekler. Birdenbire yazdığım bir yazı yoktur. Yazı benim kafamda önce gelişir ve oluşur. Yazıncaya kadar, aradan yıllar geçer. Onun için, ben öldüğüm zaman ileride yazılması gereken yüzlerce, binlerce şey kalacak. Bunların çatısı var, ana hatları kafamda var, notları dosyalarımda var.
—Ama siz öldükten sonra bunları birileri yazabilir mi?
Hayır, hiçkimsenin işine yaramaz.
72 Yaşındaki Aziz Nesin’e Göre, Söyleşiyi Yapan: Emin Çölaşan, Hürriyet Gazetesi, 1 Mart 1987
Kaynak Kitap: İnsanlar Konuşa Konuşa / Söyleşiler, Aziz Nesin, Nesin Yayınevi, Eylül 2012, sayfa 198,199


6 Ocak 2014 Pazartesi

Türk Edebiyatı Nereye Gidiyor?

.


TÜRK EDEBİYATI NEREYE GİDİYOR (2012 - HAZIRLAYAN ERKAN ARAZ)

Gültekin Emre - Şair

Benim şiir yazmaya, yayımlamaya başladığım 70’li yıllarda durumun daha başka olduğunu düşünüyorum bugüne baktığımda. Farklı bir coşku ve ilgi vardı şiire, şaire, şiir/edebiyat dergilerine, şiir kitaplarına. Günümüzdeki anma günlerininin içler acısı durumunu gözümün önüne getiriyorum da, içim acıyor, tüylerim diken diken oluyor! 70’li yıllarda, ünlü bir şairimiz için, bir anma günü yapıldığında, önce gençler gelirdi salona. Öyle kalabalık olurdu! Bugün gençler çoğunlukta, ama ortada yoklar. Anma günlerinde salonlar bomboş! Birkaç şiir yazan bile kitap çıkarma derdinde bugün. Olmadan, olgunlaşmadan, acemilik çekmeden, kendi şiir kanalını açmadan (oluşturmadan), edebiyat ortamımızın dikkat çeken dergilerinde şiirlerini yayımlatmadan... kitap çıkarma hevesine kapılan gençlere ne demeli! Öyle çoklar ki! Üstelik en yakın arkadaşlar bile birbirlerinin kitabını, şiirini görmezden geliyor. Başkalarının yazdıklarından haberleri yok. Şiirinin yayınlandığı sayının dışında dergi almıyorlar. Nüfusumuz artıyor ama dergi, kitap okuru azalıyor. Şiir yazan çoğalıyor bir yandan da. Cahil bir ortam! Herkesin birbirine “hocam” diye seslendiği, kısır bir ortam. Eskiden şair ve şiir mekânları vardı. Varlık’ın ekim sayısında Haydar Ergülen kendi “Şiir Mekân”larından söz ediyor. Eskisi gibi edebiyat, şiir mekânlarının olmadığını duyuyorum İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de yaşayan şair arkadaşlarımdan. Verimli şair, yazar buluşmaları da tarihe karışmış. Oysa Berlin’de şairler, yazarlar yeni yapıtlarını tartışacakları mekânlarda buluşmayı hep sürdürüyorlar. Yapıt üzerindeki eleştirilerden alınmıyor kimse, küsmüyor. Bizde, sıkı mı birini topluluk önünde eleştir bakalım! Gör başına neler gelir! Gençliktir bu ferman dinlemez ama sürekli övülmeyi beklemek de olur mu? Ülke, gençler paramparça. İstanbul’da eski Babıali kalmadı, yok oldu. Darmadağın oldu yayınevlerinin, dergilerin, gazetelerin mekânları ülkemiz gibi. Okur yazar buluşması için neler yapılabilir, bilmiyorum. Aslında kitap fuarları, imza günleri, söyleşiler, yazın belediyelerin düzenlediği şiir etkinlikleri... okur şair, yazar buluşması için yeterli olmalı. Bu konuda yayıncılar, etkinlik düzenleyicileri dertli, yakınıp duruyorlar hep. Demek, okurda bir şeyler var, yani eksiklikler. Okurun niteliği değişmeli artık. İyi kitabı, iyi şairi, iyi şiiri... bulmalı okur. İyi etkinlikleri beslemeli.

Bırhayal değil artık yazarın, kitapları çok satan, yazdıklarından geçinmesi. Ama bu o kadar da kolay değil! O kadar da az ki yazdıklarıyla geçinen yazarlar. Ülkemizde ve dünyada fazla değil yazdıklarından geçinen yazarların sayısı. Yazılanların niteliğiyle de ilgili bu. Çok satan kitap yazmak her babayiğidin harcı değil! Kitabın okur kazanmasının nedenlerini düşünmek gerekiyor. Yazdıklarından geçinemeyen yazarların ikinci bir işe mahkum olması kaçınılmazdır. Kavafis, şöyle düşünüyor ikinci iş için: “İkinci bir iş –insanın tüm zamanını almayan, ne çok ağır, ne de çok oyalayıcı bir ekmek kapısı- sanatçı için önemli bir kolaylıktır.” dedikten sonra bunun nedenini de şöyle dile getiriyor: “It refrehes him, arındırır onu, dinlendirir neredeyse.” Herkes için olmasa da bazıları için böyle, yararlı bir yanı olabilir ikinci işin. Ama nerede bulacaksınız sizin tüm zamanınızı almayan, size yazma özgürlüğü tanıyan bir işi? Yazarlık, hele şairlik meslek değil. Bir hevesi sürekli kılma uğraşıdır bu yalnızca. Bir süre sonra yazmadan duramama halidir.

Kendini yeterince geçmiş, günümüz ve dünya şiiri, edebiyatıyla beslemeyen, başka sanat dallarından destek almayan, ülke sorunlarına uzak bir gençlik yetişiyor; ortalıkta. Onlar markalı bir dünyada, imajlarla, karizmatik olma derdindeler. Kitabın, derginin, şiirin, sanatın... peşine düşenleri öyle az ki. Bir an önce ünlü olma, sınıf atlama, televizyonlarda gözükme, basında kendilerinden söz edilmesi derdindeler. Boş kafayla nereye varılabilir ki! Ama onlar bir yerlere varma derdindeler.
İçlerinde çabalayan, kendilerine şiir yolu bulma derdinde olan gençler de var, onların da hakkını yemeyelim bu arada. Çok çeşitli yelpazede yol alan bir şiir, sanat ortamımız var aslında. Deneysel şiirden, haikudan, geleneksel şiirimizden, halk şiirinden... beslenen şiir ortamımızın geleceği için ne söylenebilir bilemiyorum. Bunu gelecek yıllar gösterecek. Edebiyat Ortamı yıllığında genç şairlerin Turgut Uyar’ı keşfetmeye başladıklarını yazdı Mustafa Aydoğan. Bu da sevinilecek bir durum. Gençler, el alacakları şairleri keşfetmeli elbette.


Adnan Özyalçıner - Yazar


Edebiyat nerede? Nerede olsun, olduğu yerde başının çaresine bakıyor. Hep öyle olmadı mı? Kendi başına yalnız kalmadı mı? Yalnız bırakılmadı mı?

Edebiyat her şeyden önce dil demek, yeni bir dil yaratmak demek. Yaratılan bu yeni dille yepyeni bir dünyaya, bir şiir, bir öykü, bir roman dünyasına açılmak demek. Bu dünya insana, yaşama açılan bir dünyadır. Savaşların, baskıların, ölümlerin, öldürümlerin yaşandığı dünyamızda insanın, insanlığın mutluluğunu, eşitliğini, kardeşliğini, bir aradalığını yaşayacağı, yaşatacağı bir dünyanın, en azından, habercisidir. Edebiyat bir yaşama sevincidir, geleceğe güvendir, umuttur. Düşlerle, hayallerle, güzelliklerle, hep güzelliklerle, iyiliklerle, mutluluklarla, sevinçlerle yoğrulmuş bir yaşam özlemidir. Edebiyat, edebiyatçı, yazar hep bunu söylemeye çalışmıştır. İnsanın onurlu bir yaşam süreceği bir dünya kurmaya çalışmıştır. Savaşların, acıların, baskıların, haksızlıkların, ölümlerin, öldürümlerin sürekli yaşandığı, yaşatıldığı dünyaya karşılıktır yaptıkları, yapmak istedikleri.


Benim kişisel olarak ölçeğim şu oldu: Ben anası babası okuma yazma bilmeyen bir ailenin çocuğuydum. Babam işçiydi. Bütün çocukluğumla ilk gençliğim İstanbul’un kenar semtlerinden birindeki bir işçi mahallesinde geçti. O mahalledekiler çektikleri acıları derinden duyuyor, aralarında tartışıyorlarsa da ifade edemiyorlardı. Hayalleri, düşleri, gelecek umutları vardı, dillendiremiyorlardı. Edebiyat onların dili olabilirdi. Onun için öykülerimde onlar vardır. Doğu Anadolu’yu görüp Kürtlerle karşılaştığımda İstanbul’daki işçi kesiminin yoksunluklarıyla yoksullukları onları da pençesine almıştı. Üstelik dilsizdi onlar bir de. Konuşarak bile kendilerini ifade etme olanakları yoktu. Onların dili olmak, yaşadıklarını, açıkçası yaşayamadıklarını anlatmak edebiyatın işi olmalıydı. Onun için onları da dillendirdim.

Edebiyat çağına, gereğinde gününe tanık olmaktır. Yaşananları dile getirmektir. Yaşatılanların karşısında durmaktır. Yaşamı savunmaktır. Has edebiyatçılar, gerçek yazarlar hep böyle yaptı. İnsanın, insanlığın güzellikler, iyilikler ortasında onurlu bir yaşam sürmesini istedi/istiyorlar.

Hepsi iyi güzel de, her zaman, edebiyat istediğini yapamıyor. Ya yaptığı, yapmak istediği iyi şeyler perdeleniyor ya da düpedüz engelleniyor. Edebiyatın baştan beri düşüncesini özgürce ifade edememekten başı derttedir. Bu konuda çok badireler atlatmıştır/atlatıyor.

Bugün edebiyatın önünü kesen önemli başka bir şey var. Edebiyatın metalaştırılması. Kapital sahiplerinin ele geçirdiği edebiyat tanıklıklardan, düşünceyle düşündürtmekten alıkonularak serüvenci, cinselliği alabildiğine abartılmış, gerçekliği yansıtmayan fantezilere dayalı, boyun eğen, mistik bir yaşamın sözcüsü yapılmak istenmektedir. Bu konuda desteklenip çoksatarlığa yönlendirilerek sabunköpüğü, düşündürtmeyen, oyalayıcı, genel geçer bir edebiyat öne geçirilmiştir. Edebi değerlerin yerini reklâm değerleri almıştır/almaktadır. Bunların içlerinde çağının belki de gününün tanığı olanlar yok mudur? Vardır elbet. Ama onlar çağının ya da gününün ne özünü ne de düşüncesini yansıtırlar. Çağı da günü de dekor olarak kullanmaktadırlar. Buysa onlara yalancı bir parlaklık, içi boş da olsa takma bir çekicilik kazandırmaktadır. Çağcıl olmak da böylece, özellikle sahteleştirilmektedir.

Gerçek edebiyatın özellikle de edebiyatı geliştirecek olan genç yazarların okurlarına ulaşmada bir sorunu vardır bugün. Dağıtım sorunu. Öncelikle genel dağıtıcılar, bir ay içinde belli sayıda satmayan kitapları geri yollamaktadır. Kitapçılarsa yeni çıkan kitaplar için belli bir raf ömrü, sözgelimi bir ay, on beş gün gibi, belirlemiştir. Bu sürenin sonunda o kitabı dükkânda görmeniz olanaksızdır. Ya tezgâh altında bir yerdedir, ya da çoktan genel dağıtıcıya geri gönderilmiştir. Çoksatarlar, çok sattırılanlar edebiyatı bir de bu yönden perdelemektedir.

Bundan böyle edebiyat, düşünce kitaplarını yasaklamaya gerek yoktur. Edebiyatı ele geçiren kapital sahipleri onları zaten kendi yöntemleriyle yasaklanmaktan beter ediyor. Yok saydırıyor.

Ne olursa olsun edebiyat, yalnızlaştırılmak istense de başının çaresine bakıyor/bakacaktır. Bu hep böyle olmuştur. Markalara aldırmadan kendi bildiği yolda ilerleyecektir. Çünkü ilerici olan odur. Öne çıkarılanlar yerinde sayar. Kendi parlak görünüşlerine aldanarak yerlerinde sayacaktır. Kuşkunuz olmasın!



Necmiye Alpay


Edebiyatımızdaki temel sorun üzerine, edebiyat sosyolojisi alanında çalışma yapmadığım için yalnızca izlenimlerimi söyleyebilirim. Görebildiğim kadarıyla sürecin önemli bir özelliği, kompartmanlaşmadır. Edebiyatta siyasal temeldeki kompartmanlaşma artıyor. Kemalist çevre, İslamcı çevre, devrimci/özgürlükçü çevre... Bunlar akım kavramını aşan, birbirinden kopuk denebilecek çevreler/ortamlar olduğu için “kompartman” terimini kullanıyorum. Bu süreç 1950’li yıllardan beri azar azar belirginleşti. Öyküsü, romanı, şiiri, eleştirisi ve denemesiyle kendi içinde ayrı birer bütün oluşturuyor kompartmanlar ve birbirini okumuyor, okusa da yakından izlemiyor. Belki İslamcı kesim diğerlerini göreli olarak daha fazla izliyordur. Bunun dışında, çevrelerin her birinden birkaç kişi diğerlerini bir miktar izliyor, hepsi o kadar. Kürtçe gibi komşu dillerle olan ilişkileri de hesaba kattık mı, kompartmanlaşmanın düzeyi daha iyi anlaşılır. Bununla da bağlantılı ikinci bir temel sorun, edebiyat bilincinin yetersizliği. Tıpkı dil bilinci gibi, edebiyat bilinci de ansiklopedik bilgiyle karıştırılıyor. Diyebilirim ki edebiyat eğitimi ve bilinci, ayaklarının üstünde değil başının üstünde duruyor. Birkaç çok iyi akademik odak hariç.


“Yeni nesil edebiyat”ın bütününü izlemek kolay değil. A. Ömer Türkeş ve Metin Celâl gibi yazarlar daha yakından bakıyorlar ama, derinleşmeye zaman bulamamaktan herkes yakınıyor. Bir yönde derinleşirseniz bir başka yönde yaya kalmaya yazgılısınız. Hem bütüncül hem derinlikli analizler yapabilmek için, çok sayıda parçanın derinlemesine incelenmesi gerekir ki bu da pek bireysel çalışmayla altından kalkılacak gibi bir iş değil. Ama genel bir izlenim olarak, çok sayıdaki vasat yazarın yanı sıra iyi yazarların da çıkmakta olduğunu söyleyebilirim. Bir tarafta hayli klişeleşmiş, ayinleşmiş birtakım edebiyat “etkinlik”leri ve yayınlar devam ediyor, diğer tarafta daha hakiki, ufuk genişletici işlere rastlanabiliyor. Benzersiz yapıtlar her zamanki gibi az. Bütün bunların da ötesinde, eskinin pembe romanlarıyla Yeşilçam filmlerini aratmayan bir popüler edebiyat piyasası var ki, edebiyat sosyolojisinin ilgisini bekliyor o. Benim gibi (bir öğrencimin deyişiyle) “kenar köşe yazarı” olanlar, çoksatar kitapları olmayanlar, yazarlıkla geçinme hayali kuramaz pek. Ancak her tür çeviriyi ve dil danışmanlığını da yazarlıktan sayarsanız, o zaman son yıllarda hayatımı yazarlıkla idame ettirdiğimi söyleyebilirim. Okuyucu ile yazarın bir araya gelebileceği ve edebiyat sohbetleri üzerinden birbirini geliştirebileceği buluşmalar üzerinden yüz yüze iyi bir okur-yazar diyaloğu kurulabilir ama, ender bir durumdur bence bu. Bazı sempozyumlarla bazı söyleşilerde, belki. Eposta ve internet forumu gibi, yeni ve gayet iyi olanaklar da var aslında. Okuma grupları gibi, okuru aktifleştiren gerçek etkinliklerden bazılarının yıllardır sürdüğünü de işitiyorum.


Ahmet Telli - Şair

EDEBİYAT başlıbaşına sorun yaratıcı bir sanat pratiğidir. Doğal olarak, kendisinin de sorunları olacaktır. Okuru tedirgin edici, onun rahatını, huzurunu kaçıran edebiyat, yazarın da kendini gerçekleştirme olanağıdır. Okuruyla birlikte sorular üreten, ortak düşler kurmaya yönelten edebiyatın toplumun değer yargılarıyla uzlaşmadığı bellidir. Bu söylediklerim edebiyatın iç devinimleri, açılımı ya da daralmalarıdır. Edebiyat dışı müdahaleler edebiyatın değil toplumun sorunları olsa gerek. Nitekim popüler kültürün edebiyata müdahaleleri önemli bir sorundur. Egemen kültürün gerici yanı çeşitli biçimlerde gövde gösterir. Ulusal edebiyat, muhafazakâr sanat vb. Yaşadığımız dönemde böyle bir güç gösterisiyle karşıkarşıyadır edebiyat.
“Yeni nesil edebiyat” deyimi, yine “kuşak”laştırma gibi bir kategorileştirmeyi akla getiriyor ki, bu türlü adlandırmalara sıcak bakmıyorum. Edebiyat bir sürekliliktir; bu süreklilik elbette düz bir çizgide değildir. Zaman zaman sıçramalar da görülür. Sanat doğası gereği bu türlü kopuşlarla gelişir ya da arınır. Böylesi atılımlardan keyfi kaçan iktidar odaklı sanat anlayışları müdahale etmeyi hayata geçirebilirler. Nitekim muhafazakâr sanat gibi gerici bir anlayış “muhafaza” kavramını da gericileştirir.

Bir sanat dalı olarak kabul edilen edebiyat, meslek alanı değildir. Bu yüzden de roman, öykü, şiir alanında ürün verenlerin geçimlerini sağlayacak başka meslekleri olagelmiştir. Meslek olarak yazarlık, basın yayın alanı için söz konusudur ve bir de elbette, edebiyatın yaratıcı yanıyla değil de akademik yanıyla ilgili olanlar için edebiyat bir meslek olarak kabul edilebilir.


Adnan BİNYAZAR
Yazar

Sorunlu olmak edebiyatın yapısından geliyor. Başta ekonomik durum, toplumsal durum, siyasal dalgalanmalar edebiyata da yansır. Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne birçok sanatçı, kul duygusuyla davranmadıkları için hapislerde çürütülmüştür. Osmanlı dönemi de farklı değildir. Yurtsever Namık Kemal’in Magosa zindanlarında işi neydi? Toplumun dertlerini deşen, özgürlük, bağımsızlık savaşımına giren yazarların yazgısı cumhuriyet döneminde de değişmedi. İktidar yanlıları büyükelçiliklerde yan gelip yatarken, kalemlerini inançları doğrultusunda kullanan Nâzım Hikmet Bursa, Sabahattin Ali Sinop mahpushanesinin kalın duvarları arasında geçirdi gençlik yıllarını.

Gerçek edebiyat halktan yanadır. Kurulu düzen ise, hiçbir çağda gerçekleri gün yüzüne çıkaran yazardan hoşlanmamıştır. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde, adamlar ses duvarını aşarak 39 bin kilometre yükseklerden yeryüzüne atlarken, gerçekleri dile getirmenin ötesinde bir eylemi olmayan onlarca gazeteci neden Silivri’de adalet bekliyor?

Yazanın, düşünenin üzerindeki bu baskı, halk kendi demokrasisini yerleştirene değin sürecek. Zaman, aydınlığın muştucusudur; elbet bir gün o da gerçekleşecek.

Dosyanızda edebiyatın nereye gittiği sorusuna yanıt aranırken şu nokta gözden kaçırılmamalıdır. Yayınevleri arasındaki rekabetten dolayı basılan eserlerde belirgin bir kalite düşüklüğü yaşanıyor. Medyanın allayıp pullayarak öne sürdüğü yazarlar birden ilgi odağı olabiliyor. Toplumu aydınlatacak, edebiyata düzey kazandıracak esere binde bir rastlanıyorsa sevinelim. Pop salgınında olduğu gibi, birden parlayıp iki hafta sonra kimsenin aklına gelmeyen ürünler sardı ortalığı. Sanatta erotizmin pornoya dönüşmesinden öte düzeysizlik yoktur. Üstelik bu düzeysizliğe sanat adı altında düşülüyor. Ne yazık ki, konu eleştirel bir ortamda tartışılmıyor da. Kurgusuyla, anlatımıyla, beğeni düşüklüğüyle gittikçe yaygınlaşan bu tür kitaplar, edebiyatı özünden saptırmakla kalmıyor, toplumun edebiyat kavramına duyduğu saygınlığı da zedeliyor. Herkesin yakındığı okumama sorununun temelinde yatan budur.

“Türk edebiyatı nereye gidiyor?” sorusu bağlamında yazarın okurla ilişki kurması üzerinde de duruyorsunuz. Bence en önemli sorunlardan biridir bu. Rusya’da, özellikle romancıların, eserlerini bastırmadan, yazarlardan, eleştirmenlerden, okurlardan oluşan bir topluluk karşısında okuyup onların değerlendirmelerine sunduklarını okumuştum. Bunların arasında Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Mayakovski gibi devler de var. Bunun Avrupa’da öteden beri uygulandığını Berlin’de bulunduğum yıllarda öğrendim. Almanlar, büyük olasılıkla yazarın, kitabın değerini bilen bütün Avrupa ülkelerinde kitap yayımlandıktan sonra “okuma günleri” düzenleniyor. Kimi zaman, bir bakıma dinlenme, sohbet yeri olan kahvehanelerde toplanılıyor, kitap tanıtıldıktan sonra, yazar, kitabın kendince ilginç bulduğu yerini okuyor, daha sonra da sorulara geçiliyor. Yazara ücret de ödeniyor. Almanya’da okumalara çağırdıklarında honorar adı altında bir ödeme yapmışlardı da şaşırıp kalmıştım.

Bizde bu tür toplantılar yeni yeni başlıyor. Semih Gümüş’le A. Ömer Türkeş’in İstanbul Modern’de yazarlarla konuşmaları düzeyli bir başlangıç. Bu arada, önce özel okullarda başlamak üzere, sonra devlet okullarında da uygulanan yazar-öğrenci buluşmalarını kuşkusuz iyi bir gelişimedir. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Batı kültüründen etkilenen İstanbul konaklarında çocukların da katıldığı ev içi toplu okumalardan dolayı biz de bu tür toplantılara yabancı değiliz.

Son günlerde yayımlanan Orhan Karaveli’nin Kendi Heykelini Yapan Adam İlhan Selçuk (Doğan Kitap) adlı kitapta bunun somut bir örneğini görüyoruz. İlhan Selçuk’un kız kardeşi Ülfet Ertel anlatıyor:
“İlhan Abim şiirle yatıp kalkan bir insandı. Belleğinde yüzlerce şiir vardı ve ben biraz büyüyünce rütbe verme oyununu geçmişte bırakmıştık. Artık şiirle söyleşiyor, bir yandan da sanki birbirimizi sınava çekiyorduk. Sözgelişi o çok sevdiği Hacı Bektaş Veli’yle başlardı:

     Hararet nardadır sacda değildir
     Keramet baştadır taçda değildir
     deyince ben arkasını getirirdim:
     Her ne arar isen kendinde ara
     Kudüs’te, Mekke’de Hac’da değildir  

Bu şiir oyunu Yunus Emre’yle, Namık Kemal’le, Âşık Veysel’le, Ahmet Haşim’le sürer, sıra Nâzım Hikmet’e kadar gelirmiş.

İnsan, yalnızca beden değil, dünyayı ruhunda taşıyan sınırı belirsiz bir “içvarlık”tır. Beden zamanlı, içvarlık zamansızdır. İnsanda zamansızlığı edebiyat, sanat yaratıyor. İnsan, nice deneyimlerden geçerek vardığı moral değerleri içvarlığında oluşuma uğratarak insanlığını kurdu. Sözü, sizin deyiminizle “yeni nesil”e getireyim. Yeni kuşak, büyük çoğunluğuyla moral değerlerin oluşturduğu içvarlığını ruhunda duyumsayamıyor. Oysa içvarlık, kabuğu içinde kaplumbağa ne denli mutluysa, insana da aynı mutluluğu duyumsatır, o güveni verir; yani, insanı “insan” kılar.

Bu yargıya geçmişe özlem duygusuyla varmıyorum. Böyle algılanmasını da istemem. Ama şu da bir gerçek: “Eski”nin değerleri bu güne olduğu gibi taşınamaz ama birbirinin ardınca gelen kuşaklar, çağlarına uyum sağlarken, eski değerlerden doğan boşluğu doldurabilmelidirler. Yüzyıllar öncesinin Raffaello’sunun değeri, yüzyılımızda o gelenekten bir Picasso yetiştiği için anlamlıdır. İçvarlığını geliştirmeyen kuşaklar, insanlıklarından uzaklaşıp birer zulüm makinesine dönüyorlar. Okuyun gazete sayfalarını, kadına yapılan zulüm, tecavüz tüyleri ürpertiyor. Moral değerlerle oluşan sanat, edebiyat inanı vicdanlı kılan en etkili araçtır. Vicdanın ancak içvarlığı olan insanda bulunduğunu sanırım vurgulamaya gerek kalmayacaktır. İnsana, insan olduğu bilincini kazandıran da içvarlığıdır.

İletinizin sonunda da vurguladığınız gibi, yazarların, yayıncısıyla, okuruyla, kitabına emek veren kişilerle bir araya gelip çalışmalarını sohbet havası içinde değerlendirilmesi, yapılan işi daha düzeyli kılar. Babıâli özleminizde haklısınız. Ama ne yazık ki, yıllarca aynı apartmanda oturanlar birbirlerinin kapılarını çalmadıkları gibi yüzlerini de görmek istemiyorlar. İnsanlık yaban hayvanına döndü dönecek... Yukarıda sözünü ettiğim moral değer yoksunluğunun sonucudur bu duruma düşüş. Sanki, çevremizi saranlar insan değil, robotlardan oluşan teknik yaratıklar...

Gelelim yazarlığın “hayatı idame ettirip ettirmeme” sorununa... Sait Faik’e mesleği sorulduğunda “yazar” deyince, ilgili memurun, sekretere dönüp, “Yaz, mesleksiz!” demsinin üzerinden nerdeyse altmış yıl geçti. Bu gün de değişen bir şey yok. Yazarın iyi kötü bir mesleği olmasa, nerdeyse İranlı ozan Firdevsi gibi, ölüsü sokakta bulunur. Büyük yazar Orhan Kemal, parmağını gaz ocaklarında ısıtarak tefrika romanlarının parasını almak için kim bilir kaç gazete patronunun kapısını aşındırmıştır. Kaç yayınevi sahibinin bürosunda nöbet tutmuştur!..

Beş on yazarın dışında, yazarlığı geçim sağlayacak bir meslek olarak düşünmek hayaldir. Büyük yayınevleri az çok telif sorununu kurumlaştırdılar. Onların arasında bile ödeyecekleri telifi aylar sonrasına erteleyenler var. Küçük yayınevlerine kitap verdiyseniz telifi unutun. Az çok, sıkça yenilenen telif yasası da var. Ödememeyi yasaya nasıl uydurdukları bir sırdır.

Deveye boynun eğri demişler, o da nerem doğru ki demiş. “Türk edebiyatı nereye gidiyor?” Eğriliğini doğrultursa belki gidecek yeri de bulur...


Cengiz GÜNDOOĞDU
Eleştirmen

Türkiye, 12 Eylül 1980 faşist darbeden bu yana restorasyonda… Böyle dönemlerde insanlar, hızla nesnellikten, gerçeklikten kaçar, öznele sığınırlar. Falcılık, mistisizm yükselir. Toplum sorunları el yakıcı duruma gelir. Kişi, öznelin çıkmazında dolanır durur.

Türkiye’de yazın dünyası, roman, öykü bu restorasyona uygun biçimde duruyor. Bunun ayrıksı örnekleri varsa da, egemen yazın, restorasyona uygun olan.

Şimdi şunu sormamız zorunlu. Restorasyona uygun romanın, öykünün temel öğeleri nelerdir. İlk elde şunu söylemek gerekir. Bu ürünler gerçekçi değildir. İzleksiz bu ürünlerde küçük burjuvanın öznel bunalımları sergilenir. Arada sol hareketler aşağılanır, küçümsenir, alay edilir. Bu ürünler hiçbir biçimde estetik düzeye gelmeyi başaramaz. Birer düz yazıdır hemen hepsi…

Bakın ne diyor, genç yazar Serhat Çelikel, “Dürüst olmak gerekirse edebiyatı hep bireyin içe dönük faaliyeti olarak gördüm, en başından beri toplumcu edebiyatla aram pek iyi olmadı diyebilirim. Bence edebiyat bir dönem böyle toplumcu bir işleve ihtiyaç duysa bile –ki bu bile çok kabullendiğim benimsediğim bir durum değil- artık bu ihtiyacı karşılayacak, yani insanlığın dertlerinden bahsedecek başak mecralar var, benim görüşüm ve yapmaya çalıştığım şey de edebiyatın bu mecralardan biri olmadığı belki de olmaması gerektiği yönünde.” * Genç yazar, “salt birey olarak” neler duyumsar, hezeyanları, sıkıntıları nedir, bunları yazacakmış. Genç yazar, bunları nerden öğrenmiş, bilmiyorum. Ama yanlış öğrenmiş. Toplumcu yazın da bireyi yazar. Öznel, gerçekçilikten kaçan yazından ayrımı şudur. Toplumcu yazın, bireyi, toplumsal bir varlık olarak ele alır.
Bütün büyük gerçekçi yazarların yöntemi budur. İnsan, toplumsal varlıktır. Toplumu dışlayan bir yaşam, anlayış olarak, baştan estetikten düşer.

Gerçekçilikten kaçan ürünlerine bakarsam, Orhan Pamuk, İhsan Oktay, Ayşe Kulin, aslında daha çok ad sayabilirim ama, günümüzün starlarıyla yetiniyorum. Bu yazarların ürünlerinde örge yoktur, sergileme vardır. Oysa örge bir yapıtın omurgasıdır. Karakterler, olaylar, konuşmalar örgeden çıkar. Yapıt canlanır. Böylesi yapıtlarda örge, her durumu insanla ilişkilendirir.

Gerçekçi iki yapıttan, bu dediğime örnek zorunlu. Çünkü bu dediklerim kesinlikle anlaşılmıyor Türkiye’de.
Birinci örnek. Anna Seghers’den Ölüler Genç Kalır. Erwin’le Marie birbirini sevmektedir. Erwin tutuklanır, katledilir. Marie bunu bilmez. Sevgilisini uzun süre bekler. Erwin’den bir çocuk doğurur. Karısı ölmüş bir erkekle evlenir. Dondurucu soğuk bir gecede, camlar buz tutmuştur, Marie, sevgilisini boşuna beklediğini anlamıştır. Acıları dinmiştir. Ama birbirine benzeyen soğuk geceler gibi acısı yanıbaşındadır.
Buna nesnelerin birliği denir. AnnaSeghers, soğuk geceler deyip geçseydi, soğuk geceleri bir insanla ilişkilendirmeseydi bu roman estetik değerden düşerdi.

Ama bizde, soğuk geceler, yağan yağmurlar deyip geçen çok ürün var.
İkinci örnek Adnan Özyalçıner’in Tutsaklar adlı öyküsünden. Yusuf, Amerikalı iki askerle ciple köye girer. Sabahın erken saatleridir. Bu saatte bu hızla korna çala çala girdikleri görülmemiştir. Köylüler söylenir. Köylülerden biri kalkar. Yüznumaraya girer.
Burada duruyorum. Romanda, öyküde doğal gereksinimler gösterilmez. Tuvalete gitti, yemek yedi, uyudu denmez. Doğal gereksinimler gösterilecekse bunun bir konuma bağlanması zorunludur.
Adnan Özyalçıner, köylüyü yüznumaraya sokup, çıkarsaydı öykü estetik değerden düşerdi.
Bakın Adnan Özyalçıner n’apıyor. Köylü yüznumaraya girmeden sıralı duran kutulardan birini alır. Bu, ABD’nin Türkiye’ye gönderdiği ketçap kutularından biridir. Bütün köy buna benzer kutularla doludur.
Buna nesnelerin birliği denir.
Adnan Özyalçıner yüznumaraya giden köylüyle okura ABD emperyalizminin Türkiye’yi köylere kadar kuşattığını gösterir.

Buna ayrıca birey-toplum diyalektiği denir. Bütün büyük gerçekçi yazarlar yapıtlarını bu temel üstüne, birey-toplum diyalektiğiyle kurarlar.
Karşı gerçekçi öznel yazının ürünlerinde nesneler gelişi güzeldir. Birey-toplum diyalektiği yoktur.
Sorun, gerçekçi-karşı gerçekçi yazın tartışmasının çok ötesindedir. Sorun insanla ilgilidir.

Nasıl bir insan istiyoruz. Toplum sorunlarına kayıtsız, estetik bilinci dumura uğratılmış, kendini dünyanın merkezine koymuş bir küçük burjuva mı özlediğimiz insan. Değilse toplum sorunlarına duyarlı, öbür insanla insan türü, dolayısıyla insanlık bağıyla ilişkiye giren, estetik bilinci, tinsel yetileri gelişmiş insanı mı özlüyoruz. Öyleyse gerçekçi yapıt zorunludur.


Leyla ERBİL
Yazar

Temel sorun ülkenin, toplumun çöküş sürecine girmesidir bence. Yetmiş milyonluk bir ülkede düz yazının genelde en çok 2000 baskı adedini geçemeyişi, şiirin ise neredeyse hiç okunmaması giderek yayınevlerinin, artık şiir kitabı yayınlamayacağız demesi yeterince anlamlı.

Ümmetçilik geliştikçe çağdaşlık ve içinde çırpınan sanat alanları daralmakta. Temel sorun bu. Bir din tüccarının eline düştü bu toplum; o kafa yok olmadan entelektüel hayat ilerlemekte zorlanır.
Yeni kuşaklar arasında sevdiğim, izlediğim yazarlar var. Ancak ben ödül verecek bir jüri üyesi değilim. Biliyorsunuz ödül kurumuna karşıyım.

Geçim sorunu diyorsunuz, bu ülkede yazarlıkla geçinen pek olmamıştır. Sait Faik gibi en büyük yazarımız bile ailesinin olanaklarıyla geçinirdi. Belki birkaç isim, örneğin Yaşar Kemal yazdıklarıyla geçiniyordur? Tabii Orhan Pamuk ve Elif Şafak’ı saymak gerekmez.

Yazar okur ilişkisine gelince, böyle bir ortam yok ki! Hangi ilişki! Yazar kuruluşları bu işi üstlense belki bir şeyler olabilir diye düşünüyorum.
Biz ya da ben diyeyim, usta yazarları meyhanelerde yakalar sohbet ederdik; Asmalımescit’te falan! Şimdilerde bazı okurlar size ya mektup yazıyor, ya bir vesileyle tanışıyoruz. O kadar.
Bence yazar örgütleri bu işleri kültür bakanına bırakmamalı. Onun, gittiği belediye başkanının  hapiste olduğundan bile haberi yok!
PEN, TYS vb. gibi kuruluşlar bir araya gelip “ne yapmalı”yı tartışmalı. Böylece bazı adımlar atılabilir belki. Örneğin hiç değilse ayda bir gün –şu meyhanede ya da pastanede- üyelerimizi ve okurlarını bekliyoruz diyebilirler.
Olmayacak duaya amin!

....