14 Temmuz 2017 Cuma

Yazma Motivasyonunuzu Artıracak 10 Öneri

.




"Başlamak bitirmenin yarısıdır," derler. Konu yazmak olduğunda bu söz hayli geçerlidir. Gerçekten de yazmaya başlamak zordur, yazmaya devam etmekse çoğu zaman daha da zordur. Özellikle de söz konusu bir roman olduğunda. Çünkü roman yazmak bir yönüyle maraton koşmaya benzer, belli bir standardı geniş bir zaman diliminde sürdürmeyi gerektirir. Bu denklemdeki en büyük değişken ise elbette motivasyondur. Sözgelimi bir yıla yayılan bir roman yazma sürecinde hikayenin sonunu getirmenizi sağlayacak yazma motivasyonunu korumak pek de kolay değildir. Eğer siz de yazma motivasyonunuzu korumak veya artırmak istiyorsanız bu önerilere kulak verebilirsiniz:

1. Kendinizi yazarken hayal edin. Kulağa biraz saçma gelebilir. Yine de bir deneyin. Klavyenin üzerinde gezinen parmaklarınızı ya da kağıdın üzerinde hareket eden kaleminizi hayal edin. Böylelikle masanın başına oturma fikri sandığınızdan daha somut bir hâl alacaktır.

2. Kendinize yazma nedeninizi sık sık hatırlatın. Başkaları sizden yazmanızı istediği için, popülerlik kazanmak için, olduğunuzdan daha zeki görünmek için yazmıyorsunuz. Yazmak size keyif verdiği için, anlatacak şeyleriniz olduğu için yazıyorsunuz. Bunu unutmamaya çalışın.

3. Kendinize günlük bir hedef belirleyin. Fakat bu hedefin yüksek bir hedef olmasındansa sizin açınızdan başarılabilir bir hedef olmasına dikkat edin. Bu hedef günlük 500 kelime ya da sadece bir paragraf olabilir. Gözünüzde fazlaca büyüyen bu hedefi ne kadar çabuk tamamlayabildiğinizi görmek kendinize olan güveninizi de tazeleyecektir.

4. Kendinize kötü yazma hakkı tanıyın. İçinizdeki mükemmeliyetçi sesten kurtulun. Kaleminizden çıkan her şeyin müthiş bir edebi değer ifade etmesine gerek yok. Üzerinde çalıştığınız şeyin şimdilik bir taslak olduğunu ve üzerinde tekrar tekrar çalışarak kusurlarını giderip daha iyi bir hale getirebileceğinizi kendinize hatırlatın.

5. Kendinize yazabileceğiniz bir alan yaratın. Bunun ille de Virginia Woolf'un söylediği gibi kendinize ait bir oda olması gerekmez. Jane Austen'in ailesiyle yaşadığı evin salonunda, küçük bir çalışma sehpası üzerinde yazdığını hatırlayın. Kendinizi rahat hissettiğiniz, konsantre olmayı başardığınız ve sizin için yazmakla özdeşleşen bir alan olması yeterli.
  

6. Yaratıcılığınızı geliştirmek için ortamınızı değiştirin. Eskilerin "Tebdil-i mekanda ferahlık vardır," derken bir bildikleri vardı kuşkusuz. Kendiniz için yarattığınız yazma alanı yazmaya motive olmanıza kuşkusuz yardım eder, fakat uzun vadede zaman zaman yaratıcı tıkanmalar yaşamanız da mümkündür. Böyle zamanlarda ortamınızı değiştirmek, örneğin bir kafeye ya da bir parka giderek çalışmak yaratıcılığınızı tekrar harekete geçirmenize yardımcı olabilir.

7. Müzik dinleyin. Müzik o anki modumuzu belirleyen önemli etkenlerden biridir. Yazdığınız şeye uygun bir müzik seçip çalışırken o müziği dinlemek hem o ruh durumuna girmenizi, hem de kendi ritminizi yakalamanızı kolaylaştırabilir.

8. Kendinize küçük notlar bırakın. Yazarken aklınıza sonraki bölümlerle alakalı güzel bir fikir geldiyse, fakat o günlük daha fazla çalışamayacağınızı hissediyorsanız ya da günlük hedefinizi tutturduysanız fikirlerinizi not etmekle yetinin. Böylelikle ertesi gün kaldığınız yerden devam edebilir ve o fikri hayata geçirebilirsiniz. Ernest Hemingway kendine günlük 500 kelime yazmak gibi bir hedef belirlemişti ve ne kadar havaya girmiş olursa olsun bu sınırı aşmaz ve 500 kelimeyi tamamladığında yazmayı bırakırdı. Çünkü bu yöntemin ertesi gün tekrar yazmaya başlamak için kendisini motive ettiğini düşünüyordu.

9. Egzersiz yapın. Fiziksel egzersizler vücudumuzdaki oksijen akışını artırması ve bizi canlandırması açısından oldukça faydalıdır. Fakat burada kastettiğimiz fiziksel egzersizler değil, yazma egzersizleri. Her gün kendinizi üzerinde çalıştığınız romana yeni bir bölüm ekleyemecek durumda hissedemeyebilirsiniz. Böyle zamanlarda cam kenarına ya da bir banka oturup etrafınızda gördüklerinizi anlatan kısa bir betimleme yazabilir ya da günlük tutarak o gün başınızdan geçenleri sadece kendinize anlatabilirsiniz. Böylece hem yazma halinden kopmamış olursunuz, hem de kalemizi kuvvetlendirebilirsiniz.

10. Ara verin. Bu noktaya kadar yazma halini sürekli kılmak üzerinde durmuş olsak da arada bir ara vermek size sandığınızdan daha iyi gelebilir. Bu noktada yazmanın bir yükümlülük değil, sizin bir tercihiniz olduğunu hatırlamanızda fayda var. Eğer yazmak size keyif vermez hale gelmişse, masanın başına oturmak size acı veriyorsa yazmaktan nefret etmektense biraz ara vermek daha iyidir. Belki birkaç saat, belki birkaç gün ya da birkaç ay... Yorgunluğunuzu atana, kendinizi daha iyi hissedene ve yazmanın keyfini özleyene kadar ara verin. Sonra masanızın başına geri dönün, bilgisayarınızı ya da defterinizi açın ve yazın!


Alıntı: sabitfikir

.

Tevfik Fikret'i Anmak ve Anlamak

.

TEVFİK FİKRET’İ ANMAK VE ANLAMAK


Türk edebiyatının büyük şairlerinden Tevfik Fikret, Aralık 1867'de İstanbul Kadırga'da dünyaya geldi. 12 yaşında öksüz kalan Mehmet Tevfik, Mahmudiye Rüşdiyesi'nde okudu ve akabinde 1888'de Galatasaray Lisesi'ni birincilikle bitirdi. Henüz edebi kimliğine sarılmadan evvel akademik başarıları nedeniyle iyi kademe memuriyetlerde çeşitli görevler yaptı. Fakat ikinci ve asıl kimliğini eline alması çok da uzun sürmedi; 1891'de Mirsad dergisinin açtığı şiir yarışmasında birincilik kazanınca edebiyat çevrelerinde adını duyurmaya başladı. Kaleminin gücü ve yüreğinin sesi onun yazınlarına daha önce rastlanmamış ölçüde yoğun bir ruh kazandırıyordu. Hem çevresi, hem edebi bilgisi hem de düşünsel zenginliği gitgide artan Tevfik Fikret, 1896'da Servet-i Fünun Dergisi’nin Yazı işleri Müdürlüğü'ne getirildi. Dergi onun döneminde Edebiyat-ı Cedide'nin yayın organı kimliği kazandı. Aynı yıl Türkçe öğretmeni olarak girdiği Robert Koleji’nden aydınlar üzerinde süren yoğun baskılar nedeniyle katıldığı protestolar sebebiyle birkaç kez gözaltına alınınca bir süre sonra buradan ayrıldı.

1906'da okulun hemen yanında bir ev yaptırarak bu eve "Aşiyan" adını verdi, eşi ve oğlu Halûk'la birlikte buraya yerleşti. 1908'de II. Meşrutiyet'in ateşli savunucularından biri oldu, edebiyatçı arkadaşlarıyla Tanin gazetesini kurdu; ancak gazete İttihat ve Terakki'nin yayın organı haline getirilmek istenince buna karşı çıkan Fikret, gazeteden ayrıldı. Bu süreler boyunca Galatasaray Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi; fakat katıldığı 31 Mart protestoları sebebiyle müdürlük görevinden istifa eden Fikret, meslektaşlarının ısrarı ile göreve geri döndü. Ancak, Osmanlının son dönemlerindeki hararetli ve acımasız politik ortam sebebiyle hem siyasi hem de edebi çevrelerle takışan Fikret, hem görevini hem de içinde bulunduğu tüm çevreleri bir kenara bırakarak Aşiyan’a inzivaya çekildi ve bu çekiliş onun sonraki edebi hayatını büsbütün etkileyen bir nekahat dönemi oldu.

İnzivasından 48 yaşındaki vefatına kadar geçen sürede Tevfik Fikret’in söndürülemez gelecek umudunu ve bir o kadar ateşli olan öfkesini ve karamsarlığını yazımın ileriki kısımlarında anlatacağım. 150. doğum günü olan bu yıl da dahi halen bu karanlık ruh hali ve taşlamaları sebebiyle zaman zaman sertçe eleştirilen Tevfik Fikret’in psikolojisinin ve eserlerinin aslında ne denli çeşitli ve renkli olduğunu; birden fazla duyguyu, isyanı, ümidi, aşkı ve korkuyu bir arada bulundurduğunu anlatmak benim için çok keyifli olacağı kadar umarım sizler için de okuması bir o kadar keyifli olur.

Tevfik Fikret’i yalnızca edebi kişiliği ve yazınına etki eden özel hayatındaki kişiliği ile anlamak elbette ki mümkün değildir. Onun portresini çizebilmek için mensubu olduğu edebiyat topluluğunu da bilmek ve o topluluğun değerlerini anlayabilmek gerekir. Dönemin önde gelen hocalarından ve edebiyatçılarından Recaizade Mahmut Ekrem'in girişimiyle kurulan Servet-i Fünun Dergisi etrafında toplanan bazı gençler, Tevfik Fikret'in derginin başına getirilmesiyle edebi bir topluluk özelliği kazanır. Sonraları Cenap Şahabettin, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Celal Sahir Erozan, Ali Ekrem Bolayır, Halit Ziya Uşaklıgil'in katılımıyla bu topluluk daha da genişler ve her bir üyenin kendisinden aldığı özelliklerle bir karakter oluşturmaya başlar. Servet-i Fünun topluluğu döneminin diğer edebiyatçıları ya da peşi sıra gelen topluluklar tarafından kimi zaman ağır bir şekilde eleştirilmiştir. Bu topluluk modern Türk edebiyatının en önemli kilometre taşlarından olmayı başarmış; fakat genel olarak devlet yönetiminin baskıcılığını bahane etmeleri ve toplumsal konulara eğilmemeleri sebebiyle suçlanmışlardır. Sanatın toplum için kullanmamaları sebebiyle de eleştiri oklarına tutulmuştur. Topluluğun üyeleri ekseriyetle Fransız edebiyatından etkilenmişlerdir; ancak Batı Edebiyatı’nın yeni nazım şekilleri alınsa da Divan edebiyatı tekniklerine sıkıca bağlı kalarak aruzu eserlerinde başarıyla kullanmışlardır. Ülkenin içinde bulunduğu sosyal, kültürel ve politik durumu beğenmedikleri için uzak ülkelere gitme hayalleri kurmuş ve oralarda kendileri ve de bilhassa edebiyatları için yeni bir nefes bulma arayışı içinde olmuşlardır. İçlerinde şiir dalında en başarılı olan iki isim Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin, roman dalında en başarılı olan ise kuşkusuz Halit Ziya Uşaklıgil’dir.

Mustafa Karabulut’un incelemesinde yazdığı üzere Servet-i Fünûn edebiyatının psikolojik arka planında yer alan “marazîlik” ve “kaçış” temleri beraberinde melankolik yapıyı da getirir ve bu edebiyatın hemen hemen bütün sanatçıları “karamsarlık” konusunda ortak tavırdadır. Ancak Tevfik Fikret mizacı itibariyle diğer sanatçılardan daha kötümser, hırçın, hatta öfkeli ve hoşnutsuzdur.

Mehmet Kaplan, onun için söylenilenleri şöyle özetler: “Dinsiz-peygamber; vatansever-kozmopolit; cemiyeti seven-cemiyetten nefret eden; diğergâmbencil; cesur-korkak, ahlâklı-ahlâksız; melek-şeytan; derin surette hassas-çok sığ hassasiyetli vb.” (Kaplan, 1993, s.59). Bütün bu tezatlıklar Fikret’in şahsi hayatında olduğu gibi edebi hayatında da bir takım anlaşılmazlıklar ve ikilikler yaratmış, kendisiyle ilgili hissi ve düşünsel kavrayışı oldukça zorlaştırmıştır. Fikret’in psikolojik yapısı üzerinde çalışma yapmış olan psikiyatrist Serol Teber, şairin psikolojik durumunun “melankolik” ve “narsistik” yapıda olduğunu belirtir (Teber, 2002, s.45-57) Servet-i Fünûn dergisinin kapanması şairin hayatında daha köklü değişimlere neden olur. Fikret, insanların içinden ve gündelik yaşamdan elini eteğini çekip Aşiyân’a yerleştiğinde normalden daha da fazla karamsar bir ruh haline bürünmüştür. Fatih Kanter’in kendisi için bu bağlamda şöyle bir yorumu bulunmaktadır: “Ruhsal anlamdaki kaçışını hayaller âlemi sayesinde gerçekleştiren Fikret, fiziksel anlamdaki kaçışını Âşiyan ile gerçekleştirir.”

Tevfik Fikret’in en bilinen şiirlerinin başında “Sis” gelir. “Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi” olarak adlandırdığı İstanbul’a yazdığı bu şiirde Fikret’in karamsarlıktan da öte, şehirden ve şehre ait her şeyden adeta iğrenme ile kaçtığını görebiliriz. Her ne kadar İstanbul simsiyah bir portre çizse de, bu şiir bana göre İstanbul için yazılmış en sarsıcı şiirlerden biridir. Böyle kara düşüncelere sahip bir şairin bir şehri ne denli güzel anlatabileceğine dair şüpheleriniz varsa sizi şu birkaç dize ile baş başa bırakmak isterim:

“Ey parlaklığın ve ihtişamın beşiği ve mezarı olan,
Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi!
Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
sefahate susamış bağrında yaşatan.
Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde
sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın.
Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak,
ey bin kocadan artakalan dul kız;
güzelliğindeki tazelik büyüsü henüz besbelli,
sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor.
Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün
iki lâcivert gözünle ne kadar cana yakın görünüyorsun!”

Fikret’in bu derin ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisinde bile ne kadar çarpıcı betimlemeler yaptığı aşikârdır. Ben bu şiiri, bir şairin bütün bir ömür sevdalısı olduğundan kaçışı ve duyduğu aşkın, sevdalısının büründüğü çirkinlik yüzünden öfkeye dönüşmesi olarak yorumluyorum. Fikret’in İstanbul’a bu denli nefretle bakmasının ardında, şairin mizacının yanı sıra devrin siyasi yapısının da rolü olduğu yadsınamaz. “Sis” ile sembolleştirilen korku iklimi, zulüm sahası, ihtişamın beşiği ve mezarı, lânetin zehirli suyu gibi tamlamalar; İstanbul’un sadece görünüşüne yönelik değil, yıllar içerisinde çirkinleşen karakterine de yönelik ağır ithamlardır. Ancak ben baştaki savımı burada bir kez daha tekrar etmek istiyorum; Fikret’i melankolinin pençesinde can çekişen bir aşık ve İstanbul’u da aşığına yüz çevirmiş, biçim değiştirmiş ve artık tanınmaz hale gelmiş, bu sebeple de aşığının ona kustuğu öfkeye maruz kalmış bir maşuk olarak yorumluyorum.

Tevfik Fikret için, hem kendi döneminde hem sonrasında farklı sebeplerle onlarca inceleme ve yazı kaleme alınmıştır. Bu yazılardan bir tanesi de Fuad Köprülü’ye aittir. 1918 yılında küçük bir kitap olarak basılan değerlendirme Fikret incelemeleri için oldukça orijinal bir metin özelliğindedir. Köprülü bu kısa inceleme yazısında ahlaki değerleri ve bireyin iç dünyasına dair bir takım olguları Fikret’in şiirleri üzerinden değerlendirmeye almış ve belki de edebiyat tarihinin en mühim analizlerinden birini yapmıştır. Köprülü yazısında şöyle demiştir: “Hayat ile eser arasındaki râbıta ekseriyâ sahtedir… İşte Fikret eseriyle hayatı arasında bir âhenk mevcûd olan o çok nadir sanatkârlardan biriydi. Eserinde olduğu gibi hayatında da saf, sade ve samimiydi ve hiçbir zaman bu safvet ve samimiyetten ayrılmadı.” Yazının devamında Tevfik Fikret’in en bilinen bir diğer eseri olan “Rubab-ı Şikeste” üzerine detaylı bir analiz yapılmış ve şiir bölüm bölüm incelenmiştir. Bu inceleme içerisinde en çok dikkatimi çeken kısmı sizinle kısaca paylaşmak istiyorum: “Sevgilisiyle beraber saâdet yollarında gezerken bile bu derin düşüncelerle muazzeb olan adam görünüyor ki hayattan bezgin, tecrübeli, âteşin mâcerâlara atılamayacak kadar sakin bir ruha mâliktir” yorumunda bulunmuş Fuad Köprülü. Bu yazıyı hazırlarken Tevfik Fikret üzerine yazılan pek çok incelemeyi okumuş ve hali hazırda zaten Fikret’in şiirlerine aşina olan bir okuyucu olarak, bu düşünceyle hemfikirim. Kabul edilmelidir ki; Fikret çokça sert ve huysuz mizaçlı, zor beğenen, hayata karşı mutsuz ve tatminsiz bakış açısına sahip bir şairdir. Fakat bu, onun edebiyatındaki güçlü duruşunu asla sarsmamış aksine daha detaycı, hassas ve tutucu bir üslup kazandırmıştır. Tevfik Fikret şiirlerinde bu zamana kadar önemsenmemişlik veyahut yozlaşmışlık hissine hiçbir zaman kapılmadım. Üstelik, onun kalbinin ne kadar derin ve kırılgan olduğuyla da pek çok kez karşılaştım. Bu savımı pekiştirmek için de sizinle son olarak Fikret’in en sevdiğim şiiri olan “Sen Olmasan” dan bir bölümü paylaşmak istiyorum.

“Sen olmasan...
Seni bulmak hayâli olsa muhâl,
Yaşar mıyım dersin?
Söner ufûlüne bir lâhza kaail olsa hayâl;
Soğur, donar, kırılır senden ayrılınca nazar
Ne hazin
Gelir hâyât o zaman hem vücûda hem rûha,
Yaşar mıyız seni kaybetsek âh ben, kalbim,
Bu kalb-i muztaribim?”

Sizler belki bana katılır, belki de katılmazsınız; ancak eminim ki bu dizeler sizin de içinizde bir yerlere az da olsa dokunacaktır. Hepimiz yaşadığımız şehre kimi zaman nefret ve korku ile kimi zaman ise aşk ile bakmıyor muyuz? Aynı aşk ile bağlı olduğumuz her şeye öyle bakabileceğimiz gibi… Ve fakat her daim sadık, her daim ölçülü olmaya, inandıklarımıza tutunmaya çalışmaya devam etmiyor muyuz? Yoksa heyhât, bükâya değer mi bu hayat?


Alıntı: Artful Living internet sitesi  Yazar : Mehveş Demirer

.

29 Eylül 2015 Salı

Parçalar Halinde: İki Berlinli

.

Hilmi Tezgör / Yeditepe Üniversitesi-Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 


“„Yabancı bir toprakta ölmek‟ – bunu bir yerde okumuştu ve hiç unutmamıştı. Ah! Bir akşam olsa! Ama kuşlar hala şakıyor ve güneş batmak istemiyor. Yalnızca hava karanlıkken ölümle yüz yüze gelme cesaretinin olacağını biliyor.” (KB, 70)

Bu sözler, 1916 Berlin doğumlu ressam ve yazar Unica Zürn‟ün Kara Bahar (Dunkler Frühling) isimli anlatısından. 12 yaşında umutsuzca aşık olan, ama karşılık alamayacağını bildiğinden, pencereden atlayarak intihar etmeye karar veren bir kız çocuğunun büyüme sancıları ve içinden geçenler tüm açıklığıyla aktarılıyor bu kitapta. Burada kızın “yabancı bir toprakta,” yani komşunun bahçesine düşerek ölmek istemesinin nedeni, öfke duyulan anne ve babaya daha büyük bir şok yaşatmak. Ve bu satırların yazarı Zürn, kitabın yayımlanışından sadece bir yıl sonra pencereden atlayarak intihar ediyor. Üstelik gerçekten de „yabancı topraklarda‟; Berlin‟de değil, sevgilisinin Paris‟teki otel odasından ölüme atlıyor.

Tezer Özlü de „yabancı topraklarda‟ ölüyor, ama bu onun tercihi olmuyor. Kısa hayatı boyunca intihar düşüncesini yazdıklarında taşıyan, Hans Peter Marti ile yaptığı mutlu evlilikten sonra İsviçre pasaportunu masaya vurarak kahkahalar atan ve “gericilerin kağıtları kendilerinin olsun” diyen Özlü, Zürih‟te kanserden ölüyor. Kendi topraklarını, özellikle de arkadaş çevresini hep özleyen ama kararından dönmeyen yazarı ölüm, tam mutlu olmuşken yabancı topraklarda buluyor. Yazdıklarında Zürn‟den söz etmemiş olsa da Tezer Özlü‟nün onu Almancadan okumuş olması mümkün. Berlin‟in Grünewald semtinde yaşamış olan Özlü ve Zürn‟ün yazdıkları arasında, otobiyografik özelliklerin çok ağır basması, ama daha fazla, fragmental/parçalar halinde olmaları bakımından benzerlikler olduğunu düşünüyorum.

*

Unica Zürn, kendi deyişiyle “harika” bir çocukluğun ardından evlerinin satılması ve anne-babasının boşanmasıyla yokuş aşağı giden bir hayata yuvarlanıyor. Okulu bırakmak durumunda kalıyor ve hayatını kazanmak için gazetelere kısa öyküler yazıyor, sekreterlik ve arşivcilik yapıyor. 1942‟de evleniyor ve iki çocuğu oluyor; ancak 1949‟da boşanınca çocukların vesayetlerinin babasına verilmesini engelleyemiyor. 1953‟te, yani 37 yaşındayken bir rastlantı sonucu 51 yaşındaki sanatçı Hans Bellmer‟le tanışıyor. Yaşadıkları tutkulu ilişki onları Paris‟e sürüklüyor ve güç koşullarda 2 birlikte olmaya başlıyorlar. Bellmer o sıralarda oldukça saygıdeğer bir sanatçı; erotik resimler yapıyor ve fotoğraf çekiyor. Kırılmış, yırtılmış, kesilip parçalanmış ve garip biçimlerde yeniden birleştirilmiş oyuncak bebek fotoğrafları... Bellmer sevgilisini her bakımdan destekliyor, onun resme ve yazıya devam etmesini sağlıyor; Zürn de anagramlar yazıyor. Der Mann im Jasmin [Yasemin Adam] isimli kitabında anagramı şöyle tarif ediyor: “Anagramlar, bir sözcüğün ya da cümlenin harflerinin yer değiştirmesiyle oluşan sözcük ve cümlelerdir. Ancak sadece olan harfler kullanılabilir ve hiçbir harf boşta kalmamalıdır.” Bazen bir çocuk şiirinden ya da bir deyişten yola çıkan Zürn için anagram bir “arama ve bulma” ve gündelik dilin dışında, kendi mesajını taşıyabilen “yeni bir dünya kurma” oyunu. Parçaların bir araya getirilmesiyle rastlantılara açık, ancak ruh haline de bağlı bir oyun. Dolayısıyla anagram yazmakla Bellmer‟in bebekleri parçalayıp yeniden birleştirmesi arasında bir paralellik kurulabilir elbette; tabii Zürn‟ün, Bellmer‟in bebekleri için kanlı canlı bir model oluşturduğunu da vurgulamak gerekir.

1953-57 arasında resimleri sergilenen Zürn sanat çevrelerine giriyor; Andre Breton, Marcel Duchamp gibi Fransız gerçeküstücüleriyle tanışıyor ve bu sırada 123 anagramdan oluşan ilk kitabı Hexentexte [Cadı Yazıları] yayımlanıyor. 1960 başlarında ilk defa şizofrenik belirtiler gösteren sanatçı 1961-63 arasında defalarca Berlin ve Paris‟teki kliniklerde kalıyor. 1963‟te Fransız ressam/şair Henri Michaux ile tanışıyor. Michaux‟yu çocukluğunda hayalini kurduğu ideal koca, bir başka deyişle mucizevi „Yasemin Adam‟ olarak görüyor. Bu mucize ya da şok karşılaşma ona Yasemin Adam‟ı yazdırsa da bu kısa yakınlık sonrasında kendini ruhsal olarak bir daha asla toparlayamıyor ve kliniklerden çıkamıyor. 1967‟de Almanya‟da sevgilisi Bellmer ile birlikte ilk büyük resim sergisini açtıktan sonra iyileşme belirtileri gösterse de Bellmer 1969‟da kalp krizi geçirip yarı felç olunca yine hastaneye kaldırılıyor. 18 Ekim 1970‟de birkaç günlüğüne hastaneden çıkarıldığının ertesinde Paris‟e, Bellmer‟e gidiyor ama konuşmaları sonunda onsuz kalacağını anlayınca, altıncı kattaki dairesinden atlayarak intihar ediyor. Tıpkı Kara Bahar‟ın küçük kahramanı gibi: “Pencere kenarına çıkıyor, kanadın kirişine tutunuyor ve son bir kez daha aynadaki gölge gibi yansımasına bakıyor. Kendisini sevimli buluyor. Kararlılığına bir parça pişmanlık karışıyor. “İşte bitti,” diyor sessizce ve ayağı daha pencere kenarından ayrılmadan öldüğünü hissediyor.” (KB, 75)

Zürn gibi Özlü de ruhsal çöküntüleri yüzünden psikiyatri kliniklerinde yıllar geçirmek durumunda kalmıştır. Bu süreçler her ikisinin de yazdıklarına yansımış, hatta temel izleklerinden bir tanesi olmuştur. Bir başka izlek ise intihardır. Özellikle Kara Bahar ve Yaşamın Ucuna Yolculuk, ki her ikisi de sanatçıların yayımlanmış son kitaplarıdır ve her ikisi 3 de birer büyüme öyküsüdür, intiharın somutlaşma sınırına dayandığı ya da somutlaştığı metinlerdir. Ancak önceki yazdıklarında da intiharın izleri sürülebilir: “Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeyi denemeye iten bir kaygı.” (ÇSG, 12)

*

Unica Zürn‟ün yaşantısının son on yılını kapsayan hastalığı yazdıklarını oldukça etkilemiş ve otobiyografik metinler ortaya çıkarmıştır. Bunlara hayal, fantezi, düş, yanılsama ve sinir krizlerinin gölgeleri düşmüştür, ancak yazma serüveninin ona bir rahatlama sağladığını söylemek doğru olmaz. Türkçedeki tek çevirisi olan Kara Bahar bir büyüme öyküsüdür ve tamamen otobiyografiktir. Burada kendi saplantılarının (aşık olunan baba, nefret edilen anne, mazoşist ve masturbatif ritüeller) izini sürer. Yasemin Adam kitabında ise merkezde, hayalindeki ideal koca Henri Michaux vardır. Ancak öte yandan, hep aşık olunmuş baba figürü ise 55 yıllık hayatının 17 yılını -sayısız ayrılıklarla da olsa- birlikte geçirdiği Hans Bellmer‟dir. Aynı Zürn‟ün yazdıkları gibi, Tezer Özlü‟nün bütün yapıtları da -öyle olduğu yazarları tarafından dile getirilmemiş olsa da- otobiyografik özellikler taşımaktadır. Anlattıkları, yaşanmış anlar ve tecrübelerdir; mekan, zaman ve kişiler çoğu zaman detaylarına kadar aynen aktarılmıştır. Her iki yazarın da günce-roman arası, adeta bir alt-tür ortaya çıkardıkları söylenebilir ve dünya edebiyatında bu türden başka metinlere de rastlamak mümkündür.

*

Yabancı topraklar, egzotik diyarlar yolculuklar, kaçış… Ne derse densin, tüm bunlar Özlü ve Zürn‟ün yapıtlarının bir başka temel izleğidir. Özlü hep yolculukları özlemiş, çocukluktan kurtulmasıyla bunları gerçekleştirmiştir. Farklı topraklarda hayatın coşkusunu, sevgiyi, aşkı tatmış; sevdiklerinin iç yolculuklarını kendisininkiyle kesiştirmiş, hayatın boğucu yanını hem anlamanın hem de aşmanın peşine düşmüştür. Çocukluğun Soğuk Geceleri‟nde Attila İlhan‟ın Sisler Bulvarı onu yolculuklara çıkarır ama gerçekte en çok gittiği ve kaldığı yerlerden bir tanesi Berlin‟dir. İstanbul‟a benzetir bu şehri, “ayrılır ayrılmaz çok özlenmesi” nedeniyle. Berlin‟i iyi tanır, iyi tanımlar: “Hiçbir kent insana Berlin kadar ölümü, hiçbir kent insana Berlin kadar yaşamı düşündürtmüyor. Her duvar dar. Her duvar kapalı. Her duvar insanın üzerinde bir baskı. Bu kentin her yerine daha önceki duvarlarımla birlikte gidiyorum.” (YUY, 15) Zürn içinse dünyanın rengi asker babasının getirdiği hediyelerde saklıdır. Hayatın güzelliği, coşkusu oradan gülümser yazara; onu çağırır. Kalkıp gitmese de hayallerinde 4 dolaşır dünyayı. Kara Bahar‟da Jules Verne‟in Denizler Altına Yirmibin Fersah kitabı hayallere sürükler onu. Cooper‟in Mohikanların Sonuncusu‟nu ezberler. Berlin‟den çıkıp gidebilse belki de hayal kırıklığı yaşayacaktır ama yine de gitmeyi düşler. Düşler ama gitmez, ta ki Bellmer‟le tanışana kadar: O gün hiç düşünmeden sevgilisinin peşinden Paris‟e gider.

*

Unica Zürn‟ün anagramlardan oluşan Cadı Yazıları -demin açıklamaya çalıştığım gibi fragmantal, yani parçalar haline bir yapıttır. Yasemin Adam da benzer özellikler gösterir. Tezer Özlü‟nün yapıtının büyük bölümü de parçalardan oluşur. Öyküleri zaten parçalar halindedir. Birer başlangıçları, gelişimleri ve sonları olsa da, Özlü‟nün zaman, mekan ve ruhsal bakımdan parçalanmış yaşantısının yansıması, iki romanında da görülür. Gidiş-gelişler, zaman ve mekanda sıçrayışlar, başka kitaplardan yapılan alıntılar, bilinç akışları, düşünce parçacıkları, gezi dökümleri, epifaniler, günlükler, tek tek cümleler, hatta Kalanlar kitabında bulunan “İşte beğendiğim insanlar” başlıklı bir liste… Tüm bunlar Özlü‟nün öykülerinin yanı sıra romanlarında da karşımıza çıkar.

*

Özlü ve Zürn yazdıklarında sevgi isteği ve cinsellik konusunda bütünüyle açık sözlüdürler. Yaşananlar sonrası boşluk ve yalnızlık hissi de her iki yazarda vurgulanır. Özlü “Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. (…) Birisiyle yan yana olmak, kendi var oluşumu unutmak mı. Ya da daha derin algılamak mı. Kendi var oluşum. Her var oluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.” (YUY, 11) derken Zürn‟ün küçük kızı, mastürbasyon sonrasında hep boşluk ve yalnızlık içinde kıvranır: “Başka hiçbir şey düşünemiyor. Ne yazık ki bu sık sık tekrarlanan zevk anlarını kasvetli bir boşluk takip ediyor. Onu gerçekten bütünleyecek bir şey arıyor ama bulamıyor. Her şey sahte.” (KB, 30) Kendinden çok büyük bir erkeğe duyduğu karşılıksız aşktan öğrendiği ise şu: “Birisini çok sevmek tam bir boyun eğmişliği gerektiriyor. Hareketsizlik ilkesini bir kural haline getirmeyi.” (KB, 57) Öte yandan, ensest ilişki de her iki yazarda varlığını bazen kuvvetle hissettirir. Kara Bahar‟daki kız, erkek kardeşinin tecavüzüne uğrayacaktır: “Kendisini onun elinden kurtaramıyor. Onu küçümsüyor çünkü o çok genç. Erkek kardeşi kendisini kızın üstüne atıyor ve „bıçağıyla‟ (kız o şeye böyle diyor) kızın „yarasını‟ deliyor. Kız keskin bir acı hissediyor, başka hiçbir şey. Utanç ve hayal kırıklığı hissediyor.” (KB, 27)

*

Baba figürü, gerek Özlü gerekse de Zürn için önemli ve belirleyicidir. Kara Bahar şöyle başlar: “Babasının pes bir sesi ve gülümseyen kara gözlerinin üzerinde güzelce kıvrılan gür saçları var. Kızını öptüğü zaman sakalları yüzüne batıyor. Sigara, deri ve kolonya kokuyor. Çizmeleri gıcırdıyor ve sesi koyu ve sıcak. Adamın sevgi gösterisi tutkulu ve aynı zamanda hoş. Beşiğinde yatan küçük şeyi mıncıklıyor. Bu ilk andan itibaren kız onu seviyor. Kızın doğması üzerine cepheden dönüyor. Kızın adamla ilgili edindiği ilk izlenim varlığına işliyor ve hiç unutulmuyor. Onu özlüyor.” (KB, 10) Ve bu durum babasının kızına hanım efendiymiş gibi davranmasıyla büyüdükçe büyür; kız da babaya daha çok güven duyar ve o uzakta olduğunda onun için endişelenir. İlk hayal kırıklığı ise, babasının başka bir kadını eve getirmesi ve ona bakarken kendi varlığını unutmasıyla gerçekleşir. Büyüklerin dünyasından nefret de işte tam bu anda başlar. Yine de babasının uzak ülkelerden getirdiği armağanlar, örneğin arkadaşlarının hiçbirinde olmayan bir Kızılderili çadırı, kızın hayal gücünü kamçılayarak onu bambaşka diyarlara götürür ve intihara kadarki süreçte yaşama tutunma gücü sağlar. “Bu Kızılderili çadırını bırakıp gitmek ve Kızılderili Odasını bir daha göremeyecek olmak onu aşırı üzüyor. Afrika‟dan gelme zehirli oklar! Altın ipliklerle ejderha figürlerinin işlendiği Çin halıları. Arap oyma ahşap mobilyalarının girinti çıkıntıları. Burada her şeyden daha çok sevdiği gerçek, hayal dünyası var.” (KB, 71) Tüm bunlar Kara Bahar anlatısındandır ancak gerçek hayatında da zaten bunları yaşamıştır.

1931‟de anne ve babasının ayrılmasıyla bu egzotik hediyeler haraç mezat satılmış ve tüm bu süreç Zürn‟de büyük bir travmaya neden olmuştur. Özlü‟deki baba figürü ise önce „Eski Bahçe‟de, sonra da Çocukluğun Soğuk Geceleri‟nde karşımıza çıkar. Atatürk Köşesi yapan, serhat türküleri söyleyen, boşa yanan lambaların peşindeki babanın, bunalan kızına verebileceği bir hayal dünyası, açabileceği bir yeni kapı yoktur. Bir sevginin de tanığı olamaz kız. Zira babayla anne arasında hiçbir sıcaklık, hiçbir sevgi yoktur, kalmamıştır; ya da hiç olmamıştır. Ama baba Zürn‟deki gibi çekip gitmez, anne de onu “hiç sevmediğini her davranışıyla belli eder.”

*

Zürn, “Umuttan kurtuluş tam bir özgürlük demektir” diye yazar; Özlü, “Akıl ve çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirim?” diye sorar. Unica Zürn ve Tezer Özlü yaşama coşkusu, sanat, akıl ve delilik arasında sıkışmış iki güçlü kadındır. Edebiyat, kurmaca kimliğin daha geçerli olduğu bir coğrafyadır; okur da bunu bilir ve metne buna göre yaklaşır. Her iki yazar da, sıkışıp kaldıkları alanda kurmacaya hiç ihtiyaç durmadan kendi iç dünyalarını anlatmayı seçmişler, bir başka deyişle doğruyu söylemişlerdir. Evet, onların hayatlarının gerçeği paramparçadır belki ama tüm bu parçaların 6 bir araya getirilmesi, hatta yeniden kurgulanması bile gerçek olandan başka bir şey sunmayacaktır bize. Çünkü onlarınki “ıstırabın şiiridir.”

alıntı: academia.edu

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Yazarlık Tekniği Üzerine On Üç Tez: Walter Benjamin'den Değişmeyen Öğütler

.

Öyle görünüyor ki yazma zanaati ile ilgili her usta yazarın kendine özgü bir sırrı var, ama bunların içinde belki de en kalıcıları Alman edebiyat eleştirmeni, filozof, deneme yazarı Walter Benjamin’inkiler. İşte, Benjamin’in yazarlık tekniğine ilişkin olarak sunduğu on üç temel ilke: 
  1. Büyük bir iş için kolları sıvayan kişi kendine karşı merhametli olmalı, ancak sonraki çalışma öncesinde ön yargılı olmasını engelleyecek hiçbir şeyi de yadsımamalı.

  2. Yazdıklarınız hakkında ne konuşursanız konuşun, yazım sürüyorken onları okumayın. Böyle elde ettiğiniz her memnuniyet temponuzu yavaşlatacaktır. Eğer bu düzene uyarsanız artan iletişim kurma arzunuz işi tamamlamaya giden yolda itici gücünüz olacaktır.

  3. Çalışma koşullarınız içinde gündeliğin sıradanlığından sakının. Sıkıcı seslerin arkaplan oluşturduğu bir ortamdaki yarı gevşeklik durumu hırpalayıcıdır. Diğer taraftan bir ses etüdünün ya da kakofoninin eşliğinde olmak gecenin sezilebilir sessizliğinde çalışmak kadar etkili olabilir. İkinci durum iç kulağınızın keskinleşmesini sağlarken, ilki en aksi sesleri gömebilecek heybetli bir söylem için fırsat sunabilir.

  4. Gelişigüzel yazı malzemeleri kullanmayın. Belirli kağıtlara, kalemlere, mürekkebe bağlı kalmak faydalı olacaktır. Lükse gerek yok, ama malzeme bolluğu zaruri.

  5. Hiçbir fikrin farkettirmeden geçip gitmesine izin vermeyin; yani notlarınızı yetkili mercilerin uzaylı kayıtları gibi titizlikle tutun.

  6. Kaleminizi kendi haline bırakın, sonra zaten fikirleri manyetik bir güçle kendine çekecektir. Bir fikri yazıya dökmeyi ertelemeyi sürdürürseniz, onun size teslim olması gittikçe güçleşir. Söz düşünceyi fetheder, ama  ona hükmeden yazıdır.

  7. Tasarılarınız tükendi diye asla yazmayı bırakmayın. Edebi onur ya kararlaştırılmış bir esnada (yemek zamanı, bir toplantı) ya da iş bitiminde olmak üzere sadece tek bir araya izin verir.

  8. İlham eksikliği zamanlarını yazdıklarınızı düzenli bir şekilde kopyalayarak doldurun. Bu süreç önsezinizi uyandıracaktır.

  9. Tamam; nulla dies sine linea (çizgisiz gün, gün değildir) fakat belki de haftalarınız hiç bir şey karalamadan geçecek, bunu da unutmayın.

  10. Akşamdan oturup gün ışıyana kadar başından kalkmadığınız hiçbir işi mükemmel saymayın.

  11. Yapıtınızın sonunu alıştığınız çalışma odanızda yazmayın. Orada gereken cesareti bulamayabilirsiniz.

  12. Kompozisyonun evreleri: fikir – stil – yazı. Temiz kopyanın değeri ona ulaşmak için gereken hattatlık derecesindeki özendedir. Fikir ilhamı öldürür, stil fikre köstek olur, yazı stile yol verir.

  13. Yapıt kavranan fikrin bıraktığı izdir.

Kaynak: brainpickings.org

alıntı: edebiyathaber

3 Ocak 2015 Cumartesi

Yazı Yazma Sanatı - Altın Kurallar - 2

.

(...devam)


7) Yabancı kelime kullanmazsanız, okuyucularınız size minnettar olur. Türkçe yazıyorsanız, Türkçe yazın, Almanca yazıyorsanız Almanca yazın lütfen! Yabancı kelimeler ‘Yanlış bozuk para’ gibidirler, okuyucu hemen anlar o paraların geçmediğini. En çok yabancı kelime kullananlar sosyologlar, psikologlar, politologlardır. Bazı yazarlar 400 sayfalık eserler yazarlar. Onların yazdığı anlaşılmaz dil ‘Basit’ bir dille yazılsa, 100 sayfa bile etmez söylemek istedikleri. Aynı şey ekonomistler için de geçerli. Bazıları da yabancı kelimeleri siper olarak kullanıp, aslında bir şeyi bildiklerini göstermeye çalışırlar. Bazıları da LUHMANN gibi anlaşılmak istemezler. Nıklas LUHMANN’nın bıraktığı ‘Sistem Teorisini’ dünyada anlayan pek az kişi vardır. O, gerçekten üç beş kişinin kendisini anlamasını istemiş. Belki de çoğunluğu hor gördüğünden!

8) Nesnelerle Savaşınız! Bildirge yapmayınız, bildiriniz! Açıklama yapmayınız, açıklayınız! Sınırınızı bilip, bilinçlendiriniz okuyucuyu. Kardeşinize sevgi hazırlamayınız, ona sevgi veriniz! Fikriniz için ilgi uyandırmasanız da, milletin fikirlerinize sıcak bakmasını sağlayınız! Nesneler her dilde kanser hücresi gibidirler: Kelime üretimi, başka birşey değil.

Nesneler yerine ‘YÜKLEM’ kullanınız. Fiiller her zaman cümlelere can katar.

Bu hastalığa karşı ise sizin elinizdeki silah ‘Kırmızı kaleminizdir.’ Onu kendinize arkadaş ediniz. Eğer kırmızı kaleminizle iyi bir dostluk kurabilirseniz okuyucunuzun da dostu olursunuz. Bir örnek vermek gerekirse:

JULIUS CESAR şöyle yazmamıştır: Olay yerine geldikten ve şartları teşhis ettikten sonra, Zafer kazanmamız mümkün olmuştur. Hayır, o şöyle söylemiştir: "Ben Geldim, Gördüm ve Kazandım!"

Bir başka örnek: ‘İnsan Şeytanın resmini duvara çizerse, şeytan görünür’. (Alman Atasözü) Orada ama şöyle denmiyor: ‘Şeytanın resmini duvara çizdikten sonra şeytanın gelme olasılığı tehlikesi doğmuştur’.

Elinize bir makale alın. Herhangi bir gazete parçası ve kırmızı kaleminizle bakın o yazılara. Kaç tane "Vır, vır, vır!" görürseniz silin o "vır vırları." Bunu gerçekten yapın!

"Basit, Öz ve Okunur" bir Türkçe yazmanın yolu kırmızı kalemden geçer.


9) Yazdığınız her ne ise "Nefes" almalıdır! Bakın VOLTAIR ne demiş: ‘Yazı her çeşit yazılır, bir tek sıkıcı yazılamaz!’

Yazı okunmak için yazılıyorsa, kendi kendine konuşur gibi yazılmamalıdır. En kuru konuyu bile işleseniz, okuyucu söylemek istediklerinizi öğrenmek ve benimsemek ister. Öğretirken de, açıklarken de okuyucuyla sohbet etmelisiniz. Zevkle dinlemek, ancak zevkle yazmakla mümkündür. İyi bir aşçı kokuşmuş bir deri parçasıyla da güzel bir yemek pişirir. Yani okuyucuda bir tad bırakmalı yazdıklarınız. Önünüzdeki boş kağıda konuşmadan önce o hazzı vermeye çalışmalısınız. Okuyucuyla bir ikili konuşma köprüsü kurmalısınız! LESSING’in ‘ANTI- GOEZE’ eserinde yaptığı gibi. Yazar sanki bir Parlamento Debatı yazmış: Hitap, çağrı, eleştiri, karşı koyma, soru üzerine soru, cevap üzerine de cevaplar.

İkili konuşmanın ustası olunuz! Dilerseniz karşınıza bir ayna koyun ve aynayla konuşur gibi yapın. Yazarken yaşadığınızı görürsünüz. Bu çeşit yazma ‘HAYAT DOLU YAZMAKTIR. NEFES ALAN YAZI YAZMAKTIR.

10) Cümlelerinizi öyle yerleştirin ki Otursunlar! Çok basitmiş gibi görünür ama, herkes bu işi beceremez. Belki de hiç kimse cümleleri tam yerlerine oturtamaz. Mesela bazı yazarlar vardır, bir cümleyi defalarca değiştirirler, tıpkı her sahneyi yüz kere çevirten Rejisörler gibi. Charly Chaplin mesela kör bir kadından çiçek satın alma sahnesini tam yüz kez yeniden çevirtmiştir. Ta ki mükemmel bir alış-veriş sergileyinceye kadar.

Ancak birçok cümleyi tutup, atmakla tabi ki ne Charly Chaplin ne de Thomas Mann olabilirsiniz.

Schopenhauer özetle şöyle söylemiş: "İnsanoğlu bir anda bir düşünceyi düşünebildiğinden, stilistikteki temel bir kural, aynı anda bir çok düşünceyi yansıtmamak olmalıdır. Okuyucudan iki veya daha fazla düşünce anlaması beklenemez. Düşünceleri dolap gibi birbirine dolamak demek altı şeyi bir anda söylemek içindir. Halbuki en doğru şey, bir şeyi diğer şeyin ardından söylemekten geçer. Schopenhauer' ın demek istediğini Adalbert Stifter çok güzel sergilemiş:

"İnsan, gül evinden tepeye doğru kiraz ağacının bulunduğu yere, kuzeye doğru giderse, bir çayırlığa gelir, içinden bir dere geçen çayırlıkta arkadaşım meşe ağaçları yetiştirir ve onlardan arkadaşım kışlık odun ihtiyacını giderir, onun yanısıra da o ağaçları atölyesinde kereste ve mobilya yapımında kullanır."

Adalbert ne kadar güzel tek tek düşüncelerini sıralamış. Ludwig Reiners bu stilde insanın bir kitabı bir cümle ile yazabileceğini iddia etmiş.

Bir cümlenin ne kadar uzun olması gerektiğini kestirmek mümkün değildir. Bismark ‘Düşüncelerim ve Hatıralarım’ kitabında 34 kelime kullanmış. Heinrich Böll 31 kelime, Max Frisch ise 19 kelime kullanmış, genel olarak.

Bir cümlede kısa ve uzunları karıştırıp, 15-20 kelime kullanırsa insan en doğrusunu yapar. Ancak döner dolaplardan kaçınılmalı, birbirine bağlı bir yığın cümle kurmamalı.

11) Kırmızı kaleminizi paragraf yapmak için de kullanmalısınız! Yolculuk planınızda bir istasyondan diğerine giderken bazen durmanız gerekir, bazen de istasyon olduğunu bilir, durmazsınız hızlı bir trenin her durakta durmadığı gibi. Okuyucularınız ama bazen nefes almak isterler, o yüzden her 12-15 ‘inci cümlede bir paragraf konulması, bir düşünme molası vermek gerekir. Birçok paragrafın da arasına bir veya en çok iki cümleli paragraflar konulmalıdır. Çünkü okuyucu da yazar gibi dinlenerek, okumak ister.

12) Cümlelerinizde cimri olun! Az ve Öz yazın! Fransız filozof VAUVENARGUES ‘En iyi yazarlar bile çok konuşuyorlar!’ demiş.

SCHOPPENHAUER da şöyle buyurmuş: ‘Her kim ki sonraki dünyaya seyahate çıkmak isterse, yanına fazla ağır bir bagaj almamalıdır.’ Bununla şu kastediliyor: Her fazla ünite, her fazla paragraf, her fazla cümle, her fazla harf atılmalıdır.

Ludwig Rainers, "fazlalıkları çıkartma sanatı" üzerine şunları söylemiş: ‘Fuzuli herşeyi atmak, zaruri herşeyi de bir kez söylemek; bu basit sanatı ne yazık ki, tüm yazarların onda dokuzu bilmez’.

Birinci, ikinci ve üçüncü nüshanızda çizdiğiniz her cümle yazınıza yalınlık, düşüncelerinize açıklık katar, emin olunuz!

13) Açık bir dille yazın! 

TOLSTOY bunu şöyle açıklamış: ‘Ne düşünürseniz düşünün, ama öyle bir şekilde düşünün ki, sizi herkes anlayabilsin. Açık ve basit bir dille konuşulan veya yazılan hiçbir şey kötü olamaz’.

Sisli bulutlu, kapkara, konuşanlar, aslında kimsenin kendilerinin bir şey bilmediklerini sezinlememeleri için öyle bulanık konuşurlar. Her kim ki açıkça düşünebiliyorsa, açık ta yazabilir. Karanlık ve anlaşılamamazlık kötü bir belirtidir. Yüzde 99 düşüncenin belirsiz oluşundan kaynaklanır. İnsan düşünebiliyorsa, düşüncesini açıkça bir anlamda söyleme kabiliyetine sahiptir. Çift ve birçok anlam kullanmalar, birbirine bağlı zincirler üretmeler esasen o kişilerin söyleyecek bir şeylerinin olmadığının göstergesidir.

14) Kulaklarınızla yazın! Kulaklarla yazmak demek, yazdığınızı yüksek sesle okumak demek. O zaman nerede, ne hata olduğunu daha iyi kavrar insan.

Bu kuralı yerine getirmenin en güzel yolu, yazdığınızı bir kasete almaktır. Sesinizi aldığınız kasete birkaç gün dokunmayın. Sonra elinize yazdığınız yazıyı alın ve kaseti dinleyin. O zaman kırmızı kaleminizi nerelerde kullanmanız gerektiğini anlarsınız.

15) Son Cümlenizin Noktası gerçek son değildir. Bazıları yazının sonunu hiç zor görmezler. Bazıları da ‘Bitirmek başlamaktan zordur,’ derler. Hangisi doğru acaba? Ne o, ne de diğeri. Eğer bilimsel bir çalışma yaptı iseniz, bitirmek en kolay iştir. Önemli cümlelerle özetler, bitirirsiniz. Biraz da gelecekteki gelişmelerin neler olacağını bildirirsiniz. Ancak eğer bir şeyler anlattı iseniz, o zaman sona gelmek biraz zordur.

Bu konuda bir tavsiye vermek gerekirse: Örnek yazarların eserlerine bakınız; onlar yazılarını nasıl bitirmişler?

(derlenen kaynak: http://yaziyaratimi.blogspot.com.tr/) 

Yazı Yazma Sanatı - Altın Kurallar - 1

.

Yazı sanatını ‘YAZMANIN OKULU’ (Schule des Schreibens Axel Andersson Akademi Hamburg)’dan öğrenelim:

ON BEŞ ALTIN KURAL

Her insan değişik yazsa da, herkes kendi çapında güzel yazı yazmak ister. Şimdi size başarılı bir yazar olma yolunda onbeş altın kural sunmak istiyorum.

1) Birinci cümleyi yazmadan önce, neyi, ne için, kime ve ne kadar uzunlukta yazacağınızı düşünün!

Bazı kimseler çok konuşur, hiçbir şey söylemez. Bazıları da çok yazar, hepsi amaçsız, faydasız. Bir konuyu yazmaya başlamadan önce insanın kendi kendisine sorması gerekir, "Niçin? Neden? Kime? Ne yazıyorum?" Yazılması gereken haber mi, yaşanan bir olay mı, veya düşünülen, tasavvur edilen bir konu mu, beni ve kimi ilgilendirir bu konu? Bu soruya cevap aramak demek, hem kendine, hem yayıncıya ve hem de okuyucuya yardım etmek demektir.

2) Yazdığınız konuya aşık olunuz! Onu çok iyi tanıyınız ve ona sadık kalınız!

Ilk önce “Meseleyi” yazın. Sonra tanıdığınız bildiğiniz şeylere geçin. Her bilirkişi, en başarılı yazar bile her konuyu bilemez. Kendi bildiklerine göre yazarsa da çok sürmeden “Kuru topraklarda” bulur kendini.

Birincisi: Kendi kafanızda. İkincisi: Arşivlerde, gazetelerde, mecmualarda. Üçüncüsü: Ansiklopedilerde, sözlüklerde, biografilerde, kütüphanelerde. Dördüncüsü: Internette. :)

Daha sonra ise “Nasıl Yazmayı Bilmek.” Bunun için gerekli olan ön şart "Yazma Sevgisidir.“

3) Fikirlerinizi bir düzene sokunuz.Tren misali bir rota çiziniz!

Bir çorba pişirir gibi her türlü sebzeyi bir tencereye doldurup, pişirmeyiniz. Yazdığınız konuyu satır satır düzene sokunuz. En önemlisi konunun ana hatlarını belirlemeniz. Sonra ise yan hatları. Herşey yerli yerine gelinceye kadar toplayınız, düzeltiniz ve içiçe yerleştiriniz. Roman, Film, Tiyatro, Radyo yayınları için de bu kural geçerlidir.

4) Kendiniz için Yazmayınız! Okuyucunuz için yazınız, Yani Basit! 

Her insan kendi dilini konuşur. Kimi zaman insanlar bilimsel yazar ve kimse bir şey anlayamaz. Kimi zaman da çok basit yazılır. İki şekil arasında bir sürü basamak vardır. Ama hepimizin çok sevdiği bir dil vardır ki, o dil basit, anlaşılır, kısa ve öz, zaman almayan, zorlamayan, açık ve yanlış anlaşılmayan bir dildir.

Bir noktayı başka türlü yazarsanız, okuyucu kaybedersiniz, eğer ama temelden başka türlü yazarsanız o zaman hepsini kaybedersiniz. :

Yazım kuralları içinde en çok zedelenen kural "Basitlik Kuralı“ dır. O yüzden yazılanlar çoğu zaman okunmaz. Kelimeler, cümleler, düşünceler mezara döner. Neden mi? Çünkü elimizdeki kağıt, önümüzdeki ekran, aniden bizi bizden uzaklaştırır da ondan. Kendimiz olmayı hemen unutuveririz. Konuştuklarımız bir cümleler curcunasına döner, okuduklarımız ise düzensiz bir Akordeona.

Büyük düşünceler basit şekle getirilemez mi? Evet, getirilir. Tüm büyük yazarlar bunu başarabilmişlerdir. Siz de başarabilirsiniz! Yazdığınız her cümleye karşı bir savaş açarsanız, cümleleri düzenlerseniz, aklınıza nasıl geliyorsa, öyle yazmazsanız! İşte orada gerçek anlamda “Basit yazma sanatı” başlar. Bu oldukça zor bir iştir.

Bize inanmıyor musunuz? O zaman Schoppenhauer´e inanın: "Hiçbir şey anlamlı düşünceleri herkesin anlayabileceği şekle getirmek kadar zor değildir.”

5) Başlık "Mıknatıs" gibi olmalıdır, Fakat başlangıç göz açmalıdır!

Başlık bir mıknatıs mı olmalı? CERAMS’ın yazdığı ‘TANRILAR, MEZARLAR, ALİMLER’i gibi yani. Tam milli piyangoyu tutturmak gibi. Bu kitapta her şey doğru idi, kitabın isminden tutun, içeriğine, yayınlanış tarihine ve okuyucunun okuma öğrenme ihtirasına kadar. Kitap roman olmasa da anlatım tarzı Cerams’ın ne kadar güzel tasvir ettiğini gösteriyor.

Alman’ların büyük düşünürlerinden Lessing bakın başlık hakkında ne demiş: Bir başlık "yıkanır bir kağıt parçası" olmamalıdır. ‘Ne kadar az yazının içeriğini ele verirse, o kadar iyidir’. Acaba Tolstoy’un ‘ANNA KARENINA’sı’ HAMSUN’un ‘VICTORIA’sı’ Thomas Mann’nın ‘BUDDENBROOKS’ kitapları başlıklarıyla mı meşhur oldular?

Yazar hemen başta okuyucusunun gözlerini açmasını bilmelidir. İlk etapta ‘MERAK’ uyandırmalıdır. Bir olayı anlatıyorsa, kimin, nerede, ne yaptığını anlatmalıdır. Ve neden, nasıl, ne yaptığını yazmalıdır.

Yazar bir cümleyle Thomas Mann ve Tolstoy gibi hemen olaya atlayabilir, suya atlar gibi. Veya Gabriel Garcia Marques gibi birinci cümleyle okuyucusunu kenetlemesini bilir ve onun kitabın sonuna kadar heyecanla birinci cümleyi takip etmesini sağlar. :

6) Sadece parmaklarınızla yazmayınız, beş duyu organınızın beşini de kullanınız!

Siz görebiliyor, tadabiliyor, koklayabiliyor, hissedebiliyorsunuz değil mi? Okuyucularınız da aynısını yapabiliyor. Ancak ne var ki, bazı yazarlar bunu unutuyorlar.

Her dil kendine göre zengindir. Dilleri bir restorana benzetebiliriz. Bu restoranın mutfağında bir yemek nasıl pişirilir, nasıl kızartılır, nasıl tabağa konur ve nasıl servis edilirse, güzel yazı sanatı da aynı özellikleri taşır. 

Yazarken okuyucunun beş duyusunu canlandırmalısınız. Anlatım tarzınız sadece bir duyuya hitap etmemeli.


(derlenen kaynak: http://yaziyaratimi.blogspot.com.tr/) 

10 Nisan 2014 Perşembe

Nazım Hikmet ve Sanat - Aziz Çalışlar

.


Nazım Hikmet ve Sanat – Aziz Çalışlar

(Bilim ve Sanat, Ocak 1982)

I.

Tarih boyunca bütün büyük sanatçılar, yalnız kendi sanatsal yaratımlarıyla değil, ama aynı zamanda, sanat üstüne kendi düşünceleriyle de, sanat kuramına ve estetiğine özlü katkılarda bulunmuşlardır. Söz gelişi, Diderot, Lessing, Schiller, Goethe, Tolstoy, Gorki gibi yazarlar yalnız yapıtlarıyla değil, ama sanat üstüne düşünceleriyle de sanat kuramı ve estetik bilimi içinde yer alırlar. Bu tür sanatçılar, kendi tarihsel gelişimi içinde sanatın yepyeni yasallıklarını bulmaları sonucu, yapıtlarını bu yasallıkların birer anlatımı olarak ortaya koyarken, getirdikleri yeni sanat anlayışını da kuramsal olarak temellendirmeye çalışmışlar; böylece, hem yaratımsal, hem de kuramsal alanda birer estetikçi olma niteliğini kazanmışlardır. İşte, Nazım Hikmet, aynı zamanda, böylesine bir sanatçıdır.
Ne var ki, sanatın yepyeni yasallıklarının bulunması ve gerek yaratımsal, gerek kuramsal alanda gerçekleşmeleri, aynı zamanda, dünya yüzünde toplumsal-tarihsel gelişmenin yeni yasallıklarının ortaya konarak gerçekleşmesine bağlı olduğundan dünya sanatsal kültüründe yapılan devrimler de, toplumsal-tarihsel gelişmelerdeki devrimlere bağlı olmuş; ancak kendi çağlarının bu genel özelliğini kavrayabilen devrimci kişilikte sanatçılar, sanatın da en yeni yasallıklarını bularak ortaya koyabilmişlerdir. Bunu şöyle de açıklayabiliriz: Nasıl Rönesans devler istiyor ve devler yaratıyorsa, insanoğlu tarihinin 20. yüzyıl başlarındaki en büyük devrimi de böylesine devler istiyor; örneğin Türkiye’den Nazım Hikmet, Sovyetler Birliği’nden Mayakovski, Bulgaristan’dan Vaptsarov, Yunanistan’dan Ritsos, Çekoslovakya’dan Nezval, Almanya’dan Brecht, Fransa’dan Aragon, İspanya’dan Alberti, Şili’den Neruda, Küba’dan Guillen gibi uluslararası bir devrimci kuşağın temsilcisi olan devler istiyor ve yaratıyordu. Nasıl bu dönemin büyük sanatçılarının çok-yönlülüğü onların kendi günlerinin toplumsal savaşımı içinde saf tutup savaşmalarına bağlıysa, biz de Nazım Hikmet’in çok-yönlülüğünü onun bu özelliğine öyle bağlayabiliriz. İşte bu Özelliklerdir ki, Nazım Hikmet’in çağının sanatının yepyeni yasallıklarını bulmasına ve çağının savaşımı içinde dünyayı hem yaratımsal. hem de kuramsal alanda, estetiksel ve sanatsal olarak özümleyip bunu derinliğine kurabilmesine olanak vermiştir. Ancak, bilindiği gibi, Nazım Hikmet, hiçbir zaman sanat üstüne başlı başına bir kitap ortaya koymamış; başlı başına bir sanat kuramı ya da estetik kitabı yazmamıştır. Bu nedenle de kendisine hep bir sanatçı gözüyle bakılmış, bir sanat kuramcısı ya da estetikçi olarak görülmemiştir. 

 Oysa, Nazım Hikmet, gençlik yazılarından bu yana, gerek sanatın özü, genel yasallıkları, yapısı, işlevleri ve türleri, gerek sanatın gelişmesi, sınıfsal, ulusal ve evrensel özellikleri üstüne kuramsal yaklaşımı ve düşünceleriyle karşımıza aynı zamanda bir sanat kuramcısı ve estetikçi olarak çıkar. Kaldı ki, Nazım Hikmet’in gerek şiir, roman, tiyatro: gerek sinema, resim ve uygulamalı sanat alanlarında hem yaratımsal-pratik, hem de kuramsal bir etkinlik içinde bulunmuş olması, onu ister istemez estetiğin genel alanı içine çekmiştir. Ancak (burada yapılmaya çalışıldığı gibi) onun çok geniş bir alana yayılan yazıları derlenip mantıksal bir sırada yeniden düzenlenerek yayınlandığında, Nazım Hikmet’in de, sanatın en genel yasallıklarının bilimi olarak estetik alanı içinde kendine özgü bir yer aldığı görülecektir. (1)

Bu yer, gerek ulusal, gerek uluslararası düzeyde değerlendirildiğinde, Nazım Hikmet’in önemi bir kat daha ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, Nazım Hikmet’ten önce Türkiye’de bilimsel maddeci sanat anlayışı ve düşüncesi varolmadığı gibi, bu anlayışta bir sanat yaratıcılığı doğrultusu da varolmamıştır. Türkiye’de o dönemdeki estetik biliminde görülen boşluk bir yana. estetik ve sanat kuramıyla ilgili literatüre de bakıldığı zaman, bunların bilimsel yetersizliklerle dolu olduğu kadar, Batı burjuva estetik ve sanat kuramının sloganı olan “Sanat sanat içindir” gibisine idealist anlayışın eklektik, aktarmacı ve yapay ürünleri olduğu da görülmektedir. Bu nedenle, Nazım Hikmet’in sanat ve edebiyatla ilgili düşüncelerini bütünsellik içinde ele aldığımızda şu çok önemli olguyla da karşılaşmaktayız: Türkiye’de sanat anlayışına, dünyanın sanatsal olarak özümlenişine ilk kez diyalektik maddeci dünya görüşünü ve yöntemini getirmiş, onun benzersiz örneklerini vermiş olan Nazım Hikmet,. Türkiye’de aynı zamanda, bilimsel maddeci sanat kuramı ve estetiğinin de kurucusu olmuştur.

II.

Nazım Hikmet’in dünya sanat tarihi içindeki bu benzersiz yeri, “eski”yi değiştirip “yeni”yi kurma mücadelesinden kaynaklandığı gibi, bunun doğal sonucu olarak, düşünce ile eylem arasındaki ayrılmaz ilişkiden, düşüncenin yaşamda gerçekleştirilmesi mücadelesinden kaynaklanır. Bu yüzden, Nazım Hikmet’e göre, dünyayı dönüşüme uğratma mücadelesinin ayrılmaz öğesi olan sanatçının, herşeyden önce, çağının bu mücadelesine bilinçli bir biçimde katılması gerekir; çünkü, sanatçı, yeni’nin yaratılmasında “yaşamı örgütlendiren” bir kişidir. Dolayısıyla, sanatçının, ilerici, aydınlatıcı olması gerektiği kadar; aynı zamanda etkin (aktif), eylemci, bu mücadelenin güçlüklerine katlanacak yüreklilikte bir kişi de olması gerekir. Bireyin iyiliği ile toplumun genel iyiliği arasındaki uyumlu ilişkinin kurulmasında sanatçı üstüne düşen görevi yerine getirmelidir, tarihin zorladığı yeni insansal bireşimi yaratmalıdır. Nitekim, her çağın en büyük yazarları ve sanatçıları bu nedenle toplumsal olayların hep ön saflarında yer almış oldukları gibi, hep de bu yolda belirli bir dünya görüşüne sahip olmuşlardır.

Dolayısıyla, Nazım Hikmet için, dünyanın sanatsal olarak dönüştürülmesinde başlıca çıkış noktası, sanatçının bu mücadele içindeki dünya görüşüdür. Böyle bir dünya görüşü, belli bir tezlilik taşır, bu tezse, çağımızda “toplumculuk”tur. Buysa, “bugün halkının ve bütün ilerici insanlığın mutluluk ve barış mücadelesi” içinde yer almak, bu uğurda kavga vermek, bilimsel dünya görüşünü tutarak mücadele etmektir. Çağımızda sanatta tezlilik artık sanatta yantutmaya dönüşmüştür. “Dünya tarihinde, çağın sorunları karşısında büsbütün yansız ve edilgin kalmış bir tek büyük yazar göstermek çok güçtür”; bir sanatçı, “nesnel olarak hiçbir zaman yansız olamaz”, “bilinçli olarak taraf tutması” gerekir. Dolayısıyla, Nazım Hikmet, burjuva sanat ve estetik anlayışı için bütünlükle yabancı olan yirminci yüzyıl sanatının, yani, toplumcu sanatın yepyeni bir yasallığı olarak, sanatta yantutma ilkesini ortaya koyarken bunu bir sanatçının ulaştığı en yüksek bilinçlilik düzeyi olarak, bir sanatçının yapıtındaki ideolojik yönün en tam anlatımı olarak ele almaktadır. Böylesine ileriye yönelik, dünyayı dönüştürücü bilinçlilik içinde, hiç kuşkusuz, iyimserlik, sanatçının dünya görüşünün ayrılmaz bir yanıdır. Nitekim, Nazım Hikmet’e göre, “Bütün büyük abideler aynı zamanda büyük müjdecilerdir. Onların herbiri bir devri müjdelemişlerdir”. Dolayısıyla çağımızda sanatçı, insanoğlu tarihinde yeni bir dönemin, toplumculuk döneminin müjdesini vermeli, bu uğurda yaptığı mücadelede geleceğe sahip çıkmalı, geleceğe inançla bakmalıdır. Eski’nin yerine yeni’nin kurulmasında iyimserlik bu nedenle ilerici dünya görüşünün en doğal bir özelliğidir.

Nazım Hikmet’te dünya görüşünün, düşünmenin yöntemi ile yaratmanın yönteminin bir oluşuna şaşmamak gerekir; çünkü, bu ikisi de diyalektik maddeciliğe dayanır. Nazım Hikmet de, bilgi kuramı, mantık ve diyalektik yöntem arasındaki birlikten yola çıkarak, gerçeklikle sanat arasındaki ilintiyi, “diyalektik maddeciliğin güzel sanatlara uygulanması” olarak görmekte, bunu, diyalektik maddeci yönteme bağlı bir yansıma-yaratma ilişkisi olarak ele almaktadır. Nazım Hikmet buna “Diyalektik bir gözle tetkik edilip içine etkin olarak karıştığımız hayatın sanatsal tespiti, yansıması” demekte ve sanatçıyı “Yalnız tespit etmekle kalmayıp, tespit ettiği şeyin değişmesine de etken olur” diyerek açıklamaktadır. Demek ki, Nazım Hikmet’e göre, hayat, insan bilincinden bağımsız olmakla birlikte, insanın eylemselliğini içermektedir; bir başka deyişle, insanın sanatsal olarak nesnel gerçeklikle ilişkisi, insanın eylemselliğini içeren hayatla olan ilişkisidir, sanatın nesnesini işte bu nesnel-öznel ilişki birliği oluşturur. Bu arada, Nazım Hikmet, insan bilincinin nesnel gerçekliği yalnız yansıtmakla kalmayıp, ama aynı zamanda onu yarattığını da vurgulayarak, sanatçıyı dünyayı değiştirici, etkin bir kişilik olarak ele almaktadır. Görüldüğü gibi. Nazım Hikmet, estetik alanına yalnızca bilgi kuramı açısından değil, ama değer bilgisi (aksiyoloji) açısından da yaklaşmakta; sanatta yaratıcı yöntemi diyalektik maddecilik üstüne böylesine temellendirmektedir. Bu diyalektik yöntem, aynı zamanda tikelden tümele (genele), genelden (tümelden) tikele gidip gelen bir tümevarım-tümdengelim, soyutlama-somutlaştırma yöntemini de içermekte, gerçekliği çok-yönlülüğü içinde verebilmenin yollarını göstermektedir. Ancak böylesine bir yöntem, bize gerçekliğin çok-karmaşıklığını, yaşamın çok-yönlülüğünü; gerçekliği bütün derinliği, genişliği ve boyutlarıyla sanatta yansıtabilme, onu sanatsal olarak özümleyebilme olanağını bize verir. Maddeci diyalektik yöntemin, kendi özüne aykırı biçimde, yani, gerek önyargısal ve katı, gerek saptırıcı ve salt relativ biçimde uygulanması ise, sanatta sekterliğe, dogmatizme ve revizyonizme yol açar. Buysa, sanatta “en büyük düşman”, “en büyük tehlike” oluşturan yöntemlerdir. Çünkü “gerçek sanat, yaşamı tüm karmaşıklığı içinde veren sanat” olup, bunu sağlayacak biricik yöntem gerçekçiliktir. “Gerçekliği etkin olarak, bütün karmaşıklığı ve akışıyla, kendi gelişmesi içinde yansıtan gerçekçilik devrimci sanatın temel ilkesi” ve “en ileri edebiyatın bayrağıdır”; çünkü, gerçekliği tüm somut bütünselliği içinde verdiği kadar, kendi devrimci gelişmesi içinde de görerek verir, dolayısıyla gerek biçimciliğin, gerek natüralizmin karşısında yer alır. Böylece, ne yaşamla özdeşleşerek, ne de yaşamdan soyutlaşarak, yaşamın somut bir modelleştirilişi, yaşamın kendi bütünselliği içinde çok-yönlü kuruluşu haline gelir. Bu modellendirmenin, yani yaşamın yeniden yansıtılarak yaratılmasının başlıca bir yolu, yaşamın ve insanların tipiklik içinde verilmesine dayanır. Gerçekçiliğin başlıca bir kategorisi olan tipiklik, soyutlama-somutlaştırma diyalektiğinin birliğini kendinde içerir. Bir başka deyişle, sanatçı, tarihsel-toplumsal gelişmeleri olduğu kadar insanı da ancak kendi tipikliği içinde somut olarak verebilir. Tarih düzeyinde, bu, göçmekte olan ile-gelmekte olan’ın diyalektiğini görebilmek, insanoğlu tarihinde değişen’in verilebilmesiyle kalıcı olan’ın yaratılabilmesi demektir. O halde, sanatçı ancak bu değişimi, yani, çağını geleceğin toplumu açısından görebildiği sürece çağındaki tipikliği bulabilir.

Nazım Hikmet, sanatta yaratıcı yöntem ile sanatın yapısı arasındaki diyalektik ilişkiye geçerken, “toplumcu gerçekçiliğin bir biçim sorunu değil, bir dünya görüşü” olduğunu vurgulayarak, yani, dünya görüşünün bir sanat yapıtının içeriğinde dile geldiğini belirterek, böyle bir içeriğin, sanatsal yaratıcı yöntemin kendi bir gereği olarak çok çeşitli biçimlere yol açacağını söyler: “İçerik toplumcuysa eğer, varsın milyonlarca biçim olsun”, “böylelikle insanca, en insanca, en insancıl ve çok karmaşık idealler” çok daha iyi verilebilir. Burada, Nazım Hikmet, biçimin içerikten görece bağımsızlığını ortaya koyarak, toplumcu gerçekçiliğin tek-biçimliliğe indirgenemeyeceğini vurgulamakta; öte yandan, sanatın yapısında asıl belirleyici öğenin içerik olduğunu da ortaya koyarak, içerik ile biçim arasındaki gerçek diyalektik ilişkiyi bizlere açıklamaktadır. Bu diyalektik ilişkiyi somut bir örnekle şöyle açıklar Nazım Hikmet: “Öyle içerikler vardır ki, onlarda kafiye istemez, konuşma dili ve ahengi ve imkanları yeter; bazı içerikler de vardır ki kafiye ister, kafiye de çeşit çeşit olabilir, kafiye imkânları da hudutsuzdur ve bazı içerikler vardır ki daha soyut bir dil ister.” Burada, Nazım Hikmet, aynı zamanda, sanatsal anlatım araçlarının, sanat dilinin, bir başka deyişle, sanatın semiotik yönünün nasıl yine içeriğe bağımlı olduğunu, başlı başına bir kurulma-(konstrüksiyon) olmadığını gösterisiyle, aslında, günümüzde de çok önemli olarak, maddeci estetiğin bilimsel derinliğini kanıtlamaktadır. İşte, biçimin içerikten görece bağımsızlığı, biçimin etkin bir öğe olarak alınışı. Nazım Hikmet’e göre, sonunda, “üslup zenginliği’ne yol açar: “İçeriği aktif olarak en uygun çerçevesinde biçimleyecek olan üslubun ne kadar çok taraflı olması gerekir.” Nazım Hikmet burada yine çok önemli bir noktaya açıklık getirmekte, biçim ile üslup arasındaki ayrımı ortaya koyarak, bu ikisini bir ve aynı şey olarak görmenin sanatta dogmatizme ve tekbicimliliğe yol açacağını işaret etmektedir. Ama. aslında, “biçim ile içerik bir birliktir”, bu nedenle de, önemli olan “bütünün uyumunu, mimarisini yapabilmek”tir. Nazım Hikmet, sanat yapıtına sistemsel, bütünsel bir açıdan yaklaşırken, onun bir başka özelliğine, yani, sanat yapıtının bildirimsel (informatif) yönüne de dikkati çekerek, bunun sanat yapıtının gerek konstrüktiv ve semiotik, gerek içeriksel yönüyle olan ilişkisini vurgular. Nazım Hikmet’e göre, bir yapıtın üslubu ile o yapıtın bildirimi arasında diyalektik bir bağlantı vardır. Örneğin, “Tolstoy’un, Gorki’nin üslupları temiz işlenmiş üsluplar ise bu her ikisinin de insana, okuyucuya saygı beslediklerinden ve muhtevalarının aydınlık, inanmış, marazilikten uzak bulunuşundandır”; çünkü, “realist edebiyatın en ön planda tutulması lazım gelen tarafı, tesirciliği, öğreticiliği, okuyucuyu hayatta, pratikte daha müessir kılabilmek için ona yol göstericiliğidir.” Görüldüğü gibi, Nazım Hikmet, sanat yapıtında içerili bildirimin (mesajın) işlevselliğini, üslup özelliği ile karşılaştırmaktadır; bir yapıtın yapısındaki bildirim ne denli yoğun, kapsamlı ve ileriye yönelikse üslubu da o denli çok-yönlü, ama açık ve yalın olacaktır. Ne var ki, “bunu çok ustaca bir surette yapmak lazımdır; “aksi takdirde roman roman olmaz, şiir şiir olmaz, sadece panfile, yahut vaiz ve nasihat olur.” Demek ki, sanatta, pedantikliğe ve didaktikliğe düşmemek, “demagojiden sakınmak”, salt propaganda haline gelmemek gerektiği kadar; açık yalın ve sahici (otantik) olmak ve okuyucuya yol göstermek, onu aydınlatmak gerekmektedir.

Nazım Hikmet’in burada sanatın toplumsal işlevselliğinden, halka yakınlığından, sanatın yapısı ile okuyucu arasındaki iletişimsel (komünikativ) bağdan söz ettiği açıkça ortadadır. Nitekim, Nazım Hikmet için, bir sanat yapıtı “geniş faydalar sağlayan, yurda yararlı” bir yapıt olmalı; “Türk halkı, sevgili memleket ve bütün namuslu insanlar için onlara layık büyük, namuslu eserler verilmelidir.” Burada da, Nazım Hikmet sanatın toplumsal işlevselliğinden söz ederken, sanat yapıtlarının halka indirgenmesinden değil, onlara “layık” yüksek düzeye çıkarılmasından söz etmektedir. Bu ikisi de, yani, sanatta “halka hizmet” ile “belirli bir dünya görüşünü savunmak” birbirinin ayrılmaz koşuludur. Çünkü, “bir toplumcu şairde memleket ve halk sevgisi konkre”dir, gerçekçilikten kaynaklanır. İşte, Nazım Hikmet için, dünyanın sanatsal olarak özümlenişi böylesine karmaşık bir diyalektik ilişkiler bütününü oluşturur.

III.

Nazım Hikmet’e göre dünyayı sanatsal olarak özümlemenin yasaları ve yöntemi bir, ama anlatım yolları, hiç kuşkusuz, farklıdır; “Sanatlar arasında Çin setleri yoktur. Bunlar bir bütünün parçalarıdır… Bunun aksini iddia etmek bilgilerimiz arasındaki diyalektik bağı görmemek demektir.” İşte, sanatlar, gerçekliği özümleme biçimimize göre birbirinden ayrılırlar; yoksa, aralarında birbirini bağlayan temel bağlar vardır. Nazım Hikmet’i önemli bir sanat kuramcısı ve estetikçi yapan en büyük özelliklerinden biri de onun bu bireşimci (sentezci), bütünsel düşünce özelliğidir. Sanata, örneğin, “edebiyat-merkezci” olarak bakmayışı, (özellikle mimari ve sinemaya ayrı bir önem verişi), sanatı kendi tümelliği İçinde görüşü, Nazım Hikmet’in sanat türlerinin özelliklerini çok iyi saptamasına ve bunlar arasındaki karşılıklı iç bağıntı ve ilişkileri görmesine olanak sağlamıştır.

Nitekim söz konusu edebiyat olduğu zaman da şöyle der Nazım Hikmet: “Şiirinden, masalından, dini menkıbelerinden modern romanına kadar bütün edebiyat şekilleri birbirine bağlıdır ve hepsi ana hatlarında anlatmak, hikaye etmek sanatıdır. Şiir de hikaye eder, masal da, roman da, piyes de, senaryo da; hatta bu hikaye ediş meselesi bir bakıma resme, heykele, musikiye ve hatta mimarlığa da şamildir. Zaten, kısacası, sanat yapmak; anlatmak, hikaye etmek demektir. Çeşitleri birbirinden ayıran şey ana hattında hangi vasıtalarla, hangi teknikle hikaye edilişindedir.”

“Hadiseyi şiir, hikaye, roman, tiyatro senaryosu başka başka mikyaslarda, hava ve derinliklerde verirler.” Nazım Hikmet, sanatları kendi anlatım araçlarına ve tekniklerine göre ayrımlarken, bunları tarihsel bir gelişme içinde de görerek açıklar. Çünkü eğer sanatları birbirine bağlayan temel yasalar varsa bunlar mutlaka tarihte değişime uğrayacak, dolayısıyla değişik biçimler ve özellikler kazanacaktır. Burada da Nazım Hikmet’in sanat türlerine nasıl tarihsel bir gözle baktığını; onların tarihsel koşullanmaları içinde nasıl diyalektik bir değişime uğradıklarını, sanatın gelişmesi ile sanatın yapısı arasındaki ayrılmaz ilişkiyi açığa koyduğunu görmekteyiz. Örneğin, “Belirli, toplumsal dönemler ve ekonomik ortamlardaki şiir şekli olan aruz ve hece vezinleri ve kafiye sistemleri toplumsal dönemin gelişmesi, ekonomik ortamın değişmesiyle yıkılmaya başladılar. Bu yıkılış ilk önceleri eski şekillerin kendi içinde oldu.” Öte yandan, toplumsal ilişkilerin değişime uğramasıyla sanayi de gelişmiş, sonunda “bileşik hikayeye göre bir şekil gerekmiş, roman meydana gelmiş”tir. İşte Nazım bu gibi saptamalarla çeşitli sanat türlerinin tarih içinde gelişmesini olduğu kadar, karşılıklı etkileşmelerini de ortaya koyarak sonunda sanatların çağımızdaki yerini saptamaya çalışır. Sanatlar önce sinkretik (ayrımlaşmamış} bir yapıya sahiptirler; örneğin, şiirle müzik içiçeydi, ama sonra, birbirinden gittikçe ayrımlaştılar. Nazım Hikmet için burada bütün sorun, sanatlardaki bu ayrımlaşmayı yeniden, daha yüksek bir aşama içinde, yeni bir bileşime ulaştırmak; günün gereklerine karşılık veren bir bireşimi oluşturmaktır.

Bu nedenle de Nazım Hikmet, böyle bir bireşimi, hem sanatlar arasında, hem de her bir sanat türünün kendi içinde gerçekleşmesinin olanaklarını arar. Koşuklu yazı ile düzyazı arasında ortak bileşimler oluşabileceğine işaret eder. “Eskiden şiir elemanlarıyla düzenlenmiş hikaye ediş tarzlarını tez kabul edersek, bunun antitezi, nesir tekniğiyle yazılmış… roman” olup, “bunun bir bireşimi gerekmektedir” ve “bu bireşim başka bir nitelik olacak”, bir başka deyişle, koşuklu anlatımla düzyazılı anlatım içice içerecektir, Öte yandan, sanatların kendi içlerinde de çağına uygun bireşimlere ulaşabileceğini vurgulayan Nazım Hikmet, örneğin, resimde “bileşken natüralizm”den söz ederken, tiyatro’nun da açık biçim özellikleriyle kapalı biçim özelliklerinin bir bireşimini yapması gerektiğini söyler.

Sanat türlerine böylesine, tarihsel-toplumsal gelişmeye bağlı yapısal oluşum açısından bakan Nazım Hikmet, sanat türlerinin kendi özelliklerine de büyük bir yetkiyle eğilmiş, inceden inceye bir çözümlemesini yapmıştır. Sanat türlerinin kendi içlerinde, gerek içerik, gerek biçim acısından gösterdikleri özellikleri; sanat türlerinin kendilerine özgü sanatsal anlatım araçlarını ve “dilleri”ni, dolayısıyla her sanat türünün kendine özgü kurulma biçimlerini açıklayarak, sanatları çözümlemenin benzersiz örneklerini vermiş; sanat türlerinin yaratımsal ilkelerini ortaya koymuştur. Burada, Nazım Hikmet’in işaret ettiği çok önemli bir nokta da, tarihsel gelişimi içinde kendi türlerinde devrimsel bir dönüşüme uğrama durumunda olan sanatların kendi geçmiş bütün biçim özelliklerinden ve olanaklarından yararlanmaları konusudur. Bütün sanat türleri böylesine daha yüksek bir aşamaya geçebilmek için daha önceki biçimsel özelliklerini kendi İçlerinde özümleyerek yeni bir devrimsel niteliğe ulaşmalıdırlar. Burada, toplumcu gerçekçiliğin gereği, biçimde çok-yönlülüğün bir başka açıdan ortaya konuşunu gördüğümüz kadar; sanat türlerinde de devrimsel aşamaların ancak geçmişin sanatsal mirasından yararlanılarak yapılabileceğinin vurgulandığını görmekteyiz.

IV.
Nasıl “insanoğlu düşüncesi ve kültürünün iki bin yılı aşan gelişmesi boyunca değerli olan ne varsa hepsinin özümlenerek yenileştirilmesi” gerekiyorsa, Nazım Hikmet de “bugünkü gerçek sanatçı insanlığın bütün mirasına sahip çıkmalıdır” diyerek, gerek toplumcu sanatçının, gerek toplumcu sanat ve toplumcu gerçekçiliğin en büyük özelliğini ortaya koymuş; sanatta devrim ile bireşim arasındaki diyalektik bütünlüğü tarihsel olarak temellendirmiştir. Çünkü “kültürün yükselmesi, onun durmadan değişmesi ve daha yüksek gelişme aşamalarına yükselmesi” olup, “bu değişmeler devrimsel değişmelerin uzantısıdır”; dolayısıyla, “her devrim… yeni biçimler yaratılması anlamına gelir. Öyle ki, bu suretle insanlar daha yüksek bir kültürel gelişme aşamasına ulaşırlar.” Onun için insanoğlu tarihindeki en yüksek devrim aşamasını karşılayacak kültür ve sanatsal yaratımların kendinden öncekileri büsbütün özümleyebilmesi, yani, sanatsal kültür mirasını sahiplenmesi gerekir.

Nazım Hikmet sanatta insanlık kültüründen sözederken “bütün insanlık tabirine” dikkat çeker; “Bütün insanlık, yalnız Avrupa, yalnız Eski Yunan, Roma, Rönesans değildir. Asyalıysa, Avrupalıysa, Afrikalıysa, eski yeni Amerikalıysa bütün dünyadır. Çin, Japon klasikleri, Hind, İran, Türk klasikleri ve halk sanatçıları, genel olarak bütün bu ülkelerin insanlık kültür hazinesindeki payları, Avrupa’nın payından hiç de aşağı değildir.” Görüldüğü gibi, Nazım Hikmet, sanatsal kültür konusunda çok önemli bir noktayı öne çıkarmakta; Batı burjuva kültür ideolojisinin ve onun uzantısı olan “kültür emperyalizmi”nin karşısına Doğu kültür ve sanatlarının özgünlüğünü ve evrensel değerini koymaktadır. Böylece, Nazım Hikmet, aynı zamanda, sanatta ulusal-olan ile evrensel-olan arasındaki diyalektik bağıntıyı da vurgulamaktadır: Her ülke için tarihsel olarak belirlenmiş ulusal biçimler vardır; örneğin, Türkiye’de, ulusla, halkla birlikte evrilen özel bir biçim karşılık verir her döneme. Ama farklı ulusların kültürleri arasındaki etki değişimleri ortaya çıkar ve her ulusal biçimde bir ya da birçok başka ulusun bir ya da birçok unsuru bulunabilir, ona evrensel nitelik veren şey de budur.” Bu nedenle, Nazım Hikmet’e göre, çağımızın gerçek sanatçısı, hem kendi ulusunun geçmiş sanatsal kültür mirasından, hem de başka ulusların sanatsal kültür mirasından bireşimci bir biçimde yararlanmalıdır. Onun için, “Yalnız kendi edebiyatımın değil, Doğu ve Batı edebiyatının bütün ustalarını usta bildim” der Nazım Hikmet.

Nazım Hikmet’in kültür mirasına bakışı, hiç kuşkusuz, bireşimci bir gözledir; yani, gelmiş geçmiş bütün sanat tarihine eleştirel bir acıdan yaklaşıp, bunların en ilerici, yeni devrimci sanata en çok olanak tanıyıcı örneklerinden yararlanarak sanat tarihinin bir tasnifini ve çözümlemesini yapmaktır. Kendisinin ortaya koyduğu bu eleştirel ilkelere göre, örneğin, “Yazarlar, soyut değil, somut olarak değerlendirilmeli, incelenmeli, yani bir insan, bir yazar, yaşadığı devir, içinde bulunduğu ülke, sınıf, zümre, çevre gözönünde tutularak… incelendikten sonra, o devrin, o memleketin, o sınıfın imkanları içindeki başarılarına göre hakkında bir yargı verilmeli.” Görüldüğü gibi, Nazım Hikmet, sanat tarihine tarihsel ve diyalektik maddeci bir gözle bakılması gerektiğini ortaya koymakta; belli sanatsal dönemlerin olduğu kadar, belli sanatçıların ve yapıtlarının da yine nasıl bu bakış açısı altında incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Böylece, Nazım Hikmet, yalnız sanatsal yaratımlar alanında değil, ama sanat tarihinin ve sanat eleştirisinin kendi alanı içinde de maddeci diyalektik yöntemi uygulamakta ve ancak bu yöntem dolayısıyla sanat tarihinde sağlıklı bir bireşime varılacağını, yani, sanatsal kültür mirasının nasıl özümleneceğini göstermektedir. Çünkü, böylesine bir bireşim, yadsımaya (inkâra) değil, derinden inceleme ve çözümleme sonucu edinilecek deneyimlerle sanatta zenginleşmenin yolunu açmaya dayanmaktadır.

Dolayısıyla, Nazım Hikmet, sanat ve edebiyat tarihine bu bireşimci gözle bakarken, sanatçı ve yazarları kendi içlerinde bulundukları tarihsel dönem, toplumsal sınıf ve ideolojinin süzgecinden geçirmekte; nesnellik ile yantutma arasındaki diyalektik birlik doğrultusunda sanat tarihinin bir değerlendirmesini yapmaktadır. Bu nedenle, gerçekçi ve devrimci yazarların katkılarını ortaya koyarken, gerçekçi ve devrimci olmayan öbür büyük sanatçıların da özelliklerini açığa çıkarmakta, ama tarihsel ve ideolojik olarak sınırlılıklarını ve çelişkilerini de göstererek, böylesine sanatçıların deneyimlerinden ne ölçüde yararlanılabileceğini ortaya koymaktadır. Bu acıdan bakıldığında Nazım Hikmet’İn karşımıza aynı zamanda tam nitelikli bir sanat ve edebiyat eleştirmeni olarak çıktığını da görmekteyiz.

Nazım Hikmet’in bütün dünya sanatsal ve edebi kültür mirasından yararlanma kaygısı, hiç kuşkusuz, onu bütün bir sanat ve edebiyat tarihinin en büyük ve önemli temsilcilerini ele almaya götürmüştür. Ama, çok doğal olarak, Nazım Hikmet, sanat ve edebiyat tarihi içinde en çok gerçekçi ve devrimci yazarlara önem vermiş; özellikle de, devrim kuşağının bir temsilcisi olarak, bu dönemin yakınlık içinde olduğu büyük ustalarına saygınlık duymuş; bütün bu sanatçıların yaratıcılıkları ve yapıtlarıyla ilgili çok önemli saptamalarda bulunmuştur.

Nazım Hikmet’in dünya sanatsal ve edebi kültür mirasını özümleyişi içinde Türk sanat ve edebiyat tarihi üstüne yaptığı değerlendirmeler, hiç kuşkusuz, ayrı bir önem ve özellik taşır. Türk sanat ve edebiyat tarihini, çok doğal olarak, dünya sanat ve edebiyat tarihinin ayrılmaz bir bileşken parçası olarak gören Nazım Hikmet, özellikle, Türk sanat ve edebiyatının, başlıcalıkla da Türk şiirinin dünya sanatsal kültürü içindeki yüksek düzeyde niteliğini vurgulayarak, taşıdığı önemi evrensel planda ortaya koyar. Hiç kuşkusuz, Türk sanat ve edebiyat tarihine de bakarken, Nazım Hikmet, bunu yine bireşimci bir gözle yaparak; nesnellikle yantutma arasındaki ayrılmaz bağı korumaya çalışır. Başka bir deyişle, Türk sanat ve edebiyatında da eskinin bir değerlendirmesini yaparken, geçmiş dönemlerin başlıca temsilcilerini eleştirel bir yaklaşımla çözümleyip, onlardan yararlanılması gereken özellikleri ve değerleri ortaya koyarken, sınırlılıklarını ve çelişkilerini de ortaya koyar. Çağdaş Türk sanat ve edebiyat tarihini de toplumcu gerçekçilerle karşıtları arasında yürütülen bir mücadele olarak görür ve toplumcu gerçekçi yazarları savunarak onların sanatsal deneyimlerinin gelişmesine ışık tutar.

Özellikle bu konuda, yani, çağdaş Türkiye’de ilerici, gerçekçi ve nitelikli sanatçıların yetişmesinde Nazım Hikmet’İn aydınlatıcı, öğretici, yol gösterici, destekleyici rolü çok büyüktür. Nitekim büyük bir umut ve güvenle bağlandığı bu sanatçılar için tahminlerinde de yanılmamış; “Göreceksiniz, Türk kültürüne büyük hizmetlerde bulunacaklar. Adları Türkiye sınırlarını aşacak” dediği sanatçılar, bugün dünyaca ünlenmişler; Türk sanat ve edebiyatının “dünyada ileri saflarda yer tuttuğu”nu kanıtlamışlardır.

Nazım Hikmet’İn Türk sanat ve edebiyat tarihine gerek geçmişi eleştirel ve bireşimci bir gözle özümleyerek bakışı, gerek gününün sanatsal deneyimlerini geleceğin açısından yorumlayarak ortaya koyuşu ve tümünü dünya sanatsal kültür bağlamı içinde değerlendirişiyle, Türkiye’deki bilimsel maddeci sanat ve edebiyat eleştirisinin temellerini böylece atmış olduğu gibi; ulusal kültürlerin katkılarıyla evrensel sanat ve edebiyat kültürünün de nasıl zenginleştiğini yine bilimsel maddeci sanat kuramı ve estetiği içinde ortaya koymuş olmaktadır.

NOTLAR

(1) Burada birkaç noktaya önemle değinmek isteriz. Birincisi, Kemal Tahir’in “Mahpusaneden Mektuplar”a Önsöz’ünde belirttiği gibi, “Mahpusluğu dışında da, Nazım Hikmet, aralıksız, izlenip gözetlenmiş, evi üst üste basılıp kitaplar ve müsveddeleri alındığı için, çalışmalarına yardımcı bir kitaplığa sahip olamadığı gibi, ‘Kırpıntı Bohçası’ dediği müsveddelerini bile, sürekli olarak eli altında bulunduramamıştır. Tarih, edebiyat, sanat, felsefe, ekonomi, sosyoloji üzerindeki düşüncelerini düzenli olarak açıklayamaması bundandır.”

İkincisi, yine bilindiği gibi, Nazım Hikmet’in gerek kendi yapıtları, gerek kendi üstüne yazılan yapıtlar, ancak (28 yıllık bir aradan sonra) 1964’ten bu yana Türkiye’de yayınlanmaya başlamıştır. Dolayısıyla, kendisiyle ilgili tüm yapıt ve belgeler günışığına çıkmadan, Nazım Hikmet’in bir sanat kuramcısı ya da estetikçi olarak bu çok önemli yanıyla ilgili çalışmaların yapılabilmesi de, hiç kuşkusuz, olanaksız kalmıştır.

Nitekim, bizim bu çalışmamız da ancak Türkiye’de kendisiyle ilgili olarak yayınlananlardan yararlanılarak yapılabilmiştir. Kuramsal düzyazıları henüz ‘Tüm Yapıtları’ içinde yayınlanmamış olduğu gibi; Moskova’daki ‘Nazım Hikmet Arşivi’ndeki belgeler de daha tam olarak günışığına çıkmamıştır. Ayrıca kendisinin, gerek çok uzun yıllar hapishanede, gerek yurtdışında yaşamış olması, yazılarının da bir bütünsellik içinde biraraya getirilmesine olanak tanımamıştır. Nazım Hikmet’in bu tüm yazıları genelinde şöyle bölümlenebilir: 1) Gençlik yazıları (1925’ten 1938’de hapse girişine kadarki, çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan yazıları); 2) Hapishane yazıları (1938’den 1950’ye kadar hapishaneden yakınlarına, sanatçı dostlarına yazdığı mektuplar; 3) Yurtdışındaki yazılan (özellikle Sovyetler Bîrliği’nde geçirdiği yıllarla öbür ülkelere yaptığı gezileri sırasında yazı ve konuşmaları, ki bunlar genel olarak başkalarının ‘anıları’ olarak yayınlanmış olup, elimizde en az bulunan belgeler de bu üçüncü bölümlemeyle ilgilidir. Örneğin, Prag Radyosu’nda yaptığı ve Bulgaristan’da çıkan “Yeni Gerçek” gazetesinde yayınlanan konuşma dizisi, Budapeşte Radyosu’ndaki konuşmalar ve buna benzer nice başka belgeler elimize geçmediğinden bu çalışmada yer alamamaktadır; kaldı ki Türkiye’de de bazı araştırmacıların elinde burada yer alamamış daha başka belgeler olduğunu da belirtmeliyiz.

Son olarak da şunu belirtelim, Nazım Hikmet, sanatla ilgili düşüncelerini çoğu zaman doğrudan doğruya kendi yapıtlarının içinde de dile getirmiştir; ama, özgün sanatsal yaratımlar olması dolayısıyla bu tür alıntılara bu çalışmada, doğal olarak, yer vermedik.


alıntı: insanokur