31 Mayıs 2018 Perşembe

Murat Gülsoy Röportajı - Cumhuriyet Eray Ak

.


- Üretken bir yazarsınız. Araya çok zaman koymadan yayımlıyorsunuz kaleminizden çıkanları. Bu verim yoğunluğunu da tekrara düşmeden gerçekleştiriyorsunuz. Açıkçası zor... Nasıl başa çıkıyorsunuz bununla?

- Asıl başa çıkması zor olan yazmadığım dönemler. Yazmak hayatımın her anında zihnimin içinde, gündemimde... Kaldı ki iki yıla yakın bir zamanda bir roman yayımlamak bence normal. Tekrara düşmemenin tek yolu tekrara düşmekten korkmamak.

- Sadece yazmayı, değil yazmak üzerine düşünmeyi de sevdiğinizi biliyoruz. Az önceki sorunun cevabına katkı sunabilir miyiz bu özelliğinizle?

- Yazmak yaşamımın büyük bir alanını kaplıyor. Sadece okuyup yazmıyorum aynı zamanda yıllardır yaratıcı yazarlık atölyeleri yürütüyorum. Bu da beni sürekli olarak edebiyat üretiminin içinde tutuyor. Atölyede okunan her öykü ve roman için alternatif yazma, anlatma, gösterme biçimleri düşünmek bana çok iyi geliyor.

- Her kitabınızda farklı anlatım olanakları üzerinden gitmeye çabalamanızı "deneysel edebiyat" gibi bir sınıflandırmaya sokmak mümkün mü? Yoksa böyle bir sınıflandırmanın yersiz olduğunu, her yazarın bu "deney dünyası" içinde olması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

- Her roman, her öykü benim için farklı bir deneyim oluyor. Farklı konular, türler, anlatım biçimlerini araştırmak bana heyecan veriyor. Her yazarın ya da yazmakla uğraşan herkesin yolu, yordamı farklı olabilir. Edebiyat devasa bir saray gibidir, içeri girmek için size uygun olan kapıyı bulmanız zaman alabilir. Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi herkes için aslında özel bir kapı vardır, yani hepimiz farklı yollardan girebiliriz oraya. Benim için başlangıçtan beri önemli olan kurmaca sanatların, hikâye anlatan yapıların, öykülerin, romanların biçimlerinin insan zihninin çalışmasıyla ve insan psikolojisiyle bağlarıydı. Bu kimi zaman doğrudan zihinsel süreçlere odaklanmama neden oluyor, kimi zaman da romanın mimari yapısı üzerinde deneyler yapmama… Amacım aslında hiç değişmiyor: farklı hikâye anlatma yollarını bulmak. Çünkü dünya anlattığımız yerdir. Anlatamadığımız her an dünyanın dışına düşeriz, yokluğun karanlığına karışırız. Anlatarak yaşadıklarımızı anlarız. Anlatarak kendimizi ve başkasını tanırız. Tabii her anlatma eylemi kendine özgü sınırlar ve sorunlar içerir. Anlatarak yanılsamaların da içine düşeriz. Bence edebiyat ile yapılan tüm bu araştırmaların, deneylerin, biçimsel arayışların en değerli yanı bu sınırları zorlamamızı ve sorunları daha iyi fark etmemizi sağlıyor oluşudur.


- Yeni kitaba gelelim... Sizin için nasıl geçmiş bir sürecin romanı Öyle Güzel Bir Yer ki?

- Son iki yıl sürekli içinde dolaştığım bir roman oldu bu. Kerem’in eskici dükkânında yağmurlu bir gece, güneyde bir butik otel, Gezi Parkı’nda bir akşamüzeri, hastanede geçen bir akşam ve yıkılmakta olan bir apartman… Mekanın git gide önem kazandığı, hatta zamanı kırdığı, çoğalttığı bir süreç oldu. Şunu anladım yazarken: bir yerlerde bir şeyler yaşıyoruz ama o yaşantı asla yaşandığı anla sınırlı kalmıyor, zihnimizin içinde çoğalıyor, başka yaşanan anlarla kesişiyor, şekli değişiyor, hayatımız dediğimiz o akışkan ve canlı şeyi oluşturuyor.

- Yazarken kafanızda dönüp duran baskın mesele ya da meseleler neydi?

- Birçok mesele bir arada yürüdü. Bir tarafta aşk gibi, cinsellik gibi insanları birbirine bağlayan ama aynı anda tahrip eden güçlü duygular vardı. Öte yandan insanlar arasındaki güç ilişkileri, cinsiyet, sınıf ya da kültür üzerinden kurulan denklemler… Yaşlılık ve ölüm gibi kadim meselelerin gölgesi de hep üzerine düştü romanın.

- "Bıktım artık. Yüreğim ağzımda yaşamaktan bunaldım. Bir yer olsa, çekip gitsem... Ama yok. Yok. Dünya küçüldü, küçüldü... üzerinde duracak yer kalmadı sanki." Bunları söyleyen kahramanlarınızdan biri. Bu sıkışmışlık duygusundan da bahsedelim derim; çünkü sadece kahramanınızın ruh hâli hakkında değil romanın genel atmosferi üzerine de çözümleyici olacak diye düşünüyorum...

- Romanın genel atmosferi bugün içinde yaşadığımız dönemi, en azından belli kesimler için büyük ölçüde yansıtıyor sanıyorum. Sıkışmışlık bence yaşadığımız çağın genel duygusu. Sürekli içinde yaşadığımız çemberin daraldığını, özgürlüklerimizin git gide daha da kısıtlandığını hissediyoruz. Bu sadece gündelik siyasi olaylarla sınırlı değil. Doğayla, dünyayla kurduğumuz ilişkide de bu var. İnsanların kendi mikro çevrelerinde yaşadıkları ilişkilerle de var. Sürekli tehdit altında günümüz insanı. Terör, küresel iklim değişikliği, ekonomik krizler, demokrasi karşıtı söylemlerin yükselişi… Bu her zaman böyle değildi kuşkusuz. Örneğin 1960’lar tüm dünyada özgürleşmenin yükselişe geçtiği iyimser yıllardı. Şu anda tüm dünyanın daha karamsar bir yer hâline geldiğini düşünüyorum. Ama bir yandan da bu düşüncemin içinde bulunduğum orta yaşla ilgili bir durum olacağını da hesaba katmam gerektiği aklıma geliyor. Sonuçta 1980’lerde ilk gençliğimi yaşarken de ülkemizde ve dünyada işler hiç parlak değildi ama ben umutluydum, geleceğin geçmişten daha iyi olacağını sanıyordum. Sonuçta bu bir roman ve elbette yazanın ruh durumunu yansıtıyor.


- Bugün yayımlanan pek çok romanda toplumsal yansımalar çıkıyor karşımıza. Öyle Güzel Bir Yer ki de bunlardan uzak değil. Sirenler, siren seslerinin ardından darbe mi yoksa terör saldırısı mı olduğu korkusu... Aynı şekilde kentsel dönüşümün de romana sızması... Bu paralelde bugünün siyasi ve toplumsal sıkıntıları, yazı hikâyenizi, yazma hâlinizi nasıl etkiliyor?

- Bu sorunun cevabını az önce verdiğimi düşünüyorum. Ama şöyle bir ek yapabilirim. Hep kendime şunu telkin ediyorum: Mesafe almalıyım, gündelik olanın romana sızabilir ama romanı belirlememeli. Gündelik olanın dışına çıkabilmeliyim. Her şeyden önemlisi, dünyada ve ülkede korkunç şeyler yaşanırken bile ben masamın başına dönmeli ve kurduğum dünyaya, romanıma hizmet etmeliyim. Ancak bu şekilde direnmiş olabilirim. Çünkü zaman geçiyor yazı kalıyor. Yaşayan karakterler yaratmak istiyorum. Onlar arzulardan, korkulardan ve kaygılardan oluşuyor. Hepimiz gibi…

- Romana ciddi biçimde yansıyan, çevremizde de sıkça gördüğümüz “Terk edelim ülkeyi!” mantığı da bunun güzel bir örneği gibi... Ne dersiniz?

- 1980’lerde üniversitede okurken de benzer bir hava vardı. Sınıf arkadaşlarımın sanırım yarıya yakını gitti, hâlen de yurtdışında yaşıyor. O zaman da garip bir şekilde burada kalmaya kararlıydım. Hatta bir doktora bursu almıştım, ikilemde kaldım, gidebilirdim, belki mantıklı olan karar buydu ama cesaret edemedim sanırım. Bu biraz karakter meselesi. Belki de edebiyatla uğraştığım için. Edebiyat dille yapılan bir sanat. Hangi dilde yazıyorsanız o dilin içinde kök salıyorsunuz. Bu cümleyi “sıkışıp kalıyorsunuz” diye okumak da mümkün tabii.

- Geçmişin, insanların geleceğini nasıl her an inşa etmekte olduğunu üzerine düşünen bir roman Öyle Güzel Bir Yer ki... Kahramanınız Kerem de bunun kanlı canlı hâli olarak karşımızda. Bir eskici çocuğu olarak geçmişteki tüm küçümsenmişliklerini hâlâ taşıyor. Özellikle çocukluk ve ilkgençlik zamanlarına ait yaralar neden bu kadar canlı kalıyor sizce?

- Nasıl kalmasın ki? İnsanın hayatım dediği şey geçmişten ibaret. Attığımız her adım geçmişte şekillenmeye başlıyor. Yaşadığımız tüm iyi ve kötü olaylar bizi biz yapıyor. İnsan her zaman yaralıdır. Bence bizi diğer canlılardan ayıran en büyük özellik bu, yaralıyız ve bunu biliyoruz. Yaşamak dediğimiz acıyla başa çıkma mücadelesi. Kimi zaman yok sayarak, kimi zaman dişimizi sıkarak, kimi zaman başkalarına sarılarak, kimi zaman da başkalarının üzerine basarak, onların canını acıtarak ayakta kalmaya çalışıyoruz. İnsanlık durumu bu. Belki romanlar yazarak, okuyarak bir parça da olsa bu hakikati görünür kılıyoruz. Her roman okur için de yeni bir deneyim sunmalı. Okur o romanın ya da öykünün dünyasında karakterle beraber düşünür çoğu zaman, ben olsam ne yapardım, nasıl davranırdım hatta ben nasıl biri olurdum, nasıl biriyim diye… Sonuç? Başkalarında kendimizi, kendimizde başkalarını buluruz.


- Göndermesi bol bir metin elimizdeki. Yaşamın içinden manzaralara, kendi yazdıklarınıza, hatta kendinize dahi göndermeler var... Bu bağlamda hangi izleri takip ettiğini de öğrenmek isterim Öyle Güzel Bir Yer ki'nin; yaşamda ve yapıtlarda...

- Daha önce dediğim gibi birçok etki bir araya geldi. Daha önce yazdıklarıma göndermeler var evet, bu git gide yoğunlaşarak varlığını sürdüreceğe benziyor. Yazdıklarımın kendi başına büyük bir evren oluşturduğunu hissediyorum. Orada aslında yazdığım her şey var. Yazacaklarım da bu evrenin içinde bir yer buluyorlar kendilerine ve diğerleriyle ilişkileniyorlar. Öyle Güzel Bir Yer ki bu kesişimlerin bolca ortaya çıktığı bir roman oldu. Ben bu evreni rüya alemime benzetiyorum. Karanlık köşelerini, dar koridorlarını, yüksek göklerini tanıdığım gibi tanıyorum. O anda yazdığım bir romanın içine çok eskiden yazmış olduğum bir karakter ya da mekan girebiliyor. Bazen şöyle düşünüyorum: Sonsuz zamanım olsa ve tüm olası girişimleri yazabilsem. Çünkü bu çok büyüleyici.

- "Gerçeküstü ve fantastik unsurların yazdıklarıma daha çok girmesini istiyorum," demişsiniz bundan çok da uzun sayılmayacak bir zaman önce verdiğiniz söyleşinizde. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet'te de bunu görmüştük ne ki Öyle Güzel Bir Yer ki sağlam bir gerçeklik temeline oturuyor. Ne belirliyor yazdıklarınızın yolunu? Neyi nasıl yazacağınızı hangi süreçlerden geçerek karar veriyorsunuz?

- Bir bilsem… Her seferinde başka bir yola giriyorum ama sonuçta o yazı evrenimin bir köşesinde buluyorum kendimi. Gerçeküstü, fantastik unsurlar aslında bu romanda da var, belki biraz örtük ama benim için orada. Karanlık köşeleri, benim bile gitmekten çekindiğim yerleri olsun istiyorum yazdıklarımın. Bu nasıl mümkün olabilir? Ancak insan kendini kurmakta olduğu dünyanın ilk ve asıl misafiri yapabilirse… Yani bu insanın kendi üzerinde yaptığı bir deney. Öte yandan yaşadığım hayat var. İniş çıkışlarla, üzüntü ve sevinçlerle, korku ve umutlarla dolu bir hayat. Tüm yaşananlar da bir şekilde sızıyorlar yazının içine. Gerçi yaşananlar yazıldığı an bambaşka şeylere dönüşüyor. Bu ister 1908’de İstanbul’da yaşanmış tarihî olaylar olsun, ister yaşlı bir adamın hiç durmadan kol saatine bakarak ölümü beklediği bir odadaki yalnızlık olsun yazıldığı zaman başkalaşıyor, büyülü bir hâl alıyor, başkalarının zihninde yeniden yaşam buluyor.

- Seval Şahin, özellikle son dönem romanlarında gördüğü “kurgudaki parçalı yapı” üzerinde duruyor kimi yazdıklarında. Öyle Güzel Bir Yer ki de bu yapıda kurulmuş bir roman. Metne, kurguya ne kattığını düşünüyorsunuz bu yapının?

- Bu romanın en heyecan verici tarafı mimarisi benim için. Amacım sadece sahnelerin ve kurgunun parçalanması değildi. Hem mekanlar üzerinde çok farklı bir şekilde çalışmak istiyordum hem de yaşanan anların sürekliliğini resmetmek istiyordum. Bir yandan da okunaklı bir metin olmasını arzu ediyordum. Bu yüzden ortaya böyle bir yapı çıktı.

- Son olarak masada bekleyen işleri de sormak isterim... Neler okuyacağız yakın zamanda sizden? Ya da yeni projeler var mı?

- Yeni projeler hakkında konuşmak için çok erken ne yazık ki… Ben de merak ediyorum doğrusu. Ama henüz Öyle Güzel Bir Yer ki’nin içinden çıkmış değilim.

Öyle Güzel Bir Yer ki / Murat Gülsoy / Can Yayınları / 240 s.

6 Nisan 2018 Cuma

Şiir Yazmak / Şair Olmak

.

Yazdıklarınıza şiir niteliği katacak çalışma notları: 

1. Okumayı sevmelisin. Okumayı sevmeyen ve okumayı pratik bir alışkanlığa dönüştürmeyenlerin şiire mesafesi uzak olacaktır.

2. Şiir okumayı daha çok sevmelisin. Şiir okumak sana sıkıcı mı geliyor? Başkaları da senin yazdıklarını okurken sıkılacaktır, emin ol. Şaire yazarken kılavuz olacak şiir, onun dimağında biriken şiirdir.

3. Okumayı sevdik, şiir okumayı daha çok sevdik. Sırada sevgimizi belli bir disiplin ve prensiple uygulamak var. Edebiyatımızın / şiir hazinemizin başlangıcından bugününe bilgi edinmemiz gerekli. Halk Edebiyatı Şiir Antolojileri, Sözlü Edebiyattan örnekler, Divan Edebiyatı Şiir Antolojileri, Cumhuriyet Öncesi ve Sonrası Şiir Antolojilerini oku. (en çok kaynak bu kategoride bulunabilir)

4. Yemek yapar gibi ilerliyoruz değil mi? Henüz tereyağını eritmeye geçmedik, malzemelerimizi hazırlıyoruz. Türk Edebiyatının dönemlerle antolojilerini okuduktan sonra Dünya Edebiyatı'na geçme vakti geldi. Başta Ataol Behramoğlu ile Özdemir İnce'nin hazırladığı antolojiler olmak üzere (Cevat Çapan'ın, Eray Canberk'in de bu konuda çalışmaları var) dünya şiiri örneklerine göz atmakta yarar var. Şiir evrenseldir ve tüm halklara dokunur. (Bu arada her kitabı bulamazsınız veya satın almaya imkanlarınız izin vermez. Bunun için kütüphanelerimiz var. Oralara gidin.)

5. Türk Edebiyatı ve Dünya Edebiyatı'ndan okuduğunuz örnekler sizde bir şiir anlayışı oluşturdu. Bazı şairlerin yazdığı şiirleri kendinize diğerlerinden daha samimi buldunuz. O şairlerin şiirlerine daha bir özenle eğileceksiniz, bunda hiç bir sakınca yok. Fakat hazır kütüphanelere uğrayıp üye olduğunuzu da düşünürsek kütüphanelerden faydalanabileceğiniz bir konu daha ekleyelim: Edebiyat dergilerinin geçmiş sayıları. Çağdaş şiir dünyamızı izlemek, takip etmek, gelişmelerinden tartışmalarından haberdar olmak için edebiyat dergilerimizin geçmiş sayılarından ulaşabildiğiniz kadarını incelemeye bakın. Bugün sosyal medyada alıntılanan, duvarlara yazılan, bestelerle dillerde ezberlenen şarkılara dönüşmüş, dövme halinde vücutlara kazınan dizelerin sahiplerinin o dergilerde yetiştiğini fark edeceksiniz.

6. Geçmiş dönem edebiyat dergileri dedik ama güncel edebiyat dergilerini elbette atlamamalısınız. Bugün edebiyat dergisi satan kitapçılara uğradığınızda onlarca dergi ve fanzinin sizi beklediğini görürsünüz. Hepsini okumanız mümkün değil. Önce inceleyin. Nasıl ki antolojilerden kendinize daha yakın şiir ve şairler keşfettiniz, dergi çeşitliliği arasında da aynı hazları size verecek yayımlar keşfedeceksiniz. Bir süre sonra onlarca dergi ve fanzinin arasından size aitmiş gibi takip edeceğiniz dergileriniz olacak. (Burada bir parantez açmak istiyorum. Dergilerde şiirlerini beğendiğiniz isimlerle iletişime geçin. Sosyal medya üzerinden kendilerine doğrudan ulaşabilir, şiirleri üzerinden edebiyat dostlukları kurabilirsiniz. Şiir (sanıldığının aksine) sosyaldir, üzerinde konuşulsun ister.)

7. Eminim bu kadar okumadan sonra şiir yazmalı mıyım yazmamalı mıyım diye sorgulamaya başladın. Şimdilik bu sorgulamaları kenara bırak üzerini ört. Çünkü okumaya devam edeceğiz. Ha, okuya okuya şiir mi yazılır - hiç futbol maçı izleye izleye futbol oynamayı öğrenen gördün mü? - diyebilirsin. Şuna da eminim ki bu çalışmaları yaparken kaçak göçek sürekli yazıyorsun. Umarım o yazdıklarını temize geçerken imla kılavuzunu, dil bilgisi kurallarını, türkçe sözlükleri elinin altında yardımcı kaynak olarak bulunduruyorsundur. Yani bir Cemal Süreya olmamışsan ki kendisi her harfin altındaki sözcüklerin anlamlarına çalışırmış - sözlük kullanman gerek dostum. Sözlüklerini hazırlarken, edebi akımlar ve edebi söz sanatları üzerine okumalar yapman gerektiğini ekleyelim. Edebi akımlar ve edebi söz sanatları edebiyatın çelik jantı, rüzgarlığı, navigasyonu, arka koltuktaki oyun konsoludur. Şiir dilinde söz sanatları, imgeler, metaforlar kullanılır, bunların şiirlerdeki örneklerini incelemelisin.

8. Tüm enerjini şiire mi verdin, verme. Tiyatro-sinema izleyin, konserlere katılın, sergileri dolaşın. Şiirin dışındaki diğer sanat akımlarını inceleyin. Ekspresyonizm, empresyonizm, dadaizm, sürrealizm, fütürizm, postmodernizm üzerine okumalar yapın.

9. Estetik kuramları üzerine okumalar yapın. Prof.Dr. İsmail Tunalı'nın Estetik kitabında Marksist Estetik, Yapısalcı Estetik, Prag Okulu, Frankfurt Okulu, Hermeneutik üzerinde bilgiler bulabilirsin.

10. Eleştiri kuramları üzerine okumalar yapın. Berna Moran'ın Edebiyat ve Eleştiri Kuramları kitabı, Kemal Bek'in Şiirden Eleştiriye kitabı, Gennadiy Pospelov'un Edebiyat Bilimi kitabı, Semih Gümüş, Özdemir İnce, Fethi Naci, Tahsin Yücel, Metin Cengiz'in araştırma ve inceleme kitaplarından faydalanabilirsin.

11. Artık bol bol alıştırma yapabileceğin döneme geldik. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın kendisine şiir yazmak için ne yapmalıyım diye soran genç bir okuruna, önce en kalınlarından on adet defter almasını ve hepsine şiirler yazmasını tavsiye ettiği sonra bu defterleri çöpe atarak unutmasını ve gerçek şiire zaman ayırmasını belirttiği söylenir. Şuna kanaat getirmelisin ki yazılan her ürün şiir değildir. Üzerinde çalışılan bir yazı tereddütsüz silinip atılabilir. Gerek dergilerden gerek kitaplardan yüzlerce binlerce şiir okuduktan sonra kendi kendinin eleştirmeni olursun.

12. Şiir festival ve etkinliklerine katılmaya çalış. Yukarıda da değindiğim gibi şiir, sosyaldir ve konuşulmak ister. Hayat kendi içinde şiir olacak çok konu besler, büyütür. Aynı konu çevresinde, benzer üsluplar ve yapılarla yazılmış şiirler edebiyatın karnını doldurur, edebiyat daha önce bağışıklık kazandığı konuyu zaten bünyesinde kullandığından zaman içinde atar, unutturur. Kendi sesini, yorumunu, biçimini yaratana kadar sıkılmadan çalışmalı, elini üzerinden çekmemelisin. Üzerini örttüğün sorgulamalarını halen taşıyorsan şiir yazmayı bırak. Şair olmak zorunda değilsin ancak bugünden sonra nitelikli şiir okuru sayılırsın.

13. Şiir yazmak için kurallar bütünü yoktur. Yukarıdaki çalışmaları özümseyerek tamamladığında Geordano Bruno'nun "Kurallar şiirden çıkar" demecini anlayacaksın. Yazdıklarını edebiyat dergilerine gönder ve eğer gerçek şiir yazdıysan mutlaka geri dönüşler alacaksın.

Kolay gele.


derleme: Emre Küçükoğlu

.

3 Nisan 2018 Salı

Bildiğini Yaz (ma)


“Bildiğini yaz!” cümlesinin “kötü” bir öneri olmasının nedenleri

Yazar olmanın ilk koşulu en az on altı defa “Bildiğini yaz!” diye uyarılmaktır. İkinci koşulu ise yayıncılık hayatınızın geleceği ile ilgili korkular tarafından kemirilmektir; fakat bu başka bir gün değinilecek bir konu.

“Bildiğini yaz” yazı yazmanın ana kurallarından biri olmasına karşın çoğu zaman doğrudan ziyade yanlış bir yönlendirmedir.

Kuşkusuz yazarlar yalnızca kişisel deneyimlerini yazsalar kurgusal türler var olamayacaktı. Tolkien, fantastik destanlar yerine Anglosakson sözlük yayımlardı ve Asimov, duygusal robotlar hakkında çok sayıda hikâyeler yazmak yerine (yine da az sayıda yazmadığı) fizik metinleri yazmayı sürdürürdü. Kaldı ki geleneksel edebiyat bile yazarların şahsen tanımadığı hatta bilmediği birçok insanı ve yeri içeriyor!

“Bildiğini yaz!” cümlesi özünde iyi. İnsanlar bunu iyi niyetle söyler. Ama genellikle yazarlar, özellikle yeni yazarlar, bunu gerçek anlamıyla algılayıp dumura uğruyorlar. Herkesin aynı şeyi söylemesi, bunun doğru olduğu anlamına gelmez. Her gün bir elma yiyen insanlar da en nihayetinde zaman zaman doktora gitmek zorunda kalırlar. Bunu bilmeyen yoktur.

Şurası çok açık: İnsanlar bildiğiniz şeyler hakkında yazmanızı tavsiye ettiğinde sadece kişisel olarak tecrübe ettiğiniz senaryoları yazmanızı kastetmiyorlar. Kastettikleri bu olsaydı kitaplar sadece içlerindeki sonsuz boşluğu geçici olarak doldurmak amacıyla yazdıklarını boş zamanlarında yayımlatmaya çalışan muhasebeciler hakkında olurdu. Ya da bir pratisyen doktorun istikrarlı bir şekilde öğrenci kredisini öderken aslında grip olmuş hastaların monotonluğunu bozacak, Lego parçası yutmuş hastasını bekleyişini…

Sonuç olarak “Bildiğini yaz” cümlesini onlarca kez tekrar edenlerin söylemek istediği  asıl şey neydi? Burada “Bildiğini yaz” önerisinin özünü barındıran, fakat gerçek anlamıyla algılandığında çok daha kolay (ve çok daha yararlı), üç tane kural var:

Sevdiğini yaz

Yazı yazmanın  asıl kuralı budur. Kitapçıda neyin çok sattığı önemli değil. Profesörünün sana neyin kabul edilir olduğunu söylemesi önemli değil. Başka kaç yazarın ve okuyucunun ne yazman gerektiği hakkında düşündükleri önemli değil. İlgini çeken şeyler hakkında yaz. Bu, yosun fondüsü ile beslenen, boyutlar arası hareket eden, uzaylı sümüklü böceklerini sevdiğin anlamına geliyorsa daha önce dünya dışı bir varlıkla karşılaşmamış olmayı ya da çikolatayı yosuna tercih edeceğin gerçeğini umursama. İlgini çeken şeylere odaklanmak yazma kabiliyetini geliştirecektir. Ne yazarsan yaz, dışarıda seninle aynı şeylerden zevk alan biri olacaktır. Bunu unutma.

Araştırmalarını yap

Kendi tecrübelerine dayalı olmayan şeyler hakkında yazabilirsin, yine de konu hakkında kendini inandırıcı kılmak için bilgilenmen gerekir. Yeni bir dünyayı tamamen baştan yaratsan bile hayat, teknoloji ve kültür hakkında sıradan varoluşumuzdan öğrenebileceğin şeyler var. Bundan ayrı olarak gerçek şeyler hakkında yazıyorsan, yani başkalarının birinci ağızdan anlatabileceği şeyler, yerinde olsam kesinlikle doğruları yazdığımdan emin olurdum.

Duygulara dikkat et

Romantik olma konusunda ne kadar beceriksiz olursan ol, yazar kafanda ne kadar çok karakter barındırırsan barındır; daha önce hiç sahip olmadığın ilişkiler, tanımadığın karakterler hakkında yazacaksın. Neyse ki etrafta gerçek duygulara dair örnekler çok. Sevinç ve öfkeyi tattın; başkalarının da acıyı, neşeyi ve arada her ne varsa tattığını gördün. Dikkatini bunlara ver ve bunları hikâyelerindeki karakterleri zaman, mekân ve hikaye gözetmeksizin daha inandırıcı kılmak için kullan.

Kaynak: litreactor.com

Çeviren: Gonca Öner – edebiyathaber.net

14 Temmuz 2017 Cuma

Yazma Motivasyonunuzu Artıracak 10 Öneri

.




"Başlamak bitirmenin yarısıdır," derler. Konu yazmak olduğunda bu söz hayli geçerlidir. Gerçekten de yazmaya başlamak zordur, yazmaya devam etmekse çoğu zaman daha da zordur. Özellikle de söz konusu bir roman olduğunda. Çünkü roman yazmak bir yönüyle maraton koşmaya benzer, belli bir standardı geniş bir zaman diliminde sürdürmeyi gerektirir. Bu denklemdeki en büyük değişken ise elbette motivasyondur. Sözgelimi bir yıla yayılan bir roman yazma sürecinde hikayenin sonunu getirmenizi sağlayacak yazma motivasyonunu korumak pek de kolay değildir. Eğer siz de yazma motivasyonunuzu korumak veya artırmak istiyorsanız bu önerilere kulak verebilirsiniz:

1. Kendinizi yazarken hayal edin. Kulağa biraz saçma gelebilir. Yine de bir deneyin. Klavyenin üzerinde gezinen parmaklarınızı ya da kağıdın üzerinde hareket eden kaleminizi hayal edin. Böylelikle masanın başına oturma fikri sandığınızdan daha somut bir hâl alacaktır.

2. Kendinize yazma nedeninizi sık sık hatırlatın. Başkaları sizden yazmanızı istediği için, popülerlik kazanmak için, olduğunuzdan daha zeki görünmek için yazmıyorsunuz. Yazmak size keyif verdiği için, anlatacak şeyleriniz olduğu için yazıyorsunuz. Bunu unutmamaya çalışın.

3. Kendinize günlük bir hedef belirleyin. Fakat bu hedefin yüksek bir hedef olmasındansa sizin açınızdan başarılabilir bir hedef olmasına dikkat edin. Bu hedef günlük 500 kelime ya da sadece bir paragraf olabilir. Gözünüzde fazlaca büyüyen bu hedefi ne kadar çabuk tamamlayabildiğinizi görmek kendinize olan güveninizi de tazeleyecektir.

4. Kendinize kötü yazma hakkı tanıyın. İçinizdeki mükemmeliyetçi sesten kurtulun. Kaleminizden çıkan her şeyin müthiş bir edebi değer ifade etmesine gerek yok. Üzerinde çalıştığınız şeyin şimdilik bir taslak olduğunu ve üzerinde tekrar tekrar çalışarak kusurlarını giderip daha iyi bir hale getirebileceğinizi kendinize hatırlatın.

5. Kendinize yazabileceğiniz bir alan yaratın. Bunun ille de Virginia Woolf'un söylediği gibi kendinize ait bir oda olması gerekmez. Jane Austen'in ailesiyle yaşadığı evin salonunda, küçük bir çalışma sehpası üzerinde yazdığını hatırlayın. Kendinizi rahat hissettiğiniz, konsantre olmayı başardığınız ve sizin için yazmakla özdeşleşen bir alan olması yeterli.
  

6. Yaratıcılığınızı geliştirmek için ortamınızı değiştirin. Eskilerin "Tebdil-i mekanda ferahlık vardır," derken bir bildikleri vardı kuşkusuz. Kendiniz için yarattığınız yazma alanı yazmaya motive olmanıza kuşkusuz yardım eder, fakat uzun vadede zaman zaman yaratıcı tıkanmalar yaşamanız da mümkündür. Böyle zamanlarda ortamınızı değiştirmek, örneğin bir kafeye ya da bir parka giderek çalışmak yaratıcılığınızı tekrar harekete geçirmenize yardımcı olabilir.

7. Müzik dinleyin. Müzik o anki modumuzu belirleyen önemli etkenlerden biridir. Yazdığınız şeye uygun bir müzik seçip çalışırken o müziği dinlemek hem o ruh durumuna girmenizi, hem de kendi ritminizi yakalamanızı kolaylaştırabilir.

8. Kendinize küçük notlar bırakın. Yazarken aklınıza sonraki bölümlerle alakalı güzel bir fikir geldiyse, fakat o günlük daha fazla çalışamayacağınızı hissediyorsanız ya da günlük hedefinizi tutturduysanız fikirlerinizi not etmekle yetinin. Böylelikle ertesi gün kaldığınız yerden devam edebilir ve o fikri hayata geçirebilirsiniz. Ernest Hemingway kendine günlük 500 kelime yazmak gibi bir hedef belirlemişti ve ne kadar havaya girmiş olursa olsun bu sınırı aşmaz ve 500 kelimeyi tamamladığında yazmayı bırakırdı. Çünkü bu yöntemin ertesi gün tekrar yazmaya başlamak için kendisini motive ettiğini düşünüyordu.

9. Egzersiz yapın. Fiziksel egzersizler vücudumuzdaki oksijen akışını artırması ve bizi canlandırması açısından oldukça faydalıdır. Fakat burada kastettiğimiz fiziksel egzersizler değil, yazma egzersizleri. Her gün kendinizi üzerinde çalıştığınız romana yeni bir bölüm ekleyemecek durumda hissedemeyebilirsiniz. Böyle zamanlarda cam kenarına ya da bir banka oturup etrafınızda gördüklerinizi anlatan kısa bir betimleme yazabilir ya da günlük tutarak o gün başınızdan geçenleri sadece kendinize anlatabilirsiniz. Böylece hem yazma halinden kopmamış olursunuz, hem de kalemizi kuvvetlendirebilirsiniz.

10. Ara verin. Bu noktaya kadar yazma halini sürekli kılmak üzerinde durmuş olsak da arada bir ara vermek size sandığınızdan daha iyi gelebilir. Bu noktada yazmanın bir yükümlülük değil, sizin bir tercihiniz olduğunu hatırlamanızda fayda var. Eğer yazmak size keyif vermez hale gelmişse, masanın başına oturmak size acı veriyorsa yazmaktan nefret etmektense biraz ara vermek daha iyidir. Belki birkaç saat, belki birkaç gün ya da birkaç ay... Yorgunluğunuzu atana, kendinizi daha iyi hissedene ve yazmanın keyfini özleyene kadar ara verin. Sonra masanızın başına geri dönün, bilgisayarınızı ya da defterinizi açın ve yazın!


Alıntı: sabitfikir

.

Tevfik Fikret'i Anmak ve Anlamak

.

TEVFİK FİKRET’İ ANMAK VE ANLAMAK


Türk edebiyatının büyük şairlerinden Tevfik Fikret, Aralık 1867'de İstanbul Kadırga'da dünyaya geldi. 12 yaşında öksüz kalan Mehmet Tevfik, Mahmudiye Rüşdiyesi'nde okudu ve akabinde 1888'de Galatasaray Lisesi'ni birincilikle bitirdi. Henüz edebi kimliğine sarılmadan evvel akademik başarıları nedeniyle iyi kademe memuriyetlerde çeşitli görevler yaptı. Fakat ikinci ve asıl kimliğini eline alması çok da uzun sürmedi; 1891'de Mirsad dergisinin açtığı şiir yarışmasında birincilik kazanınca edebiyat çevrelerinde adını duyurmaya başladı. Kaleminin gücü ve yüreğinin sesi onun yazınlarına daha önce rastlanmamış ölçüde yoğun bir ruh kazandırıyordu. Hem çevresi, hem edebi bilgisi hem de düşünsel zenginliği gitgide artan Tevfik Fikret, 1896'da Servet-i Fünun Dergisi’nin Yazı işleri Müdürlüğü'ne getirildi. Dergi onun döneminde Edebiyat-ı Cedide'nin yayın organı kimliği kazandı. Aynı yıl Türkçe öğretmeni olarak girdiği Robert Koleji’nden aydınlar üzerinde süren yoğun baskılar nedeniyle katıldığı protestolar sebebiyle birkaç kez gözaltına alınınca bir süre sonra buradan ayrıldı.

1906'da okulun hemen yanında bir ev yaptırarak bu eve "Aşiyan" adını verdi, eşi ve oğlu Halûk'la birlikte buraya yerleşti. 1908'de II. Meşrutiyet'in ateşli savunucularından biri oldu, edebiyatçı arkadaşlarıyla Tanin gazetesini kurdu; ancak gazete İttihat ve Terakki'nin yayın organı haline getirilmek istenince buna karşı çıkan Fikret, gazeteden ayrıldı. Bu süreler boyunca Galatasaray Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi; fakat katıldığı 31 Mart protestoları sebebiyle müdürlük görevinden istifa eden Fikret, meslektaşlarının ısrarı ile göreve geri döndü. Ancak, Osmanlının son dönemlerindeki hararetli ve acımasız politik ortam sebebiyle hem siyasi hem de edebi çevrelerle takışan Fikret, hem görevini hem de içinde bulunduğu tüm çevreleri bir kenara bırakarak Aşiyan’a inzivaya çekildi ve bu çekiliş onun sonraki edebi hayatını büsbütün etkileyen bir nekahat dönemi oldu.

İnzivasından 48 yaşındaki vefatına kadar geçen sürede Tevfik Fikret’in söndürülemez gelecek umudunu ve bir o kadar ateşli olan öfkesini ve karamsarlığını yazımın ileriki kısımlarında anlatacağım. 150. doğum günü olan bu yıl da dahi halen bu karanlık ruh hali ve taşlamaları sebebiyle zaman zaman sertçe eleştirilen Tevfik Fikret’in psikolojisinin ve eserlerinin aslında ne denli çeşitli ve renkli olduğunu; birden fazla duyguyu, isyanı, ümidi, aşkı ve korkuyu bir arada bulundurduğunu anlatmak benim için çok keyifli olacağı kadar umarım sizler için de okuması bir o kadar keyifli olur.

Tevfik Fikret’i yalnızca edebi kişiliği ve yazınına etki eden özel hayatındaki kişiliği ile anlamak elbette ki mümkün değildir. Onun portresini çizebilmek için mensubu olduğu edebiyat topluluğunu da bilmek ve o topluluğun değerlerini anlayabilmek gerekir. Dönemin önde gelen hocalarından ve edebiyatçılarından Recaizade Mahmut Ekrem'in girişimiyle kurulan Servet-i Fünun Dergisi etrafında toplanan bazı gençler, Tevfik Fikret'in derginin başına getirilmesiyle edebi bir topluluk özelliği kazanır. Sonraları Cenap Şahabettin, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Celal Sahir Erozan, Ali Ekrem Bolayır, Halit Ziya Uşaklıgil'in katılımıyla bu topluluk daha da genişler ve her bir üyenin kendisinden aldığı özelliklerle bir karakter oluşturmaya başlar. Servet-i Fünun topluluğu döneminin diğer edebiyatçıları ya da peşi sıra gelen topluluklar tarafından kimi zaman ağır bir şekilde eleştirilmiştir. Bu topluluk modern Türk edebiyatının en önemli kilometre taşlarından olmayı başarmış; fakat genel olarak devlet yönetiminin baskıcılığını bahane etmeleri ve toplumsal konulara eğilmemeleri sebebiyle suçlanmışlardır. Sanatın toplum için kullanmamaları sebebiyle de eleştiri oklarına tutulmuştur. Topluluğun üyeleri ekseriyetle Fransız edebiyatından etkilenmişlerdir; ancak Batı Edebiyatı’nın yeni nazım şekilleri alınsa da Divan edebiyatı tekniklerine sıkıca bağlı kalarak aruzu eserlerinde başarıyla kullanmışlardır. Ülkenin içinde bulunduğu sosyal, kültürel ve politik durumu beğenmedikleri için uzak ülkelere gitme hayalleri kurmuş ve oralarda kendileri ve de bilhassa edebiyatları için yeni bir nefes bulma arayışı içinde olmuşlardır. İçlerinde şiir dalında en başarılı olan iki isim Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin, roman dalında en başarılı olan ise kuşkusuz Halit Ziya Uşaklıgil’dir.

Mustafa Karabulut’un incelemesinde yazdığı üzere Servet-i Fünûn edebiyatının psikolojik arka planında yer alan “marazîlik” ve “kaçış” temleri beraberinde melankolik yapıyı da getirir ve bu edebiyatın hemen hemen bütün sanatçıları “karamsarlık” konusunda ortak tavırdadır. Ancak Tevfik Fikret mizacı itibariyle diğer sanatçılardan daha kötümser, hırçın, hatta öfkeli ve hoşnutsuzdur.

Mehmet Kaplan, onun için söylenilenleri şöyle özetler: “Dinsiz-peygamber; vatansever-kozmopolit; cemiyeti seven-cemiyetten nefret eden; diğergâmbencil; cesur-korkak, ahlâklı-ahlâksız; melek-şeytan; derin surette hassas-çok sığ hassasiyetli vb.” (Kaplan, 1993, s.59). Bütün bu tezatlıklar Fikret’in şahsi hayatında olduğu gibi edebi hayatında da bir takım anlaşılmazlıklar ve ikilikler yaratmış, kendisiyle ilgili hissi ve düşünsel kavrayışı oldukça zorlaştırmıştır. Fikret’in psikolojik yapısı üzerinde çalışma yapmış olan psikiyatrist Serol Teber, şairin psikolojik durumunun “melankolik” ve “narsistik” yapıda olduğunu belirtir (Teber, 2002, s.45-57) Servet-i Fünûn dergisinin kapanması şairin hayatında daha köklü değişimlere neden olur. Fikret, insanların içinden ve gündelik yaşamdan elini eteğini çekip Aşiyân’a yerleştiğinde normalden daha da fazla karamsar bir ruh haline bürünmüştür. Fatih Kanter’in kendisi için bu bağlamda şöyle bir yorumu bulunmaktadır: “Ruhsal anlamdaki kaçışını hayaller âlemi sayesinde gerçekleştiren Fikret, fiziksel anlamdaki kaçışını Âşiyan ile gerçekleştirir.”

Tevfik Fikret’in en bilinen şiirlerinin başında “Sis” gelir. “Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi” olarak adlandırdığı İstanbul’a yazdığı bu şiirde Fikret’in karamsarlıktan da öte, şehirden ve şehre ait her şeyden adeta iğrenme ile kaçtığını görebiliriz. Her ne kadar İstanbul simsiyah bir portre çizse de, bu şiir bana göre İstanbul için yazılmış en sarsıcı şiirlerden biridir. Böyle kara düşüncelere sahip bir şairin bir şehri ne denli güzel anlatabileceğine dair şüpheleriniz varsa sizi şu birkaç dize ile baş başa bırakmak isterim:

“Ey parlaklığın ve ihtişamın beşiği ve mezarı olan,
Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi!
Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
sefahate susamış bağrında yaşatan.
Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde
sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın.
Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak,
ey bin kocadan artakalan dul kız;
güzelliğindeki tazelik büyüsü henüz besbelli,
sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor.
Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün
iki lâcivert gözünle ne kadar cana yakın görünüyorsun!”

Fikret’in bu derin ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisinde bile ne kadar çarpıcı betimlemeler yaptığı aşikârdır. Ben bu şiiri, bir şairin bütün bir ömür sevdalısı olduğundan kaçışı ve duyduğu aşkın, sevdalısının büründüğü çirkinlik yüzünden öfkeye dönüşmesi olarak yorumluyorum. Fikret’in İstanbul’a bu denli nefretle bakmasının ardında, şairin mizacının yanı sıra devrin siyasi yapısının da rolü olduğu yadsınamaz. “Sis” ile sembolleştirilen korku iklimi, zulüm sahası, ihtişamın beşiği ve mezarı, lânetin zehirli suyu gibi tamlamalar; İstanbul’un sadece görünüşüne yönelik değil, yıllar içerisinde çirkinleşen karakterine de yönelik ağır ithamlardır. Ancak ben baştaki savımı burada bir kez daha tekrar etmek istiyorum; Fikret’i melankolinin pençesinde can çekişen bir aşık ve İstanbul’u da aşığına yüz çevirmiş, biçim değiştirmiş ve artık tanınmaz hale gelmiş, bu sebeple de aşığının ona kustuğu öfkeye maruz kalmış bir maşuk olarak yorumluyorum.

Tevfik Fikret için, hem kendi döneminde hem sonrasında farklı sebeplerle onlarca inceleme ve yazı kaleme alınmıştır. Bu yazılardan bir tanesi de Fuad Köprülü’ye aittir. 1918 yılında küçük bir kitap olarak basılan değerlendirme Fikret incelemeleri için oldukça orijinal bir metin özelliğindedir. Köprülü bu kısa inceleme yazısında ahlaki değerleri ve bireyin iç dünyasına dair bir takım olguları Fikret’in şiirleri üzerinden değerlendirmeye almış ve belki de edebiyat tarihinin en mühim analizlerinden birini yapmıştır. Köprülü yazısında şöyle demiştir: “Hayat ile eser arasındaki râbıta ekseriyâ sahtedir… İşte Fikret eseriyle hayatı arasında bir âhenk mevcûd olan o çok nadir sanatkârlardan biriydi. Eserinde olduğu gibi hayatında da saf, sade ve samimiydi ve hiçbir zaman bu safvet ve samimiyetten ayrılmadı.” Yazının devamında Tevfik Fikret’in en bilinen bir diğer eseri olan “Rubab-ı Şikeste” üzerine detaylı bir analiz yapılmış ve şiir bölüm bölüm incelenmiştir. Bu inceleme içerisinde en çok dikkatimi çeken kısmı sizinle kısaca paylaşmak istiyorum: “Sevgilisiyle beraber saâdet yollarında gezerken bile bu derin düşüncelerle muazzeb olan adam görünüyor ki hayattan bezgin, tecrübeli, âteşin mâcerâlara atılamayacak kadar sakin bir ruha mâliktir” yorumunda bulunmuş Fuad Köprülü. Bu yazıyı hazırlarken Tevfik Fikret üzerine yazılan pek çok incelemeyi okumuş ve hali hazırda zaten Fikret’in şiirlerine aşina olan bir okuyucu olarak, bu düşünceyle hemfikirim. Kabul edilmelidir ki; Fikret çokça sert ve huysuz mizaçlı, zor beğenen, hayata karşı mutsuz ve tatminsiz bakış açısına sahip bir şairdir. Fakat bu, onun edebiyatındaki güçlü duruşunu asla sarsmamış aksine daha detaycı, hassas ve tutucu bir üslup kazandırmıştır. Tevfik Fikret şiirlerinde bu zamana kadar önemsenmemişlik veyahut yozlaşmışlık hissine hiçbir zaman kapılmadım. Üstelik, onun kalbinin ne kadar derin ve kırılgan olduğuyla da pek çok kez karşılaştım. Bu savımı pekiştirmek için de sizinle son olarak Fikret’in en sevdiğim şiiri olan “Sen Olmasan” dan bir bölümü paylaşmak istiyorum.

“Sen olmasan...
Seni bulmak hayâli olsa muhâl,
Yaşar mıyım dersin?
Söner ufûlüne bir lâhza kaail olsa hayâl;
Soğur, donar, kırılır senden ayrılınca nazar
Ne hazin
Gelir hâyât o zaman hem vücûda hem rûha,
Yaşar mıyız seni kaybetsek âh ben, kalbim,
Bu kalb-i muztaribim?”

Sizler belki bana katılır, belki de katılmazsınız; ancak eminim ki bu dizeler sizin de içinizde bir yerlere az da olsa dokunacaktır. Hepimiz yaşadığımız şehre kimi zaman nefret ve korku ile kimi zaman ise aşk ile bakmıyor muyuz? Aynı aşk ile bağlı olduğumuz her şeye öyle bakabileceğimiz gibi… Ve fakat her daim sadık, her daim ölçülü olmaya, inandıklarımıza tutunmaya çalışmaya devam etmiyor muyuz? Yoksa heyhât, bükâya değer mi bu hayat?


Alıntı: Artful Living internet sitesi  Yazar : Mehveş Demirer

.

29 Eylül 2015 Salı

Parçalar Halinde: İki Berlinli

.

Hilmi Tezgör / Yeditepe Üniversitesi-Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 


“„Yabancı bir toprakta ölmek‟ – bunu bir yerde okumuştu ve hiç unutmamıştı. Ah! Bir akşam olsa! Ama kuşlar hala şakıyor ve güneş batmak istemiyor. Yalnızca hava karanlıkken ölümle yüz yüze gelme cesaretinin olacağını biliyor.” (KB, 70)

Bu sözler, 1916 Berlin doğumlu ressam ve yazar Unica Zürn‟ün Kara Bahar (Dunkler Frühling) isimli anlatısından. 12 yaşında umutsuzca aşık olan, ama karşılık alamayacağını bildiğinden, pencereden atlayarak intihar etmeye karar veren bir kız çocuğunun büyüme sancıları ve içinden geçenler tüm açıklığıyla aktarılıyor bu kitapta. Burada kızın “yabancı bir toprakta,” yani komşunun bahçesine düşerek ölmek istemesinin nedeni, öfke duyulan anne ve babaya daha büyük bir şok yaşatmak. Ve bu satırların yazarı Zürn, kitabın yayımlanışından sadece bir yıl sonra pencereden atlayarak intihar ediyor. Üstelik gerçekten de „yabancı topraklarda‟; Berlin‟de değil, sevgilisinin Paris‟teki otel odasından ölüme atlıyor.

Tezer Özlü de „yabancı topraklarda‟ ölüyor, ama bu onun tercihi olmuyor. Kısa hayatı boyunca intihar düşüncesini yazdıklarında taşıyan, Hans Peter Marti ile yaptığı mutlu evlilikten sonra İsviçre pasaportunu masaya vurarak kahkahalar atan ve “gericilerin kağıtları kendilerinin olsun” diyen Özlü, Zürih‟te kanserden ölüyor. Kendi topraklarını, özellikle de arkadaş çevresini hep özleyen ama kararından dönmeyen yazarı ölüm, tam mutlu olmuşken yabancı topraklarda buluyor. Yazdıklarında Zürn‟den söz etmemiş olsa da Tezer Özlü‟nün onu Almancadan okumuş olması mümkün. Berlin‟in Grünewald semtinde yaşamış olan Özlü ve Zürn‟ün yazdıkları arasında, otobiyografik özelliklerin çok ağır basması, ama daha fazla, fragmental/parçalar halinde olmaları bakımından benzerlikler olduğunu düşünüyorum.

*

Unica Zürn, kendi deyişiyle “harika” bir çocukluğun ardından evlerinin satılması ve anne-babasının boşanmasıyla yokuş aşağı giden bir hayata yuvarlanıyor. Okulu bırakmak durumunda kalıyor ve hayatını kazanmak için gazetelere kısa öyküler yazıyor, sekreterlik ve arşivcilik yapıyor. 1942‟de evleniyor ve iki çocuğu oluyor; ancak 1949‟da boşanınca çocukların vesayetlerinin babasına verilmesini engelleyemiyor. 1953‟te, yani 37 yaşındayken bir rastlantı sonucu 51 yaşındaki sanatçı Hans Bellmer‟le tanışıyor. Yaşadıkları tutkulu ilişki onları Paris‟e sürüklüyor ve güç koşullarda 2 birlikte olmaya başlıyorlar. Bellmer o sıralarda oldukça saygıdeğer bir sanatçı; erotik resimler yapıyor ve fotoğraf çekiyor. Kırılmış, yırtılmış, kesilip parçalanmış ve garip biçimlerde yeniden birleştirilmiş oyuncak bebek fotoğrafları... Bellmer sevgilisini her bakımdan destekliyor, onun resme ve yazıya devam etmesini sağlıyor; Zürn de anagramlar yazıyor. Der Mann im Jasmin [Yasemin Adam] isimli kitabında anagramı şöyle tarif ediyor: “Anagramlar, bir sözcüğün ya da cümlenin harflerinin yer değiştirmesiyle oluşan sözcük ve cümlelerdir. Ancak sadece olan harfler kullanılabilir ve hiçbir harf boşta kalmamalıdır.” Bazen bir çocuk şiirinden ya da bir deyişten yola çıkan Zürn için anagram bir “arama ve bulma” ve gündelik dilin dışında, kendi mesajını taşıyabilen “yeni bir dünya kurma” oyunu. Parçaların bir araya getirilmesiyle rastlantılara açık, ancak ruh haline de bağlı bir oyun. Dolayısıyla anagram yazmakla Bellmer‟in bebekleri parçalayıp yeniden birleştirmesi arasında bir paralellik kurulabilir elbette; tabii Zürn‟ün, Bellmer‟in bebekleri için kanlı canlı bir model oluşturduğunu da vurgulamak gerekir.

1953-57 arasında resimleri sergilenen Zürn sanat çevrelerine giriyor; Andre Breton, Marcel Duchamp gibi Fransız gerçeküstücüleriyle tanışıyor ve bu sırada 123 anagramdan oluşan ilk kitabı Hexentexte [Cadı Yazıları] yayımlanıyor. 1960 başlarında ilk defa şizofrenik belirtiler gösteren sanatçı 1961-63 arasında defalarca Berlin ve Paris‟teki kliniklerde kalıyor. 1963‟te Fransız ressam/şair Henri Michaux ile tanışıyor. Michaux‟yu çocukluğunda hayalini kurduğu ideal koca, bir başka deyişle mucizevi „Yasemin Adam‟ olarak görüyor. Bu mucize ya da şok karşılaşma ona Yasemin Adam‟ı yazdırsa da bu kısa yakınlık sonrasında kendini ruhsal olarak bir daha asla toparlayamıyor ve kliniklerden çıkamıyor. 1967‟de Almanya‟da sevgilisi Bellmer ile birlikte ilk büyük resim sergisini açtıktan sonra iyileşme belirtileri gösterse de Bellmer 1969‟da kalp krizi geçirip yarı felç olunca yine hastaneye kaldırılıyor. 18 Ekim 1970‟de birkaç günlüğüne hastaneden çıkarıldığının ertesinde Paris‟e, Bellmer‟e gidiyor ama konuşmaları sonunda onsuz kalacağını anlayınca, altıncı kattaki dairesinden atlayarak intihar ediyor. Tıpkı Kara Bahar‟ın küçük kahramanı gibi: “Pencere kenarına çıkıyor, kanadın kirişine tutunuyor ve son bir kez daha aynadaki gölge gibi yansımasına bakıyor. Kendisini sevimli buluyor. Kararlılığına bir parça pişmanlık karışıyor. “İşte bitti,” diyor sessizce ve ayağı daha pencere kenarından ayrılmadan öldüğünü hissediyor.” (KB, 75)

Zürn gibi Özlü de ruhsal çöküntüleri yüzünden psikiyatri kliniklerinde yıllar geçirmek durumunda kalmıştır. Bu süreçler her ikisinin de yazdıklarına yansımış, hatta temel izleklerinden bir tanesi olmuştur. Bir başka izlek ise intihardır. Özellikle Kara Bahar ve Yaşamın Ucuna Yolculuk, ki her ikisi de sanatçıların yayımlanmış son kitaplarıdır ve her ikisi 3 de birer büyüme öyküsüdür, intiharın somutlaşma sınırına dayandığı ya da somutlaştığı metinlerdir. Ancak önceki yazdıklarında da intiharın izleri sürülebilir: “Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeyi denemeye iten bir kaygı.” (ÇSG, 12)

*

Unica Zürn‟ün yaşantısının son on yılını kapsayan hastalığı yazdıklarını oldukça etkilemiş ve otobiyografik metinler ortaya çıkarmıştır. Bunlara hayal, fantezi, düş, yanılsama ve sinir krizlerinin gölgeleri düşmüştür, ancak yazma serüveninin ona bir rahatlama sağladığını söylemek doğru olmaz. Türkçedeki tek çevirisi olan Kara Bahar bir büyüme öyküsüdür ve tamamen otobiyografiktir. Burada kendi saplantılarının (aşık olunan baba, nefret edilen anne, mazoşist ve masturbatif ritüeller) izini sürer. Yasemin Adam kitabında ise merkezde, hayalindeki ideal koca Henri Michaux vardır. Ancak öte yandan, hep aşık olunmuş baba figürü ise 55 yıllık hayatının 17 yılını -sayısız ayrılıklarla da olsa- birlikte geçirdiği Hans Bellmer‟dir. Aynı Zürn‟ün yazdıkları gibi, Tezer Özlü‟nün bütün yapıtları da -öyle olduğu yazarları tarafından dile getirilmemiş olsa da- otobiyografik özellikler taşımaktadır. Anlattıkları, yaşanmış anlar ve tecrübelerdir; mekan, zaman ve kişiler çoğu zaman detaylarına kadar aynen aktarılmıştır. Her iki yazarın da günce-roman arası, adeta bir alt-tür ortaya çıkardıkları söylenebilir ve dünya edebiyatında bu türden başka metinlere de rastlamak mümkündür.

*

Yabancı topraklar, egzotik diyarlar yolculuklar, kaçış… Ne derse densin, tüm bunlar Özlü ve Zürn‟ün yapıtlarının bir başka temel izleğidir. Özlü hep yolculukları özlemiş, çocukluktan kurtulmasıyla bunları gerçekleştirmiştir. Farklı topraklarda hayatın coşkusunu, sevgiyi, aşkı tatmış; sevdiklerinin iç yolculuklarını kendisininkiyle kesiştirmiş, hayatın boğucu yanını hem anlamanın hem de aşmanın peşine düşmüştür. Çocukluğun Soğuk Geceleri‟nde Attila İlhan‟ın Sisler Bulvarı onu yolculuklara çıkarır ama gerçekte en çok gittiği ve kaldığı yerlerden bir tanesi Berlin‟dir. İstanbul‟a benzetir bu şehri, “ayrılır ayrılmaz çok özlenmesi” nedeniyle. Berlin‟i iyi tanır, iyi tanımlar: “Hiçbir kent insana Berlin kadar ölümü, hiçbir kent insana Berlin kadar yaşamı düşündürtmüyor. Her duvar dar. Her duvar kapalı. Her duvar insanın üzerinde bir baskı. Bu kentin her yerine daha önceki duvarlarımla birlikte gidiyorum.” (YUY, 15) Zürn içinse dünyanın rengi asker babasının getirdiği hediyelerde saklıdır. Hayatın güzelliği, coşkusu oradan gülümser yazara; onu çağırır. Kalkıp gitmese de hayallerinde 4 dolaşır dünyayı. Kara Bahar‟da Jules Verne‟in Denizler Altına Yirmibin Fersah kitabı hayallere sürükler onu. Cooper‟in Mohikanların Sonuncusu‟nu ezberler. Berlin‟den çıkıp gidebilse belki de hayal kırıklığı yaşayacaktır ama yine de gitmeyi düşler. Düşler ama gitmez, ta ki Bellmer‟le tanışana kadar: O gün hiç düşünmeden sevgilisinin peşinden Paris‟e gider.

*

Unica Zürn‟ün anagramlardan oluşan Cadı Yazıları -demin açıklamaya çalıştığım gibi fragmantal, yani parçalar haline bir yapıttır. Yasemin Adam da benzer özellikler gösterir. Tezer Özlü‟nün yapıtının büyük bölümü de parçalardan oluşur. Öyküleri zaten parçalar halindedir. Birer başlangıçları, gelişimleri ve sonları olsa da, Özlü‟nün zaman, mekan ve ruhsal bakımdan parçalanmış yaşantısının yansıması, iki romanında da görülür. Gidiş-gelişler, zaman ve mekanda sıçrayışlar, başka kitaplardan yapılan alıntılar, bilinç akışları, düşünce parçacıkları, gezi dökümleri, epifaniler, günlükler, tek tek cümleler, hatta Kalanlar kitabında bulunan “İşte beğendiğim insanlar” başlıklı bir liste… Tüm bunlar Özlü‟nün öykülerinin yanı sıra romanlarında da karşımıza çıkar.

*

Özlü ve Zürn yazdıklarında sevgi isteği ve cinsellik konusunda bütünüyle açık sözlüdürler. Yaşananlar sonrası boşluk ve yalnızlık hissi de her iki yazarda vurgulanır. Özlü “Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. (…) Birisiyle yan yana olmak, kendi var oluşumu unutmak mı. Ya da daha derin algılamak mı. Kendi var oluşum. Her var oluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.” (YUY, 11) derken Zürn‟ün küçük kızı, mastürbasyon sonrasında hep boşluk ve yalnızlık içinde kıvranır: “Başka hiçbir şey düşünemiyor. Ne yazık ki bu sık sık tekrarlanan zevk anlarını kasvetli bir boşluk takip ediyor. Onu gerçekten bütünleyecek bir şey arıyor ama bulamıyor. Her şey sahte.” (KB, 30) Kendinden çok büyük bir erkeğe duyduğu karşılıksız aşktan öğrendiği ise şu: “Birisini çok sevmek tam bir boyun eğmişliği gerektiriyor. Hareketsizlik ilkesini bir kural haline getirmeyi.” (KB, 57) Öte yandan, ensest ilişki de her iki yazarda varlığını bazen kuvvetle hissettirir. Kara Bahar‟daki kız, erkek kardeşinin tecavüzüne uğrayacaktır: “Kendisini onun elinden kurtaramıyor. Onu küçümsüyor çünkü o çok genç. Erkek kardeşi kendisini kızın üstüne atıyor ve „bıçağıyla‟ (kız o şeye böyle diyor) kızın „yarasını‟ deliyor. Kız keskin bir acı hissediyor, başka hiçbir şey. Utanç ve hayal kırıklığı hissediyor.” (KB, 27)

*

Baba figürü, gerek Özlü gerekse de Zürn için önemli ve belirleyicidir. Kara Bahar şöyle başlar: “Babasının pes bir sesi ve gülümseyen kara gözlerinin üzerinde güzelce kıvrılan gür saçları var. Kızını öptüğü zaman sakalları yüzüne batıyor. Sigara, deri ve kolonya kokuyor. Çizmeleri gıcırdıyor ve sesi koyu ve sıcak. Adamın sevgi gösterisi tutkulu ve aynı zamanda hoş. Beşiğinde yatan küçük şeyi mıncıklıyor. Bu ilk andan itibaren kız onu seviyor. Kızın doğması üzerine cepheden dönüyor. Kızın adamla ilgili edindiği ilk izlenim varlığına işliyor ve hiç unutulmuyor. Onu özlüyor.” (KB, 10) Ve bu durum babasının kızına hanım efendiymiş gibi davranmasıyla büyüdükçe büyür; kız da babaya daha çok güven duyar ve o uzakta olduğunda onun için endişelenir. İlk hayal kırıklığı ise, babasının başka bir kadını eve getirmesi ve ona bakarken kendi varlığını unutmasıyla gerçekleşir. Büyüklerin dünyasından nefret de işte tam bu anda başlar. Yine de babasının uzak ülkelerden getirdiği armağanlar, örneğin arkadaşlarının hiçbirinde olmayan bir Kızılderili çadırı, kızın hayal gücünü kamçılayarak onu bambaşka diyarlara götürür ve intihara kadarki süreçte yaşama tutunma gücü sağlar. “Bu Kızılderili çadırını bırakıp gitmek ve Kızılderili Odasını bir daha göremeyecek olmak onu aşırı üzüyor. Afrika‟dan gelme zehirli oklar! Altın ipliklerle ejderha figürlerinin işlendiği Çin halıları. Arap oyma ahşap mobilyalarının girinti çıkıntıları. Burada her şeyden daha çok sevdiği gerçek, hayal dünyası var.” (KB, 71) Tüm bunlar Kara Bahar anlatısındandır ancak gerçek hayatında da zaten bunları yaşamıştır.

1931‟de anne ve babasının ayrılmasıyla bu egzotik hediyeler haraç mezat satılmış ve tüm bu süreç Zürn‟de büyük bir travmaya neden olmuştur. Özlü‟deki baba figürü ise önce „Eski Bahçe‟de, sonra da Çocukluğun Soğuk Geceleri‟nde karşımıza çıkar. Atatürk Köşesi yapan, serhat türküleri söyleyen, boşa yanan lambaların peşindeki babanın, bunalan kızına verebileceği bir hayal dünyası, açabileceği bir yeni kapı yoktur. Bir sevginin de tanığı olamaz kız. Zira babayla anne arasında hiçbir sıcaklık, hiçbir sevgi yoktur, kalmamıştır; ya da hiç olmamıştır. Ama baba Zürn‟deki gibi çekip gitmez, anne de onu “hiç sevmediğini her davranışıyla belli eder.”

*

Zürn, “Umuttan kurtuluş tam bir özgürlük demektir” diye yazar; Özlü, “Akıl ve çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirim?” diye sorar. Unica Zürn ve Tezer Özlü yaşama coşkusu, sanat, akıl ve delilik arasında sıkışmış iki güçlü kadındır. Edebiyat, kurmaca kimliğin daha geçerli olduğu bir coğrafyadır; okur da bunu bilir ve metne buna göre yaklaşır. Her iki yazar da, sıkışıp kaldıkları alanda kurmacaya hiç ihtiyaç durmadan kendi iç dünyalarını anlatmayı seçmişler, bir başka deyişle doğruyu söylemişlerdir. Evet, onların hayatlarının gerçeği paramparçadır belki ama tüm bu parçaların 6 bir araya getirilmesi, hatta yeniden kurgulanması bile gerçek olandan başka bir şey sunmayacaktır bize. Çünkü onlarınki “ıstırabın şiiridir.”

alıntı: academia.edu

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Yazarlık Tekniği Üzerine On Üç Tez: Walter Benjamin'den Değişmeyen Öğütler

.

Öyle görünüyor ki yazma zanaati ile ilgili her usta yazarın kendine özgü bir sırrı var, ama bunların içinde belki de en kalıcıları Alman edebiyat eleştirmeni, filozof, deneme yazarı Walter Benjamin’inkiler. İşte, Benjamin’in yazarlık tekniğine ilişkin olarak sunduğu on üç temel ilke: 
  1. Büyük bir iş için kolları sıvayan kişi kendine karşı merhametli olmalı, ancak sonraki çalışma öncesinde ön yargılı olmasını engelleyecek hiçbir şeyi de yadsımamalı.

  2. Yazdıklarınız hakkında ne konuşursanız konuşun, yazım sürüyorken onları okumayın. Böyle elde ettiğiniz her memnuniyet temponuzu yavaşlatacaktır. Eğer bu düzene uyarsanız artan iletişim kurma arzunuz işi tamamlamaya giden yolda itici gücünüz olacaktır.

  3. Çalışma koşullarınız içinde gündeliğin sıradanlığından sakının. Sıkıcı seslerin arkaplan oluşturduğu bir ortamdaki yarı gevşeklik durumu hırpalayıcıdır. Diğer taraftan bir ses etüdünün ya da kakofoninin eşliğinde olmak gecenin sezilebilir sessizliğinde çalışmak kadar etkili olabilir. İkinci durum iç kulağınızın keskinleşmesini sağlarken, ilki en aksi sesleri gömebilecek heybetli bir söylem için fırsat sunabilir.

  4. Gelişigüzel yazı malzemeleri kullanmayın. Belirli kağıtlara, kalemlere, mürekkebe bağlı kalmak faydalı olacaktır. Lükse gerek yok, ama malzeme bolluğu zaruri.

  5. Hiçbir fikrin farkettirmeden geçip gitmesine izin vermeyin; yani notlarınızı yetkili mercilerin uzaylı kayıtları gibi titizlikle tutun.

  6. Kaleminizi kendi haline bırakın, sonra zaten fikirleri manyetik bir güçle kendine çekecektir. Bir fikri yazıya dökmeyi ertelemeyi sürdürürseniz, onun size teslim olması gittikçe güçleşir. Söz düşünceyi fetheder, ama  ona hükmeden yazıdır.

  7. Tasarılarınız tükendi diye asla yazmayı bırakmayın. Edebi onur ya kararlaştırılmış bir esnada (yemek zamanı, bir toplantı) ya da iş bitiminde olmak üzere sadece tek bir araya izin verir.

  8. İlham eksikliği zamanlarını yazdıklarınızı düzenli bir şekilde kopyalayarak doldurun. Bu süreç önsezinizi uyandıracaktır.

  9. Tamam; nulla dies sine linea (çizgisiz gün, gün değildir) fakat belki de haftalarınız hiç bir şey karalamadan geçecek, bunu da unutmayın.

  10. Akşamdan oturup gün ışıyana kadar başından kalkmadığınız hiçbir işi mükemmel saymayın.

  11. Yapıtınızın sonunu alıştığınız çalışma odanızda yazmayın. Orada gereken cesareti bulamayabilirsiniz.

  12. Kompozisyonun evreleri: fikir – stil – yazı. Temiz kopyanın değeri ona ulaşmak için gereken hattatlık derecesindeki özendedir. Fikir ilhamı öldürür, stil fikre köstek olur, yazı stile yol verir.

  13. Yapıt kavranan fikrin bıraktığı izdir.

Kaynak: brainpickings.org

alıntı: edebiyathaber